Diplomasi
Ukrayna savaşının bir yılı: Müsvedde anlaşmalar, Midas’ın kulakları ve NATO cesetleri

Ukrayna’nın saha ve kurban olarak belirlendiği gayri resmi NATO-Rusya savaşı, 2025’te önceki senelere göre garip gelişmelere sahne oldu. Donald Trump’ın başa geçmesiyle bir tür “diplomasi” adı verilen, henüz bir sonuca varamamış, nereye gittiği de belli olmayan bir sürece tanıklık ediyoruz. Sene boyu yaşananları kronolojiye göre aktarmak faydalı olabilir.
Washington’daki iktidar değişikliği, savaşın dördüncü yılına girdiği bir konjonktürde, Washington’un “tecrit” politikasından “işlemsel diplomasi” (transactional diplomacy) modeline geçişini beraberinde getirmiş oldu.
Yılın ilk haftaları, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Ukrayna dosyasında yaşanan radikal eksen kaymasına tanıklık etti. Trump yönetiminin savaşı “mümkün olan en kısa sürede” bitirme vaadi, şimdiye dek bir yere varmış görünmüyor. Ocak ve şubat ayları, Rusya ile doğrudan temasların başladığı ve Ukrayna’nın bu süreçteki yerinin sorgulandığı bir dönem oldu.
12 Şubat tarihinde gerçekleşen Trump-Putin telefon görüşmesinde taraflar “müzakere masasına oturma” niyetini beyan etti. Söz konusu gu görüşme, sadece bir protokol araması olmaktan ziyade, “barış süreci” adı verilen şeyin parametrelerinin ilk kez en üst düzeyde tartışıldığı bir platform oldu. Hemen ardından, 18 Şubat’ta Suudi Arabistan’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında gerçekleşen gizli zirve, ikili ilişkilerin restorasyonu ve savaşın sona erdirilmesi için ortak bir teknik çalışma grubu kurulması kararıyla sonuçlandı.
Şubat ayının sonunda, 28 Şubat 2025’te, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’in Beyaz Saray ziyareti, iki lider arasındaki kimya uyuşmazlığını tekrar hatırlattı. Görüşmede Trump’ın Ukrayna’yı “Üçüncü Dünya Savaşı üzerine bahis oynamakla” suçlaması ve Zelenskiy’i egemenlik vurgusunun karşılanmaması, toplantının gergin geçmesine neden oıldu. Özellikle, Ukrayna’nın sahip olduğu kritik minerallerin (titanyum, lityum vb.) ortak işletilmesine dair Trump tarafından önerilen anlaşmanın Zelenskiy tarafından egemenlik hakları gerekçesiyle imzalanmaması, müzakerelerin başından itibaren “ekonomik taviz” beklentisinin masada olduğunu gösterdi.
Mart ayı Batı basınında, “teknik evre” olarak anıldı. Trump’ın emlakçı ahbaplarından olan özel elçisi Steve Witkoff’un mekik diplomasisi, 11 Mart’ta Suudi Arabistan’da Ukrayna heyetiyle görüştü ve Kiev, 30 günlük bir insani ateşkes planına onay verdi. Fakat, 13 Mart’ta Moskova’ya giden Witkoff, Putin’in “bazı meselelerin henüz olgunlaşmadığı” şeklindeki net tavrıyla karşılaştı.
Bu tıkanıklığa rağmen, 18 Mart’Ta enerji altyapısına yönelik saldırıların durdurulmasını öngören geçici bir moratoryum üzerinde prensipte uzlaşıldı. 25 Mart’ta Kremlin tarafından onaylanan liste; nükleer santralleri, hidroelektrik barajları, petrol rafinerilerini ve doğalgaz depolama tesislerini saldırı kapsamı dışında bıraktı. Ancak bu moratoryumun ömrü kısa oldu; taraflar birbirini “gizli askeri sevkiyat” ve “sivilleri canlı kalkan yapmakla” suçlayarak nisan ayı başında saldırılara yeniden başladı.
Paskalya ateşkesi ve dondurulan varlıklar saga’sına giriş
Nisan ve mayıs aylarında dini ve milli günler üzerinden yapılan sembolik adımlar da sonuç vermedi. 19 Nisan’da Putin tarafından ilan edilen 30 saatlik “Paskalya Ateşkesi”, Ukrayna tarafından bir “yeniden toparlanma hilesi” olarak nitelendirilerek reddedildi. Benzer şekilde, Rusya’nın 8 Mayıs Zafer Günü için önerdiği 72 saatlik ateşkes, Kiev’in ABD destekli 30 günlük kapsamlı planında ısrar etmesi nedeniyle hayata geçemedi.
15-17 Haziran tarihlerine gelindiğinde Kanada’nın Kananaskis kentinde düzenlenen G7 Zirvesi, Batılı müttefiklerin Trump’ın barış çabalarına “şartlı destek” verdiği bir platforma dönüştü. G7 liderleri, sınırların “güç kullanılarak değiştirilemeyeceği” ilkesini öne sürerek, Rusya’nın dondurulan varlıklarının faizinden elde edilen kârın Ukrayna’nın yeniden inşası için kullanılması (Extraordinary Revenue Acceleration Loans – ERA) mekanizmasını 5 milyar dolarlık yeni bir dilimle güçlendirdiler. Bu kısma yazının devamında tekrar değinilecek.
Hemen ardından 24-25 Haziran’da Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarma hedefi (yüzde 3,5 askeri, yüzde 1,5 altyapı/endüstri) üzerinde anlaşıldı. Bu “Lahey Savunma Yatırım Planı”, Rusya’nın uzun vadeli bir tehdit olarak görülmeye devam ettiğinin ve Ukrayna’ya verilen desteğin sadece silah yardımıyla sınırlı kalmayıp, Ukrayna silah sanayisinin NATO sistemlerine entegrasyonunu da içereceğinin bir ilanı oldu.
İşin müzakere boyutunda ise en somut gelişme, 2 Haziran 2025’te İstanbul’da sağlanan “İnsani Çerçeve Anlaşması” ile yaşandı. Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen teknik görüşmelerde, geniş çaplı bir ateşkese dönüşmese de esir takası, naaşların iadesi gibi neticeler alındı.
Beraberinde aynı ay ve temmuzda sekiz ayrı esir takası yapıldı, 4 Temmuz’da aralarında 2022 Mariupol’de esir alınan Ukraynalı asker ve milislerin bulunduğu geniş bir grup evlerine döndü.
Alaska Zirvesi’nden çıkanlar
15 Ağustos’ta, Alaska’daki Elmendorf-Richardson üssünde gerçekleşen Trump-Putin Zirvesi ile gerçekleştirildi. Zirve, tek başına Moskova’nın uluslararası tecridi resmen kırması açısından önemliydi. Zirve sonrasında Trump’ın yaptığı açıklamalar, müzakerelerin eksenini “toprak bütünlüğünden” “toprak takasına” kaydırdı. Trump, Ukrayna’nın barış karşılığında bazı topraklarından (yani Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporojye oblastlarının Kiev’in kontrolünde olan kısımlarından) feragat etmesi gerektiğini ima ederek “bir miktar toprak takası olacaktır ama buna Ukrayna karar vermeli” dedi. Moskova ise yıllardır dile getirdiği talepleri tekrar dile getirdi ve Kırım’ın Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna’nın NATO’ya asla alınmaması ve Rusya’ya yönelik tüm yaptırımların kaldırılması taleplerini “müzakere edilemez” şartlar olarak masaya koydu.
Zirve sonrasında sonbahar ayları, “çözüm” sürecinde “ivme kaybına” sahne oldu. Kasım ve aralık ayları, kamuoyuna sızdırılan çeşitli “barış planları” ve bu planlar etrafında döndü. 19 Kasım’da Trump’ın 28 maddelik taslağı basına sızdı. Bu taslakta öngörülen; Kırım, Lugansk ve Donetsk’in tamamının Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna ordusunun mevcudunun 600 bin personele indirilmesi ve 100 gün içinde seçim yapılması gibi maddeler vardı.
22-23 Kasım tarihlerinde Johannesburg’da düzenlenen G20 Zirvesi’nde, Trump’ın yokluğunda bir araya gelen Avrupa ve G7 liderleri (Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya vb.), ABD’nin bu planına karşı ortak bir deklarasyon yayımladılar. “Johannesburg Muhtırası” olarak da bilinen bu metinde, “barışın ancak Ukrayna’nın rızasıyla ve egemenlik hakları korunarak mümkün olabileceği, sınırların güçle değiştirilmesinin kabul edilemez olduğu” savunuldu.
Midas’ın Kulakları
Ayrıca kasım ayının ortalarında ülkede “yüzyılın skandalı” olarak nitelendirilen devasa yolsuzluk operasyonuna start verildi. Yaşananların arka planını ve detayları bu sayfalarda işlemiştik. Kısaca bahsetmekte yarar var.
NABU (Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu) ve SAP (Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı), 15 aylık teknik takibin ardından “Midas Operasyonu” ile Zelenskiy’nin en yakın sırdaşlarına yönelik operasyon başlattı. Zelenskiy’in “kasası” ve Kvartal 95 stüdyosunun ortağı Timur Mindıç, 10 Kasım gecesi saat 02.09’da, dairesine yapılacak baskından hemen önce Mercedes bir araçla ülkeden çıktı. İsrail pasaportuyla Tel Aviv’e kaçtığı tahmin edilen Mindıç’ın yanı sıra suç ortağı Aleksandr Zukerman da yeraltına çekildi.
Soruşturma, Ukrayna’nın enerji tesislerini koruma bahanesiyle kamu ihalelerini iç eden bir suç şebekesini deşifre etti. “Carlson” kod adlı Mindıç’ın liderliğindeki yapı, nükleer enerji santrallerini işleten Energoatom ihalelerinde yüzde 10 ila yüzde 15 oranında “geçiş bariyeri” adı verilen rüşvet tarifesi uyguladı. Ödeme yapmayan yüklenicilerin askere alınmakla tehdit edildiği ses kayıtlarıyla kanıtlandı. Şebekenin, paravan şirketler aracılığıyla yaklaşık 100 milyon dolar akladığı tespit edildi.
Yolsuzluk çarkı sadece enerjiyle sınırlı kalmadı; orduya da sıçramıştı. Mindıç ile bağlantılı FirePoint şirketinin, Savunma Bakanı Rüstem Umerov’a baskı yaparak kalitesiz çelik yelek sattığı ortaya çıktı. Skandal sonrası Türkiye üzerinden Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçen Umerov’un ailesinin ABD’de lüks mülklere sahip olduğu belirlendi. Yolsuzluk şebekesi üyelerinin, iz bırakmamak için kendi aralarında Ukraynaca yerine Rusça konuşması ve nakit para trafiğini “çamaşırhaneler” üzerinden yürütmesi dikkat çekti. Gelişmeler üzerine eski Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko liderliğindeki Avrupa Dayanışması partisi, hükümete karşı güven oylaması sürecini başlattı. Muhalefet, Mindıç’ın elini kolunu sallayarak ülkeden nasıl çıkabildiğini sorgulayarak “ulusal kurtuluş hükümeti” kurulması çağrısında bulundu.
Buradaki “ABD merceği” kritik; zira NABU ve SAP’ın arkasında FBI ve Avrupa istihbarat kurumlarının olduğu artık bir sır değil. FBI’ın, Amerikan bütçesinden çalınan paraların izini sürdüğü ve Umerov’un Florida’daki villalarına kadar ulaştığı belirtiliyor. Zelenskiy, “cezasızlık sona ermeli” diyerek kendini aklamaya çalışsa da, sızan ses kayıtlarının ucu doğrudan yakın çevresine dokunuyor.
Aralık müzakerelerinde araya giren Epstein fragmanı
Diğer taraftan ABD Adalet Bakanlığı, pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi milyarder Jeffrey Epstein davasına ait fotoğrafları, söz verildiği üzere 19 Aralık’ta yayımladı.
Epstein, 2019 yılında cezaevinde şaibeli şekilde ölmüştü. Sayısız tanık ifadesine göre, bu etkinliklerde reşit olmayan kızlar “cinsel hizmetler” sunuyordu. Epstein her şeyi fotoğraflar ve videolarla titizlikle belgelemiş.
Fotoğraflarda Michael Jackson, Mick Jagger, Bill Gates, Woody Allen ve Kevin Spacey gibi isimler de var. Epstein davası şimdiden York Dükü İngiliz Prens Andrew’un başını yaktı. Prens’in tüm kraliyet unvanları ve onur nişanları elinden alındı.
Demokratlar, Donald Trump aleyhine suçlayıcı malzeme bulma umuduyla yıllardır Epstein dosyalarının açıklanmasını talep ediyor. O da Epstein’in konukları arasındaydı. Fakat şu ana kadar kamuoyuna eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın fotoğrafları gösterildi.
Tüm bunlar, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında hız kesmeden süren iktidar mücadelesinin bir parçası olsa da bu bağlamda bahsedilmeye değer. 19 Aralık’ta Miami’de Ukrayna heyetiyle görüşmeler yapıldı ve 20 Aralık’ta Kirill Dmitriyev başkanlığındaki Rus heyetiyle de ayrı görüşmeler yapıldı.
New York Post şöyle yazdı: “Trump yönetimi çatışmanın taraflarını doğrudan görüşmeye ikna edemese de, üst düzey ABD yetkilileri cumartesi günü Miami’de Ukrayna barış görüşmelerinin bir sonraki turu için Rus heyetiyle bir araya geldi. Moskova’nın Özel Temsilcisi Kirill Dmitriyev, Başkan Trump’ın damadı Jared Kushner ve Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmek üzere Florida’ya uçtu ancak Ukraynalı mevkidaşıyla görüşmeyi reddetti. ABD daha önce bu hafta sonu için ABD, Rusya ve Ukrayna arasında üçlü görüşme fikrini ortaya atmıştı. Teklif, Ukraynalı yetkililer tarafından temkinli bir onayla karşılandı.”
Bu, Avrupalılar tarafından planlanmış bir hamle gibi görünüyor; zira Trump’ın Berlin’de revize edilen planını kabul ettirmek için Ukrayna Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı ve eski Savunma Bakanı Umerov ve beraberindekiler apar topar Florida’ya gitti. Witkoff ve Kushner’in Ukrayna heyetiyle yaptığı görüşmelere İngiltere, Almanya ve Fransa temsilcileri de katıldı. Trump’a karşı açık bir muhalefetten korktukları için Kiev’den gelenlerin kulağına isteklerini fısıldamaya devam ediyorlar.
The Wall Street Journal da şu haberi geçti: “ABD sonbaharda Ukrayna için 28 maddelik barış planını sunduğunda, Kiev’deki yetkililer bunu Kremlin’in tuzağı olarak gördü. Rusya’nın katılımıyla geliştirilen belge, toprak tavizlerinden derhal seçimlere gidilmesine ve NATO’ya katılmama yönünde anayasal bir taahhüde kadar, Kiev’in ek güvenlik garantileri olmadan asla kabul etmeyeceği maddeler içeriyordu.”
Yeni bir şey yok. Avrupa, zaman kazanmaya çalışarak Kiev’e sunulan her yeni teklifin bir öncekinden daha kötü olmasını sağlıyor. Bu şimdiye kadar sadece Kremlin’in diplomatik fikirleri için geçerliydi ancak bunlar görünüşe göre artık Beyaz Saray için de geçerli ve Zelenskiy’in elinde hâlâ hiçbir koz yok.
Gazeteciler Trump’a sordu: “Ukrayna’nın toprak vermesinin ne anlamı var?” Trump, “Dürüst olmak gerekirse, toprakları zaten kaybettiler. Güvenlik garantileri kapsamında Avrupa ile birlikte çalışıyoruz. Avrupa burada önemli bir rol oynayacak ve savaşın yeniden başlamasını önlemek için güvenlik garantileri geliştiriyoruz” yanıtını verdi.
Trump burada, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında parti sınırlarını aşarak varlığını sürdüren “savaş partisi”nden ayrılıyor. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham şunları söyledi: “Ukrayna topraklarında hiçbir Avrupa askeri gücünün bulunmaması benim için kabul edilemez. Putin veya onun gibi biri yeniden saldırırsa, karşısında derhal bu güçleri bulacaktır. Donbass’ı yasal olarak asla Rusya’nın bir parçası olarak tanımam. Bu, saldırı eylemlerinin meşruiyetini tanımak anlamına gelir ve biz bunu asla yapmadık.”
Tedirginler çünkü Trump onları güç bir seçime zorluyor. Bazı medya organlarının NATO Şartı’nın 5. Maddesine benzettiği, Kiev’e sunulacak güvenlik garantisi teklifi Washington’da “altın” değerinde görülebilir ancak mutlak bir güvenlik garantisine de benzemiyor.
Ayrıca The Telegraph şunu yazdı: “Fakat bu garantilerin sonsuza dek sürmeyeceği uyarısında da bulundular ki bu, Vladimir Zelenskiy’e şartları kabul etmesi için verilmiş açık bir ültimatomdur.”
Yani Zelenskiy ve ekibi zaman baskısı altında. Florida’dan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Anna Paulina Luna’nın açıkladığı üzere, çatışmanın mevcut haliyle sona ermesi ABD savaş lobisi için felaket anlamına geliyor: “Önce dış politikadan konuşalım. Bu tartışmaları görüyoruz. Rusya yanlısı mısınız? Ukrayna yanlısı mısınız? Yurt dışındaki savaşlar için çalışmak yerine Amerikan yanlısı olmak daha iyi olmaz mıydı? Temsilciler Meclisi’nin veya Senato’nun görevdeki bir üyesinin, kişisel yatırımı varken barış lehine oy kullanmasını mı bekliyorsunuz? Onlar askeri-endüstriyel kompleks tarafından destekleniyor ve fiilen kontrol altındalar. İşte bu yüzden bu gerçekleşmeyecek. Nancy Pelosi yeniden aday olmayacağını açıkladığında, Warren Buffett’ı çoktan geçmişti. Biz ona Wall Street’in gerçek kurdu diyoruz. Hisse senedi yatırımlarından şu anda yüzde 17 binin üzerinde kâr elde etti.”
Tek bir ilaç var: Zorunlu perhiz. Pentagon bütçesinde Ukrayna’ya askeri yardım için 400 milyon dolar ayrılmış durumda. Biden döneminde 350 milyar dolar harcandı. Milletvekili Luna’nın bahsettiği perhiz epey endişe verici.
New Hampshire Demokrat Senatörü Jeanne Shaheen’e bir röportajda şu soru soruldu: “Gelecekte daha fazla toprak ve egemenlik kaybetmemek adına, topraklarının bir kısmını Rusya’ya bırakmak anlamına gelse bile Ukrayna’nın şimdi bir anlaşmaya varması daha mı iyi?”
Shaheen şöyle yanıt verdi: “Hayır, hayır, hayır. Bence Trump yönetiminin bu yaklaşımının ardındaki gerçek motivasyonun ne olduğunu gerçekten sorgulamak gerekir. Bariz biçimde Moskova’da hazırlanan bir planı destekliyorlar. Bunun Ukrayna’nın, Avrupa’nın veya ABD’nin çıkarına olduğuna inanmıyorum. Zira Putin ve Rusya’yı egemen topraklara yönelik işgallerinden dolayı sorumlu tutmazsak, yanlarına kâr kalmasına izin verirsek, NATO ülkelerini ve Doğu Bloku’nu tehdit etmeye devam etmelerine müsaade edersek, bunun ABD için ağır sonuçları olacaktır.”
AB liderler zirvesi
AB’nin ya da daha geniş anlamda Batı kampının yekpare halde olmadığı bilinen bir şey olsa da 18 ve 19 Aralık perşembe ve cuma günleri düzenlenen AB liderler zirvesi bir miktar daha yakından bakılmayı hak ediyor.
Zirvede, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Şansölye Friedrich Merz, Belçika’da el konulan 200 milyar avroluk Rus varlığını cebe indirmeyi ve Ukrayna’ya vermeyi planlıyordu. İşe yaramadı. Yedi ülke buna karşı çıktı. Bunlar Macaristan, Slovakya, Çekya, İtalya, Malta, Bulgaristan ve Belçika’ydı.
Soygun girişimi nihayetinde başarısız olunca, Ukrayna’ya daha küçük de olsa bir kredi verilmesine karar verildi; iki yıl için sadece 90 milyar. Faizsiz, AB bütçesinin teminat gösterildiği bir kredi.
Ancak bu, sorunun sadece yarısı. Rusya’yı soymak isteyen tüm taraflar, tüm Avrupa’nın mevcut finans sistemini de tehlikeye atıyor. Burada kurulu düzen akademiyasının papağan gibi tekrarladığı “kurumların üstünlüğü”, “hukuk” ve “güven” meselesi söz konusu. Sonuçta AB kurumları, diğer ülkelerin on trilyonlarca dolarlık kamu ve özel varlıklarını muhafaza ediyor. Belçika’daki Euroclear yaklaşık 42 trilyon doları, Lüksemburglu Clearstream ise 20 trilyon doları yönetiyor. Siyasi nedenlerle müşterilerinin kamu paralarını müsadere etmeye başlarlarsa, hesap sahipleri bunları daha güvenli yerlere transfer etmek isteyecektir.
Bu arada Euroclear da bunu gayet iyi anlıyor. Başkanları Valérie Urban, Le Monde’a verdiği röportajda durumu şöyle tarif etti: “Size şunu söyleyebilirim ki Rusya’nın [dondurulan] varlıklarına el konulması meselesi birçoklarını ciddi şekilde endişelendiriyor. Çinli ve Arap ortaklarımız bunu açıkça dile getiriyor. Gelişmeleri çok yakından takip ediyorlar. Bugüne kadar bu güveni sarsmamak için elimizden geleni yaptık ve onlar da bunu takdir ediyor. Küresel yatırımcılar Avro Bölgesi’ne daha az yatırım yapacak. Bu da Avrupa’nın tüm finansman ihtiyaçlarını -savunma, enerji dönüşümü ve dijitalleşme alanlarında- etkileyecek.”
Rusya’nın varlıklarına el konulması, yedi AB ülkesinin çabaları sayesinde şimdilik engellenebildi. Belirleyici an, o meşum AB zirvesiydi. AB Komisyonu bir B planı varmış gibi davrandı ancak üst düzey yetkililerinden birinin aslında sadece A planı olduğunu, yani savaşın Rusya’nın hesabına devam etmesi gerektiğini açıkça belirtmediği tek bir gün bile geçmedi. Ve sonra, çoğu zaman olduğu gibi, AB Komisyonu Başkanı farkına bile varmadan bir dip noktaya daha ulaştı. Hem de buna en uygun yerde: Avrupa Parlamentosu’nda.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Parlamentosu’nda şunları söyledi: “Başkalarının dünya görüşlerinin bizi belirlemesine izin veremeyiz. Hiçbirimiz başkalarının Avrupa hakkında söyledikleri karşısında şoke olmamalıyız. İzninizle şunu söyleyeyim: Avrupa hakkındaki fikirlerin miadını doldurduğunun ortaya çıkması ilk kez olmuyor.”
Başkaları Avrupa hakkında ne derse desin, Avrupa’nın zaten öteden beri olmayan “ahlak ve etik” anlayışı miadını doldurmuş durumda. Von der Leyen, tıpkı 22 Haziran 1941’de bir Alman şansölyesinin yaptığı gibi, Avrupalıları “vicdan kuruntusundan” kurtardı. Ve şunun anlaşılması gerekir ki, sonrasında yaşananların uyanan bir vicdanla hiçbir ilgisi yok.
Perşembe sabahı, Rus varlıklarına el konulmasına karşı çıkanların başını çeken Belçika Başbakanı De Wever, konutunun balkonundan Macar mevkidaşı Orban’ın gelişini izledi; amacı zirve başlamadan önce onu yakalamaktı zira aniden değişen koşullar karşısında yeni bir stratejinin konuşulması gerekiyordu.
Orban o akşam şunları açıkladı: “Sanırım kazandık, çünkü AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Komisyon’un geri adım atacağını ve Rus varlıkları meselesinin erteleneceğini duyurdu. Rus varlıklarının yarın müzakere masasında olmayacağını söyledi.”
Dondurulan varlıkların teminat gösterildiği “tazminat kredisi” meselesi kapalı kapılar ardında tartışıldı. Orada Merz, von der Leyen ve ülkesi şu anda Avrupa Konseyi dönem başkanlığını yürüten Danimarka Başbakanı Frederiksen, gece geç saatlere kadar rakiplerini ikna etmeye çalıştılar ancak nafile. Politico’nun haberine göre, Trump’ın ve ortaklarının Rus parasının kullanılmasına karşı olduğunu gayet iyi bilen İtalya Başbakanı Meloni, Fransa Cumhurbaşkanı’nı ikna etmeyi başardı. Bu durum, diğer muhaliflerin, özellikle de Rus varlıklarının büyük kısmının bulunduğu Belçika’nın inatçılığıyla birleşince, Merz ve von der Leyen’in planının çökmesinde belirleyici oldu.
Belçika Başbakanı Bart de Wever daha sonra düzenlediği basın toplantısında şöyle dedi: “Şimdi St. Petersburg’daki daçama gitmem lazım, orada Depardieu komşum ve Esad karşıda oturuyor. Ama sanırım orada belediye başkanı olabilirim… Bunu yazın.”
Komik ama gerçek: Bu Flaman milliyetçisi, Belçika’yı AB’nin suçlarının günah keçisi yapılmaktan kurtarıp iç politikada artı puan toplamakla kalmadı, aynı zamanda AB içinde kendine güçlü düşmanlar da edindi. Von der Leyen’in resmi, Merz’in ise Avrupa’daki gayriresmi liderliğini pekiştirmesi beklenen zirve, onların kontrol ve liderlik imkanlarının bir illüzyondan ibaret olduğunu gösterdi.
Der Spiegel şöyle yazdı: “Şansölye Merz ve AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’yi jeopolitik bir aktör haline getirmek istiyor. Ancak Brüksel’deki zirve akşamı, önemli üye devletlerin onları izlemeye hazır olmadığını gösterdi.”
Von der Leyen için durum açık ama Merz üst üste üç darbe aldı: Rus varlıkları skandalı en ağırıydı; ayrıca AB zirvesi, Avrupalı çiftçilerin son günlerde Brüksel’de şiddetle protesto ettiği Güney Amerika Mercosur topluluğu ile ticaret anlaşması tartışmasını erteledi.
Üstüne üstlük Alman Şansölyesi, kendi partisinde kilit bir pozisyon olan Konrad Adenauer Vakfı başkanlığına kendi adayını kabul ettirmekte başarısız oldu. Tüm bunlar özellikle acı verici, zira Merz hafta başında kendini alkışlanan bir yıldız gibi hissediyordu; çünkü ilgi odağıydı ve ona sadık olan -yani neredeyse tamamı- Alman basını övgüler düzüyordu: “Alman Şansölyesi’nin Avrupa’yı oyuna dahil etmesini ne kadar da uzun zamandır bekliyorduk.”
Berlin temasları ve “NATO cesetleri”
Sırayı bozuyorum ama AB liderler zirvesinin hemen öncesinde, pazartesi günü ABD temsilcileri Witkoff ve Kushner, barış planına dair görüşme için Berlin’de Zelenskiy ile bir araya geldi. Trump, Noel’e kadar bir anlaşmaya varılmasını bekliyor: Görüşmelerin yapıldığı Şansölyelikten sızan bilgilere göre ABD, ordusunun Donbass’ın kalan kısmından çekilmesi şartıyla Ukrayna’ya NATO Şartı’nın 5. Maddesi’ndeki gibi güvenlik garantileri vermeye hazır. Amerikan tarafı teklifi “altın” değil “platin” olarak nitelendiriyor ancak raf ömrünün kısa olduğunu vurguluyor.
Ve sonra, kapanış basın toplantısında Zelenskiy’in tercümanı, Batılı birliklerin Ukrayna’da olası konuşlandırılmasına ilişkin bir soruyu çevirirken dil sürçmesi yaşadı: İngilizcedeki “troops” (birlikler) kelimesi “trupy” (“kadavralar/cesetler”) olarak çevrildi. Böylece şaşkın Ukraynalılar, Merz ve Zelenskiy’in iradesiyle ateşkesi “NATO birlikleri” yerine “NATO cesetlerinin” sağlayacağını öğrenmiş oldu.
Alman Şansölyesi’ne de “Güvenlik garantileri kapsamında Ukrayna’ya Alman askerleri göndermek istiyor musunuz?” diye soruldu. Merz, “Benim sözüm geçtiği sürece, Ukrayna’nın güvenlik garantileri olmadan kendini Rus menzilinde bulduğu 2014 hatasını tekrarlamayacağız” yanıtını verdi.
Başka bir deyişle Merz ve diğerleri barış sürecini mümkün olduğunca sabote etmek istiyor. Asgari hedefleri, yeni ABD parlamentosunun Başkan’ın hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı umuduyla savaşı 2026 sonbaharındaki Kongre seçimlerine kadar uzatmak.
Berliner Zeitung şöyle yazdı: “Avrupa kamuoyu önünde barış ve diplomasiye bağlılığını ifade ediyor ancak gerçekte, kalıcı ama rahatsız edici bir uzlaşmaya yol açabilecek süreci baltalıyor. Öncelikle asker gönderilmesini hedefleyen Avrupa önerileri Washington’da destek bulmuyor ve Moskova’da kabul görmüyor.”
Avrupa’nın stratejisi ancak Ukrayna ordusu ABD’de değişiklikler olana kadar savaşma kabiliyetini korursa işe yarayacak. Almanya bunun için herkesten fazla yatırım yapıyor: Gelecek yıl federal bütçeden 11,5 milyar avro. Hava savunma sistemlerinin teslimatının yanı sıra Ukrayna’da insansız hava aracı ve kundağı motorlu obüs üretiminin finanse edilmesi planlanıyor.
Yazıyı eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği son mülakattan bir alıntıyla bitirelim:
“Ukrayna Savaşı da dahil olmak üzere her savaş siyasi nedenlerle yürütülür ve savaş sonucunda yeni bir siyasi konstellasyon ortaya çıkar. Ancak bu durumun kalıcı olabilmesi, savaşın nedenlerini ortadan kaldırma hedefiyle, tarafların çıkarlarını gözeterek müzakere edilmesine bağlıdır. Bu nedenle siyaset askıya alınmamalı, aksine savaşın yürütülmesine göre öncelikli olmalıdır. Oysa yıllarca bunun tam tersi yapıldı ve Rusya tecrit edildi.
Siyasetçilerimiz, somut barış anlaşması önerileriyle Ukrayna’yı acı ve yıkımdan koruma iradesini veya gücünü gösteremediler. Tam tersine, Ukrayna’nın askeri bir zafer kazanabileceği yanılsamasıyla, ortada bir barış stratejisi olmaksızın savaş beslendi ve uzatıldı.
Ukrayna’nın trajedisi, savaş boyunca barış yoluna girebileceği bir yol ayrımına gelmesi ancak bu fırsatı değerlendirememesidir. Batı’nın devasa desteği, stratejik durumu kendi lehine çevirebileceği umuduna kapılmasına neden oldu. Ancak Rusya’nın askeri gücünün iktisadi nedenlerle yakında çökeceğine dair inanç, savaşı savaş meydanında kazanma umudu kadar büyük bir hayaldi.
[…]
Savaşın başlamasından hemen sonra Zelenskiy kamuoyuna NATO’nun Ukrayna’yı kabul etmeye hazır olmadığını açıkladı. Ardından tarafsızlık konusunda görüşmeye hazır olduğunu belirtti ve bu durum İstanbul görüşmelerindeki taslak anlaşmada da kodifiye edildi. Fakat Eylül 2022’de Zelenskiy yeniden agresif bir şekilde NATO üyeliği talep etti ve hızlandırılmış NATO katılımı için resmi başvuruda bulundu.
ABD memorandumuna göre Ukrayna, ‘anayasasında NATO’ya katılmayacağını taahhüt etmeli’ ve NATO, ‘tüzüğüne Ukrayna’yı gelecekte hiçbir zaman üye yapmayacağına dair bir hüküm eklemeyi’ kabul etmeliydi.
Ukrayna, NATO üyeliği için gerekli şartları taşımadığı gibi, üye ülkeler arasında onu davet etme konusunda bir konsensüs de yok. Yine de daha sonraki bir NATO üyeliği seçeneğini açık tutmak amacıyla, orijinal metin Avrupalıların isteği üzerine ‘şu anda bir konsensüs bulunmamaktadır’ şeklinde değiştirildi.
İttifak’ın Ukrayna’nın NATO üyeliğini gelecekte hariç tutmaya hazır olup olmadığına ancak üye devletler karar verebilir. Washington Antlaşması’nın 10. Maddesi İttifak’a katılım için genel geçer koşulları içerir ve bu nedenle münferit bir düzenleme için uygun değildir. Ukrayna için uygun ve bağlayıcı, aynı zamanda Rusya için kabul edilebilir bir düzenleme, muhtemelen 9 Temmuz 1997 tarihli NATO ile Ukrayna Arasında Ayırt Edici Ortaklık Şartı’nda [NATO-Ukraine Charter on a Distinctive Partnership] yapılacak bir değişiklikle mümkün olabilir.
Avrupalı liderler ve Amerikalı müzakerecilerle 15 Aralık’ta yapılan son istişarelerin başlamasından kısa süre önce Zelenskiy, ABD ve bazı Avrupa devletlerinin NATO üyeliği girişimini geri çevirmesi nedeniyle, Batı’nın ülkesine İttifak üyelerine sağlananlara benzer kapsamlı güvenlik garantileri sunmasını beklediğini yineledi.
Kaldı ki bir NATO üyeliği, Ukrayna parlamentosu tarafından 1996’da kabul edilen anayasayla da bağdaşmaz. Zira 16 Temmuz 1990 tarihli Ukrayna’nın Devlet Egemenliği Bildirgesi’nde ‘askeri ittifaklara katılmayan ve üç nükleer silahsızlanma ilkesine [nükleer silah kabul etmeme, üretmeme ve edinmeme] bağlı kalan daimi tarafsız bir devlet olma niyeti törenle [ilan edilir].’ Gelecekteki Ukrayna devletinin bu temelleri, 24 Ağustos 1991 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi üzerinden Anayasa’nın başlangıç bölümüne [dibace] girmiştir.”
Diplomasi
Kanada, AB’ye üyeliği değil, “benzersiz bir ittifak” kurmayı hedefliyor

Başbakan Mark Carney’e göre Kanada, AB ile “benzersiz bir ittifak” kurmayı hedefliyor fakat üye olmayı düşünmüyor.
Carney, Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin Kanada’nın bloğun “ortak üyesi” olup olamayacağını araştırdığını bildirmesinin ardından pazar günü açıklama yaptı.
Gazete, hem AB hem de Kanada’dan ismi açıklanmayan yetkililere atıfta bulunarak, geçmişte üyelik kuralları konusunda esnek davranmayan AB’nin, Kanada’ya henüz oluşturulmamış bir ortak üyelik statüsü tanıma fikrine açık olduğunu bildirdi.
Carney, “Avrupa Birliği’ne üye olmak gibi bir niyetimiz yok,” dedi.
Başbakan, Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Aradığımız şey ve bunun için görüşmelere başlayacağımız şey Kanada ile Avrupa Birliği arasında benzersiz bir ittifaktır. Aynı değerleri paylaşıyoruz, aynı önceliklere sahibiz ve birbirimizi çok iyi tamamlayan güçlü yanlarımız var.”
Carney’in ofisi cumartesi günü, Carney’in önümüzdeki hafta Fransa ve İngiltere’ye seyahat edeceğini doğruladı.
Carney, Strazburg’daki Avrupa Parlamentosu’nda bir konuşma yapacak ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Avrupa Birliği’nin Durumu” başlıklı konuşmasına katılacak.
The Globe and Mail gazetesi ise ayrı bir haberde, “ortak üyelik” unvanını gündeme getiren kişinin Carney değil, AB olduğunu bildirdi ve isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu ilişkiye verilecek unvanla ilgili herhangi bir tartışmanın henüz erken olduğunu belirtti.
Kanada’nın ABD ile giderek tırmanan ticaret savaşı, diğer ticaret ortaklarına yönelik stratejik yönelimine aciliyet kazandırdı.
Ottawa ile Washington arasındaki ilişkiler, ticaret ve diğer konulardaki anlaşmazlıklar nedeniyle geçen yıl Başkan Donald Trump’ın Beyaz Saray’a geri dönmesinden bu yana keskin bir şekilde kötüleşti.
Ticaret anlaşmazlığı, sınır ötesi ticarette on milyarlarca dolarlık gümrük vergilerinin uygulanmasına yol açtı.
Trump pazar günü eleştirilerini yineledi; Kanada’yı “iş yapmak için en kötü ülke” olarak nitelendirdi ama bu ülkenin “anlaşma yapmak için can attığını” düşündüğünü de ekledi.
Trump Air Force One uçağında gazetecilere, “Yıllardır ülkemizi dolandırıyorlar,” dedi.
ABD Başkanı, 1 Ocak’tan itibaren Kanada’dan gelen otomobiller, kamyonlar ve otomobil parçalarına yeni gümrük vergileri uygulama niyetini yineledi.
WSJ’nin haberine göre, Kanada ve AB, enerji, yapay zeka, savunma ve kritik mineraller gibi stratejik tedarik zincirlerinde yer alan Kanada menşeli mal, hizmet ve işgücünün serbestçe dolaşımını sağlamak için çeşitli yolları görüşüyor. Bu sayede AB sınırı fiilen kaydırılmış olacak.
Gazetenin aktardığına göre, Kanada ve AB ayrıca su altı kablolarının döşenmesi, veri merkezleri, bulut depolama ve yeni uydu ağlarının ortaklaşa inşası ile Kanada’dan AB’ye enerji nakliyesi için gerekli altyapının kurulması konularını da görüşüyor.
WSJ, konuyla ilgili bilgisi olan ismi açıklanmayan iki yetkiliye atıfta bulunarak, Carney’in Kanadalıların AB’de vizesiz olarak yaşama ve çalışma imkânı konusunda başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olmak üzere birçok AB lideriyle düzenli olarak görüşmeler yaptığını belirtti.
Fransa Cumhurbaşkanlığı, Macron’un 20 Eylül’de Kanada’nın Atlantik kıyısı açıklarındaki bir ada grubu olan ve Fransa’ya ait Saint Pierre ve Miquelon’da Carney ile görüşeceğini doğruladı.
Fakat daha mütevazı bir ticaret anlaşmasını hayata geçirme yönündeki geçmişteki çabaların Avrupa içinde şiddetli bir muhalefetle karşılaşmış olması nedeniyle, Kanada ile AB arasında daha yakın bağlar kurmaya yönelik herhangi bir projenin zorluklarla karşılaşması muhtemel.
Anlaşmanın imzalanmasından on yıldan fazla, geçici olarak yürürlüğe girmesinden ise dokuz yıl geçmesine rağmen, birçok AB ülkesi hâlâ anlaşmayı onaylamadı.
Diplomasi
Alman şirketleri Çin’deki yatırımlarını artırıyor

Alman şirketleri 2026 yılının ilk yarısında Çin’deki yatırımlarını üçte bir oranında artırırken, ABD’deki yatırımlarını ise keskin bir şekilde azalttı.
Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) tarafından yapılan ve Bundesbank verilerine dayanan bir araştırmaya göre, Alman firmaları Çin’e önceki yılın aynı dönemine kıyasla 5,6 milyar avro (6,50 milyar dolar) daha fazla yatırım yaptı.
Bu rakam, 2020 ile 2025 yılları arasındaki ortalama yarı yıllık yatırım seviyesiyle uyumlu.
IW’den Jürgen Matthes, ülkeyi hem önemli bir satış pazarı hem de şirketlerin rekabet gücünü artırabilecekleri bir “spor salonu” olarak nitelendirerek, “Alman şirketlerinin Çin’e yatırım yapmaya devam etmekten başka seçeneği yok,” dedi.
Matthes, devlet sübvansiyonları ve değerinin altında tutulan yuanın Çin’deki üretimi yapay olarak ucuz hale getirdiğini ve Alman şirketlerini, küresel ölçekte Çinli rakiplerle rekabet edebilmek için yerel olarak genişlemeye teşvik ettiğini söyledi.
Matthes şöyle devam etti:
“Almanya için bu, üretim ve istihdamın Çin’e kaydığı anlamına geliyor. AB, bu haksız oyuna son vermeli ve Çin’den yapılan ithalatlara telafi edici gümrük vergileri uygulamalı.”
Araştırmaya göre, ticaret gerilimleri ve Başkan Donald Trump tarafından uygulanan ABD gümrük vergileri nedeniyle ABD’ye yapılan yatırımlar yaklaşık üçte iki oranında azalarak 4,3 milyar avro civarına geriledi.
Bu farklılık, Avrupa’da iktisadi bağımlılıkları azaltma ve yerli sanayinin rekabet gücünü artırma yönündeki geniş çaplı çabalara rağmen, söz konusu dönemde Almanya’nın yatırımları açısından Çin’in ABD’nin önüne geçmesine neden oluyor.
Diplomasi
BRICS liderlerinden ortak tavır: Ortadoğu’da itidal çağrısı

Çin, Rusya ve İran’ın da aralarında bulunduğu BRICS liderleri, hafta sonu Yeni Delhi’de Narendra Modi ev sahipliğinde düzenlenen zirvede ortak bir cephe görüntüsü verdi. Zirvenin ortak bildirisinde ABD’nin Orta Doğu’da başlattığı savaş, Washington’ın gümrük tarifeleri politikası ve yaptırım uygulamaları hedef alındı.
ABD’nin ve Başkan Donald Trump’ın adı doğrudan anılmadı ancak Washington’ın hem dostlarını hem de karşıtlarını bünyesinde barındıran 10 BRICS ülkesinin yayımladığı 45 sayfalık ortak bildirinin hedefinde açıkça ABD vardı.
Bildiride, Orta Doğu’daki çatışmaya dahil olan ülkelere “azami itidal” çağrısı yapılırken, savaşın tırmanmasından “derin endişe” duyulduğu belirtildi. Ayrıca “sivil altyapıya ve barışçıl amaçlarla kullanılan nükleer tesislere yönelik kasıtlı saldırılar” kınandı.
Cumartesi sabahının erken saatlerine kadar süren müzakereler sonunda üzerinde uzlaşılan bu ifadeler, üyeleri altı aydan uzun süre önce ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı çatışmada farklı pozisyonlara sahip olan ülkeler açısından dikkat çekici bir ortak çağrı niteliğindeydi. Bir tarafta Tahran yer alırken, diğer tarafta Birleşik Arap Emirlikleri ve henüz tam BRICS üyesi olmayan Suudi Arabistan bulunuyor. Çin ve Hindistan ise büyük petrol ithalatçıları arasında.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, cuma günü yaptığı sert konuşmada ülkesinin teslim olmayacağını söyleyerek zirvenin tonunu belirledi.
Buna karşın, Trump yönetiminin İran’a yardım eden herhangi bir ülkeye yaptırım uygulama tehdidine rağmen BRICS üyeleri, Washington’ın politikalarına ve yükselen ekonomilerin yeterince temsil edilmediklerini savunduğu küresel düzene karşı tepki gösterdi.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi cumartesi günü liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Birbirimizin bakış açılarına saygı duyuyor ve uzlaşı yoluyla ilerliyoruz. Kimseye karşı çıkarak değil, herkesi yanımıza alarak ilerlemeye çalışıyoruz” dedi.
Modi, “Artık BRICS içindeki birlik ve uzlaşımızı küresel sahnede somut sonuçlara dönüştürmenin zamanı geldi” diye ekledi.
Zirve, ülkesinin bir yıl süren BRICS dönem başkanlığını Küresel Güney’e yönelik daha geniş bir gündemi ilerletmek için kullanmaya çalışan Modi açısından önemli bir başarı noktası oldu.
Bloomberg’e konuşan kaynaklara göre özellikle İran ile BAE arasındaki görüş ayrılıkları oldukça belirgindi. Tahran, ABD ve İsrail’in açık biçimde kınanmasını isterken, ABD’nin müttefiki olan BAE buna karşı çıktı ve İran’ın Körfez ülkesine yönelik insansız hava aracı ve füze saldırılarının da kınanmasını talep etti.
Hindistan Dışişleri Bakanlığı Ekonomik İlişkiler Sekreteri Sudhakar Dalela, cumartesi günü düzenlenen basın toplantısında BRICS üyeleri arasındaki görüşmelerin uzlaşı sağlanıncaya kadar sürdüğünü söyledi.
Dalela, “Batı Asya konusunda ortak bir yaklaşım üzerinde anlaşmaya varmış olmaktan büyük memnuniyet duyuyoruz. Bu yaklaşımın temelinde, herhangi bir çatışmanın çözümünde diyalog ve diplomasinin yol gösterici ilkeler olması gerektiğine hepimizin inanması yatıyor” dedi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in zirveye katılması toplantının ağırlığını artırdı. Xi geçen yıl Rio de Janeiro’da düzenlenen BRICS zirvesine katılmamıştı. Bu ziyaret, Xi’nin yedi yıl aradan sonra Hindistan’a yaptığı ilk ziyaret oldu ve 2020’de yaşanan ölümcül sınır çatışmasının ardından Hindistan ile Çin arasındaki temkinli yakınlaşmanın son işaretlerinden biri olarak değerlendirildi.
Xi, BRICS üyelerine “tarihin doğru tarafında yer alma” ve barışın korunması ile küresel yönetişimin reformunda öncü olma çağrısı yaptı.
Xi ayrıca, Çin’in Orta Doğu’da barış ve istikrarın sağlanmasında “üzerine düşen rolü” oynamaya hazır olduğunu belirtti.
Devlet yayın kuruluşu CCTV’nin aktardığına göre Xi, “İlgili taraflar siyasi çözüm konusundaki kararlılıklarını sürdürmeli ve kalıcı ve kapsamlı bir ateşkesin sağlanması yönünde çaba göstermelidir,” dedi.
Putin ise yıllardır uygulanan Batı yaptırımlarına rağmen dünya sahnesinde hâlâ etkili bir lider olduğunu göstermek için zirveyi fırsata çevirdi.
Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü Direktörü Alexey Maslov, “Paradoks şu ki Putin’in politikaları, nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, Rusya’nın tecrit edilmesiyle sonuçlanmadı” dedi.
Maslov, “Tam tersine, Rusya’nın çevresinde Küresel Güney ve güvenlik ile bağlantılı fikirleri destekleyen oldukça sıra dışı bir ülkeler koalisyonu oluştu” ifadelerini kullandı.
Avrupa7 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa7 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya6 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor







