Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ukrayna savaşının bir yılı: Müsvedde anlaşmalar, Midas’ın kulakları ve NATO cesetleri

Yayınlanma

Ukrayna’nın saha ve kurban olarak belirlendiği gayri resmi NATO-Rusya savaşı, 2025’te önceki senelere göre garip gelişmelere sahne oldu. Donald Trump’ın başa geçmesiyle bir tür “diplomasi” adı verilen, henüz bir sonuca varamamış, nereye gittiği de belli olmayan bir sürece tanıklık ediyoruz. Sene boyu yaşananları kronolojiye göre aktarmak faydalı olabilir.

Washington’daki iktidar değişikliği, savaşın dördüncü yılına girdiği bir konjonktürde, Washington’un “tecrit” politikasından “işlemsel diplomasi” (transactional diplomacy) modeline geçişini beraberinde getirmiş oldu.

Yılın ilk haftaları, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Ukrayna dosyasında yaşanan radikal eksen kaymasına tanıklık etti. Trump yönetiminin savaşı “mümkün olan en kısa sürede” bitirme vaadi, şimdiye dek bir yere varmış görünmüyor. Ocak ve şubat ayları, Rusya ile doğrudan temasların başladığı ve Ukrayna’nın bu süreçteki yerinin sorgulandığı bir dönem oldu.

12 Şubat tarihinde gerçekleşen Trump-Putin telefon görüşmesinde taraflar “müzakere masasına oturma” niyetini beyan etti. Söz konusu gu görüşme, sadece bir protokol araması olmaktan ziyade, “barış süreci” adı verilen şeyin parametrelerinin ilk kez en üst düzeyde tartışıldığı bir platform oldu. Hemen ardından, 18 Şubat’ta Suudi Arabistan’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında gerçekleşen gizli zirve, ikili ilişkilerin restorasyonu ve savaşın sona erdirilmesi için ortak bir teknik çalışma grubu kurulması kararıyla sonuçlandı.

Şubat ayının sonunda, 28 Şubat 2025’te, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’in Beyaz Saray ziyareti, iki lider arasındaki kimya uyuşmazlığını tekrar hatırlattı. Görüşmede Trump’ın Ukrayna’yı “Üçüncü Dünya Savaşı üzerine bahis oynamakla” suçlaması ve Zelenskiy’i egemenlik vurgusunun karşılanmaması, toplantının gergin geçmesine neden oıldu. Özellikle, Ukrayna’nın sahip olduğu kritik minerallerin (titanyum, lityum vb.) ortak işletilmesine dair Trump tarafından önerilen anlaşmanın Zelenskiy tarafından egemenlik hakları gerekçesiyle imzalanmaması, müzakerelerin başından itibaren “ekonomik taviz” beklentisinin masada olduğunu gösterdi.

Mart ayı Batı basınında, “teknik evre” olarak anıldı. Trump’ın emlakçı ahbaplarından olan özel elçisi Steve Witkoff’un mekik diplomasisi, 11 Mart’ta Suudi Arabistan’da Ukrayna heyetiyle görüştü ve Kiev, 30 günlük bir insani ateşkes planına onay verdi. Fakat, 13 Mart’ta Moskova’ya giden Witkoff, Putin’in “bazı meselelerin henüz olgunlaşmadığı” şeklindeki net tavrıyla karşılaştı.

Bu tıkanıklığa rağmen, 18 Mart’Ta enerji altyapısına yönelik saldırıların durdurulmasını öngören geçici bir moratoryum üzerinde prensipte uzlaşıldı. 25 Mart’ta Kremlin tarafından onaylanan liste; nükleer santralleri, hidroelektrik barajları, petrol rafinerilerini ve doğalgaz depolama tesislerini saldırı kapsamı dışında bıraktı. Ancak bu moratoryumun ömrü kısa oldu; taraflar birbirini “gizli askeri sevkiyat” ve “sivilleri canlı kalkan yapmakla” suçlayarak nisan ayı başında saldırılara yeniden başladı.

Paskalya ateşkesi ve dondurulan varlıklar saga’sına giriş

Nisan ve mayıs aylarında dini ve milli günler üzerinden yapılan sembolik adımlar da sonuç vermedi. 19 Nisan’da Putin tarafından ilan edilen 30 saatlik “Paskalya Ateşkesi”, Ukrayna tarafından bir “yeniden toparlanma hilesi” olarak nitelendirilerek reddedildi. Benzer şekilde, Rusya’nın 8 Mayıs Zafer Günü için önerdiği 72 saatlik ateşkes, Kiev’in ABD destekli 30 günlük kapsamlı planında ısrar etmesi nedeniyle hayata geçemedi.

15-17 Haziran tarihlerine gelindiğinde Kanada’nın Kananaskis kentinde düzenlenen G7 Zirvesi, Batılı müttefiklerin Trump’ın barış çabalarına “şartlı destek” verdiği bir platforma dönüştü. G7 liderleri, sınırların “güç kullanılarak değiştirilemeyeceği” ilkesini öne sürerek, Rusya’nın dondurulan varlıklarının faizinden elde edilen kârın Ukrayna’nın yeniden inşası için kullanılması (Extraordinary Revenue Acceleration Loans – ERA) mekanizmasını 5 milyar dolarlık yeni bir dilimle güçlendirdiler. Bu kısma yazının devamında tekrar değinilecek.

Hemen ardından 24-25 Haziran’da Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarma hedefi (yüzde 3,5 askeri, yüzde 1,5 altyapı/endüstri) üzerinde anlaşıldı. Bu “Lahey Savunma Yatırım Planı”, Rusya’nın uzun vadeli bir tehdit olarak görülmeye devam ettiğinin ve Ukrayna’ya verilen desteğin sadece silah yardımıyla sınırlı kalmayıp, Ukrayna silah sanayisinin NATO sistemlerine entegrasyonunu da içereceğinin bir ilanı oldu.

İşin müzakere boyutunda ise en somut gelişme, 2 Haziran 2025’te İstanbul’da sağlanan “İnsani Çerçeve Anlaşması” ile yaşandı. Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen teknik görüşmelerde, geniş çaplı bir ateşkese dönüşmese de esir takası, naaşların iadesi gibi neticeler alındı.

Beraberinde aynı ay ve temmuzda sekiz ayrı esir takası yapıldı, 4 Temmuz’da aralarında 2022 Mariupol’de esir alınan Ukraynalı asker ve milislerin bulunduğu geniş bir grup evlerine döndü.

Alaska Zirvesi’nden çıkanlar

15 Ağustos’ta, Alaska’daki Elmendorf-Richardson üssünde gerçekleşen Trump-Putin Zirvesi ile gerçekleştirildi. Zirve, tek başına Moskova’nın uluslararası tecridi resmen kırması açısından önemliydi. Zirve sonrasında Trump’ın yaptığı açıklamalar, müzakerelerin eksenini “toprak bütünlüğünden” “toprak takasına” kaydırdı. Trump, Ukrayna’nın barış karşılığında bazı topraklarından (yani Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporojye oblastlarının Kiev’in kontrolünde olan kısımlarından) feragat etmesi gerektiğini ima ederek “bir miktar toprak takası olacaktır ama buna Ukrayna karar vermeli” dedi. Moskova ise yıllardır dile getirdiği talepleri tekrar dile getirdi ve Kırım’ın Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna’nın NATO’ya asla alınmaması ve Rusya’ya yönelik tüm yaptırımların kaldırılması taleplerini “müzakere edilemez” şartlar olarak masaya koydu.

Zirve sonrasında sonbahar ayları, “çözüm” sürecinde “ivme kaybına” sahne oldu. Kasım ve aralık ayları, kamuoyuna sızdırılan çeşitli “barış planları” ve bu planlar etrafında döndü. 19 Kasım’da Trump’ın 28 maddelik taslağı basına sızdı. Bu taslakta öngörülen; Kırım, Lugansk ve Donetsk’in tamamının Rusya toprağı olarak tanınması, Ukrayna ordusunun mevcudunun 600 bin personele indirilmesi ve 100 gün içinde seçim yapılması gibi maddeler vardı.

22-23 Kasım tarihlerinde Johannesburg’da düzenlenen G20 Zirvesi’nde, Trump’ın yokluğunda bir araya gelen Avrupa ve G7 liderleri (Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya vb.), ABD’nin bu planına karşı ortak bir deklarasyon yayımladılar. “Johannesburg Muhtırası” olarak da bilinen bu metinde, “barışın ancak Ukrayna’nın rızasıyla ve egemenlik hakları korunarak mümkün olabileceği, sınırların güçle değiştirilmesinin kabul edilemez olduğu” savunuldu.

Midas’ın Kulakları

Ayrıca kasım ayının ortalarında ülkede “yüzyılın skandalı” olarak nitelendirilen devasa yolsuzluk operasyonuna start verildi. Yaşananların arka planını ve detayları bu sayfalarda işlemiştik. Kısaca bahsetmekte yarar var.

NABU (Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu) ve SAP (Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı), 15 aylık teknik takibin ardından “Midas Operasyonu” ile Zelenskiy’nin en yakın sırdaşlarına yönelik operasyon başlattı. Zelenskiy’in “kasası” ve Kvartal 95 stüdyosunun ortağı Timur Mindıç, 10 Kasım gecesi saat 02.09’da, dairesine yapılacak baskından hemen önce Mercedes bir araçla ülkeden çıktı. İsrail pasaportuyla Tel Aviv’e kaçtığı tahmin edilen Mindıç’ın yanı sıra suç ortağı Aleksandr Zukerman da yeraltına çekildi.

Soruşturma, Ukrayna’nın enerji tesislerini koruma bahanesiyle kamu ihalelerini iç eden bir suç şebekesini deşifre etti. “Carlson” kod adlı Mindıç’ın liderliğindeki yapı, nükleer enerji santrallerini işleten Energoatom ihalelerinde yüzde 10 ila yüzde 15 oranında “geçiş bariyeri” adı verilen rüşvet tarifesi uyguladı. Ödeme yapmayan yüklenicilerin askere alınmakla tehdit edildiği ses kayıtlarıyla kanıtlandı. Şebekenin, paravan şirketler aracılığıyla yaklaşık 100 milyon dolar akladığı tespit edildi.

Yolsuzluk çarkı sadece enerjiyle sınırlı kalmadı; orduya da sıçramıştı. Mindıç ile bağlantılı FirePoint şirketinin, Savunma Bakanı Rüstem Umerov’a baskı yaparak kalitesiz çelik yelek sattığı ortaya çıktı. Skandal sonrası Türkiye üzerinden Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçen Umerov’un ailesinin ABD’de lüks mülklere sahip olduğu belirlendi. Yolsuzluk şebekesi üyelerinin, iz bırakmamak için kendi aralarında Ukraynaca yerine Rusça konuşması ve nakit para trafiğini “çamaşırhaneler” üzerinden yürütmesi dikkat çekti. Gelişmeler üzerine eski Devlet Başkanı Pyotr Poroşenko liderliğindeki Avrupa Dayanışması partisi, hükümete karşı güven oylaması sürecini başlattı. Muhalefet, Mindıç’ın elini kolunu sallayarak ülkeden nasıl çıkabildiğini sorgulayarak “ulusal kurtuluş hükümeti” kurulması çağrısında bulundu.

Buradaki “ABD merceği” kritik; zira NABU ve SAP’ın arkasında FBI ve Avrupa istihbarat kurumlarının olduğu artık bir sır değil. FBI’ın, Amerikan bütçesinden çalınan paraların izini sürdüğü ve Umerov’un Florida’daki villalarına kadar ulaştığı belirtiliyor. Zelenskiy, “cezasızlık sona ermeli” diyerek kendini aklamaya çalışsa da, sızan ses kayıtlarının ucu doğrudan yakın çevresine dokunuyor.

Aralık müzakerelerinde araya giren Epstein fragmanı

Diğer taraftan ABD Adalet Bakanlığı, pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi milyarder Jeffrey Epstein davasına ait fotoğrafları, söz verildiği üzere 19 Aralık’ta yayımladı.

Epstein, 2019 yılında cezaevinde şaibeli şekilde ölmüştü. Sayısız tanık ifadesine göre, bu etkinliklerde reşit olmayan kızlar “cinsel hizmetler” sunuyordu. Epstein her şeyi fotoğraflar ve videolarla titizlikle belgelemiş.

Fotoğraflarda Michael Jackson, Mick Jagger, Bill Gates, Woody Allen ve Kevin Spacey gibi isimler de var. Epstein davası şimdiden York Dükü İngiliz Prens Andrew’un başını yaktı. Prens’in tüm kraliyet unvanları ve onur nişanları elinden alındı.

Demokratlar, Donald Trump aleyhine suçlayıcı malzeme bulma umuduyla yıllardır Epstein dosyalarının açıklanmasını talep ediyor. O da Epstein’in konukları arasındaydı. Fakat şu ana kadar kamuoyuna eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın fotoğrafları gösterildi.

Tüm bunlar, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında hız kesmeden süren iktidar mücadelesinin bir parçası olsa da bu bağlamda bahsedilmeye değer. 19 Aralık’ta Miami’de Ukrayna heyetiyle görüşmeler yapıldı ve 20 Aralık’ta Kirill Dmitriyev başkanlığındaki Rus heyetiyle de ayrı görüşmeler yapıldı.

New York Post şöyle yazdı: “Trump yönetimi çatışmanın taraflarını doğrudan görüşmeye ikna edemese de, üst düzey ABD yetkilileri cumartesi günü Miami’de Ukrayna barış görüşmelerinin bir sonraki turu için Rus heyetiyle bir araya geldi. Moskova’nın Özel Temsilcisi Kirill Dmitriyev, Başkan Trump’ın damadı Jared Kushner ve Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmek üzere Florida’ya uçtu ancak Ukraynalı mevkidaşıyla görüşmeyi reddetti. ABD daha önce bu hafta sonu için ABD, Rusya ve Ukrayna arasında üçlü görüşme fikrini ortaya atmıştı. Teklif, Ukraynalı yetkililer tarafından temkinli bir onayla karşılandı.”

Bu, Avrupalılar tarafından planlanmış bir hamle gibi görünüyor; zira Trump’ın Berlin’de revize edilen planını kabul ettirmek için Ukrayna Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı ve eski Savunma Bakanı Umerov ve beraberindekiler apar topar Florida’ya gitti. Witkoff ve Kushner’in Ukrayna heyetiyle yaptığı görüşmelere İngiltere, Almanya ve Fransa temsilcileri de katıldı. Trump’a karşı açık bir muhalefetten korktukları için Kiev’den gelenlerin kulağına isteklerini fısıldamaya devam ediyorlar.

The Wall Street Journal da şu haberi geçti: “ABD sonbaharda Ukrayna için 28 maddelik barış planını sunduğunda, Kiev’deki yetkililer bunu Kremlin’in tuzağı olarak gördü. Rusya’nın katılımıyla geliştirilen belge, toprak tavizlerinden derhal seçimlere gidilmesine ve NATO’ya katılmama yönünde anayasal bir taahhüde kadar, Kiev’in ek güvenlik garantileri olmadan asla kabul etmeyeceği maddeler içeriyordu.”

Yeni bir şey yok. Avrupa, zaman kazanmaya çalışarak Kiev’e sunulan her yeni teklifin bir öncekinden daha kötü olmasını sağlıyor. Bu şimdiye kadar sadece Kremlin’in diplomatik fikirleri için geçerliydi ancak bunlar görünüşe göre artık Beyaz Saray için de geçerli ve Zelenskiy’in elinde hâlâ hiçbir koz yok.

Gazeteciler Trump’a sordu: “Ukrayna’nın toprak vermesinin ne anlamı var?” Trump, “Dürüst olmak gerekirse, toprakları zaten kaybettiler. Güvenlik garantileri kapsamında Avrupa ile birlikte çalışıyoruz. Avrupa burada önemli bir rol oynayacak ve savaşın yeniden başlamasını önlemek için güvenlik garantileri geliştiriyoruz” yanıtını verdi.

Trump burada, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında parti sınırlarını aşarak varlığını sürdüren “savaş partisi”nden ayrılıyor. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham şunları söyledi: “Ukrayna topraklarında hiçbir Avrupa askeri gücünün bulunmaması benim için kabul edilemez. Putin veya onun gibi biri yeniden saldırırsa, karşısında derhal bu güçleri bulacaktır. Donbass’ı yasal olarak asla Rusya’nın bir parçası olarak tanımam. Bu, saldırı eylemlerinin meşruiyetini tanımak anlamına gelir ve biz bunu asla yapmadık.”

Tedirginler çünkü Trump onları güç bir seçime zorluyor. Bazı medya organlarının NATO Şartı’nın 5. Maddesine benzettiği, Kiev’e sunulacak güvenlik garantisi teklifi Washington’da “altın” değerinde görülebilir ancak mutlak bir güvenlik garantisine de benzemiyor.

Ayrıca The Telegraph şunu yazdı: “Fakat bu garantilerin sonsuza dek sürmeyeceği uyarısında da bulundular ki bu, Vladimir Zelenskiy’e şartları kabul etmesi için verilmiş açık bir ültimatomdur.”

Yani Zelenskiy ve ekibi zaman baskısı altında. Florida’dan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Anna Paulina Luna’nın açıkladığı üzere, çatışmanın mevcut haliyle sona ermesi ABD savaş lobisi için felaket anlamına geliyor: “Önce dış politikadan konuşalım. Bu tartışmaları görüyoruz. Rusya yanlısı mısınız? Ukrayna yanlısı mısınız? Yurt dışındaki savaşlar için çalışmak yerine Amerikan yanlısı olmak daha iyi olmaz mıydı? Temsilciler Meclisi’nin veya Senato’nun görevdeki bir üyesinin, kişisel yatırımı varken barış lehine oy kullanmasını mı bekliyorsunuz? Onlar askeri-endüstriyel kompleks tarafından destekleniyor ve fiilen kontrol altındalar. İşte bu yüzden bu gerçekleşmeyecek. Nancy Pelosi yeniden aday olmayacağını açıkladığında, Warren Buffett’ı çoktan geçmişti. Biz ona Wall Street’in gerçek kurdu diyoruz. Hisse senedi yatırımlarından şu anda yüzde 17 binin üzerinde kâr elde etti.”

Tek bir ilaç var: Zorunlu perhiz. Pentagon bütçesinde Ukrayna’ya askeri yardım için 400 milyon dolar ayrılmış durumda. Biden döneminde 350 milyar dolar harcandı. Milletvekili Luna’nın bahsettiği perhiz epey endişe verici.

New Hampshire Demokrat Senatörü Jeanne Shaheen’e bir röportajda şu soru soruldu: “Gelecekte daha fazla toprak ve egemenlik kaybetmemek adına, topraklarının bir kısmını Rusya’ya bırakmak anlamına gelse bile Ukrayna’nın şimdi bir anlaşmaya varması daha mı iyi?”

Shaheen şöyle yanıt verdi: “Hayır, hayır, hayır. Bence Trump yönetiminin bu yaklaşımının ardındaki gerçek motivasyonun ne olduğunu gerçekten sorgulamak gerekir. Bariz biçimde Moskova’da hazırlanan bir planı destekliyorlar. Bunun Ukrayna’nın, Avrupa’nın veya ABD’nin çıkarına olduğuna inanmıyorum. Zira Putin ve Rusya’yı egemen topraklara yönelik işgallerinden dolayı sorumlu tutmazsak, yanlarına kâr kalmasına izin verirsek, NATO ülkelerini ve Doğu Bloku’nu tehdit etmeye devam etmelerine müsaade edersek, bunun ABD için ağır sonuçları olacaktır.”

AB liderler zirvesi

AB’nin ya da daha geniş anlamda Batı kampının yekpare halde olmadığı bilinen bir şey olsa da 18 ve 19 Aralık perşembe ve cuma günleri düzenlenen AB liderler zirvesi bir miktar daha yakından bakılmayı hak ediyor.

Zirvede, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Şansölye Friedrich Merz, Belçika’da el konulan 200 milyar avroluk Rus varlığını cebe indirmeyi ve Ukrayna’ya vermeyi planlıyordu. İşe yaramadı. Yedi ülke buna karşı çıktı. Bunlar Macaristan, Slovakya, Çekya, İtalya, Malta, Bulgaristan ve Belçika’ydı.

Soygun girişimi nihayetinde başarısız olunca, Ukrayna’ya daha küçük de olsa bir kredi verilmesine karar verildi; iki yıl için sadece 90 milyar. Faizsiz, AB bütçesinin teminat gösterildiği bir kredi.

Ancak bu, sorunun sadece yarısı. Rusya’yı soymak isteyen tüm taraflar, tüm Avrupa’nın mevcut finans sistemini de tehlikeye atıyor. Burada kurulu düzen akademiyasının papağan gibi tekrarladığı “kurumların üstünlüğü”, “hukuk” ve “güven” meselesi söz konusu. Sonuçta AB kurumları, diğer ülkelerin on trilyonlarca dolarlık kamu ve özel varlıklarını muhafaza ediyor. Belçika’daki Euroclear yaklaşık 42 trilyon doları, Lüksemburglu Clearstream ise 20 trilyon doları yönetiyor. Siyasi nedenlerle müşterilerinin kamu paralarını müsadere etmeye başlarlarsa, hesap sahipleri bunları daha güvenli yerlere transfer etmek isteyecektir.

Bu arada Euroclear da bunu gayet iyi anlıyor. Başkanları Valérie Urban, Le Monde’a verdiği röportajda durumu şöyle tarif etti: “Size şunu söyleyebilirim ki Rusya’nın [dondurulan] varlıklarına el konulması meselesi birçoklarını ciddi şekilde endişelendiriyor. Çinli ve Arap ortaklarımız bunu açıkça dile getiriyor. Gelişmeleri çok yakından takip ediyorlar. Bugüne kadar bu güveni sarsmamak için elimizden geleni yaptık ve onlar da bunu takdir ediyor. Küresel yatırımcılar Avro Bölgesi’ne daha az yatırım yapacak. Bu da Avrupa’nın tüm finansman ihtiyaçlarını -savunma, enerji dönüşümü ve dijitalleşme alanlarında- etkileyecek.”

Rusya’nın varlıklarına el konulması, yedi AB ülkesinin çabaları sayesinde şimdilik engellenebildi. Belirleyici an, o meşum AB zirvesiydi. AB Komisyonu bir B planı varmış gibi davrandı ancak üst düzey yetkililerinden birinin aslında sadece A planı olduğunu, yani savaşın Rusya’nın hesabına devam etmesi gerektiğini açıkça belirtmediği tek bir gün bile geçmedi. Ve sonra, çoğu zaman olduğu gibi, AB Komisyonu Başkanı farkına bile varmadan bir dip noktaya daha ulaştı. Hem de buna en uygun yerde: Avrupa Parlamentosu’nda.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Parlamentosu’nda şunları söyledi: “Başkalarının dünya görüşlerinin bizi belirlemesine izin veremeyiz. Hiçbirimiz başkalarının Avrupa hakkında söyledikleri karşısında şoke olmamalıyız. İzninizle şunu söyleyeyim: Avrupa hakkındaki fikirlerin miadını doldurduğunun ortaya çıkması ilk kez olmuyor.”

Başkaları Avrupa hakkında ne derse desin, Avrupa’nın zaten öteden beri olmayan “ahlak ve etik” anlayışı miadını doldurmuş durumda. Von der Leyen, tıpkı 22 Haziran 1941’de bir Alman şansölyesinin yaptığı gibi, Avrupalıları “vicdan kuruntusundan” kurtardı. Ve şunun anlaşılması gerekir ki, sonrasında yaşananların uyanan bir vicdanla hiçbir ilgisi yok.

Perşembe sabahı, Rus varlıklarına el konulmasına karşı çıkanların başını çeken Belçika Başbakanı De Wever, konutunun balkonundan Macar mevkidaşı Orban’ın gelişini izledi; amacı zirve başlamadan önce onu yakalamaktı zira aniden değişen koşullar karşısında yeni bir stratejinin konuşulması gerekiyordu.

Orban o akşam şunları açıkladı: “Sanırım kazandık, çünkü AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Komisyon’un geri adım atacağını ve Rus varlıkları meselesinin erteleneceğini duyurdu. Rus varlıklarının yarın müzakere masasında olmayacağını söyledi.”

Dondurulan varlıkların teminat gösterildiği “tazminat kredisi” meselesi kapalı kapılar ardında tartışıldı. Orada Merz, von der Leyen ve ülkesi şu anda Avrupa Konseyi dönem başkanlığını yürüten Danimarka Başbakanı Frederiksen, gece geç saatlere kadar rakiplerini ikna etmeye çalıştılar ancak nafile. Politico’nun haberine göre, Trump’ın ve ortaklarının Rus parasının kullanılmasına karşı olduğunu gayet iyi bilen İtalya Başbakanı Meloni, Fransa Cumhurbaşkanı’nı ikna etmeyi başardı. Bu durum, diğer muhaliflerin, özellikle de Rus varlıklarının büyük kısmının bulunduğu Belçika’nın inatçılığıyla birleşince, Merz ve von der Leyen’in planının çökmesinde belirleyici oldu.

Belçika Başbakanı Bart de Wever daha sonra düzenlediği basın toplantısında şöyle dedi: “Şimdi St. Petersburg’daki daçama gitmem lazım, orada Depardieu komşum ve Esad karşıda oturuyor. Ama sanırım orada belediye başkanı olabilirim… Bunu yazın.”

Komik ama gerçek: Bu Flaman milliyetçisi, Belçika’yı AB’nin suçlarının günah keçisi yapılmaktan kurtarıp iç politikada artı puan toplamakla kalmadı, aynı zamanda AB içinde kendine güçlü düşmanlar da edindi. Von der Leyen’in resmi, Merz’in ise Avrupa’daki gayriresmi liderliğini pekiştirmesi beklenen zirve, onların kontrol ve liderlik imkanlarının bir illüzyondan ibaret olduğunu gösterdi.

Der Spiegel şöyle yazdı: “Şansölye Merz ve AB Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’yi jeopolitik bir aktör haline getirmek istiyor. Ancak Brüksel’deki zirve akşamı, önemli üye devletlerin onları izlemeye hazır olmadığını gösterdi.”

Von der Leyen için durum açık ama Merz üst üste üç darbe aldı: Rus varlıkları skandalı en ağırıydı; ayrıca AB zirvesi, Avrupalı çiftçilerin son günlerde Brüksel’de şiddetle protesto ettiği Güney Amerika Mercosur topluluğu ile ticaret anlaşması tartışmasını erteledi.

Üstüne üstlük Alman Şansölyesi, kendi partisinde kilit bir pozisyon olan Konrad Adenauer Vakfı başkanlığına kendi adayını kabul ettirmekte başarısız oldu. Tüm bunlar özellikle acı verici, zira Merz hafta başında kendini alkışlanan bir yıldız gibi hissediyordu; çünkü ilgi odağıydı ve ona sadık olan -yani neredeyse tamamı- Alman basını övgüler düzüyordu: “Alman Şansölyesi’nin Avrupa’yı oyuna dahil etmesini ne kadar da uzun zamandır bekliyorduk.”

Berlin temasları ve “NATO cesetleri”

Sırayı bozuyorum ama AB liderler zirvesinin hemen öncesinde, pazartesi günü ABD temsilcileri Witkoff ve Kushner, barış planına dair görüşme için Berlin’de Zelenskiy ile bir araya geldi. Trump, Noel’e kadar bir anlaşmaya varılmasını bekliyor: Görüşmelerin yapıldığı Şansölyelikten sızan bilgilere göre ABD, ordusunun Donbass’ın kalan kısmından çekilmesi şartıyla Ukrayna’ya NATO Şartı’nın 5. Maddesi’ndeki gibi güvenlik garantileri vermeye hazır. Amerikan tarafı teklifi “altın” değil “platin” olarak nitelendiriyor ancak raf ömrünün kısa olduğunu vurguluyor.

Ve sonra, kapanış basın toplantısında Zelenskiy’in tercümanı, Batılı birliklerin Ukrayna’da olası konuşlandırılmasına ilişkin bir soruyu çevirirken dil sürçmesi yaşadı: İngilizcedeki “troops” (birlikler) kelimesi “trupy” (“kadavralar/cesetler”) olarak çevrildi. Böylece şaşkın Ukraynalılar, Merz ve Zelenskiy’in iradesiyle ateşkesi “NATO birlikleri” yerine “NATO cesetlerinin” sağlayacağını öğrenmiş oldu.

Alman Şansölyesi’ne de “Güvenlik garantileri kapsamında Ukrayna’ya Alman askerleri göndermek istiyor musunuz?” diye soruldu. Merz, “Benim sözüm geçtiği sürece, Ukrayna’nın güvenlik garantileri olmadan kendini Rus menzilinde bulduğu 2014 hatasını tekrarlamayacağız” yanıtını verdi.

Başka bir deyişle Merz ve diğerleri barış sürecini mümkün olduğunca sabote etmek istiyor. Asgari hedefleri, yeni ABD parlamentosunun Başkan’ın hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı umuduyla savaşı 2026 sonbaharındaki Kongre seçimlerine kadar uzatmak.

Berliner Zeitung şöyle yazdı: “Avrupa kamuoyu önünde barış ve diplomasiye bağlılığını ifade ediyor ancak gerçekte, kalıcı ama rahatsız edici bir uzlaşmaya yol açabilecek süreci baltalıyor. Öncelikle asker gönderilmesini hedefleyen Avrupa önerileri Washington’da destek bulmuyor ve Moskova’da kabul görmüyor.”

Avrupa’nın stratejisi ancak Ukrayna ordusu ABD’de değişiklikler olana kadar savaşma kabiliyetini korursa işe yarayacak. Almanya bunun için herkesten fazla yatırım yapıyor: Gelecek yıl federal bütçeden 11,5 milyar avro. Hava savunma sistemlerinin teslimatının yanı sıra Ukrayna’da insansız hava aracı ve kundağı motorlu obüs üretiminin finanse edilmesi planlanıyor.

Yazıyı eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği son mülakattan bir alıntıyla bitirelim:

“Ukrayna Savaşı da dahil olmak üzere her savaş siyasi nedenlerle yürütülür ve savaş sonucunda yeni bir siyasi konstellasyon ortaya çıkar. Ancak bu durumun kalıcı olabilmesi, savaşın nedenlerini ortadan kaldırma hedefiyle, tarafların çıkarlarını gözeterek müzakere edilmesine bağlıdır. Bu nedenle siyaset askıya alınmamalı, aksine savaşın yürütülmesine göre öncelikli olmalıdır. Oysa yıllarca bunun tam tersi yapıldı ve Rusya tecrit edildi.

Siyasetçilerimiz, somut barış anlaşması önerileriyle Ukrayna’yı acı ve yıkımdan koruma iradesini veya gücünü gösteremediler. Tam tersine, Ukrayna’nın askeri bir zafer kazanabileceği yanılsamasıyla, ortada bir barış stratejisi olmaksızın savaş beslendi ve uzatıldı.

Ukrayna’nın trajedisi, savaş boyunca barış yoluna girebileceği bir yol ayrımına gelmesi ancak bu fırsatı değerlendirememesidir. Batı’nın devasa desteği, stratejik durumu kendi lehine çevirebileceği umuduna kapılmasına neden oldu. Ancak Rusya’nın askeri gücünün iktisadi nedenlerle yakında çökeceğine dair inanç, savaşı savaş meydanında kazanma umudu kadar büyük bir hayaldi.

[…]

Savaşın başlamasından hemen sonra Zelenskiy kamuoyuna NATO’nun Ukrayna’yı kabul etmeye hazır olmadığını açıkladı. Ardından tarafsızlık konusunda görüşmeye hazır olduğunu belirtti ve bu durum İstanbul görüşmelerindeki taslak anlaşmada da kodifiye edildi. Fakat Eylül 2022’de Zelenskiy yeniden agresif bir şekilde NATO üyeliği talep etti ve hızlandırılmış NATO katılımı için resmi başvuruda bulundu.

ABD memorandumuna göre Ukrayna, ‘anayasasında NATO’ya katılmayacağını taahhüt etmeli’ ve NATO, ‘tüzüğüne Ukrayna’yı gelecekte hiçbir zaman üye yapmayacağına dair bir hüküm eklemeyi’ kabul etmeliydi.

Ukrayna, NATO üyeliği için gerekli şartları taşımadığı gibi, üye ülkeler arasında onu davet etme konusunda bir konsensüs de yok. Yine de daha sonraki bir NATO üyeliği seçeneğini açık tutmak amacıyla, orijinal metin Avrupalıların isteği üzerine ‘şu anda bir konsensüs bulunmamaktadır’ şeklinde değiştirildi.

İttifak’ın Ukrayna’nın NATO üyeliğini gelecekte hariç tutmaya hazır olup olmadığına ancak üye devletler karar verebilir. Washington Antlaşması’nın 10. Maddesi İttifak’a katılım için genel geçer koşulları içerir ve bu nedenle münferit bir düzenleme için uygun değildir. Ukrayna için uygun ve bağlayıcı, aynı zamanda Rusya için kabul edilebilir bir düzenleme, muhtemelen 9 Temmuz 1997 tarihli NATO ile Ukrayna Arasında Ayırt Edici Ortaklık Şartı’nda [NATO-Ukraine Charter on a Distinctive Partnership] yapılacak bir değişiklikle mümkün olabilir.

Avrupalı liderler ve Amerikalı müzakerecilerle 15 Aralık’ta yapılan son istişarelerin başlamasından kısa süre önce Zelenskiy, ABD ve bazı Avrupa devletlerinin NATO üyeliği girişimini geri çevirmesi nedeniyle, Batı’nın ülkesine İttifak üyelerine sağlananlara benzer kapsamlı güvenlik garantileri sunmasını beklediğini yineledi.

Kaldı ki bir NATO üyeliği, Ukrayna parlamentosu tarafından 1996’da kabul edilen anayasayla da bağdaşmaz. Zira 16 Temmuz 1990 tarihli Ukrayna’nın Devlet Egemenliği Bildirgesi’nde ‘askeri ittifaklara katılmayan ve üç nükleer silahsızlanma ilkesine [nükleer silah kabul etmeme, üretmeme ve edinmeme] bağlı kalan daimi tarafsız bir devlet olma niyeti törenle [ilan edilir].’ Gelecekteki Ukrayna devletinin bu temelleri, 24 Ağustos 1991 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi üzerinden Anayasa’nın başlangıç bölümüne [dibace] girmiştir.”

Diplomasi

Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Yayınlanma

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.


Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.

Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.

Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.

Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.

Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.

Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…

20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.

Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.

ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.

Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.

Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.

Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.

Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.

Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.

Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.

Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.

Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.

Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Yayınlanma

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.


Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.

Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.

Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.

Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.

Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.

Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.

Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.

2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.

Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.

Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.

Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.

Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.

Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English