Görüş
Amerika; ‘İstisnai’ ülke, ‘rekabetçi’ demokrasi ve ‘vazgeçilmez’ lideri

Dünyaya ‘liderlik etmesi’ elzem görülen ‘vazgeçilmez ülke’ ve ‘istisnai ulus’ olarak Amerika Birleşik Devletleri fikri; çeyrek asır kadar önce Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın formülüyle sunulmuştu. Soğuk Savaş sonrası yönetici elitin kibrinin ifadesi olan bu iddialar, seneler sonra en büyük ‘taşıyıcısı’ olma hevesindeki Joe Biden’ın şahsında bir trajediye dönüştü.
5 Kasım başkanlık seçimleri için ikinci dönem aday olurken ‘Amerikan ulusu gibi kendisini de vazgeçilmez’ gören ve ‘Sadece yüce Tanrı’nın kendisini adaylığı bırakmaya ikna edeceğini’ söyleyen Joe Biden, ‘Demokratik Partisi’ tarafından bir kenara atıldı. ‘İstisnai ulusun’ rekabetçi demokrasisi ise parti elitleri ve milyarderlerin önseçimlerde tek bir oy bile almayan bir kişiyi yerine atamasıyla ‘taçlandırıldı’. Şimdi çok eleştirilen rakip Cumhuriyetçi cephenin söylem ve yöntemlerinden hiç farkı olmayan bir propaganda makinasıyla 5 Kasım başkanlık seçimi için ‘görücüye’ çıkılıyor.
Son dönemde Birleşik Krallık ve Fransa seçimleri, neoliberal Batı modelinde ‘temsili demokrasinin’ sancılarını ortaya sermişti. Ancak ABD’nin kendine özgü rekabetçi demokrasi iddiası açısından daha da dikkat çekici bir manzara belirdi. Doğrusu dünya gözlemcilerinin sinik analizlerini meşrulaştıran her türlü malzemeyi sunuyor.
‘SIRADANLAŞTIRILAN’ DEVRİLME SÜRECİ
Joe Biden’ın ‘bunama’ tezahürleri epeydir dünyaya mal olmuştu. ABD’de -Birleşik Krallık’ı da katarsak Anglo-Amerikan dünyada- ana akım medya aşikar olanı örtmeye çabaladı. Taa ki 27 Haziran’da Joe Biden ile Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump arasındaki başkanlık münazarasına kadar…
27 Haziran’da; Biden’ın Trump’ın ‘bileğini bükemeyeceği’ alenen anlaşılınca iş değişti. Münazara ABD’deki neoliberalleri dehşete düşürdü. En başta kaybetme korkusuyla…
Dolayısıyla Joe Biden’ın; ‘Demokratik parti politbürosu’ ve siyasi sistemin ‘bağışçılar’ diye anılan para babaları tarafından alaşağı edilmesi kimse için ‘beklenmedik’ değildi. Buna karşılık Biden’ın devrilmesi süreci ‘sıradanlaştırılmaya’ çalışıldı. 81 yaşında açık bunama belirtileri karşısında ‘onurlu biçimde’ kenara çekilmek yerine son ana kadar inat etmesinin perde arkası da titizlikle işlendi.
Biden, 5 Temmuz’da ABC’de George Stephanopoulos’a, kenara çekilme çağrıları karşısında kararlılığını en sevdiği dış politika söylemlerinden birisi olan ‘vazgeçilmez ulus’ fikrini kendi varlığına mal ederek reddetmişti: “NATO’yu benim gibi kim bir arada tutabilir? Pasifik Havzasını, en azından şu anda Çin’i kontrol altında tuttuğumuz bir konumda tutabileceğim bir pozisyonda kim olabilir? Bunu kim yapacak? Bu erişim kimde var?”
Bu şişkin egonun partisinin rakip klanlarının baskısı ile ekarte edilmesi çok sürmedi. Kurulan komplo elbette Amerika’ya özgü oldu.
Çarşaf çarşaf anketlerle Amerikan halkının ve özellikle Demokratik tabanın çekilmesini istediği vurgulandı. NY Times yayın kurulunun münazaranın hemen ardından saygılı bir dille ‘çekil’ çağrısından yahut Holivutçu George Clooney’e makale yazdırılmasından belliydi. Ama Beyaz Saray Biden’ın fiziksel ve zihinsel durumuyla ilgili ‘hiçbir şeyciği yok’ demekte ısrar ederken, ‘doktorların Parkinson şüphesiyle bir yıldır kendisini kontrol altında tuttuğu’ sızdırılarak darbenin zemini hazırlandı. Son anlarda Biden’ın Kovid-19’a yakalanarak memleketi Delaware’de kendisini tecrit ettiği duyurulduğunda ‘öldüğü’ dahi iddia edildi.
19 Temmuz’u gelindiğinde, Biden, 13 Temmuz’da suikast girişimi atlatmış rakibi Trump’ın Cumhuriyetçi Konvansiyon’daki konuşmasına meydan okuyor, ekibi de başkanın kampanyasına devam edeceğini söylüyordu.
‘Yüce Tanrı’ 21 Temmuz Pazar gününe kadar ‘dayandı’.
BİR TUHAF ÇEKİLME, BİR KURU TEŞEKKÜR VE…
Birleşik Devletler’de başkanlık yarışından adayların çekilmesi görülmemiş iş değil. 1968’de Demokrat Başkan Lyndon Johnson Vietnam savaşının şiddetli etkisi altında çekilmişti. Ama bunu münasip biçimde yapmış, çıkıp ulusa seslenerek Amerikan halkına durumunu izah etmişti.
Joe Biden’ın bu işi yapış biçimi bile sıradışı oldu. 21 Temmuz’da X hesabından herkesi ‘acaba gerçekten o mu’ yahut ‘imzası sahte mi’ diye eski kararnamelere baktıran bir mektup koyarak!
Mektupta Biden, hem 3.5 yılda yaptığı ‘büyük işleri’ övüyordu; güçlü ekonomi, yeniden inşa edilen ulus ve demokrasi, reçeteli ilaç maliyetleri, iklim yasaları vs… Yerine geçecek şahsiyete yapacak iş bırakmamıştı! Biden yine takıntılı olduğu abartılı ‘liderlik’ vurgusunu eksik etmedi; ‘ABD hiçbir zaman liderlik konusunda bu kadar iyi bir konuma sahip olmamıştı’… İnanılmaz ama ‘Büyük Buhran’ atfı bile vardı! Biden bu kadar da başarılıydı ama yine de çekiliyordu: “Her ne kadar yeniden seçilme niyetim olsa da, görevimden çekilip görev süremin geri kalanında yalnızca Başkanlık görevlerimi yerine getirmeye odaklanmamın partimin ve ülkemin çıkarına olacağına inanıyorum.”
Doğrusu demokrasisinin alameti farikası olarak ‘rekabetçiliği’ gösteren Amerikan siyaseti açısından ‘parti ve ülke çıkarı’ gibi izahatlar çok kulak tırmalayıcı. Sosyalist ülkelerin siyasi yapılarına yönelik küçümser söylemler düşünülürse… Neticede Biden mektubunda ‘ulusa seslenişle’ durumu izah edeceğini belirtmekle yetindi.
Mektubun en dikkat çekici yanı, Demokratik Parti içinde en başta Obama ve Clinton klanlarının kapışmasında ismi öne çıkan yardımcısı Kamala Harris’e destek açıklamaması idi. ‘Kuru bir teşekkür’ vardı sadece. Derhal fark edilmiş olsa gerek ki, ‘birileri’ yarım saat içinde yine sosyal medyadan Biden adına ikinci bir açıklama yaptı. Biden’a “2020’de başkan yardımcısı adayı olarak Kamala Harris’i seçmem aldığım en iyi karardı. Bugün Kamala’nın bu yıl partimizin adayı olması için tam desteğimi ve onayımı sunmak istiyorum” dedirtmişlerdi.
Ne ki, Kovid-19’u atlatan Biden 24 Temmuz’da başkente dönerken ‘Sizce Kamala Harris Donald Trump’ı yenebilir mi’ sorularını cevapsız bırakıyordu.
Nihayet ‘ulusa sesleniş’ dört gün sonra, 25 Temmuz’da geldi. Biden yine aynı şeyleri söylüyordu! Başkanlığını ve liderliğini övüyor, ‘ikinci dönemi hak ettiğine inandığını’ belirtiyordu. ‘Demokrasiyi kurtarmaktan’ söz ediyordu: “Bu sebeple, ilerlemek için en iyi yolun, bayrağı yeni bir jenerasyona devretmek olduğuna karar verdim. Ulusumuzu birleştirmenin en iyi yolu bu.” Kararının ‘Trump’ı yenmek’ bağlamında alındığı açıktı. Bu kez Kamala Harris’i ‘deneyimli, güçlü ve yetenekli’ diye sunuyor ve “Şimdi seçim size kalmış. Amerikan halkı, bu seçimi yapın” diyordu.
Muazzam başarılara imza atmış, ikinci dönemi hak eden bir liderdi. Buna rağmen çekiliyordu ve uluorta tartışılan asıl sebepten hiç bahis yoktu. Üstelik kalan 6 ayda başkanlığa da devam edecekti. Dış politikada Ukrayna’dan Ortadoğu’ya facialar yaratan politikalarına…
Neticede bir mektup ve bir ulusa sesleniş ile Amerikan halkına ‘izahattan’ ziyade spekülasyon malzemesi sundu. Ama Demokratlara bir ‘oh’ çektirdi. Doğal olarak başta Cumhuriyetçiler olmak üzere pek çok insan ‘kampanya yürütecek halde değilse nasıl başkan kalabiliyor’ sorusunu yöneltti.
Tüm bunları bir ‘darbe’ ötesinde yorumlamak doğrusu zor. Ona ‘çekil’ diyenlerin hemen ardından ‘büyük lider’ diye taltif etmelerinin Biden’ı teskin ettiğini düşünmek de öyle…
Wall Street Journal’ın darbeyi sunuş biçimi, “Seçmenler bocalayan Başkan’ın çok yaşlı olduğunu düşünse de müttefikleri görmezden geldi, danışmanları yeteneklerini savundu, Demokrat Parti yetkilileri de diğer adayları saf dışı bıraktı” oldu. Neoliberal medya elbette ‘kediye kedi’ demedi. Ama NY Times’ta, Biden’ın ‘kuyusunu kazanların’ başında geldiği anlaşılan eski Başkan Barack Obama’ya çok öfkeli olduğu yazıldı. Şimdi ‘Yaşlı adam’ ite kaka yoldan çekilmişken, bu nahoş meselelere girmek yerine ‘önlerine bakıyorlar. Ve yapacak ‘çok iş’ var.
KAMALA, KAHKAHASI VE HİNDİSTAN CEVİZİ
Yaşlı adamın siyasi hırsları ve inadını yönetemeyip zamanında müdahale edemeyen Demokratik Parti, Kamala Harris gibi bir adayla baş başa kalmış durumda. Aslında Harris, 2020 başkanlık önseçim yarışında feci bir sonuç alarak hemen çekilmiş bir isim. 2017-21’deki kısa süreli senatörlük dönemi öncesinde San Francisco Savcılığı ve California Başsavcılığı dönemi var. Başkan adaylığında etkili olan valilik gibi büyük hükümet görevi deneyimi yok. Yönetim beceresi sorgulanan, siyasi fikir ve vizyonu belirsiz bir isim.
Amerikan standartlarında ‘solcu’ ve ‘ilerlemeci’ diye pazarlanıyor. Başsavcıyken Yüksek Mahkeme kararları hilafına davranarak aslında tahliye edilebilecek, şiddete bulaşmamış hükümlüleri hapishane sisteminde ‘köle emeği’ olarak tutması, hakkındaki tartışmaların en öne çıkanı. 2020 önseçimi münazarasında Amerikan müesses nizamı için ‘fazla kaliteli’ olan Tulsi Gabbard’ın, ‘kendisi tüttürürken’ 1567 siyahı düşük düzeyde marihuana bulundurmaktan hapiste tuttuğunu söylemesi karşısında zor anlar yaşamıştı. Başsavcıyken mağdurlarla ilgilenmek yerine makamı ve Senato’ya seçilebilmek için hatırlı tanıdıklarının ceza davalarını düşürdüğü iddia ediliyor.
3.5 yıllık başkan yardımcılığındaki performansı sönük. Sorumlu olduğu göç politikaları ise ABD için faciaya döndü. New York kentinde OHAL bile yaşandı. Bir ziyaretinde Guatemala Başkanı’nın yüzüne Amerika’ya göçün temel nedenleri olarak ‘siyasi yolsuzluğun’ hemen ardından ‘LGBT bireylere, kadınlara ve Afro kökenlilere şiddetin bulunduğunu’ söylemişliği var. Kimlikçilik en öne çıkan yanı. Siyah toplumdaki karşılığı epey tartışmalı görünüyor ama ‘en büyük siyah’, kadın ve LGBTQ hakları savunucusu. Artık insanın yetişkin dişisine ‘kadın’ demenin güçleştiği toplumsal cinsiyetçi Amerika’nın ‘renkli’ kadın başkanı olmaya soyunuyor.
Kamala’nın en büyük zaafı bizatihi ‘kişiliği’. Liderliğin güçlü belagat yerine medya cilasından geçtiği ‘prompter yüzyılında’ bile nadir bulunacak bir şahsiyet! Birbirini tekrarlayan anlamsız cümleleri video kliplerinin alay konusu. Haliyle sahteleri de üretiliyor; sahici olanların yanında ‘kaynıyorlar’. En meşhur olanı ‘annesinin Hindistan cevizi ağacından düşen çocuklarla’ ilgili kimsenin mana veremediği bir espri yapıp bir tek kendisinin şuh kahkahasıyla gülmesi. Ama sarsak hareketlerle dans etmesi üzerinden siyasi analiz yapılabiliyor. Bakışı, konuşması, jestleri, her haliyle bir samimiyetsizlik abidesi. Yazılı metinleri okumakla sınırlı kalmaması ‘tehlikeler’ barındırıyor, seçilirse ‘gafço Biden’ı sollama’ riski var. 2020 seçiminde ‘kim bu’ diye merak edip söyleşilerini izlemişliğimden söylüyorum; Hollywood hukuk film ve dizileri meraklısı olarak ‘nasıl olmuş da Amerikan hukuk sisteminde başsavcılığa yükselmiş’ diye düşünmüştüm. Tabii ‘kalitesi’ Amerika’da başkan seçilenlerin genel düzeyi açısından bir handikap sayılmamalı.
TRUMP’A KAYBEDECEKSE KAMALA KAYBETSİN HESABI…
Yani; Kamala Harris’in vaktiyle ağzı laf yapan bir ‘yaşlı kurt’ olarak Biden’ın içine sinmemesi doğal. ABD’nin son dönemde en ‘entelektüel’ başkanı olan Barak Obama’nın da Kamala’yı içine sinmediği anlaşılıyor. Nitekim günlerce açık destek sunmadı. Eşi Michelle en baştan adaylığı reddettiğinden meselenin ailenin bekasıyla da ilgisi görünmüyor. Açıkçası olup biten her şeyi bilen ama başkanken bile ‘üstüne alınmayarak yönetme’ becerisine sahip olan Obama ‘büyük devlet adamı’ olarak ‘partisi için kaygılanıyor’ ve Kamala’nın kaybetme ihtimalinden endişe ediyor gibi görünüyor. Rivayet o ki Obama ayrıca Demokratik Parti konvansiyonunda en azından rekabetçi bir görüntü verilmesini istediğinden Kamala’ya geç destek açıkladı.
Artık Roosevelt, Johnson, Kennedy gibi liderler çıkaramayan Demokratların durumu doğrusu parlak değil. Aslında Michigan Valisi Gretchen Whitmer yahut Kaliforniya Valisi Gavin Newsom gibi genç isimler var. Ancak kimsenin ‘kaybedecek kişi olmak istemediği’ anlaşılıyor. Yani ‘Trump’a kaybedecekse Kamala kaybetsin’ hesabı…
Dolayısıyla Demokratik Parti 19-22 Ağustos’ta Chicago’daki konvansiyona giderken görünüm şu: Iowa’da 15 Ocak’ta başlayan ön seçim haziranda sona erdi. 3 bin 930 delegeden 1976’sı yeterliyken Biden 3 bin 800’den fazla delegenin desteğini aldı. Şimdi bu delegeler oy vermedikleri atanmış Kamala’ya destek sunmakta. Teselli ‘Amerikan demokrasisini Trump’tan kurtarmak’ şiarında gizli. Genelde üçüncü dünya ülkelerine reva görülen türden bir ‘Amerikan demokrasisi iç ve dış düşmanların tehdidi altında’ vurgusu hakim.
Bu koşullarda Kamala’ya “Adaylığı hak etme ve kazanma niyetindeyim” demek kalıyor. Daha beteri Harris kamyanyayı ‘fiziksel ve zihinsel melekeleri’ yerinde olmayan bir Başkan’ın gölgesinde yürütmek durumunda. Aslında ABD Anayasası’nın 25. Ek Maddesi uyarınca, Başkan Yardımcısı ve Kabine, Başkan’ın görevine devam edemeyeceğini ilan etme ve onu istifaya zorlama yetkisine sahip olsa da… Kim bilir belki Konvansiyonla birlikte bu tartışmalar canlanır ve artık ‘topal ördek’ olmaktan bile çıkmış Biden’ı başkanlıktan da edebilirler.
İronik olan Washington Post’un ‘Tarihçiler Biden’ın çekilmesinin Amerikan demokrasisinin işlediğini gösterdiğini söyledi’ başlıklı makalesi olsa gerek. Amerikan siyasi tarihi ve gelenekleri açısından gelinen yere işaret ediyor.
Şimdilik Kamala’nın neoliberal medya cilasıyla keyfi yerine gelmiş görünüyor. Ama Biden’ın trajediye dönen devrilme sürecini tetiklediği anlaşılan Trump’a suikast girişiminin ardından Cumhuriyetçi cephe de konsolide oldu. Üstelik Trump’ın şimdiden müesses nizamı tedirgin etmek bakımından kendisini aşmaya başlayan bir de başkan yardımcısı adayı var: JD Vance. ‘Rekabetçi Amerikan’ denkleminin Cumhuriyetçi ayağındaki resmi de bir sonraki yazıya bırakalım.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek












