Avrupa
Almanya’nın altyapı yatırımları için yaptığı borçlanma boşa gidiyor

İki önde gelen araştırma enstitüsünün yeni raporlarına göre, Almanya hükümeti başlangıçta altyapı için ayrılan fonların büyük bir kısmını bütçe açıklarını kapatmaya yönlendirdi.
Bu durum, Berlin’in uzun süredir vaat ettiği yatırım hamlesini hayata geçirme kabiliyeti konusunda yeni şüpheler uyandırıyor.
Alman milletvekillerinin, yüz milyarlarca avroluk borçlanmanın önünü açmak için tarihi anayasa reformlarını onaylamasından bir yıl sonra ortaya çıkan bu bulgular, Şansölye Friedrich Merz’i, hükümetinin durgunlaşan Alman ekonomisini canlandırmak için 500 milyar avroluk altyapı ve iklim fonunu kullanamadığı yönünde yeni eleştirilere maruz bırakabilir.
Raporlara göre, kaynakların yanlış tahsis edilme boyutu çarpıcıdır. Köln merkezli Alman Ekonomi Enstitüsü (IW), fonların yüzde 86’sının başka amaçlara yönlendirildiğini hesaplarken, Ifo Enstitüsü bu rakamı daha da çarpıcı bir şekilde yüzde 95 olarak belirlemiştir.
Ifo Başkanı Clemens Fuest, “Politika yapıcıların borçla finanse edilen fonların neredeyse tamamını başka amaçlar, yani bütçe açıklarını kapatmak için kullandıklarını tespit ettik. Bu büyük bir sorun,” dedi.
İki yıl üst üste yaşanan resesyonun ardından, Almanya ekonomisi 2025’te neredeyse hiç büyümedi. Kamu yatırımlarının da desteğiyle 2026’da hız kazanacağı yaygın olarak bekleniyordu. Fakat şu ana kadar bir toparlanma gerçekleşmemiş görünüyor.
Analistler, Orta Doğu’daki çatışmanın yarattığı yeni engellerin, herhangi bir toparlanmayı etkili kamu harcamalarına daha da bağımlı hale getireceği konusunda uyarıyor.
IW raporuna göre, geçen yıl Berlin’deki Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) koalisyonu, başlangıçta ayrılan fonların sadece yüzde 42’sini kullanabildi.
Alman Ekonomi Enstitüsü’nden Tobias Hentze, “Muhafazakârlar ve SPD, yatırım birikimini ortadan kaldırma şansına sahipti. Şu ana kadar bu şansı değerlendirmediler,” dedi.
Ifo’ya göre, 500 milyar avroluk fondan yapılan borçlanma 2025’te 24,3 milyar avro arttı. Ancak, federal hükümetin fiili yatırımları 2024’e kıyasla toplamda sadece 1,3 milyar avro arttı.
Ifo’ya göre bunun nedeni, Berlin’in günlük harcamaları artırmak için yatırım taahhütlerini mevcut bütçeden Altyapı ve İklim Nötrlüğü Özel Fonu (SVIK) olarak bilinen özel fona kaydırmasıdır. Bu nedenle, fiili toplam yatırımdaki net artış çok az olmuştur.
Ifo araştırmacısı Emilie Höslinger şunları söyledi:
“Temel bütçeden borçla finanse edilen [özel fon] SVIK’e, özellikle ulaştırma sektöründeki hibeler olmak üzere, bazı kalemlerde kaymalar oldu; bu da temel bütçeye önceki yıllara göre daha az yatırım yapıldığı anlamına geliyor. Bu nedenle, özel fonun yatırımlarının büyük bir kısmı gerçek anlamda ek bir yatırım değil.”
Almanya Merkez Bankası (Bundesbank), daha önce hükümeti, SVIK’in borçlanma kapasitesini “daha amaçlı” bir şekilde kullanmaya çağırmıştı. Böylece, borçlanan paranın gelecekte daha hızlı büyüme potansiyeli yaratması ve bunun da üstlenilen borcun geri ödenmesini kolaylaştırması hedefleniyordu.
Fon kurulmadan önce, Alman Sanayiciler Birliği (BDI) de dahil olmak üzere eleştirmenler, paranın doğru şekilde kullanılmadığı takdirde SVIK’in potansiyel olarak yararlı etkilerinin sulandırılma riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştu.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Avrupa
AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.
Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.
POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.
Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.
Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.
Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.
Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.
Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.
POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.
Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.
AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.
Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.
Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.
Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.
Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.
Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.
Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.
Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.
AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.
Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.
Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.
Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.
Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.
İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.
Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.
Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.
Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.
İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.
Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.
Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.
Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.
Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.
Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma.
AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.
Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.
AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.
AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.
Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek.
Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.
Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.
Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.
IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.
AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.
Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.
Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.
Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.
Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.
POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.
Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.
Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.
Taslakta şunları yazıyor:
“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”
Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.
Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.
Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.
Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.
Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.
Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.
Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.
İnceleme belgesinde şöyle deniyor:
“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”
Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.
İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.
Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.
Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:
“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”
Avrupa
Alman sanayicilerden “bize öncelik verin” çağrısı

Alman Sanayi Federasyonu’nun (BDI) yayınladığı yeni bir politika belgesinde, Almanya’da “Alman sanayisini, büyümeyi ve rekabet gücünü en üst öncelik haline getirme” çağrısı yapılıyor.
BDI belgesinde bu temele dayanarak Alman dış politikası için yol gösterici ilkeler ortaya konuyor.
German Foreign Policy’ye göre geçen cuma günü (25 Eylül) yayınlanan belge, hem Almanya’da hem de AB’de mevcut bağımlılıkların tutarlı bir şekilde azaltılması gerektiğini güçlü bir şekilde vurguluyor.
Belge, AB ile Çin arasında bir “sistemik rekabet” olduğunu vurguluyor ve özellikle kritik hammaddeler alanında “risk azaltma” yapılmasını savunuyor.
BDI, ABD ile ilgili olarak da benzer bir “risk azaltma” yapılmasını savunuyor. Fakat belgede, bunun ABD ile olan uzun vadeli stratejik ilişkilerin aleyhine olmaması gerektiği belirtiliyor.
AB’nin dünya çapında diğer ülkeler ve ittifaklarla “ortaklıklarını” genişletmesi de politika önerileri arasında.
En önemli öncelik: Büyüme
BDI, Alman sanayisinin en etkili birliği olan ve 38 ayrı derneği, 100.000’den fazla şirketi ve yaklaşık sekiz milyon çalışanı temsil ediyor.
Son politika belgesinde birlik, Almanya ve Avrupa’daki zayıflayan büyüme ve azalan rekabet gücü ile küresel siyaset ve uluslararası sistemdeki köklü değişimler ışığında “yeni iktisat politikası yönelimleri” çağrısında bulunuyor.
“Ekonomi ve Ticaret Politikasının İlkeleri” başlıklı belge, Almanya’da kriz ve reform konusunda süren tartışmaların arka planında yayınlanıyor ve “Alman sanayisini, büyümeyi ve rekabet gücünü en öncelikli konu haline getirme” çağrısında bulunuyor.
Bu belge, günlük politika için siyasi bir talep listesi olarak değil, daha çok üye dernekler için ortak bir kılavuz olarak anlaşılıyor.
Çin ile “sistemik rekabet” tespiti
Dış ticaret ve Avrupa politikası ile ilgili bölümlerinde belge, bir yandan AB’nin Çin ile olan rekabetini vurguluyor ve bunu “sistemik rekabet” olarak sınıflandırıyor.
Çin’in “devlet kaynaklı” piyasa bozulmalarına atıfta bulunarak, Birliğin rekabet gücünü güçlendirmek için mevcut önlemlerin uygulanmasının yetersiz olduğunu belirtiyor.
Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili “risk azaltma” ve bağımlılıkların azaltılmasının doğru yaklaşım olmaya devam ettiğini savunan BDI, bunların “daha titiz” bir şekilde uygulanmasını istiyor.
BDI’ya göre “risk azaltma”nın, Çin’in karşı önlemlerinden kaynaklananlar da dahil olmak üzere maliyetleri olsa bile, “pasif kalmak uzun vadede iktisadi açıdan çok daha pahalı ve güvenlik politikası açısından sorumsuz bir tutum.”
Sanayicilere göre özellikle AB, Çin ekonomisinin “açık sosyal piyasa ekonomisi”ne oluşturduğu “meydan okumaya” yanıt olarak kritik hammaddelere olan stratejik bağımlılığını azaltmalı.
Buna ek olarak, “yatırım incelemeleri ve ihracat kontrollerinin hızlı ve hukuken sağlam bir şekilde uygulanmasını” sağlamak isteniyor.
Bu da Çinli şirketlerin yatırımlarına ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne yapılan ihracata daha sıkı kısıtlamalar getirilmesi anlamına geliyor.
Son olarak, rapor, rekabet bozulmalarına karşı koymak için anti-damping ve anti-sübvansiyon önlemleri de dahil olmak üzere yeni iktisadi “koruyucu araçlara” duyulan ihtiyacı vurguluyor.
Almanya’nın altyapı yatırımları için yaptığı borçlanma boşa gidiyor
ABD ile ilişkilerde ikircikli tutum
Aynı zamanda belge, ABD’ye karşı da zaman zaman Çin’e karşı sergilenen tutuma benzer bir duruş sergiliyor.
Belgede, “ABD’nin ticaret ve sanayi politikasında ilerici bir paradigma kayması” tespit ediliyor ve “kendinden emin” ve “çıkar odaklı bir Avrupa pozisyonu” savunuluyor.
Ayrıca, bir yandan Avrupa’nın özerkliğini korumak, diğer yandan da kritik teknolojiler ve dayanıklı tedarik zincirleri konusunda ortak transatlantik öncelikler geliştirmek amacıyla “güçlendirilmiş bir transatlantik risk azaltma diyaloğu” kurulmasını öneriyor.
Son olarak, BDI, Avrupa şirketlerinin rekabet gücünü zayıflatan ABD’nin korumacı önlemlerine karşı uygun karşı önlemlerin alınmasını savunuyor.
Fakat bunun, ABD ile olan uzun vadeli stratejik ilişkilerin aleyhine olmaması isteniyor.
ABD ve Çin dışında yeni ortaklara vurgu
BDI’ye göre AB, Çin ve ABD ile ilişkilerini yeniden düzenlemenin yanı sıra, dünyanın diğer bölgeleriyle stratejik ortaklıklarını da genişletmeli.
Amaç, “pazar erişimi, yatırım koruması ve kritik tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi” imkânı sunan, “özellikle hammaddeler ve stratejik öneme sahip kilit teknolojiler için” “dayanıklı bir benzer görüşlü ortaklar ağı” oluşturmak.
Bu yıl boyunca AB, dünyanın dört bir yanındaki ülkeler ve ekonomik bloklarla bir dizi ticaret anlaşması imzaladı.
Ocak ayında, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’dan oluşan Güney Amerika ticaret bloğu Mercosur ile bir serbest ticaret anlaşması imzalandı. Bolivya, anlaşma metni kesinleşmeden sonra Mercosur’a tam üye olduğu için anlaşmanın tarafı değil.
AB’nin Mercosur ülkelerine yaptığı ihracatlardaki gümrük vergilerinin yüzde 91’inden fazlasını ortadan kaldıran bu anlaşma, çeyrek asırdan fazla süren müzakerelerin sonucuydu.
Yine Ocak ayında AB, Hindistan ile Hindistan tarihinin en büyük serbest ticaret anlaşması olarak kabul edilen bir ticaret anlaşması imzaladı.
Anlaşmanın şartları uyarınca, her iki taraf da karşılıklı ithalatlarının yüzde 95’inden fazlasındaki gümrük vergilerini azaltmayı veya ortadan kaldırmayı hedefliyor.
AB’nin Kanada ile ilişkilerinde de kapsamlı bir yakınlaşma şekilleniyor. Trump’ın ilhak tehditleri nedeniyle ABD ile ilişkileri önemli ölçüde bozulan Kanada, bu gelişmeyi memnuniyetle karşılıyor.
16 Eylül’de Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Kanada’yı AB’nin ilk “ortak üyesi” olmaya resmen davet etti.
Avrupa Parlamentosu’nda Kanada Başbakanı Mark Carney’e bu benzeri görülmemiş teklifi sunarken, AB ve Kanada’nın örneğin Ukrayna savaşı konusunda “dünyaya aynı bakış açısıyla baktığını” belirtti.
Von der Leyen’in teklifi, Carney’in on AB üye devletine, dokuz yıl önce imzalanan AB’nin Kanada ile ticaret anlaşmasını nihayet resmi olarak onaylamaları yönündeki çağrısının ardından geldi.
Carney, bunun tüm tarafları “daha dirençli, daha bağımsız” ve daha müreffeh hale getireceğini savundu.
Kapsamlı Ekonomi ve Ticaret Anlaşması (CETA) olarak bilinen ve 2017’de geçici olarak yürürlüğe giren Kanada ile AB arasındaki anlaşma, on AB üye devleti tarafından henüz onaylanmadı.
Bunun başlıca nedeni, Kanada’nın tarım ihracatının Avrupalı çiftçilere zarar verebileceğine dair endişeler.
Sanayi patronları ücretlerin baskılanmasını istiyor
BDI politika belgesinde dış ticaret ve Avrupa politikasının yanı sıra birçok başka alan da ele alınıyor.
Örneğin, bir bölüm “ekonomi, rekabet, düzenleme ve sanayi politikası” konusunu ele alıyor. Burada Almanya’nın bir iş merkezi olarak büyümeyi teşvik edici önlemlere ve yapısal reformlara ihtiyacı olduğu belirtiliyor.
“Yüksek işgücü ve enerji maliyetleri ile işgücü ve sermaye üzerindeki yüksek vergi yükü”, reformların gerekli olduğu en önemli alanlar arasında yer alıyor.
BDI ayrıca, askeri güçlendirme ve altyapı dahil olmak üzere devasa devlet harcamalarının kontrolden çıkmasını önlemek amacıyla “harcama disiplini”nin getirilmesini savunuyor.
“Dijital ve İnovasyon Politikası” başlıklı bölümde, teknolojik egemenlik ve dayanıklılığın geliştirilmesi gerektiği belirtiliyor.
Buna “ortak Avrupa veri alanlarının genişletilmesi, entegre bir dijital tek pazarın daha da geliştirilmesi, dijital mevzuatın basitleştirilmesi ve sağlam siber güvenlik mimarileri” dahil.
Ayrıca, Almanya ve AB’nin, araştırma ve tasarımdan temel kimyasal ürünlere ve sistem entegrasyonuna kadar yarı iletken tedarik zincirinin tamamı boyunca kapasitelerini genişletmesi talep ediliyor.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceSuudi boru hattına saldırılar sonrası Çin’de petrol fiyatları rekor kırdı
Diplomasi2 hafta önceABD ile Almanya savunma sanayii işbirliğini derinleştirecek
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi











