Görüş

ABD’nin kurallara dayalı uluslararası liberal düzen efsanesi ve Gazze soykırımı

Yayınlanma

“Kurallara Dayalı Uluslararası Liberal Düzen’’ İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan bir yapıdır. Bu yapıyı Birleşmiş Milletler, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve NATO gibi kurumlar ile liberalizm, demokrasi, piyasa ekonomisi, serbest ticaret, uluslararası hukuk ve normlar gibi kavramların şekillendirdiği bir düzen olarak tarif edebilirim.

“Kurallara Dayalı Uluslararası Liberal Düzen’’ ilk olarak tartışmasız Batı medeniyeti temellidir. Yani Batı hukuku, Avrupa Aydınlanması ve liberal demokrasi gibi tamamen Batılı bir geleneğe sahiptir. İkincisi ise bu düzen baskın şekilde ABD merkezlidir. Çünkü ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi gücüyle inşa edilen, desteklenen ve korunan bir sistemdir. Batı medeniyeti temelli ABD merkezli kurallara dayalı uluslararası liberal düzen 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan ve dünya siyasetine yön veren bir paradigmadır.

Bu tanımlamalardan sonra her ne kadar kâğıt üzerinde hukuk temelli ve mükemmel gözüken, kulağa oldukça insancıl ve barışçı gelen bu düzen gerçekte hiçbir zaman var olmadı. Çünkü bu düzen öncelikle uluslararası bir uzlaşma ve birlik içinde inşa edilmedi. Liberal denilen bu uluslararası sistem her daim tek merkezli (ABD) ve tek medeniyetli (Batı) oldu. Ne çok merkezlilik ne çok medeniyetlilik ne de çok taraflılık bu sistemin özünde bir kez bile var olmadı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının hegemonu olan ABD’nin küresel emperyalizmi ile taçlanan bir egemenlik kuruldu. Bu egemenlik Batı dışı ulusları, ülkeleri ve medeniyetleri dışlayan, tek taraflı ve Batı üstünlüğüne dayalı oldu. Tüm dünyaya dayatılan bu kurallara dayalı uluslararası düzen efsanesi evrensel, mutlak ve değişmez bir şey olarak görüldü. Aslında hiçbir zaman adil olmayan bu sistem uluslararası sistemde hiyerarşik bir sosyal sistem inşa etti. Sadece beyaz ve Hristiyan olan ABD ve Batılı ülkelerin çıkarlarına hizmet etti. ABD ve Batılı gelişmiş ülkeler ayrımcı ve adaletsiz uygulamaları ile uluslararası hukuku birçok kez çiğneyerek bir hegemonya kurdu.

Kurallara dayalı uluslararası liberal düzenin dayanakları olan demokrasi ABD için her zaman bir araç oldu. Amerikan gücü demokrasilerle iş birliği yaptığı gibi dünyadaki neredeyse tüm diktatörlükler, monarşiler ve otoriterler ile de ilişki kurdu (Batılı tanımlamalar ile otoriter ve diktatör). Bugün bile Amerikan demokrasisinin en büyük askeri üsleri birçok monarşi ve krallıkta yer alıyor. Tabi ki bu ülkeler ve liderleri hiçbir zaman diktatör ya da otoriter olarak anılmıyor.

Yine piyasa ekonomisi ve serbest ticarete en büyük darbeyi vuran Amerikalı ve Batılı ülkelerdir. Tarihte Amerikan korumacılığı hep var oldu. Hiçbir zaman İngilizler gibi tamamen serbest bir ticaret yapmadı ve hayal etmedi Amerikalılar. Bugün küreselleşmenin öncüsü sayılan ABD sınırlarını duvarlar ile kapatırken tüm dünyaya gümrük tarifeleri getirdi. “Amerika Merkezli’’ birçok küresel ekonomik krizler yaşayan dünyada Amerikalılar dev devlet destekleri ile bankalarını ve şirketlerini kurtarma operasyonları yaptı. ABD, 200’e yakın ülkeyi ve 8 milyar insanı tek bir paraya, tek bir ödeme sistemine, tek bir rezerv para birimine mahkûm etti. Batı kültürünü Batı dışı dünyaya agresif şekilde dayattı. Liberalizm demesine rağmen her alanda tek tipçi bir mekanizma kurdu.

Uluslararası hukuk konusunda çifte standartları ile Batı dışı dünyayı devamlı baskıladı. Amerikan gücü ve Avrupalı müttefikleri dünyanın her yerine müdahale etmekte kendilerini hep haklı buldular. Son 25 yılda Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Lübnan, Yemen ve İran gibi birçok ülkeye Batılı askeri operasyonlar yapıldı. Bunları yaparken de demokrasi ve insan hakları kullanıldı. Batılı ülkeler ve Batılı yayın organları Batı dışı ülkeleri otoriter, Batı dışı liderleri hep diktatör olarak tanımladı. Ancak bunda bile iki yüzlü davrandı. Özellikle Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore gibi Amerikan gücünü sınırlayan ülkelerin liderlerini sürekli diktatör olarak tanımlarken Körfez’deki monarşi ve otoriter liderlere hiçbir zaman böyle nitelemelerde bulunulmadı. Tam tersi onlarla askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliği yapıldı. Monarşiler ABD’nin NATO üyesi olmayan önemli müttefikleri ilan edildi. Çünkü Batılı anlayışta Batı egemenliğini ve Amerikan çıkarlarını koruyan ister diktatör ister kral ister otoriter olsun fark etmezdi. Önemli olan her şeyin Batı için Batı tarafından Batı’ya göre olmasıydı.

Peki, İsrail-İran savaşında Batı medeniyeti temelli ABD merkezli kurallara dayalı uluslararası liberal düzen nasıl işledi bir bakalım. Özellikle ABD ve İsrail’in uluslararası hukuk, değer, norm, demokrasi ve çok taraflılık cephesindeki iki yüzlülüğünü ve çifte standartlarını masaya yatıralım.

İsrail, İran saldırısından önce Gazze’de Hamas’a karşı operasyon başlattı. Burada İsrail, 64.000’den fazla masum sivili öldürdü. Bu ölümlerin çoğunluğu çocuk ve kadındı. 162.000’den fazla sivil ise bu saldırılarda yaralandı. Yaralananların eli yüzü çizildi sanılmasın ayakları, elleri kopan yüzleri parçalanan on binlerce masum insan ortaya çıktı. Gazze dünyanın en çok çocuk öldürülen coğrafyası olurken en çok insanın sakat kaldığı yer oldu. Okullar ve camiler başta olmak üzere her yer bombalandı. İsrail cezaevlerinde binlerce Filistinli acımasızca işkenceye uğradı ve uğramaya devam ediyor. Peki, İsrail’in yaptığı bunca soykırım ve terör faaliyetlerinin kurallara dayalı uluslararası liberal düzende bir karşılığı oldu mu? Tabi ki hayır. Tam tersi İsrail kurallara dayalı uluslararası liberal düzenin kurucuları ABD ve Avrupa tarafından desteklendi. İsrail, Batı silahları, Batı istihbaratı ve Batı parası ile Gazze’de 2 yıla yakındır katliam yapıyor. Aynı durumda ABD ve Avrupa, Rusya’ya 28.000’den fazla yaptırım uygulama kararı aldı. Rus lider Putin için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yakalama kararı çıkartıldı. Ruslar olimpiyatlardan tutunda Eurovision’a kadar her şeyden dışlandı. Rus medeniyeti ve kültürü yasaklanarak düşman ilan edildi. Bu süreçte İsrail, Gazze’den sonra Lübnan’ı yeniden işgal etti. Hizbullah bahanesiyle Lübnan’da siviller öldürüldü. Hamas ve Hizbullah desteğini öne sürerek Suriye, Irak ve İran İsrail tarafından bombalandı. Suriye’de devlet otoritesinin çökmesiyle İsrail, Suriye’de ilerlemeye başladı. Hermon dağını işgal eden İsrail, Suriye topraklarında yeni askeri üsler inşa etti. Suriye ordusunun askeri kapasitesinin %90’ınını yok eden İsrail, Suriye donanmasını ve uçak filosunu tamamen imha etti. Tüm bunları yaparken sarsılmaz şekilde Amerikan gücünün desteğini aldı. Zaten bir önceki Trump hükümeti ve ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve 1967’den beri İsrail işgali altında olan Golan Tepelerinde İsrail egemenliğini tanıması bugünlerin habercisiydi.

İsrail’in bugünlere Batı medeniyetinin maddi ve manevi gücü sayesinde geldiğini unutmamak gerekiyor. Ancak bu zamana kadar nasıl İsrail’in yaptığı şeylerin yasal dayanağı yok ise yine İsrail’in İran saldırılarının hiçbir yasal dayanağı olmadığını söylemek gerekiyor. Batılı uluslararası hukuk ve normları ayaklar altına alan İsrail’e ABD ve Avrupa’dan herhangi bir yaptırım da yok. Hatta İsrail, İran askeri yetkililerini suikastlar ile öldürmesi de uluslararası hukuka aykırıydı. ABD ve İsrail, İran liderini öldürmekle bile tehdit etti. Anlayacağınız haydutluk diz boyu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in ağzından İsrail’e kendi pis işlerimizi yaptığı için minnettarım sözleri de bu haydutluğun en üst düzeyden desteklenmesidir. Demokrasi ve insan haklarının sözde beşiğini yöneten seçimle iş başına gelmiş Batılı bir liderin pis işlerini kabul etmesi, savaşı kutsaması, İsrail soykırımını desteklemesi yanında radikal şekilde Rusya ve Putin düşmanlığı yapması kuralsız, belirsiz, çifte standartlı bir uluslararası düzeni temsil etmektedir.

İsrail, İran’da cezaevi bombaladı ve Birleşmiş Milletler bunu uluslararası hukuku ihlal olarak ilan etti. Ardından ABD, İran’ın nükleer tesislerini en yıkıcı silahları ile vurdu. Uluslararası hukuka ve normlara aykırı olan bu saldırı ile ABD, İran’daki sivil halkın yaşamı ve sağlığını tehlikeye atarken dev çevre felaketleri riskine de yol açtı. Düşünün herhangi bir radyoaktif sızıntı yüzünden su kaynakları kirlenebilir ve susuzluk başlayabilirdi. Oysa Ukrayna’da küçücük bir drone Zaporijya nükleer tesisine çarptığında Avrupa ve ABD dünyayı ayağa kaldırdı. Sanırım bölge ulusları olan Türkler, Araplar ve Farslar sarı saçlı mavi gözlü ve Hristiyan olmadıkları için önemsenmiyor. Ayrıca, İran’daki bilim insanları yani dünyaya bilimsel katkıda bulunan insanlar aileleriyle birlikte İsrail tarafından suikastlar ile öldürüldü. Bunun yanında İsrail’in nükleer tesisleri denetlenmediği gibi İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Engelleme Anlaşmasına da taraf değildir.

Uzun süredir Batı’nın, G-7’nin, NATO’nun devamlı dile getirdiği Çin, Rusya, İran Kuzey Kore gibi Batı tanımıyla otoriter ve diktatörler birbirini destekliyor tezi de çöktü. Aksine saldırgan/yıkıcı demokrasilerin nasıl kayıtsız şartsız birbirini desteklediğini ve sivil öldürdüğünü gördük. Dahası İran’da Şah’ın dönmesini destekleyen Amerikalılar ve Avrupalıların yeni bir monarşi ve otoriterlik hayali kurduğu da ortaya çıktı. Bu durumda bize gösteriyor ki İran’da kimin iktidarda olduğu, demokrat mı otokrat mı olacağının fark etmediği de ortadadır. Yeter ki Amerikalıların adamı olsun, Avrupalıları dinlesin ve İsrail’i desteklesin. İsrail 12 günde İran’da 600’den fazla sivili öldürdü, 5000’e yakın sivil yaralandı ve şehir merkezlerini vurdu. İsrail’in İran devlet televizyonunu vurması ve gazetecileri öldürmesi de Batılı birçok norm ve değere aykırıydı.

Görüldüğü gibi Ortadoğu’da İsrail sözde Batılı, demokrat, laik model ülkeydi. Oysa İsrail’in laik yüzünün altındaki dogmatik teokrasisi ile yozlaşmış ve ırkçı demokrasisi tüm Batılı iki yüzlülüğüyle orada durmaktadır. İsrail ve ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine saldırıları hem BM Sözleşmesine hem de Uluslararası Atom Enerjisi normlarının tartışılmaz bir ihlalidir. Bununla birlikte İsrail-İran savaşı bize bir kez daha gösterdi ki kimse dokunulmaz değil ve herkes vurulabilir. ABD’nin savaşa müdahil olması ile ABD-İran arasında ki temkinli ve hesaplı adımlar ABD’nin her istediği şeyi yapabilen, hegemon bir ülke olmadığını da gösterdi.

“Kurallara Dayalı Uluslararası Liberal Düzen’’ sadece kusurlu ya da eleştiriye açık olmaktan öte gerçek dışıdır. Tamamen çıkar odaklı ve güç politikaları ile tek merkezli-tek medeniyetli hegemon bir yapıdır.

Umur Tugay Yücel, Siyaset Bilimcidir. Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır. Çalışma alanları BRICS, Küresel Siyaset ve Türk Dış Politikasıdır. @umur_tugay

Çok Okunanlar

Exit mobile version