Görüş
Çin, neden İran’a askeri yardım sağlamayacak?
Haziran 2025’te İsrail ve İran 12 gün süren bir çatışmaya girmişti. Yazar o dönemde İstanbul’da büyük güçlerin Ortadoğu’daki rekabeti üzerine düzenlenen uluslararası bir konferansa katılıyordu ve konferansta Çin’in neden İran’a askeri yardım sağlamadığına dair pek çok soru gündeme gelmişti. Bugün, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatmasıyla birlikte bu soru tekrar gün yüzüne çıktı. Aslında, Çin’in diplomatik ilkeleri, ulusal çıkarları, uluslararası normlara bakışı, savaşa karşı tutumu ve Çin-İran ilişkileri hakkında bilgi sahibi olan herkes için Çin’in neden böyle bir pozisyon benimsediğini anlamak zor değil. Çin, İran’a karşı yürütülen savaşa doğrudan katılmayacak veya savaşmak için asker göndermeyecek olsa da, destek sunacak ve sorumlu bir büyük ülke olarak üzerine düşen görevleri yerine getirecektir. Çin’in yaklaşımının özünde, barış görüşmelerini teşvik etmek, çatışmaya girmeden destek sağlamak ve egemenlik ile istikrarı korumak yatmaktadır.
I. Çin’in diplomatik ilkeleri, İran’a askeri yardım sağlamayacağını belirler
Öncelikle, Çin bağımsız bir barışçıl dış politika izlemekte, ittifak anlayışı yerine ortaklık esasına dayalı, herhangi bir üçüncü tarafı hedef almayan bir anlayışı benimsemektedir. Çin, özellikle Soğuk Savaş dönemindeki büyük güç rekabetinden dersler çıkarmıştır; bu dönemde ittifaklar bazen büyük güçler için bir yükümlülük haline gelerek onları çatışma ve savaşa sürüklemiştir. Çin ve İran kapsamlı bir stratejik ortaklık sürdürmekle birlikte askeri müttefik değildirler ve ortaklık, Batı’daki anlamıyla “ittifak” anlamına gelmemektedir. Bu nedenle, Çin ve İran arasında karşılıklı savunma anlaşması bulunmamakta olup, Çin’in askeri yardım sağlama konusunda herhangi bir yasal veya ahlaki yükümlülüğü yoktur.
İkinci olarak, Çin, diğer ülkelerin içişlerine karışmama ve anlaşmazlıkların çözümünde güç kullanımına karşı çıkmayı içeren Barış İçinde Bir Arada Yaşama’nın Beş İlkesi’ne sıkı sıkıya bağlıdır. Çin’in İran’a askeri yardım sağlaması, taraf tutmak ve bölgesel çatışmalara derinlemesine müdahil olmak anlamına gelir ki bu da Çin diplomasisinin temel normlarına aykırıdır.
II. Çin’in ulusal çıkarları, İran’a askeri yardım sağlamayacağını göstermektedir
Çin’in Ortadoğu’daki öncelikli hedeflerinden biri, Kuşak ve Yol Girişimi’nin yüksek kaliteli bir şekilde gelişimini ilerletmektir. Çin, Ortadoğu ülkeleriyle Kuşak ve Yol kapsamındaki iş birliğini derinleştirmenin, batı bölgelerini daha da kalkındırmak, dışa açılımı yeniden şekillendirmek, Avrasya bağlantısını hızlandırmak ve küreselleşme eğilimini güçlendirmek için hayati bir yol olduğunun bilincindedir. Bu nedenle Çin, Ortadoğu’nun barışçıl, istikrarlı ve müreffeh olmasını arzulamaktadır. Çin, çatışmaları tırmandıracak, petrol fiyatlarını yükseltecek ve kendi ekonomik ve enerji güvenliğini olumsuz etkileyecek doğrudan askeri yardımı hiçbir koşulda sağlamayacaktır. Ayrıca, Ortadoğu’da yaşanacak bir savaş, Çin’in yurtdışındaki varlıklarını tehlikeye atabilir, tedarik zincirlerini bozabilir ve yurtdışındaki Çin vatandaşlarının güvenliğini tehdit edebilir.
Daha da önemlisi, Çin’in Ortadoğu’da Amerika Birleşik Devletleri ile büyük güç rekabetine girme ya da ABD’nin bölgedeki konumunu devralma niyeti yoktur. Üstelik ABD’nin birçok Ortadoğu ülkesinde çok sayıda askeri üssü ve askeri bulunurken, Çin’in bölgede tek bir askeri dahi yoktur. İran’a askeri yardım sağlamak, ABD güçleriyle doğrudan ve açık bir çatışmaya girmek anlamına gelir ki bu da Çin’i ABD ile topyekûn bir askeri rekabetin içine sürükler. Bu durum, Çin’in stratejik bağımsızlığa olan bağlılığı ve güvenlik konusundaki kırmızı çizgileriyle tamamen çelişmektedir.
III. Uluslararası kurallar da Çin’in İran’a askeri yardım sağlamasını engellemektedir
Birincisi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) ilgili kararları, İran’a yönelik konvansiyonel silah transferine sıkı kısıtlamalar getirmekte olup, saldırı amaçlı silahların izinsiz tedarik edilmesi yasaktır. BMGK’nın daimi üyesi olarak Çin, BM yaptırımlarına ve silah kontrolü politikalarına sıkı sıkıya uymaktadır.
İkincisi, Çin’in Ortadoğu’da yalnızca İran’la değil, aynı zamanda Suudi Arabistan, Mısır ve hatta İsrail’le de iyi ilişkileri bulunmaktadır. Çin, bölgede dengeli bir diplomatik strateji izlemektedir. Ortadoğu’ya kasıtlı olarak müdahale ederek bölgesel güç dengesini bozmak, bir silahlanma yarışını ve çatışmaların zincirleme reaksiyonunu tetiklemek ve kendi genel stratejik düzenini zayıflatmak istememektedir.
Üçüncüsü, Çin her zaman silah ihracatına ilişkin üç ilkeye bağlı kalmıştır ve bunlar, çatışma bölgelerine öldürücü silah tedarikini yasaklamaktadır. Çin’in silah ihracatına ilişkin üç ilkesi, Çin Halk Cumhuriyeti Silah İhracatı Yönetim Yönetmeliği ve İhracat Kontrol Yasası’nda yer alan yasal kriterlerdir ve küresel silah ticaretini düzenleyen en katı kurallar arasındadır: Alıcı ülkenin meşru meşru müdafaa kabiliyetine katkıda bulunmak; bölgenin ve tüm dünyanın barış, güvenlik ve istikrarını zedelememek; alıcı ülkenin içişlerine karışmamak.
Bu üç ilke diplomatik bir söylem değil, onaydan üretime, ihracattan takibe kadar tüm zincirde uygulanan kırmızı çizgi niteliğindeki hükümlerdir.
IV. Çin-İran ilişkilerinin mevcut gelişimi ve İran’ın Çin’e bakışı da Çin’in İran’a sınırsız ve her alanda destek sağlamasını desteklememektedir
Birincisi, İran içinde hâlâ ABD’ye ve Batı’ya karşı güçlü yanılsamalar besleyen birçok Batı ve ABD yanlısı fraksiyon bulunmaktadır. İran, uzun yıllardır yaptırımların kaldırılması için müzakere ve taviz yoluyla yeni anlaşmalara varmayı defalarca ummuş, hatta bu uğurda bazen Çin’in çıkarlarını dahi feda edebilmiştir.
İkincisi, İran’ın mevcut içinde bulunduğu zor durum büyük ölçüde kendi ekonomik sıkıntılarından kaynaklanmaktadır. Çin ve İran 25 yıllık bir işbirliği anlaşması imzalamış ve Çin bu anlaşma kapsamında ekonomik işbirliği yoluyla ikili ilişkileri derinleştirmeyi hedeflemiş olsa da, anlaşmanın uygulanması ve etkinliği önemli ölçüde sekteye uğramıştır. Bunun nedeni, İran’ın kendi sorunlarıdır: İran, Avrupalı ve Amerikalı işletmeleri kayırma eğilimi göstermekte, ayrıca ülkedeki yatırım ortamı büyük riskler barındırmaktadır.
Üçüncüsü, İran uzun süredir kendini küresel satranç tahtasında bir sancaktar olarak konumlandırmakta ve Çin’le işbirliğini sıklıkla ABD ile rekabetinde bir pazarlık kozu olarak kullanmaktadır. Çin’in kapsamlı diplomatik düzenlemelerini tam olarak dikkate almadan, ABD karşıtı duruşuna koşulsuz destek talep etmektedir.
Son yıllarda uluslararası ilişkiler camiasında sözde “Çin-Rusya-İran stratejik üçgeni” sıkça tartışılır olmuştur. Ancak, üç ülke arasındaki ulusal güç uçurumları ve özellikle İran’ın kapasite kısıtlamaları gibi farklı stratejik hedefler nedeniyle, böyle bir “stratejik üçgen” gerçekçi bir kavram değildir.
8 Mart 2026’da Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, “Çin’in Dış Politikası ve Dış İlişkileri” konulu sorulara ilişkin Çinli ve yabancı gazetecilerin sorularını yanıtladı. İran’daki durumla ilgili sorular karşısında Wang Yi, iki derin ve aydınlatıcı antik Çin vecizesini aktardı.
Biri şuydu: “Silahlar zarar verici araçlardır ve azami dikkatle kullanılmalıdır.” Bu sadece Çin’in ateşkes ve düşmanlıkların sona ermesini savunan tutumunu ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda bir çağrı niteliği taşıyor: askeri operasyonların derhal durdurulması, durumun döngüsel olarak tırmanmasının engellenmesi ve çatışmanın sınırların ötesine yayılmasının önlenmesi.
Diğeri ise şuydu: “İyilik ve adalet uygulanmadığında, saldırı ve savunma arasındaki denge değişir.” Bu, büyük güçlerin adaleti ve doğruluğu gözetmeleri ve Ortadoğu’da barış ve kalkınmaya daha fazla pozitif enerji ile katkıda bulunmaları gerektiğine işaret ediyor.
Son zamanlarda Çin’in İran’a askeri destek sağlaması yönünde çağrılar yapılıyor, ancak bunlar özünde Çin’i daha geniş bir çatışmayı, hatta bir dünya savaşını tetikleyebilecek bir tuzağa düşmeye teşvik etmek anlamına geliyor. Ortadoğu’daki durum son derece karmaşık ve iç içe geçmiş durumdadır ve tarih, büyük güçlerin askeri müdahalelerine dair derslerle doludur. Çin, stratejik soğukkanlılığını korumakta, vekalet savaşlarına veya yeni bir Soğuk Savaş’a sürüklenmeyi reddetmekte ve sorunları Birleşmiş Milletler ve çok taraflı çerçeveler aracılığıyla çözmeye bağlı kalmaktadır. Bu bir zayıflık değil, uzun vadeli düşüncelere ve tüm insanlığın ortak çıkarlarına dayanan bir bilgeliktir.
