Dünya Basını

Arendt’e karşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, “sivil toplum” kavramını liberal demokrasinin koruyucu meleği olarak gören yaygın okumaların aksine, Gramsci’nin izinden giderek, bu kavramı iktidar ilişkilerine içkin bir mücadele sahnesi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Berkley Sosyoloji bölümünden Prof. Dylan John Riley’in New Left Review için kaleme aldığı bu yazıda, Arendt’in totalitarizm çözümlemesinin etkili ama hatalı bir miras bıraktığı, özellikle faşizm öncesi Almanya ve İtalya örneklerinin, sivil toplumun zayıflığıyla değil, tam tersine onun örgütsel zenginliğiyle karakterize olduğu hatırlatılarak ortaya konuyor. Böylece liberal entelijansiyanın sivil toplumu “direniş öznesi” olarak yücelten söylemi tersyüz ediliyor. Günümüz ABD’sinde MAGA hareketinin sivil toplumu bastırmak yerine kolonize ettiği, yani hegemonya savaşını tam da bu alanda yürüttüğü ileri sürülürken, solun ise tüm bunlar karşısında kendi entelektüel kastına hapsolmuş hali eleştiriliyor.

Nihayetinde metin, sivil toplumun masum bir “ara alan” değil, ideolojik bir cephe olduğunu vurgulayarak Trump döneminin paradoksal biçimde yeni bir sol-politik öznenin doğumuna imkân verebileceği yönünde provokatif bir ihtimal ortaya atıyor.


Arendt‘e karşı

Dylan Riley
New Left Review
3 Ekim 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden çıkarılacak sayısız ders arasında, önemli bir tanesi sivil topluma ilişkin: Müphem, bulanık, hatta kimi zaman can sıkıcı ama yine de kaçınılmaz bir kavram. Hegel’in Hukuk Felsefesi’nden devralınan –ki burada Bürgerliche Gesellschaft (sivil toplum) terimi hem gelişmekte olan piyasa ilişkileri alanına hem de geç Ortaçağ’daki Stände’ye (toplumsal tabakalar) göndermede bulunuyordu– bu kavramı Marx, onun altında yatan yapıyı ve hareket yasalarını açığa çıkarmak amacıyla ele aldı. Fakat Marx, bu düşünsel atılımı gerçekleştirirken, Gramsci’nin “üretken ekonomi ile devlet arasına sıkışmış” dediği, çıkar grupları ve birliklerden oluşan bu “üstyapının ikinci düzeyi”nin siyasal ve kültürel önemini bir ölçüde yitirdi (Gerçi Marx, Bonapartizm çözümlemesinde, geç mutlakiyetçi Fransız devletinin azıp sınır tanımaz halini sivil toplumun karşısına koyarak bu eski anlamına geri döner).

Başka bir düşünsel damar ise Tocqueville’den Durkheim’a ve oradan da çağdaş siyaset sosyolojisi ile siyaset bilimine uzanır. Bu hat, Montesquieu’nün “ara erkler”ini hatırlatırcasına, modern demokrasinin aşırılıklarını dizginleme işlevine sahip ara yapıları öne çıkarmıştır. Tocqueville’e göre demokrasi, ancak canlı bir birlikler ve gönüllü birliktelikler alanının –eski rejimin büyük soylu ailelerinin işlevsel bir ikamesi olarak– varlığı koşuluyla özgürlükle bağdaştırılabilirdi. Her ne kadar Arendt’in Gramsci’yi okuduğuna dair bir kanıt olmasa da, modern totalitarizm çözümlemesinde Marksist ve Tocquevilleci gelenekleri birleştiren isim olduğu söylenmeli. Arendt’e göre totalitarizmin kilit önkoşulu, yönsüz, yalıtılmış bireylerden oluşan kitle toplumunu, demagojik kitle hareketlerine açık hale getiren sivil toplumun toz haline getirilmesiydi.

Bu kavram, birkaç on yıllık bir sessizlikten sonra, bu kez 1990’larda “tarihin sonu” olarak anılan o kısa dönemde yeniden sahneye çıktı. Bu dönem, tuhaf bir ikiliği içinde barındırıyordu: Komünist alternatifin yenilgisinin kutlanması ile Batı’daki liberal demokrasinin aşınmasına dair kaygı. Sivil toplum her iki meselede de merkezi bir rol üstlendi, yani hem devlet sosyalizminin çöküşünü açıklarken hem de kapitalist merkezdeki zayıflamış seçimciliğe yeni bir soluk kazandırmanın reçetesi olarak. Bugün ise bir kez daha kamusal gündemin merkezinde, fakat bu kez bambaşka bir bağlamda. Liberal entelijansiya ve STK aktivistleri, Totalitarizmin Kökenleri’nin yıpranmış nüshalarını tozlarından arındırıp sivil toplumu yükselen otoriter tehdide karşı direnmeye çağırıyorlar.

Sol-liberal çevrelerde entelektüellik iddiası taşıyan siyasi yorumcular için neredeyse zorunlu bir referans olan Timothy Snyder, On Tyranny’de [Tiranlık Üzerine] Arendt’in bir toplumun “güruha dönüşmesi” olarak tanımladığı türden bir çöküşü önlemek için insan haklarıyla ilgilenen örgütleri desteklemenin öneminden bahseder. Bir tür STK sektör dergisi denebilecek Non-Profit Quarterly’nin yazarlarından Rebekah Barber da “sivil toplumun geçmişte tehditlere karşı ayağa kalktığını” söyler ve “bunu tekrar yapabileceğini hatırlaması çok önemli” notunu düşer. Aynı dergiden David Snyder ise “derinleşen kriz anlarında sivil toplumun harekete geçmesi gerektiğini” savunur. Newsweek’te yazan Amerikan Öğretmenler Federasyonu Başkanı Randi Weingarten ve Yahudi Kamu İşleri Konseyi CEO’su Amy Spitalnick’e göre de sivil toplum, “topluluklarımızı iyileştirmek için devamlı çalışan insan ve örgütlerden oluşan canlı bir ağdır.” Bu anlayışta sivil toplum yalnızca eyleyici değil, direnen, hatta yaşayan ve nefes alan bir varlıktır.

Trump yönetiminin kâr amacı gütmeyen sektörler üzerindeki saldırısına dair kaygılar haklı olsa da, bu yorumların çoğu, totalitarizm tarihi ve sivil toplumun ne olduğuna dair olmak üzere çift katmanlı bir karışıklığından mustarip. Birincisine ilişkin olarak şu noktanın altı çizilmeli: Totalitarizmin Kökenleri’nin özellikle emperyalizm üzerine olan parlak gözlemlerine rağmen, temel argümanı büyük ölçüde hatalıdır. İki savaş arası dönemde faşist rejimler üreten İtalya ve Almanya’da, faşistlerin yükselişinden önce sivil toplum son derece gelişmişti. Her iki ülkede de kooperatifler, kiliseler, sendikalar, siyasi partiler ve dayanışma örgütleri 1870’lerden itibaren büyük bir büyüme kaydetmişti. Dolayısıyla faşizm öncesi Almanya ve İtalya’yı atomize veya örgütsüz kitle toplumları olarak görme fikri yanıltıcıdır. Peki, faşistler iktidara geldiklerinde bu örgütsel altyapıyla ne yaptılar? Onu yağmaladılar ve rejimin amaçlarına hizmet edecek biçimde eğip büktüler. Bu durum, sivil toplumun ne olduğu (ve/veya ne olmadığı) hakkında önemli bir ders içerir. Gramsci’nin kavradığı ama günümüz liberallerinin kavrayamadığı gibi, sivil toplum bir mücadele alanıdır. Bir fail ya da aktör değildir ve asla olamaz.

Bu tespit, günümüz ABD’si için de son derece kritik. Zira MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] hareketi, sanıldığı gibi, birliklerin ve çıkar gruplarının varlığını yok etmek istemiyor, aksine, onları kolonize etmek istiyor. Yurttaş katılımını bastırmıyor, kendi biçimlerini teşvik ediyor. Nitekim Charlie Kirk suikastının ardından, JD Vance, Kirk’ün podcast dinleyicilerine sivil toplumun “devletten değil, her birimizden doğduğunu” savunarak “katılın, katılın, katılın” çağrısı yaptı. Oklahoma’nın eski eğitim müfettişi Ryan Walters ise eyaletteki her lise ve üniversitede bir Turning Point USA şubesi açma hedefini açıkladı. Bu, Gramsci’nin mevzi savaşı diye adlandıracağı biçimde, (mitik) bir siyaset-öncesi uzlaşı ya da pratik sorun çözme alanı için değil, doğrudan bu alanın denetimi için yürütülen bir mücadele, yani sivil toplum alanında verilen bir hegemonya mücadelesidir.

Ancak burada Trumpçıların farkında dahi olmadığı bir ironi yatıyor. Zira sağın iddia ettiğinin aksine, üniversite-STK kompleksinin içinde ayrıcalıklı ama büyük ölçüde etkisiz bir “aydın kastı” olarak tecrit edilen ABD’deki solcu ve ilerici entelektüeller uzun süredir büyük bir kültürel etki gücüne sahip değiller. Gramsci’nin “geleneksel aydınlar” olarak adlandıracağı kendi iç gizemli diliyle yalnızca kendine konuşan bu kesim, solu ağır bir dezavantaja mahkûm etmektedir. Trump yönetiminin bu cordon sanitaire’i yıkma girişimi, sol aydınların bugün kopuk oldukları siyasal ve toplumsal güçlerle daha doğrudan bir bağ kurmalarının koşullarını yaratabilir. Şayet böyle olursa, Trump, kültür endüstrisinin yanı sıra, sosyal medya, viralite ve yapay zekâ çağına uyarlanmış yeni bir “modern prens”in doğuşuna katkıda bulunmuş olacaktır. Belki de MAGA, en büyük korkusunun ebesi olacaktır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version