Avrupa
Berlin’de Sol Parti, Mecklenburg-Vorpommern’de AfD kazandı

Almanya’da dün (20 Eylül) yapılan iki seçimde ters sonuçları çıktı: Berlin’deki seçimleri Die Linke (Sol Parti) kazanırken, Mecklenburg-Batı Pomeranya’da AfD sandıktan birinci çıktı.
“Şehir devleti” statüsüne sahip Berlin’de dün yapılan seçimler, şehrin parlamentosu olarak bilinen Berlin Temsilciler Meclisi’ni oluşturmak için yapıldı.
Türkiye kökenli Elif Eralp’in aday olduğu Sol Parti, Neukölln, Friedrichshain-Kreuzberg, Treptow-Köpenick, Lichtenberg, Pankow ve Mitte dahil olmak üzere Berlin’in birçok semtinde semt meclislerinde en büyük güç haline geldi.
Yüzde 25,7 civarında oy alan Eralp liderliğindeki Sol Parti’yi, yüzde 18,2 ile CDU, yüzde 16,3 ile AfD takip etti. Yeşiller yüzde 14,3; SPD yüzde 12,1’de kaldı. Sol Parti ve Afd dışındaki tüm ana akım partiler büyük kayıplar yaşadı. BSW barajı geçemedi. Ama Berlin’de parti, çoğu ilçe meclisinde sandalye kazandı; en iyi sonuçlarını (yüzde 7’nin biraz üzerinde) Lichtenberg ve Marzahn-Hellersdorf’ta elde etti.
Sol Parti bu sonuçlarla mecliste 38 sandalye ile temsil edilecek. Hükümet kurabilmek için 159 kişilik mecliste 80 sandalye gerekiyor.
Sol Parti, özellikle Temsilciler Meclisi’ndeki diğer partilerin, en önemli sorun olan konut ve kira krizi konusunda harekete geçmemeleri nedeniyle birçok seçmenin gözünde itibar kaybetmiş olmalarından fayda sağladı.
Seçimlerden önce parti, 2021 referandumunda talep edilen büyük gayrimenkul şirketlerinin konut stokunun kamulaştırılması konusunu ele alacağına söz vermişti.
Eski Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) lideri ve şu anki Sol Parti milletvekili Gregor Gysi, ARD’de partisinin başarısını “tarihi bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi: “Bunu 1990’da öngörseydim, güvenli bir tesise yatırılmam önerilirdi ve ben de oraya seve seve giderdim. Berlin işte bu kadar değişti ama Sol Parti de o kadar değişti,” dedi.
Eralp de zafer konuşmasında, “Sevgili Berlinliler, teşekkür ederim, güveniniz için teşekkür ederim. Bugün birlikte tarih yazdık,” derken, seçmenlerin Sol Parti’ye yeni bir hükümet kurma yetkisi verdiğini de sözlerine ekledi:
“Ben herkesi kapsayan bir sosyal politika savunuyorum. Ve şu anda önceliğimiz Berlin’i herkes için yaşanabilir hale getirmek.”
ARD’ye verdiği röportajda Eralp, artık özel konut inşaat şirketlerinin kamulaştırılması sürecini başlatmak istediğini duyurdu ama bunun “uzun süreceğini” belirtti.
Hükümetin kurulması konusunda ise Sol Partili siyasetçi, Yeşiller ve SPD ile görüşmelere başlamak istiyor.
Şansölye ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz, beklenen istifa çağrılarını önlemek amacıyla hazırladığı bir açıklamayla kameraların karşısına çıktı.
Merz, parti genel başkanlığı veya şansölyelik görevinden istifa etme niyetinde olmadığını açıkça belirtti; siyasi açıdan ise “reform” yolunda devam edileceğini duyurdu.
Merz, reformların “otoriterliğin zehrine karşı panzehir” olduğunu söyledi ve “Şu anda yapılması gerekenler cesaret, kararlılık ve sabır gerektiriyor. Reformlar mutlaka gerçekleştirilmeli,” diye ekledi.
CDU, seçim kampanyasının ortasında baş adayını değiştirmek zorunda kaldı. “Tenis skandalı” ve elektrik şebekesine yapılan saldırının ardından sergilediği kriz yönetimi, Belediye Başkanı Kai Wegner’i parti için kabul edilemez hale getirdi.
Stefan Evers, onun yerine ancak Temmuz ayında geçti. Baş aday, diğer partilerle görüşmeler yapılacağını duyurdu:
“Zaten her zaman birbirimizle iletişim halindeyiz. Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde sonuçların nasıl ele alınabileceğine dair görüşmeler yapılacak.”
Merz ile birlikte iktidarda olan SPD, Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerinde ezici bir yenilgiye uğradı ve oyların yaklaşık yüzde 12’sini alarak Berlin’de savaş sonrası en kötü sonucunu elde etti.
Baş aday Steffen Krach bunu “felaket bir sonuç” olarak nitelendirirken, Temsilciler Meclisi’nde sandalye kazanamayacağı tahmin edilen eski Belediye Başkanı Franziska Giffey ise bunu bir “dönüm noktası” olarak tanımladı.
Berlin’de Sol Parti, SPD ve Yeşiller ile birlikte Temsilciler Meclisi’nde bir iktidar çoğunluğu oluşturabilir ve ilk kez hükümet başkanlığını üstlenebilir.
Parti, siyasi rakiplerinin medyayı da kullanarak yürüttüğü “antisemitizm” kampanyasına rağmen, eyalet seçimlerinde tarihindeki ikinci kez en güçlü aday olarak ortaya çıktı.
Berlin Temsilciler Meclisi’nde Sol Parti’nin iki potansiyel koalisyon ortağından biri olan SPD, kendisiyle bir “kamulaştırma” politikasının mümkün olmayacağını şimdiden işaret etti.
Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Franziska Brantner, seçim gecesi yaptığı açıklamada, partisinin “Neuköllnlü antisemitlere” bağımlı bir hükümet kurmayacağını belirtti.
Partinin diğer eşbaşkanı Felix Banaszak da Berlin’deki seçim sonuçlarına ilişkin hayal kırıklığına uğramış bir tavır sergiledi ve “Bu şehir bölünmüş bir şehir,” dedi.
Banaszak, partisinin artık Sol Parti ve SPD ile bir ittifak kurmak istediğini belirtti ve Sol Parti’den “antisemitizme” karşı net bir tavır almasını talep etti.
Eski Sosyal Demokrat Belediye Başkanı Michael Müller ise dpa’ya şunları söyledi:
“Beş yıl boyunca kırmızı-kırmızı-yeşil bir koalisyon hükümetinde yer aldım ve üç partili bir koalisyon zaten yapısal olarak zor. Parti siyaseti konusunda çok deneyimsiz, parlamento deneyimi olmayan ve çoğunlukla aktivist kesimden gelen Sol Parti üyeleriyle bu durum kesinlikle daha da zor olacak.”
Ona göre Sol Parti artık “kendi saflarındaki antisemitizm sorunuyla başa çıkarken nasıl istikrarlı bir hükümet kurmayı planladığı” konusunda cevaplar vermek zorunda.
junge Welt’e göre bu nedenle, Sol Parti’nin seçim kampanyası sırasında benimsediği sol görüşlerden ve Filistin davasını destekleyen üyelerinden uzaklaşması yönündeki baskının önümüzdeki gün ve haftalarda artacağı kesin olarak varsayılabilir; özellikle de gece geç saatlerdeki tahminlere göre SPD ve Yeşiller’in muhtemelen CDU ile bir hükümet kurabileceği göz önüne alındığında.
Bu durumda CDU, partiyi ne pahasına olursa olsun mecliste tutmak isteyen, iyi organize olmuş çıkar gruplarına güvenebilecek gibi görünüyor.
Öte yandan görevdeki belediye başkanı Kai Wegner (CDU), partisinin yenilgisini federal düzeydeki gelişmelere bağladı.
“Federal düzeydeki rüzgarlar bize ağır darbe vurdu. Aylardır sokaklarda her gün asıl gündem eyalet politikası değil, federal siyasi meselelerdi,” diyen Wegner, ARD’ye bu açıklamayı, Berlin seçim sonuçlarında açıkça önemli bir faktör olan konut ve kira krizine rağmen yaptı.
Wegner, Berlin’deki hükümetinin iyi bir sicile sahip olduğunu iddia etti.
Seçmen analizlerine göre, Sol Parti Berlin’de SPD ve Yeşiller’den önemli sayıda oy çekti ama aynı zamanda BSW’ye de oy kaybetti.
1990’larda CDU’nun eyalet başbakanlığı görevini yürüttüğü Mecklenburg-Batı Pomeranya’da ise ön nihai sonuçlara göre parti, oyların yüzde 4,9’unu alarak eyalet meclisine giremedi.
Bu, 1949’da Federal Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana CDU’nun bir eyalet seçiminde aldığı en kötü sonuç ve partinin yüzde beş barajını aşamadığı ilk durum.
Mecklenburg-Batı Pomeranya’da, birkaç ay önce yapılan anketlerde AfD’nin çok gerisinde kalan SPD, görevdeki Eyalet Başbakanı ve baş adayı Manuela Schwesig sayesinde, her şeyden önce AfD’nin en güçlü parti olmasını engellemek isteyen seçmenlerin oylarını çeken bir kutuplaşma ve seferberlik etkisinden yararlandı. Bu etki, nihayetinde SPD’yi yüzde 35,5’e taşıdı.
Schwesig, Schwerin seçim bölgesinde AfD’nin Eyalet Başbakanı adayı ve Federal Meclis üyesi Leif-Erik Holm’a karşı kesin bir zafer kazandı.
AfD, Mecklenburg-Batı Pomeranya’da oyların yüzde 38,2’sini aldı ama Schwesig’i Eyalet Başbakanı koltuğundan indirme şansı yok.
Bu eyalette Sol Parti yüzde 6,5 oy alırken, Yeşiller yüzde 5,7’ye düştü. BSW bu eyalette de barajı geçemedi.
SPD, Sol ve Yeşiller, eyalet meclisindeki 71 sandalyenin 39’unu elinde bulundurarak çoğunluğu oluşturuyor.
Yeni eyalet meclisi yalnızca AfD, SPD, Sol Parti ve Yeşiller’den oluşacak.
Her iki eyalette de Pazar günü seçmen katılımı, önceki eyalet seçimlerine kıyasla önemli ölçüde arttı: Mecklenburg-Batı Pomeranya’da yüzde 79’a, Berlin’de ise yüzde 75’e çıktı.
Sol Parti, Berlin’de 2023 yılına kıyasla her yaş grubunda oylarını artırmış olsa da, bu artış özellikle 35 yaş altı gruplarda çok belirgindi.
Parti, açıkça “genç bir büyükşehir partisi” haline gelmiş gibi görünüyor. Bunu, Mecklenburg-Batı Pomeranya Eyalet Meclisi seçimleri ile yapılan karşılaştırma etkileyici bir şekilde gösteriyor. Orada da Sol Parti, genç seçmen grupları arasında oylarını artırdı. Fakat Mecklenburg-Batı Pomeranya’nın büyük bir kısmı kırsal bir yapıya sahip ve kırsal kesimde çok az genç yaşıyor.
Sol Parti, Berlin’de seçimi kazanırken, Mecklenburg-Vorpommern’de ise kaybeden partiler arasında yer alıyor.
Berlin’deki sorunları en iyi kim çözebilir sorusu gibi “genel bir soruda” Sol Parti yüzde 20 ile diğer tüm partilerin önünde yer alıyor. İkinci sırada ise yüzde 15 ile CDU geliyor.
tagesschau’nun yayınladığı bir ankete göre, genel olarak bakıldığında, bu seçimde hiçbir baş adayının önemli bir rol oynamadığı dikkat çekiyor.
Bu durum, bir zamanlar Yeşiller’den Renate Künast ya da SPD’den Franziska Giffey ve Klaus Wowereit gibi öne çıkan ve popüler isimlerin aday olduğu Berlin gibi bir şehir devleti için alışılmadık bir durum.
Örneğin 2006’da seçmenlerin yüzde 69’u Wowereit’ten memnunken, 2011’de Künast’tan memnun olanların oranı yüzde 43’tü.
Bu seçimde ise hiç kimse bu rakamlara uzaktan bile yaklaşamadı. Eralp, lider konumda yüzde 27’lik bir oy oranına ulaştı.
Dikkat çeken başka bir nokta, Yeşiller’in uzun süre boyunca özellikle gençler tarafından tercih edilen bir parti olmasıydı. Berlin’de bu özel konumlarını artık tamamen Sol Parti’ye devretmiş durumdalar.
Avrupa
Le Pen ve Mélenchon farkı açıyor

Pazartesi günü açıklanan bir anket, Fransa’da Marine Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon’un diğer adaylar üzerindeki üstünlüklerini artırdıklarını ortaya koydu.
Le Pen, anket şirketi Toluna Harris Interactive’in 5 Ekim ile 8 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdiği bir ankette test edilen senaryolara göre, ilk turda %35 ile %37 arasında bir oy oranıyla birinci sırada yer alacak.
Geçen ay yapılan benzer bir ankette ise oy oranı %33 ile %36 arasında çıkmıştı.
Solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) adayı Mélenchon’un, ankette değerlendirilen beş senaryonun hepsinde ikinci tura kalacağı öngörülüyor.
Geçen ay yapılan benzer bir ankette ise, beş senaryodan ikisinde üçüncü sırada yer aldığı görülmüştü.
Le Pen’in ikinci turda Mélenchon’un kolayca yeneceği öngörülüyor.
Melenchon, 2012, 2017 ve 2022 yıllarında üç kez cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olmuş ama hiçbirinde ikinci tura çıkmayı başaramamıştı.
Le Pen de aynı üç seferde aday olmuş, 2017 ve 2022’de ikinci tura kalmış ama Macron’a karşı yenilmişti.
Mélenchon, 11 Ekim Pazar günü düzenlediği cumhurbaşkanlığı seçim mitinginde iki öğrenciyi sahneye çıkardı.
Öğrenciler, Fransa’nın haftalardır süren protestolarla sarsıldığı bir dönemde “genel seferberlik” çağrısında bulundu.
Clermont-Ferrand’da yaklaşık 10.000 destekçisinin önünde konuşan aşırı sol lider, öğrencileri övdü ve kendi deyimiyle “Yeni Fransa” için kurulacak Altıncı Cumhuriyet vizyonunu savundu.
Mélenchon, protestocuların “son derece yüksek siyasi ve sendikal olgunluğunu” övgüyle karşıladı, Parcoursup üniversite giriş platformunu kaldıracağına söz verdi ve oy kullanma yaşının 16’ya indirilmesi talebini yineledi.
Öğrenciler ise Mélenchon ya da partisi tarafından manipüle edilmediklerini vurguladılar.
Ülkenin demografik ve kültürel dönüşümünün yeni bir siyasi düzen gerektirdiğini savunan Fransız lider, genişletilmiş sosyal yardım ve ekolojik bölgeselleştirmenin yanı sıra, vatandaş referandumları ve seçilmiş yetkilileri görevden alma yetkisini de içeren kapsamlı bir anayasa reformu önerdi.
Mélenchon, ABD Başkanı Donald Trump’ı bir “düşman” olarak nitelendirdi ve “Çocuklarımızı ve torunlarımızı, NATO’nun uydurduğu tehlikeli bir operasyon uğruna ölmeye hazırlamıyoruz,” dedi.
Mélenchon’un seçim programında NATO üyeliğinin “Fransa’nın çıkarlarına aykırı” olduğu belirtiliyor, Rusya ile daha iyi bir diyalog kurulması çağrısında bulunuluyor ve Ukrayna’dan hiç bahsedilmiyor.
Avrupa
BSW ile CDU, “AfD sorununu” tartışıyor

Ülke genelinde oyları yüzde 20 civarında seyreden CDU ve Saksonya-Anhalt’teki “yakınlaşma” nedeniyle eleştirilen BSW, AfD ile nasıl başa çıkacağını tartışıyor.
Pazar günü, bu çıkmazdan çıkış yolları bulmak amacıyla Berlin’de parti yürütme kurulunun iki günlük kapalı kapılar ardında toplantısı başladı.
junge Welt’in (jW) aktardığına göre CDU Genel Sekreteri Franziska Hoppermann, toplantının başında hedefin “ülkemizin modernizasyonunu gözden kaçırmadan, bize ve politikalarımıza olan güveni yeniden kazanmak” olduğunu açıkladı.
Yürütme kurulu üyeleri tarafından muhtemelen tartışılacak konulardan biri, Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosu başkanlığına –muhtemelen CDU oylarıyla– AfD üyesi Tobias Rausch’un seçilmesi ve AfD ile nasıl başa çıkılacağı sorusu.
Toplantı başlamadan önce bile, bazı CDU’lu siyasetçiler partinin AfD’ye karşı sergilediği katı mesafeyi bir kez daha sorgularken, diğerleri “güvenlik duvarını” savundu.
Örneğin, Welt am Sonntag (WamS) gazetesine konuşan Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosunun CDU üyesi Guido Heuer, AfD ile “kırmızı çizgilerin” belirlenmesi şartıyla seçici bir işbirliği yapılmasını savundu.
Heuer, “Güvenlik duvarıyla kendimizi duvarların arkasına kapattık fakat duvarın arkasında yangın devam ediyor,” diye açıkladı.
CDU’lu siyasetçi bununla birlikte, AfD veya Sol Parti ile koalisyon kurmayı “söz konusu bile olamaz” diye değerlendirdi.
Meclis grup başkan yardımcısı Günter Krings (CDU) bu önerileri reddetti. WamS’ye verdiği demeçte, “bizim uyumsuzluk kararımız olmasaydı AfD’nin zemin kazanamayacağı” iddiasını riskli bulduğunu belirtti.
CDU Genel Başkan Yardımcısı Karin Prien de partisinin AfD ile arasına net bir çizgi çekmesi konusunda ısrar etti.
Prien, Bayerischer Rundfunk’ta yaptığı açıklamada, CDU’nun AfD ve Sol Parti ile işbirliğini kategorik olarak dışlayan net bir politikası olduğunu belirtti: “Aksi takdirde, CDU uzun vadede mevcut haliyle varlığını sürdüremez.”
BSW’de de hafta sonu AfD ile nasıl başa çıkılacağı konusunda hararetli bir tartışma yaşandı.
Tartışmayı, Saksonya-Anhalt’taki beş BSW eyalet milletvekilinin perşembe günü, Magdeburg’da yeni televizyon stüdyosunun açılışını yapan sağcı Compact dergisinin davetini kabul etmeleri tetikledi.
Konuklar arasında Rausch ve AfD milletvekili grubu başkanı Oliver Kirchner de vardı.
Compact dergisinin genel yayın yönetmeni Jürgen Elsässer, toplantı için “tarihi bir buluşma” dedi.
AfD’den 20 milletvekilinin yanı sıra, beş BSW milletvekili de daveti kabul etti.
Compact dergisi, her iki partiden politikacıların neşeyle kadeh tokuşturduğu fotoğraflarla birlikte, etkinliğin “birbirimizi şahsen tanıma fırsatı sunduğunu, ancak küçük gruplar halinde bir dizi stratejik konunun da tartışıldığını” bildirdi.
Cuma günü, BSW Federal Başkanı Fabio De Masi, X’te bir paylaşım yayınlayarak partisinin AfD’ye ilişkin tutumunu netleştirdi.
Compact etkinliğinden doğrudan bahsetmeden, “Gizli anlaşma ya da ayrıcalıklı bir ortaklık izlenimi oluşmamalı,” diye yazan De masi, AfD’nin kendi “siyasi rakipleri” olduğunu savundu.
BSW’in kamu yayıncılığını reform etmek istese de “bir AfD TV kanalı istemediğini” vurgulayan De Masi, “Tarihsel revizyonizmi ve etno-milliyetçi ideolojiyi, ayrıca engelli kişilere yönelik aşağılayıcı tutumu reddediyoruz,” diye devam etti.
Parti başkan yardımcısı Sevim Dağdelen de De Masi’yi destekledi. BSW’li, AfD’nin “etnik kökeni ve kültürel münhasırlığı siyasi aidiyetin merkezine yerleştiren etnik milliyetçiliği” savunmanın yanı sıra “sosyal kesintileri, NATO’ya bağlılığı, İsrail’e silah sevkiyatlarını ve kitlesel yeniden silahlanmayı” da desteklediğini hatırlattı.
Morning Star’a yazdığı makalede Dağdelen, Magdeburg eyalet meclisinde AfD ile CDU arasında yapılan anlaşmaların, “yerel bir personel meselesinden çok daha fazlası” olduğnu ileri sürdü.
Dağdelen’e göre bu anlaşmalar, seçim kampanyasında savaşa karşı çıkarken iktidara giderken NATO ile uyumlu bir tutum sergileyen, Trump’a yakın bir sağın nasıl şekillendiğini gösteriyor.
Yeni “transatlantik sağ”ın laboratuvarı olarak İtalyan hükümetine işaret eden BSW’li, sırada Fransa ve İspanya’nın olduğunu yazdı.
AfD’nin 29 Eylül tarihli bir strateji belgesinde, Avro bölgesinden ayrılma yönündeki önceki taleplerinden geri adım attığına işaret eden Dağdelen, “Trump’ın beğenisine uygun bir AB, reformların yeni hedefi olarak ortaya çıkıyor,” dedi.
Bu partinin silahlanma ve NATO konusunda her zaman Trump ile uyumlu bir tutum sergilediğini kaydeden Dağdelen, “Rusya ile barışa yönelik savunuculuğu, giderek daha çok, her şeyden önce cumhuriyetin doğusunda oyları en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmış, hedef odaklı bir söylem” olarak tasarladıklarını kaydetti.
Dağdelen’e göre Saksonya-Anhalt’te meclis başkanının AfD-CDU ittifakıyla seçilmesi, “Almanya’daki transatlantik sağın dönüşümünün ne kadar hızlı ilerleyeceği ve bu süreçte AfD ile CDU arasındaki işbirliğinin nasıl bir rol oynayacağı konusunda” bahisler yapılabileceğine işaret ediyor.
Rausch da Dağdelen’in değerlendirmesini doğrulamaya istekli gibi görünüyordu. Pazar günü Compact’a verdiği demeçte, “Öncelikle Amerikan büyükelçisini davet etmeyi gerçekten çok isterim” dedi; ardından İsrail büyükelçisini ve ancak ondan sonra da Rus büyükelçisini davet edeceğini ekledi.
BSW’nin bir diğer başkan yardımcısı Christian Leye de De Masi’ye katılarak şöyle konuştu:
“Eğer biri BSW’nin rotasını AfD’ye yakınlaşacak şekilde değiştirmek istiyorsa, açık ve dürüst bir tartışma yapılmalı; o zaman parti de bu tartışmaya katılabilir.”
Magdeburg’daki BSW milletvekili grubu başkan yardımcısı Claudia Wittig ise X’te bu görüşe karşı çıktı ve “Farklı siyasi görüşlere sahip insanlar birlikte yemek yiyebilir, hatta bir kadeh şarap bile içebilir,” dedi.
AfD ve BSW, geçen hafta Saksonya-Anhalt eyalet meclisinde “Ukrayna’daki Savaşı Tırmandırmak Yerine Barış Görüşmeleri” başlıklı bir önerge sundu.
junge Welt’ten Nick Brauns’a göre BSW, eyalet parlamentosunda belirleyici oyu elinde tutuyor olsa da, kendi iddialarının aksine, AfD’yi “ileriye” çekmiyor.
Yazara göre tam aksine, iktisadi açıdan liberal ve “kısmen faşist” olan bu partiye toplumsal bir kalkan sağlıyor ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar ile Ukrayna’ya yardım kararlarının federal düzeyde alındığı göz önüne alındığında, esasen sembolik bir önerge aracılığıyla partinin kendisini bir “barış partisi” olarak sunmasına imkân tanıyor.
Brauns yorumunu şöyle tamamlıyor:
“‘Alternatif’e bir alternatif olarak kurulan BSW, giderek ona bir köprü olduğunu kanıtlıyor. Bazı BSW üyeleri, AfD’nin kucaklamasından ve medya desteğinden hâlâ gurur duysa da, bu süreçte kenara itildiklerinin farkında bile değiller. Zira AfD, CDU’dan ayrılanlarla birlikte gerici sivil blokun içinden yönetmeyi tercih ediyor.”
Avrupa
İngiliz istihbarat servisleri: Yapay zeka başat bir tehdit

İngiltere’nin istihbarat teşkilatlarının başkanları, yapay zekanın önümüzdeki yıllarda ulusal güvenliğe yönelik en büyük tehditlerden biri olabileceği konusunda hükümeti uyardı.
The Times’ın aktardığına göre MI5 Genel Müdürü Ken McCallum, MI6 Başkanı Blaise Metreweli ve GCHQ Direktörü Anne Keast-Butler, 8 Eylül’deki kabine toplantısında bir brifing verdi.
Genel tehdit tablosu ele alınırken, yapay zekanın kötü niyetli kişiler tarafından İngiltere’ye zarar vermek amacıyla nasıl istismar edilebileceği konusunda uzun bir tartışma yaşandı.
Rusya ve İran gibi “düşman devletlerin” yanı sıra “terörist gruplar ve tek başına hareket eden kişiler” tarafından bu yeni teknolojinin silah olarak kullanılabileceğine dair endişeler dile getirildi.
McCallum’un bakanlara yapay zekanın “düşünmeniz gereken en önemli konu” olduğunu söylediği anlaşılıyor.
Yapay zeka modellerinin gelişme hızı ve Andy Burnham’ın sorunu ne kadar ciddiye aldığı, hükümetin üst kademelerindeki bazı kişilerde endişe yaratıyordu.
Bir bakan, bu durumu, “uyarı ışıklarının yanmasına rağmen asgari düzeyde önlem alındığı Covid pandemisinin ilk aşamalarına ve 2008 finansal krizine” benzetti.
İstihbarat şeflerinin kabineye yaptığı brifing, acil bir tehlike nedeniyle değil, yaklaşık olarak yılda bir kez yapılan tehdit tablosuna ilişkin düzenli güncellemenin bir parçası olarak gerçekleştirildi.
Bu, 17 Temmuz’da başbakan olan Burnham’ın bakanlarını atamasından bu yana yapılan ilk toplantıydı.
Burnham, Liverpool’da düzenlenen İşçi Partisi konferansında yaptığı bir saatlik konuşmada yapay zekaya sadece üstünkörü bir şekilde değinmiş ve görevdeki vizyonunu ana hatlarıyla ortaya koyarken, “yapay zekanın riskleri konusunda net bir bakış açısına sahip olacağını” söylemişti.
Aynı gün, yapay zeka danışmanı Jade Leung görevinden ayrıldığını duyurdu. Başbakanlıkta bu pozisyonun korunup korunmayacağına dair tartışmalar yaşandı ama pozisyonun devam ettirilmesi kararı alındı.
Yapay zeka sektöründen isimler de başbakanın Bilim, İnovasyon ve Teknoloji Bakanlığı’nı feshetmesini ve yapay zeka ile ilgili görevleri birden fazla bakanlığa dağıtmasını eleştirdiler.
Burnham’ın destekçileri ise, tüm bakanlıklara yapay zekayı destekleme görevini vermenin daha mantıklı bir strateji olduğunu savunarak ve başbakanın kabineye bir yapay zeka bakanı atadığını belirterek bu eleştirilere karşı çıkıyor.
Başbakan, dünya liderlerinin katılacağı ve gelecek yıl Manchester’da düzenlenecek G20 zirvesini, yapay zeka kullanımına ilişkin bir “küresel kurallar dizisi” üzerinde anlaşmaya varmak için kullanmayı planlıyor.
Bununla ayrı olarak, Kral geçen ay İskoçya’daki Dumfries House’da yapay zeka sektörü liderleri, hükümet bakanları ve sivil toplum düşünürleriyle bir toplantı düzenleyerek bu teknolojinin getirdiği zorlukları tartıştı.
Nvidia, Anthropic, Google DeepMind ve Open AI gibi dünyanın en güçlü yapay zeka şirketlerinin liderleri etkinliğe katıldı.
Whitehall’dan üst düzey bir isim, istihbarat şefleri ve Kral Charles’ın müdahalelerinin Burnham’ı yapay zeka meselesini daha sıkı bir şekilde ele almaya teşvik ettiğini değerlendirdi.
Kaynak, “Casuslar ona bu konuya önem vermesini söylüyor. Kral da ona bu konuya önem vermesini söylüyor,” dedi.
İstihbarat kurumlarının bu teknolojinin oluşturduğu risk hakkındaki değerlendirmesi, geçen yıl Ekim ayında McCallum’un tehditlere ilişkin güncel bilgileri içeren yıllık kamuya açık konuşmasını yaptığı sırada ortaya çıkmıştı.
O dönemde şunları söylemişti:
“Terörist adayı kişiler, propaganda, silah araştırmaları ve hedef keşifleri için yapay zekayı kullanmaya şimdiden çalışıyor. Devlet aktörleri ise seçimleri manipüle etmek ve siber saldırılarını daha etkili hale getirmek için yapay zekayı istismar ediyor.”
İngiliz istihbarat kurumları için “fırsatlar” olduğunu kabul etse de, MI5 şefi şunları eklemişti:
“Aşırı heyecan ve korku yayma riski göz önüne alındığında, sözlerimi dikkatli seçeceğim. Hollywood filmlerindeki senaryoları öngörmüyorum. Genel olarak, yapay zekanın gerçek faydalar sağladığını gören bir teknoloji iyimseriyim. Fakat yapay zeka yetenekleri hızla ilerlemeye devam ederken, MI5 ve GCHQ gibi kuruluşların ve Birleşik Krallık’ın çığır açan Yapay Zeka Güvenlik Enstitüsü’nün, önümüzdeki yıllarda ülkenin güvenliğini sağlamanın nasıl olması gerektiği konusunda bugün derinlemesine düşünmelerini bekleyebilirsiniz. Yapay zeka bize asla ‘zarar vermek’ niyetinde olmayabilir. Fakat zarar verme potansiyelini görmezden gelmek pervasızlık olur.”
İngiltere’de son haftalarda kamuoyundaki tartışmaların büyük bir kısmı, Rishi Sunak’ın Muhafazakâr hükümeti altında kurulan Yapay Zeka Güvenlik Enstitüsü’nün test amacıyla yeni ABD yapay zeka modellerine erişip erişemeyeceği ve teknolojinin kendisinin insanlık için bir risk oluşturup oluşturmadığı üzerine odaklandı.
Fakat Whitehall’ın bazı çevrelerinde, siber saldırılarda kullanılma da dahil olmak üzere yapay zeka modellerinin oluşturduğu acil tehlikenin çok daha fazla dikkat gerektirdiği yönünde bir görüş hakim.
Bu yaz, Hükümet Siber Koordinasyon Merkezi, devletin bazı birimlerinde en gelişmiş yapay zeka modellerinden kaynaklanan siber saldırılara karşı savunma sistemlerini test etmek amacıyla bir dizi “hackathon” düzenledi.
Bu çalışmalar, dokuz devlet kurumunda 407 güvenlik açığı ortaya çıkardı. Bunlardan biri, bir saldırganın bilgisayar kodunu değiştirmesine ve “önemli bir dijital hizmetin” işleyişini etkilemesine olanak tanıyan “kritik” olarak değerlendirilen bir güvenlik açığıydı.
Sonuçlar kamuoyuna açıklandığında söz konusu hizmetin adı belirtilmedi.
Saldırıların gerçekleştirilmesi sadece 13.000 sterline mal olmuştu. Bu durum, niyetleri kötü aktörlerin nispeten küçük meblağlarla ne kadar büyük hasara yol açabileceğini hatırlattı.
Hem Burnham hem de Maliye Bakanı John Healey, parti kongresindeki konuşmalarında yapay zekanın getirdiği zorluklara değindi ama bu konuyu kısaca ele aldılar.
Hükümet, geçen Kasımda Sovereign AI Fund’ı kurdu; bu fon, siber güvenlik becerilerine sahip olanlar da dahil olmak üzere İngiliz yapay zeka şirketlerine beş yıl boyunca 500 milyon sterlin yatırım yapıyor.
Bir hükümet sözcüsü şunları söyledi:
“Ulusal güvenlik, hükümetin birinci görevidir. Yapay zeka giderek daha güçlü hale geldikçe, İngiltere bunun getireceği tehditlere karşı hazırlıklı olmalıdır. Bu, en gelişmiş sistemleri test etmek, kendi yeteneklerimizi geliştirmek ve savunmamızı güçlendirmek anlamına gelir. İngiliz halkının güvenliğini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız.”
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Dünya Basını4 gün önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı












