Diplomasi
AB’nin Afrika’ya “kalkınma yardımı” mineraller için

Avrupa Birliği’nin (AB), Afrika’da kritik bazı kuşak ve koridorları yaptığı “kalkınma yardımı” projelerinin arkasında mineral yataklarına erişim yatıyor.
Zambiya’nın bakır kuşağının kenarındaki Kapiri Mposhi’den Angola’daki Lobito limanına kadar uzanan 1.300 km’lik bir demiryolu hattı olan Lobito Koridoru, ilk olarak 1900’lerin başında sömürge güçleri tarafından Orta Afrika’dan Atlantik limanlarına kritik mineralleri taşımak için inşa edildi.
Daha önce Benguela Demiryolu olarak bilinen proje, 2030 yılına kadar yılda 1 milyon ton bakır taşımayı hedefliyor ve AB’nin yeni dış yardım stratejisinin en önemli yatırımı olarak yeniden canlandırılıyor.
AB ve üye ülkeleri, ABD, Afrika Kalkınma Bankası ve özel şirketlerle birlikte projeye 2 milyar avro yatırım yapıyor.
Brüksel’in uluslararası ortaklıklar komiseri Jozef Síkela, bunu bloğun kalkınma programı için yeni bir model olarak gösteriyor. Síkela, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, “Bu tarım, bu lojistik, bu ulaşımın yanı sıra mesleki eğitim” diyerek, AB’nin Çin’in Kuşak ve Yol projesinden daha “sürdürülebilir” bir yaklaşım getirdiğini savundu:
“Tabii ki, Afrika’nın bakır kuşağını küresel ticarete ve Avrupa’nın temiz teknoloji endüstrisine bağlıyor, bu yüzden bakır elde ettiğimizi saklamayacağım. Fakat bakırı işleyip rafine edebildiklerinde, altyapıyı daha yüksek katma değerli ürünleri nakletmek için kullanabilecekler.”
Fakat sivil toplum kuruluşları ve bazı kalkınma ajansı yetkilileri, Lobito’nun, sömürge dönemi Avrupa’sının kıtaya yaklaşımını rahatsız edici bir şekilde yansıtan, etki ve kaynaklar için modern bir hamle olduğunu düşünüyor ve AB’nin Çin, ABD ve diğer küresel güçlerle doğal zenginlik yarışı içinde “değerlerini” feda ettiğinden endişe duyuyorlar.
Örneğin kalkınma ve çevre STK’larının koalisyonu Counter Balance’ın direktörü Frank Vanaerschot, “Lobito koridoru, AB’nin kalkınma bütçesi ve politikasının gittiği yönün sorunlu doğasının çok iyi bir örneği. Bunun yerel kalkınma için iktisadi fırsatları ve çıkarları nasıl destekleyeceği pek net değil,” diyor.
Lobito, küresel yardım projelerine yönelik fonların ABD tarafından radikal bir şekilde kesildiği, diğer batılı hükümetlerin de bütçe kesintilerine gittiği bir dönemde, AB’nin kalkınma yardımına yönelik tutumunda önemli bir değişime işaret ediyor.
ABD, Lobito projesine 5 milyar dolar kadar yatırım yapabileceğini belirterek, kalkınma yardımına daha alışverişe dayalı bir yaklaşım benimseyen batı ülkeleri için projenin stratejik önemini vurguladı.
Blok, 2021’de dünya çapındaki projelere hibe, kredi ve garanti sağlamak için duyurduğu 300 milyar avroluk Global Gateway (Küresel Geçit) planını, iktisadi ve dış politika hedefleri ekseninde kullanmaya başladı: kritik mineraller ve enerji kaynaklarını güvence altına almak ve düzensiz göçü frenlemek.
Dış politika düşünce kuruluşu ODI’nin Avrupa direktörü Dora Meredith, “Kalkınma paradigması değişiyor. Daha fazla alışveriş odaklı anlatı var ve ahlaki anlatılar politika yapıcılar üzerinde daha az etkiye sahip,” iddiasında bulunuyor.
AB’nin kalkınma gündemine ilişkin bir ODI raporunda, kamu bütçelerinin kısıtlı olduğu bir dönemde, kalkınma argümanlarının “somut bir şekilde iç önceliklerle bağlantılı” olmaları halinde daha etkili olacağı belirtildi.
OECD rakamlarına göre, AB, 2024 yılında denizaşırı kalkınma yardımlarının yüzde 61’ini karşılayarak OECD’nin en büyük bağışçısı konumunda, fakat savaş nedeniyle Ukrayna’yı desteklemek için blokun fonları bu ülkeye aktarmasıyla, bu paranın giderek daha büyük bir kısmı Avrupa içinde kalıyor.
AB’nin kalkınma ve dış yardım bütçesi, 2028’den itibaren bloğun bir sonraki ortak bütçesinde yaklaşık 108 milyar avrodan 200 milyar avroya iki katına çıkarak önemli bir artış gösterecek, fakat daha stratejik hedeflere odaklanacak ve Avrupa şirketlerine yurt dışında yatırım fırsatları sunacak.
AB’nin Global Gateway aracılığıyla desteklediği projeler arasında, Avrupa teknolojisi kullanılarak Orta Asya’da internet bağlantısı kurulması ve Namibya’da yeşil hidrojen merkezi kurulması ve yerel işçilerin eğitimi için ek yatırımlar yer alıyor.
AB yetkilileri, bu projenin amacının, birçok gelişmekte olan ülkeyi sürdürülemez düzeyde borç yükü altına sokan Çin’in 1 trilyon dolarlık Kuşak ve Yol altyapı projesinden daha bütüncül bir yaklaşım sunmak olduğunu belirtiyor.
Bir BM yetkilisi, “Global Gateway, yüzeysel olarak bakıldığında esas olarak özel sektörü teşvik eden bir yatırım hamlesi olarak algılanabilir, fakat artık kalkınma etkisini genişletmek için çok önemli ve memnuniyetle karşılanan daha kapsamlı bir yaklaşımla birlikte geliyor,” dedi.
BM Kalkınma Programı’nın yeni başkanı Alexander De Croo, AB’nin yaklaşım değişikliğinin mantıklı olduğunu söyledi:
“Gelişmiş dünya olarak adlandırdığınız ülkelerde sermaye tahsisi günümüzde oldukça zor, çünkü demografik yapı daha yüksek getiriler için pek elverişli değil, çünkü yaşlı nüfusa sahip toplumlarız.”
Bu durumun, gelişmekte olan ülkeleri çok cazip hale getirdiğini savunan De Croo, “Sıfırdan başlayabilirsiniz ve demografik yapı da genellikle çok genç bir nüfus olduğu için aslında çok cazip,” dedi.
Global Gateway’in son birkaç yılda kalkınma yardımının evrimini “somutlaştırdığını” da ekleyen eski Belçika Başbakanı, “Günümüzde küresel tartışmalar, güvenlik, göç ve yasadışı uyuşturucu ticareti gibi konularla domine ediliyor,” dedi ve bunların, kalkınma yardımının ele alınması gereken aşırı yoksulluk ve eşitsizlik gibi sorunların “belirtileri” olduğunu savundu.
Fakat bazı BM yetkilileri ve STK’lar, büyük ölçekli yatırım projelerine odaklanmanın ve fonları göçün azaltılması gibi konulara bağlı hale getirmenin, insani yardım ve okullar veya hastaneler gibi yerel kalkınma projelerinin aleyhine olabileceğinden endişe duyuyor.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Operasyonlardan Sorumlu Yardımcı Yüksek Komiseri Raouf Mazou, “Her ikisine de ihtiyacınız var. İnsani yardıma ihtiyacınız var. Yatırıma ihtiyacınız var. Sınır kontrolü meşrudur… ancak bunu yatırım yapmadan veya insani yardım sağlamadan yaparsanız, kaynaklarınızı boşa harcarsınız,” diyor.
Lobito koridoru örneğinde, yetkililer ve STK’lar projenin Avrupa ülkelerine fayda sağlayacağını, fakat yerel topluluklar için çok az katma değer yaratma riski taşıdığını uyardı.
Kalkınma alanında çalışan üst düzey bir yetkili, “Her zaman kişisel çıkarlar olmuştur, fakat şimdi bu daha açık, daha net ve daha keskin hale gelmiştir. Global Gateway’in her zaman [resmi kalkınma yardımı] ile tamamlayıcı olması gerekiyordu. Endişemiz, bunun özel sektörü teşvik etmek için bir ihracat kredi kurumu haline gelmesi,” diyor.
Ne var ki Síkela, Avrupa’nın çıkarları ne olursa olsun, Global Gateway’in “dengeli olması ve karşılıklı fayda sağlaması” gerektiğini vurguladı ve “Sıfır toplamlı oyunlara inanmıyorum,” ifadelerini kullanıyor.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









