Dünya Basını

ABD’nin unuttuğu suikastlar: Yazar Jim Douglas’ın ‘hafıza yitimi’ teşhisi

Yayınlanma

Yazar Jim Douglas, 1960’ların ABD’sini şekillendiren dört suikastın -JFK, Malcolm X, Martin Luther King ve Robert Kennedy- Pentagon ile CIA’in sistemik şiddetinin ürünü olduğunu ifade etti.

ABD’nin 1960’lardaki dört siyasi suikastı -John F. Kennedy, Malcolm X, Martin Luther King ve Robert Kennedy- yalnızca birer cinayet vakası değil, değişim talebinin sistematik olarak bastırılmasının kilometre taşları.

En azından yazar Jim Douglas böyle düşünüyor. Douglas, Kyoto Üniversitesi Doçenti Pascal Lottaz’ın sunduğu Neutrality Studies YouTube kanalında yayınlanan mülakatında, son kitabı Martyrs to the Unspeakable: The Assassinations of JFK, Malcolm, Martin, and RFK (Anlatılamaz Şehitler: JFK, Malcolm, Martin ve RFK Suikastları) etrafında bu dört suikastın iç içe geçmiş yapısını ve ABD’nin kurumsal şiddet geleneğini masaya yatırdı.

Douglas, söze ABD toplumunun tarihsel bellek sorunuyla başladı: “Temelde hafızasını yitirmiş bir ulusuz” dedi ve ekledi:

“John F. Kennedy’nin suikastı, diğer üçünün öldürülmesinin temelini oluşturdu. Bu, ABD’yi ve onunla birlikte dünyanın büyük bölümünü dönüştürebilecek bir değişim hareketinin bastırılmasıydı.”

Douglas, Pentagon, CIA ve Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın “korkunç gücü”nün bu bastırma operasyonunun merkezinde yer aldığını vurguladı.

Suikastların kronolojisini hatırlatan Douglas, tarihleri şöyle sıraladı: JFK 22 Kasım 1963, Malcolm X 21 Şubat 1965, Martin Luther King 4 Nisan 1968 ve Robert Kennedy 5 Haziran 1968’de öldürüldü.

Robert Kennedy’nin Kaliforniya ön seçimini kazanmasının ardından yalnızca 15 dakika içinde vurulduğuna dikkat çeken Douglas, “Bu, o makama aday olan her sonraki kişiye yönelik bir mesajdı ve o mesajı ciddiye aldılar. Hiçbiri nükleer silahsızlanma yanlısı bir başkan olma cesaretini gösteremedi” diye konuştu.

“CIA’i bin parçaya ayırıp rüzgara savurmak istiyorum”

Douglas’ın anlatımında CIA karşı istihbarat şefi James Jesus Angleton merkezi bir figür olarak öne çıkıyor. Douglas, Angleton’ın Yale’den gelen parlak bir dil analisti olduğunu, 1941’de Furioso adlı bir şiir dergisi çıkardığını, ancak bu dil yeteneğini CIA’in karşı istihbarat biriminin başında tam tersi yönde kullandığını anlattı.

Douglas’a göre Angleton, dört suikastta da “günah keçisi” senaryolarının arkasındaki isimdi.

Kennedy’nin CIA ile ilişkisinin kırılma noktasını Domuzlar Körfezi çıkarmasına bağlayan Douglas, JFK’nin o dönem söylediği sözleri aktardı: “CIA’i bin parçaya ayırıp rüzgara savurmak istiyorum.”

Douglas bu sözlerin ağırlığını şöyle değerlendirdi:

“ABD başkanı, kendi istihbarat teşkilatı hakkında bunu söylediğinde -ki bunu baş danışmanına söyledi ve elbette her şeyi hem onlar hem kendisi kayıt altına alıyordu- bu, geleceği açısından hiç iyi bir işaret değildi.”

“Kennedy, kendi Pentagon’unu ve CIA’ini bypass etti”

Mülakatta en çarpıcı bölümlerden biri, Kennedy’nin nükleer silah denemelerini yasaklama antlaşmasını müzakere etme sürecine ilişkin anlatım oldu.

Douglas, Kennedy’nin antlaşmayı kendi ülkesinde imzalayamayacağını bildiğini, bu yüzden tüm askeri ve istihbarat yapısını devre dışı bırakarak doğrudan kendi ofisinden, temsilcisi Averell Harriman aracılığıyla Nikita Hruşçov ile müzakere ettiğini aktardı: “Harriman bir soru olduğunda Kennedy’yi arayıp ‘Şimdi ne yapayım?’ diyordu. Kennedy o antlaşmayı esasen tek başına, Harriman üzerinden ve doğrudan Hruşçov ile müzakere etti” dedi ve ekledi:

“Onların bakış açısından bu vatana ihanetti. Askeri ve CIA danışmanlarından söz ediyorum. Ama bizim bakış açımızdan bu insanlık, birlik ve umut demekti.”

Douglas, Kennedy’nin Amerikan Üniversitesi’ndeki konuşmasına da özel bir önem atfetti. Bu konuşmada Kennedy’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın asıl yükünü Sovyetler Birliği’nin taşıdığını açıkça kabul ettiğini hatırlattı:

“Soğuk Savaş’ın zirvesinde bunu söylemek cesaret gerektirir. Hruşçov, ABD’nin tüm yayınlarını engellemesine rağmen bu konuşmayı gazetelerinin ön sayfalarına ve tüm yayın ağlarına taşıdı. Kennedy’nin konuşması Sovyetler Birliği’nde büyük yankı buldu ama ABD’de neredeyse hiç yankı bulmadı. Her şey tersine dönmüştü.”

“O fotoğraftaki ışıltı, onları ölüme yürüyen adamlar yaptı”

Douglas, Malcolm X ile Martin Luther King’in tek karşılaşmalarına özel anlam yükledi. Kitabının kapağında yer alan bu fotoğraftaki “ışıltı”nın FBI Başkanı J. Edgar Hoover için “mümkün olan en kötü kabus” olduğunu söyledi.

Douglas, kitabında yer verdiği bir anekdotu aktardı: Senato yemekhanesinde bir siyah garson tarafından kulak misafiri olunan konuşmada Hoover, dönemin Senato çoğunluk lideri ve sonraki başkan Lyndon Johnson’a “Bu ikisini birbirine düşürmeliyiz” demiş.

Douglas, “Malcolm X ve Martin Luther King. Onların bir araya gelmesi en kötü kabus. Bu da öldürülmeleri gerektiği anlamına geliyordu ve kısa süre sonra öldürüldüler” diye konuştu.

Her ikisinin de 39 yaşında öldürüldüğünü vurgulayan Douglas, bunu Gandhi ile karşılaştırdı:

“Gandhi öldüğünde 78 yaşındaydı. İki katı. Gandhi 39 yaşında olsaydı daha Güney Afrika’da olurdu. Hindistan’da hiçbir şey başaramamış olurdu. Sıfır. Şimdi Malcolm için 39 yıl daha, Martin için 39 yıl daha düşünün -birbirlerine yakınlaşırken, bir araya gelirken.”

“Şehitlik tanıklıktır”

Douglas, dört liderin ortak paydası olarak “cesaret”i tanımladı ve Malcolm X’in ölümünden iki gün önce söylediği sözleri mülakat boyunca birkaç kez hatırlattı:

“Artık şehitler zamanı. Ve eğer ben de şehit olacaksam, bu kardeşlik davası uğruna olacak. Bu ülkeyi ve dünyayı kurtarabilecek tek şey bu.”

Douglas, “şehitlik” kelimesinin etimolojik kökeninin “tanıklık” olduğuna dikkat çekerek “Neyin tanıklığı? Bu dört liderin hepsi, birleşik bir insanlığa ve barış ile adalet içinde yaşayabilecek bir dünyaya derinden bağlıydı. Hikayenin tamamı işte bu” dedi.

“Musaddık’ı bilmeden bugünü anlayamazsınız”

Mülakatta güncel jeopolitik de geniş yer buldu. Lottaz, ABD donanmasının dörtte birinden fazlasının Basra Körfezi’nde konuşlanarak İran’ı açıkça savaşla tehdit ettiğini, Trump’ın savaş ve barış kararını Steve Witkoff ve Jared Kushner’a bıraktığını ve bunun yalnızca uluslararası hukuk değil ABD anayasası açısından da sorunlu olduğunu belirtti.

Douglas bu noktada tartışmayı 1952’ye bağladı:

“Bu meseleyi tamamen Musaddık üzerinden görüyorum. John Kennedy ve Robert Kennedy suikastlarından sorumlu olan aynı kişiler, İngiltere’nin işbirliğiyle İran halkının temsilcisi Musaddık’ı devirdi. İran’daki herkes bu tarihi ezbere bilir. CIA’in ve İngiliz istihbaratının onu devirmesine dair bu tarihi bilmeden neler olup bittiğini anlamak mümkün değil.”

Douglas, 1952 darbesinden 1979 İran Devrimi’ne uzanan süreçteki tüm gelişmelerin “ABD’nin aynı güç oyununun parçası” olduğunu vurguladı.

“Yalanlar, cinayetler kadar kötü”

Konuşmanın son bölümünde ABD’nin toplumsal yapısı ve yoksulluk üzerinden şiddet döngüsü tartışıldı.

Lottaz, ABD ordusunun kendini “fırsat eşitliği sağlayan işveren” olarak pazarladığını, ancak bunun aslında yoksulluğu askere alma aracına dönüştüren bir sistem olduğunu belirtti: “Yoksulları Washington’a yürütmek yerine Tahran’a, Bağdat’a yürütüyorsunuz. Oligarşi sınıfı için ideal çözüm” dedi.

Douglas ise umudunu yitirmediğini, Martin Luther King’in “yoksul halklar kampanyası”nın Piskopos William Barber ve Jonathan Wilson-Hartgrove tarafından yeniden canlandırıldığını anlattı.

Minneapolis’te ICE’a karşı şiddet dışı direniş gösteren insanlardan bahsederek “Bu sadece 1960’larda ne olduğunun hikayesi değil. Eğer tarihimizi yeterince bilirsek bugün de olabileceklerin hikayesi” dedi.

Douglas, mülakatta en sert ifadelerini ABD’nin geleceğine ilişkin kullandı: “Tüm imparatorluklar düşer. Bu imparatorluk da düşecek ve yakında düşecek” dedi.

Ancak bunun bir çaresizlik değil, bir dönüşüm çağrısı olduğunu vurguladı:

“Propaganda, bir sonraki cinayeti mümkün kıldığı için yalanlar cinayetler kadar kötü. Propagandanın gücü, bize onu yenemeyeceğimizi düşündürmek. Bu doğru değil. Yenebiliriz.”

“Başarı mezarda bitmez, diriliş başkalarında yaşar”

Lottaz’ın “Bu dört lider neyi farklı yapsaydı işe yarardı?” sorusuna Douglas şu yanıtı verdi: “Onların farklı olması gerektiğini söylemenin çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Asıl mesele bizim farklı olmamız.”

Douglas, King’in hükümeti tarafından “idealize edildiğini ama onu öldüren hükümet tarafından idealize edildiğini” hatırlattı ve ekledi: “Her yıl suikasta uğramış adam için tatil günümüz var.”

Mülakat, Douglas’ın şiddete karşı direncin nesiller arasındaki sürekliliğine dair söylediği sözlerle sona erdi. Lottaz’ın “Başarı her zaman mezarda biter” sözüne Douglas sert biçimde itiraz etti:

“Hayır. Devam eder, çünkü sonra diriliş gelir ve insanlar senin cesaretinle yürür. Giderek daha fazla insan senin cesaretinle yürür. Mezarda bitmez. Başkalarında dirilir. Diriliş’in doğası budur.”

Douglas, Gandhi’nin “hakikat tanrıdır” felsefesine atıfta bulunarak “Buna Tanrı diyebilirsiniz, Buda diyebilirsiniz, ateist olarak sadece hakikat diyebilirsiniz. Ama hakikat hepsinin ortak noktası” diye konuştu.

Çok Okunanlar

Exit mobile version