Görüş
Çatışmanın geleceği: Polonya – 1

Emperyalist dünyanın reflekslerini kavramak için ideal bir dönem göstermek gerekseydi eğer, hiç tereddütsüz 1939’a işaret ederdim. 1939 küresel bir altüst oluşun en kritik yılıdır — her anlamda bir altüst oluştur bu: 1929 krizinin ardından birikim modelinde süreğen bir belirsizlik; küçük burjuvazinin varoluş krizi ve yükselen küçük burjuva sağcılığıyla birlikte muazzam bir ahlaki çürüme; kapitalizmde sınıf mücadelelerinin ortaya çıkardığı demokratik hak ve hürriyetlerin hızla budanması; emperyalist dünyanın başlıca güçlerinin siyasi elitlerinin delice dargörüşlülüğü, savaş kışkırtıcılığı ve savaşın eşiğinde de onu durdurma imkanlarının artık tamamen ortadan kalkmış olması. Bir sosyalizm faktörü olduğu doğrudur; ancak 1939’da Sovyetler Birliği’nin emperyalist güçler arasında ihtilafta sadece ideolojik bir çıbanbaşı olarak değil aynı zamanda neredeyse sonsuz bir yağma alanı olarak da görüldüğü genellikle unutuluyor. Sadece faşist Almanya’nın Lebensraum’u değil. Haziran ve temmuz aylarında Hitler’in “ekonomi dehası” denilen (prematüre bir Friedman, dahası Dünya Ticaret Örgütü’nün fikir babası) Helmuth Wohltat’ın Londra’da (Foreign Office Denizaşırı Ticaret Departmanı başkanı) Robert Hudson ve (Chamberlain’in gölge dışişleri bakanı denilen) Horace Wilson ile yaptığı görüşmelerde bakir Sovyetler Birliği, yarı bakir Çin ve ayrıca Fransa’ya ait sömürgelerin Britanya ve Almanya arasında paylaşılması planları da bunu açıkça gösterir.
Ama bunlar şimdilik başka hikaye; daha sonra tekrar dönmek üzere ara verelim. Bu yazının konusu, Polonya. Bu ülkenin siyasi eliti, tıpkı 1939’da olduğu gibi iki buçuk yıldır yaşadığımız uzatmalı 1939’da da başrol oyuncularından biri ve dahası, iki tarihi kesitteki davranışları neredeyse karbon kağıdıyla çıkarılmış kopyayı andıracak kadar birbirine benziyor.
Benim “1939”da Polonya hükümetinin “askeri, siyasi, iktisadi olarak olanca zayıflığına rağmen kendisini dev aynasında görmekle kalmayıp Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa arasında belki mümkün olabilecek bir anlaşmayı kıyametin eşiğinde bile sabote etmeyi görev bellediğini ve böylece boynunu cellada bile isteye uzattığını” vurgulamıştım. Sayılı ülkelerin adlarını değiştirin, ortaya çıkacak tablo bugün de bunun aynısı olacaktır. Yaklaşan savaşı durdurmak veya en azından ertelemek fırsatı doğduğunda bile Polonya hükümeti, Fransa, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında kurulması muhtemel caydırıcı bir askeri paktı açıkça bloke etmiş ve sabah uyandığında kendini küfede bulan bir sarhoşun ayıklığına benzer baş dönmeleri içindeki Chamberlain hükümetini bile çileden çıkarmıştı. Fransa Dışişleri Müsteşarı Alexis Saint-Legér, o sırada Polonya’nın mutlak hakimi olan dışişleri bakanı Beck’in “Almanya’ya yakınlaşmak için yol aradığını” söylemişti. Başka deyişle Polonya hükümeti, Sovyetler Birliği’nin karşısındaki kampta bütün sandalyelerde birden oturmaya kalkıyordu ve kaçınılmaz akıbeti de öylelerinin ortak kaderi oldu: solucana dönüşüp çizmeler altında çiğnendi.
Her ülkenin bir yönetme geleneği, kültürü var. Bu kültür davranışlara bir öngörülebilirlik katıyor ve farklı siyasi kesitlerde de kendini gösteriyor. Polonya da öyle.
Bir önceki yazımda Macaristan başbakanı Orbán’ın AB Konseyi dönem başkanlığıyla eşzamanlı geliştirdiği Kiev, Moskova, Pekin, Mar-a-Lago ve Washington turu üzerinde dururken “hepsi gerçek bir Washington kuklası olan Çekiya, Polonya ve Baltık ülkelerinin vasal yetenekleri sayesinde ABD’de (abartarak söyleyeyim) sosyalizm gelse bile kolaylıkla uyum sağlayabileceğini” söylemiştim. Küçük bir düzeltmeyi hak ediyor bu cümle: diğerleri birden fazla sandalyede oturmayı beceremiyor, manevra kabiliyetleri de yok, bu yüzden eğer efendileri sağlam irade gösterirse provokatör olarak rolleri önemsiz kalacaktır. Polonya siyasi eliti ise Rusya’nın karşısındaki bütün sandalyelerin (ABD, AB, Britanya) hepsinde birden aynı anda oturuyor. Gücünün çok ötesinde bir özgüvenle (insanlarda genellikle aşağılık kompleksiyle karışık bir korkudan kaynaklanır bu) o sandalyeden bu sandalyeye kaykılıyor, sandalyelerin gerçek sahiplerinin birbirlerine karşı mücadelesinde pay kapıp güç sahibi olmaya çalışıyor ve kendisi saf değiştirme tehdidiyle onların her birini daha radikal, daha agresif tutum takınmaya itiyor.
Almanya, doğudan ucuz işgücü temin etmek için Polonya’nın AB üyeliğini desteklemişti. O zaman dahiyane bir siyaset gibi görünüyordu bu; oysa Varşova’da pro-Amerikan bir gericiliğin tesisine yardım etmenin akla gelebilecek en ahmakça siyaset olduğu açıkça ortaya çıktı: Birlik’in motoru olan Almanya bütün kararlarda Polonya elitinin arzularını hesaba katmak, onunla uzlaşmak zorunda kaldı ve özellikle de Merkel’in eski prensesi, pandemi skandallarının baş kahramanı Ursula von der Leyen başkanlığında birlik katıksız bir Amerikan aparatına dönerken Berlin de Polonya elitinin siyasi esiri haline geldi.
Neler oldu? Geçen iki buçuk yıla genel bir bakış
İki buçuk yıldır Polonya’nın çatışmaya yönelik tutumunu en genel başlıklarla özetlemeye değer.
24 Şubat 2022’nin üzerinden daha bir buçuk ay geçmeden zamanın Varşova hükümetinin başbakan yardımcısı Polonya’ya Amerikan nükleer silahları konuşlandırmaya hazır olduklarını açıklamıştı. Bu nükleer silah meselesi iki buçuk senedir mütemadiyen gündeme geliyor. 2022’nin ekiminde Lukaşenko, Varşova yönetiminin ABD ülkesine nükleer silah konuşlandırsın diye “çırpındığını” söylemişti. Neticede Rusya ve Belarus bu ikincisinin topraklarına taktik nükleer silah konuşlandırma kararı verdi. Normal bir hükümetten böyle bir durumda gerilimi azaltması ve karşılıklı silah indirimine gitmenin yollarını araması beklenir; oysa Polonya hükümetinin başbakanı Mateusz Morawiecki 30 Haziran 2023’te daha fazla nükleer silah ve daha makbul “müttefik” statüsüne göz dikip NATO’nun ülkesine nükleer silah konuşlandırması talebini tekrar etti.
Polonya Başbakan Yardımcısı ve Kültür Bakanı daha 3 Nisan 2022’de Rus kültürünün sosyal alandan silinmesi gerektiğini söylemişti: “Rusya kültürü sosyal alandan çıkmalıdır. Rusya balesinin zamanı değil, Çehov veya hatta Puşkin için iyi bir sezon değil.” 13 Mayıs’ta Polonya başbakanı Morawiecki The Telegraph’a verdiği mülakatta Batı’ya, “bütün Avrupa’yı tehdit eden” Rus dünyasını “yok etme” çağrısı yaptı. 2022 ekiminde Polonya Senatosu, Baltık’ın gerisinde kalmamak için Rusya’yı “terörist rejim” olarak kabul eden bir kararı kabul etti. Polonya hükümeti 9 Mayıs 2023’te de harika bir eylemde daha bulundu: Kaliningrad’ın adını değiştirdi. Bu, mesela Moskova’nın adını değiştirmekten teknik olarak farksız; zira Kaliningrad Rusya toprağı. Ama oluyor işte. Polonya’nın ultranasyonalist hükümeti o zamandan beri Kaliningrad’a eski adı olan Königsberg’in Lehçeye çevirisi olan Królewiec diyor.
2022 boyunca Rusya karşıtı ittifak henüz yeterince biçimlenmiş değildi; Almanya’da savaş kışkırtıcısı Yeşillere rağmen SPD az çok makul davranmaya çalışıyordu, muhtelif Avrupa başkentlerinden de temkinlilik mesajları geliyordu. Polonya hükümeti bu temkinli atmosferin kırılmasında Avrupa’da başrolü oynadı. Örneğin The New York Times daha 6 Nisan 2022’de Polonya ve Baltık ülkelerinin Moskova ile ilişkilerin tamamen kesilmesinde ve “Rusya’yı dizlerinin üzerine çökertecek” tedbirler alınmasında ısrar ettiklerini yazmıştı.
4 Temmuz’da Kiev dışişleri bakanı Kuleba, AB hayalleriyle coşmuş, “birliğe girdikten sonra Polonya ile birlikte AB’yi reforme edeceklerini” söylüyordu. AB’de reform ancak Almanya engelinin temizlenmesiyle mümkün olabileceğine göre, Polonya siyasi eliti Berlin’in yerine geçmenin ıslak düşlerini görüyor olmalıydı. Sonuçta Adenauer sonrası Alman siyasi tarihinin en kişiliksiz, en kukla hükümeti yelkenleri tamamen suya indirdi. 2023 Ocak ayında artık tamamen bir Rheinmetall manivelasına dönüşen ve adeta Yeşillerden daha yeşil olduğunu kanıtlamaya çalışan Alman şansöliyesi Kiev rejimine Leopard tankları vermeme ısrarından vazgeçmişti; bu kararda Polonya hükümetinin baskısı çok etkili olmuştu ve bu nedenle müjdeyi Duda’nın Kiev’de vermesi hiç şaşırtıcı değildi. Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, bu açıklamanın ardından Almanya’nın hâlâ tereddüt ettiğini görünce açıkça tehdit etmekten de çekinmemişti: “Ya bu izni hızla alırız ya da bildiğimiz gibi davranırız.” Polonya kasım sonunda adeta bütün AGİT üyelerinin iradelerini ipotekledi ve Lavrov’un aralık başında Łódź’da yapılacak olan AGİT toplantısına katılmasına yasak koydu. Sovyetler Birliği’nin hukuki devamcısı olarak Rusya, AGİT’in kurucu üyelerinden; dolayısıyla bu yasak, sözgelimi ABD’nin Rusya’nın BM toplantısına katılmasına yasak koymasından farksızdı. Diplomatik teamüllerin yerini derin bir düşmanlık almıştı; Polonya hükümeti 26 Nisan 2023’te de Rusya’nın Varşova büyükelçiliği ve ticaret ataşeliğinin banka hesaplarına el koydu.
Kiev rejimine F-16 verilmesi tartışmalarını tetikleyen de Polonya hükümeti olmuştu. 2023 ocak ayı sonunda başbakan Morawiecki, “NATO ülkeleriyle tam bir koordinasyon halinde” kendi F-16’larından vermeye hazır olduklarını söylemişti.
Polonya-Ukrayna “birliği”
18 Nisan 2022 gibi erken bir tarihte bir grup Polonyalı siyasetçi Polonya-Ukrayna birliğinin hiç değilse konfederasyonunun kurulmasını istiyordu. Bu mesele en azından 2023 baharına kadar her iki tarafta da büyük bir coşkuyla konuşuldu, Kiev’de ve Varşova’da kucaklaşma fotoğrafları ona eşlik etti. Ancak Kiev’in coşkusu geçen yılın ortalarında ortaya çıkan hububat krizi yüzünden söndü. Aşağıda geleceğim buna. Ama Varşova’nın kökleri 1930’lu yıllara dayanan, hayali bir devr-i saadeti (Baltık’tan neredeyse Karadeniz’e uzanan 16’ncı yüzyıl) yeniden canlandırma hayallerinin sıcaklığından bir şey kaybetmedi.
Putin 4 Kasım 2022’de “Polonya’nın Ukrayna’yı yutma arzusu” olduğunu söylemişti. 7 Aralık’ta Rusya İnsan Hakları Konseyi toplantısında bu meseleye tekrar döndü ve şöyle dedi: “Polonya’daki milliyetçi unsurlar her uyuduklarında rüyalarında, II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin’in kararı neticesinde Ukrayna’nın aldığı batı topraklarını geri aldıklarını görüyorlar ve kim ne derse desin buna yönelecekler. Nihayetinde mesele buna varacak. Bundan hiçbir şüphem yok.” 2023 şubatında Lavrov da “Polonya’nın hastalıklı bir tarihi ve en az o kadar hastalıklı ihtirasları” olduğunu ve ekspansiyonist emeller güttüğünü söyledi. Putin’in geçen yıl 21 Temmuz’da Rusya Güvenlik Konseyi daimi üyeleriyle yaptığı toplantıdaki konuşması bu bağlamda özel bir önem taşıyordu. Orada 1920-30’lu yıllarda protofaşist Varşova rejiminin Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan ve ekspansiyonist tutumunun 1939 trajedisiyle son bulduğunu, savaştan sonra “Polonya’nın Sovyetler Birliği sayesinde, Stalin’in tutumu sayesinde batıda büyük topraklar, Almanya’nın topraklarını aldığını” hatırlattı. Şöyle dedi: “Polonya liderlerine gelince, herhalde NATO şemsiyesi altında bir koalisyon oluşturmayı ve sonrasında oradan kendilerine yağlı bir parça koparmak, kendi tarihi toprakları saydıkları bugünkü batı Ukrayna’yı geri almak için Ukrayna çatışmasına doğrudan müdahale etmeyi hesaplıyorlar. Belarus topraklarının hayalini kurdukları da iyi biliniyor.” Putin, Ukrayna’da insan etinin batıya yetmediğini ve cepheye “Polonyalılar, Litvanyalılar ve diğerlerinden oluşan yeni sarfiyat malzemesi” sürmeyi planladıklarını da belirtmişti; ancak: “Tek bir şey söyleyeceğim: bu çok tehlikeli bir oyun ve bu tür planları yazanların sonuçlarını da düşünmesi gerekir.”
Bu sürecin en önemli olaylarından biri 15 Kasım 2022’de yaşandı: Varşova, Rusya’dan fırlatılan bir füzenin Polonya topraklarına düştüğü iddiasıyla NATO’yu 4’üncü maddeye dayanarak acil toplantıya çağırdı. Bu madde üye devletlerden birinin toprak bütünlüğünün, siyasi bağımsızlığının veya güvenliğinin tehdit altında bulunduğunu iddia etmesi üzerine işletiliyor. Duda ve Kiev’deki görev süresi bu yılın 20 Mayıs’ında bitmiş olan komedyen başkan, füzenin Rusya’dan fırlatıldığını söyleyerek öyle bir patırtı kopardılar ki, bizzat Biden müdahale edip “ön bilgilerin, Polonya’ya atılan füzelerin Rusya’dan fırlatıldığını yalanladığını” açıklamak zorunda kaldı. Böylece füzenin aslında Kiev rejimi tarafından fırlatılmış olduğu ortaya çıktı. Olay iki açıdan önem taşıyordu. Birincisi: Polonya, söz konusu füze henüz Ukrayna hava sahasındayken kendi hava savunma sistemlerini kullanmıştı — başka deyişle Rusya’nın Ukrayna’daki hedeflere karşı fırlattığını düşündüğü bir füzeyi Ukrayna hava sahasında vurmaya kalkmıştı. İkincisi, CNN’in haberine göre ABD füzenin seyrini Polonya semalarındaki NATO’ya ait bir erken uyarı uçağından takip etmişti; belki de Washington yönetimi Polonya-Ukrayna ortaklığından bu doğrultuda bir provokasyon bekliyordu ve peşinen ön almıştı.
Şunu da eklemek gerek: Kuzey Akım sabotajında da Polonya’nın dahli olduğu iddiası The Wall Street Journal tarafından üstelik daha 11 Haziran 2023’te ileri sürülmüştü. Aynı gazete bu yılın başında da Alman hükümetinin Kuzey Akım soruşturmasıyla ilgili taleplerini Varşova’nın geciktirdiğini yazıverdi.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum












