Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Yayınlanma

Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün fahri direktörü Wolfgang Streeck, Jacobin dergisinin Almanca edisyonu için kaleme aldığı makalede, Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tesis ettiği kitle partilerine dayalı kurumsal istikrar rejiminin çözülüşünü Doğu eyaletleri seçimleri üzerinden masaya yatırıyor. Streeck, geleneksel merkez partilerin AfD’nin yükselişini iktisadi kriz, barınma yetersizliği ve altyapı çöküşü gibi maddi sebeplerle açıklamak yerine ahlaki bir sağa karşı mücadele söylemine sığınarak perdelediğini anımsatıyor. Bu doğrultuda tecrit siyasetinin ve anayasal yangın duvarlarının çöküşe geçtiği, Alman siyaset mimarisinin Hollanda tipi parçalı ve çok kutuplu bir sisteme evrilmek zorunda kalacağını kaydeden Streeck, çözüm olarak gündeme getirilen parti kapatma davası girişimlerini de yapısal krizi çözmekten aciz siyasi elitlerin yargısal ve istihbari aygıtları araçsallaştırarak iktidarlarını tahkim etme çabası olarak nitelendiriyor.


Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Wolfgang Streeck
Jacobin
1 Ekim 2026

Aşırıya kaçmayalım, itidali elden bırakmayalım. AfD’nin iktidarı gasbetmesine [1] daha birkaç yıl var. Artık geride kalmakta olan yılın her beş eyalet meclisi seçiminde de oylarını artıran yegâne parti AfD oldu, fakat hiçbirinde salt çoğunluğa ulaşamadı. En yüksek neticesi olan Saksonya-Anhalt’taki yüzde 43,8’lik oy oranı, en düşük sonucu olan Berlin’deki yüzde 16,3’ü iki buçuk kattan fazla aşıyor. AfD, beş seçimin ortalamasında yüzde 27,3 seviyesindeydi. En büyük kazanımlarını, her ikisi de Almanya genelindeki 60,5 milyon seçmene kıyasla pek az seçmene sahip olan (sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon) ve CDU’nun bilhassa hezimete uğradığı Saksonya-Anhalt ile Mecklenburg-Vorpommern’de elde etti. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’deki bunca CDU seçmeninin son beş yıl içinde neo-Naziye dönüştüğü iddiası akla yatkın gelmiyor.

Esasen söz konusu beş eyalet meclisi seçimi için AfD eğiliminden ibaret olmayan başka temayüller de mevcut. Bölgesel hususi şartlar mühim bir rol oynadı; mesela zayıf yahut güçlü görevdeki başbakanlar gibi (bir yanda Saksonya-Anhalt ve Berlin, diğer yanda Mecklenburg-Vorpommern). Yeşiller, beş eyaletin üçündeki kayıplarla birlikte yerinde saydı; CDU, iki Batı Almanya geniş alan eyaletinde, mütevazı da olsa, kazanımlar kaydetti (Mamafih 7,7 milyon seçmenli Baden-Württemberg’de neredeyse kıl payı kazanacaktı; 2,9 milyon seçmenli Rheinland-Pfalz’da ise kazandı); Sol Parti ise beş seçimin üçünde oylarını artırdı: İki batı eyaletinde ve bilhassa AfD’nin neredeyse 10 puan önünde yer aldığı Berlin’de (2,5 milyon seçmen).

Seçim yılı SPD adına tam bir felaketti. Beş seçimin ortalamasında parti ancak yüzde 17,7’ye ulaşabildi; istisnai bir sapma teşkil eden Mecklenburg-Vorpommern dışarıda tutulduğunda bu oran sadece yüzde 13,2’de kaldı; CDU ise ortalamada en azından yüzde 20,3’ü buldu. Yalnızca CDU değil, bilhassa SPD de artık sözde bir “halk partisi” [2] olmaktan çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda; CDU genel başkanı Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinin hemen ertesinde bu meseleyi gündeme taşırken, SPD hâlâ ne diyeceğini bilemez halde kıvranıyor.

“Sağa karşı mücadele” kaybedildi

Bütün o antifaşist yürüyüşler, öğretmenlerin öğrencileri kortejlere sevk etmesi, gazetecilerin dik duruş sergilemesi, dünyevileşmiş bir engizisyon gibi çalışan hükümet dairesi Anayasayı Koruma Teşkilatı [3] (tutanaklara geçen ifadesiyle “kısmen kesinleşmiş aşırı sağcı”), Federal Cumhurbaşkanı ile diğer tüm cumhurbaşkanlarının ardı arkası kesilmeyen ikazları hiçbir işe yaramadı; neticede AfD bunlara minnettar kalmış olsa gerektir. “Müstakim insanların kıyamı”, “gayridemokratlara” karşı “bizim demokrasimiz” adına “bütün demokratların başkaldırısı”, bunların AfD’nin başarısındaki payının ne denli büyük olduğunu ve herkesin, devlet eliyle alternatifsiz biçimde tanzim edilmiş bir toplumda “toplumsal dayanışma” uğruna mücadele edip enflasyonu, konut krizini, yoksulluğu, eşitsizliği, güvensizliği, işlemeyen trenleri, harabeye dönen okulları unutması beklendiği müddetçe bu payın gelecekte de ne kadar büyüyeceğini kestirmek zor değil.

Şimdi ne olacak? Bir müddet boyunca ön sahnede sergilenen “sağa karşı mücadele”, iktisadi ve toplumsal buhrana karşı yürütülmesi gereken kavgayı, yürütülmediğinin fark edilemeyeceği arka sahneye sürgün etmişti. Bu da artık son bulabilir. “Sağa karşı mücadele” toplumsal dayanışma vaat etmişti, fakat yalnızca “biz demokratlar” arasında, yani siyasi sınıf ile onun seçmenleri nezdinde; AfD ise eski partilerin av sahasında pervasızca avlanarak soğukkanlılıkla büyümeyi sürdürdü.

Kohl döneminin sona ermesinden bu yana geçen 28 yılın 24’ünde (SPD) yahut 17’sinde (CDU/CSU) federal hükümette yer alan, yani bugünün krizlerinin bugünkü halini aldığı senelerde iktidarda bulunan partilerin “anlatıları” için şimdi hakikat saati mi çalıyor? Küresel durumdan istifadeyle iç düşmanı dış düşmanla bir tutan köhnemiş metotlara müracaat etme ve demokratların demokratlar eliyle cehennem zebanilerine karşı müdafaasını beynelmilel kılma ayartısı muhakkak ki muazzamdır: Sağa karşı mücadelenin aynı zamanda vatanperver kuvvetlerin toplanma mahali kılınması, muhalefetin ise düşmanın beşinci kolu, “vatansız serseriler” [4] ve hainler, yani basbayağı “Putin’in dostları” olarak yaftalanması. Yeni anlatının neyi başarmaya muktedir olacağını bekleyip görmek gerekecek.

Dağılan merkez, çatırdayan güvenlik duvarları

Fakat öncelikle AfD’nin kaydettiği büyüme, CDU ile SPD koalisyonunu birbirinden uzaklaştırmaya ve son yılların muhtelif güvenlik duvarlarını [5] (herkesin AfD’ye karşı kurduğu, CDU’nun ise Sol Parti’ye karşı da ördüğü tecrit hatlarını) alttan alta oymaya başladı. CDU ve SPD, birer halk partisi olarak seçim siyaseti zaviyesinden bir hiçliğin eşiğinde duruyor. Neticede CDU’nun “rekabet gücüne”, SPD’nin ise “adalete” bir katkı kisvesi altında pazarladığı “mecburi reformlara” dair o sahte uzlaşı da buharlaşmaya yüz tutuyor.

En geç Federal Meclis’teki müzakereler esnasında, koalisyon ortaklarının seçim yenilgileriyle bilenmiş zihinleri, SPD usulü adaletin CDU usulü rekabet gücünün ayağına bağ olduğunu idrak edecektir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sonrasında Merz tarafından krizi yeni ve iyimser “anlatılarla” unutturmak maksadıyla ilan edilen hamleler bu tablonun önüne uzun boylu geçemez. En mühimi de bu hamleler, ilgili parti üyelerini, yeniden seçilmelerini tehlikeye sokacak kanunları kabul etmeye ikna edemeyecektir: CDU cenahında metinlerin içinde fazla SPD bulunduğu için, SPD cephesinde ise fazla CDU yer aldığı için. İsyanların patlak vermesi, daha fazla Brosius-Gersdorf vakasının ve şu ya da bu Spahn figürünün zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bu da güvenlik duvarına hiç iyi gelmeyecektir. CDU’nun kimi unsurları AfD ile aralarındaki tecrit sınırını aşmak isteyecek ve bunu yerel yahut eyalet düzeyinde muhtelif yollarla tatbik sahasına sokabilecektir. Buna muvazi biçimde SPD’nin kimi kısımları da Sol Parti ile irtibat arayışına girecektir; mesela Berlin’de onun riyasetindeki üçlü bir koalisyona, yani Kırmızı-Yeşil-Kırmızı ortaklığına dahil olarak. Bu gelişme Federal Şansölye’ye, 2025 başlarında genel seçimlerin hemen arifesinde daha sert bir göç siyasetine dair meclis kararını hiçbir bedel ödemeksizin AfD ile müştereken nasıl geçirdiğini hatırlatacaktır. Eğer CDU/CSU, sözde reformların “CDU’nun dişlerini” sökmeye SPD tarafından mecbur bırakılırsa, ki bu gayet muhtemel görünmektedir, arka plandaki Hristiyan asiler çok daha Hristiyan reformları AfD ile el ele yasalaştırma ihtimalinin hayalini kuracaktır.

Bu istikametteki her hamlenin, diğer tarafa, yani yeşil istikamete doğru bir karşı hamleyi tetiklemesi beklenmelidir. Eşzamanlı olarak SPD içindeki sol kanat mensupları, partilerini mutlak bir sondan kurtarma ümidiyle, federal düzeyde olmasa bile eyalet ve belediye düzeyinde Sol Parti’ye yanaşacaktır. Ve bu böylece, biteviye yeni tertiplerin sınandığı yeni tecrübelerle sürüp gidecektir.

İkinci güvenlik duvar mı?

Kuşkusuz güvenlik duvarının muhafızları henüz teslim bayrağını çekmiş değil ve yakın gelecekte bu tahkimatın yenilenmiş bir surette tahkim edilmesi için geniş çaplı bir girişime şahit olunabilir. Böylesi bir hamlenin nihai durağı ise Federal Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bütün alametler, Merz’in rakibi olan Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst riyasetindeki Merkelci CDU kanadının, Federal Şansölye’nin iradesine hilafen fakat SPD ile Yeşiller’in kesin mutabakatıyla, AfD’ye karşı bir parti kapatma davası [6] hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor. Wüst Yeşiller’le birlikte gürültüsüzce ve ahenk içinde hükmediyor; Merz ise malum olduğu üzere SPD ile, çöküş içindeki bir SPD’ye nazaran AfD ile çok daha rahat hayata geçirilebilecek olan gönlündeki iktisat programı yüzünden giderek hırçınlaşan bir ahenksizlikle yol alıyor.

Bir siyasi partinin kapatılması talebi Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey tarafından salt çoğunlukla karara bağlanabilir; Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti tarafından gündeme getirilip Wüst kanadına mensup eyalet milletvekillerince desteklendiği takdirde, icap ederse Merz bertaraf edilerek her an Karlsruhe’ye ulaştırılabilir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinden az önce Wüst, kapatma başvurusunun hukuki muvaffakiyet şansını tetkik edecek bir komisyon tayin etme niyetinde olduğunu duyurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi’nin eski bir başkanı ile görevdeki başkanının (her ikisi de CDU menşelidir) kamuoyuna yansıyan beyanatları, mahkemenin böylesi bir müracaattan hiç mi hiç hazzetmeyeceğine delalet ediyordu. Ne var ki kapatma taraftarları açısından bu hoşnutsuzluk, hatta davanın nihai neticesi dahi ikincil plandadır.

Siyasi etkiler her halükarda sarsıcı olacaktır. Bir kapatma davası en az iki yıl sürer. Bu zaman zarfında kamuoyu, istihbarat örgütlerinin ve sair mercilerin AfD’nin vahametine dair sunduğu mütalaalar hakkında medya vasıtasıyla muntazaman ve etraflıca bildilendirilecektir. AfD’nin muhtemel bir feshinin ardından parti azalarının medeni varlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı, meselenin memuriyetten ihraç edilmeye yahut bir zanaatkar olarak artık kamudan ve hatta muhite göre hususi sektörden sipariş alamamaya kadar varacağı kulaktan kulağa süratle yayılacaktır.

Daha şimdiden yerel seçim kadroları için aday bulmakta mükerreren zorlanan ve bu sebeple seçimlerde kazandığı sandalyeleri dahi dolduramayan AfD, dava sürecinde bu tıkanmayı katmerli biçimde yaşayacaktır. Güvenlik duvarı eliyle SPD’ye prangalanmış bir Merz CDU’sunda kendisini AfD’dekinden daha yabancı hisseden CDU üyeleri ve idarecileri, AfD temize çıkana değin saf değiştirmeyi iki kere düşünecektir. Federal veya eyalet düzeyinde güvenlik duvarını çiğneyerek AfD ile müştereken siyasi kararlar alma yönündeki her cüret ise, Karlsruhe’den naklen aktarılan manzaralar karşısında siyasi bir intihar seferine dönüşecektir.

Kapatma asla tek başına gelmez

Kaldı ki bir kapatma davasının yaratacağı serpintiden ilk nemalanacak kişi Hendrik Wüst olacaktır. Kendisinin yeniden seçilme sınavı Mayıs 2027’dedir. Federal Cumhuriyet’in 13 milyon seçmenle en büyük eyaleti olan bu coğrafyada AfD kendi içinde devasız biçimde bölünmüştür; Ren havzasının ve Vestfalya’nın kimi kısımlarının liberal-Katolik muhiti ise hâlâ bir ölçüde sıhhatini muhafaza etmektedir. Kamuoyu yoklamaları CDU’yu, arayı yavaş yavaş kapatmaya başlayan AfD’nin önünde nispeten rahat bir üstünlükle göstermektedir. İcap ederse SPD’nin de eklemlenebileceği bir CDU-Yeşiller koalisyonunun tazelenmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen derdest bir kapatma davasına dair haber akışının doğuracağı AfD kayıpları, Wüst ile Merz arasında vuku bulacak müstakbel parti içi iktidar mücadelesi açısından da epey makbule geçecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin şahsına gelince; bir AfD kapatma başvurusu mahkemeyi kendisi adına son derece sıkıntı verici bir siyasi tazyik altına sokacaktır. Mahkeme müracaatı reddettiği takdirde bu hüküm AfD tarafından bir aklama belgesi [7] gibi kutlanacak ve kamuoyunun geniş kesimlerince de bu şekilde telakki edilecektir. Şayet mahkeme aksine hükmedip AfD’yi kapatacak olursa, devletin her üç kademesindeki binlerce seçilmiş meclis üyesi ve parlamentolarda görev yapan binlerce yardımcı personel bir çırpıda makamlarını yahut işlerini kaybedecektir.

Akabinde siyasi polis, devam ettirilmesi muhtemel herhangi bir siyasi faaliyetin Ceza Kanunu’nun 84. maddesi uyarınca gizli tertipçiler veya elebaşılar için beş yıla kadar hapis cezası öngören bir “ikame örgüt” faaliyeti sayılıp sayılamayacağını kesintisiz tarassut ile tespit etmek zorunda kalacaktır. Alman basını olmasa bile yabancı basın tarafından eleştirel gözlerle takip edilecek yüzlerce ceza davası bu tablonun tabii neticesi olabilir. Federal Cumhuriyet tarihinde bugüne dek kapatılan yegâne siyasi teşekküller olan Sosyalist İmparatorluk Partisi (1952) ile Almanya Komünist Partisi (1956), kapatıldıkları tarihte parlamentolarda artık hiçbir temsilciye sahip değildi.

Sol kesimin gözlüğünden bakıldığında ise mahkemenin bir AfD davasında tesis edeceği fesih gerekçelerinin Sol Parti için de carilik kazanabileceği endişesi mevcuttur. Hatta CDU’nun Merz kanadının, AfD’ye yönelik bir kapatma müracaatına onay vermenin diyeti olarak yalnızca AfD’nin değil, Sol Parti’nin de tahkikata tabi tutulmasında ısrar etmesi pekala tasavvur edilebilir; belki de “antisemitizm” ithamıyla. Bu istikametteki ilk emareler Berlin hükümetinin kurulması arifesinde göz önünde bulundurulmaktadır.

Yeni bir parti sistemi

AfD’nin kapatılmaması durumunda Alman parti sisteminin diğer Avrupa memleketlerindekine, mesela Hollanda modeline yakınsaması beklenmelidir. Tıpkı oradaki gibi merkezin iki kadim büyük ve kitle partisi, yani biri Hristiyan demokrat ve burjuva-muhafazakar, diğeri sosyal demokrat ve ilerici olan iki kutup, daha ufak ardıl fraksiyonlara bölünecektir. AfD’nin tam karşısındaki kutupta sol bir parti kök salacak, bunun yanına belki bir de sol-marjinal parti eklenecektir. Üç ya da dört parti yerine, sık doğumların ve ölümlerin yaşandığı altı veya yedi partili bir yapı ortaya çıkacaktır. Büyük siyasi mesafelerin varlığına rağmen koalisyonlar hem elzem hem de kabil hale gelecektir ama bunlar, geçici hükümetlerin idaresi altındaki uzun fetret dönemleriyle ve yıpratıcı müzakerelerle malul olacaktır. Parti mimarisindeki ufalanma sebebiyle koalisyonlar kural olarak en az üç partiden oluşur hale gelecektir.

Böylesi bir parti sisteminde bugünkünden çok şey farklı işleyecektir. Sadece merkezin eski partileri bölünme eğilimlerine maruz kalmayacak, hükümete iştirak imkanlarının belirmesi neticesinde en uç kanatlardaki yeni partiler de bu akıbete uğrayacaktır. Yerleşiklik kazanan bir AfD’nin sağında diriltilmiş bir NPD kendine yer açabilecektir; nitekim pek çok Avrupa ülkesinde -Fransa, İtalya, Büyük Britanya, Hollanda, İsveç ve sairede görüldüğü üzere- Yeni Sağın sağında yeni sağ partiler pıtır pıtır türemiştir.

AfD, Merz idaresindeki bir CDU için muhtemel bir ortak hüviyeti kazanabilir; Wüst idaresindeki bir CDU ise Yeşiller, bakiye SPD ve ileride belki de bölünerek mutedil hale gelmiş bir Sol Parti ile hükümetler kurabilir. Sol Parti’nin solunda, adı her ne olursa olsun bir Sosyalist İşçi Partisi neşet edebilir; sağında ise sol bir SPD’ye yakın duran bir Toplumsal Akıl Partisi belirecektir. Federal Cumhuriyet’in federalist mekanizması dahilinde bütün bu partiler ve parti kombinasyonları, eyaletler düzeyinde yan yana denenerek ulusal plandaki kabiliyetleri bakımından sınanabilecektir.

Böylesine başkalaşmış bir parti sistemi, Almanya’da anayasa hukuku da dahil olmak üzere köklü kurumsal dönüşümleri iktiza edebilir. Bu doğrultuda İskandinav yahut Hollanda numunesine uygun istikrarlı azınlık hükümetlerine imkan tanıyacak usullere ihtiyaç doğacaktır. Keza eski büyük partilerin Ebert ve Adenauer vakıfları örneğinde olduğu gibi, yeni küçük fırkaların kendilerine ait parti vakıfları kurma hakkına yahut Federal Meclis Araştırma Hizmetleri birimine erişim salahiyetine ne zaman ve hangi şartlarda nail olacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır.

BSW’nin akıbetinin ne olacağı ise meçhuldür. 2026 yılındaki beş seçimin tamamında parti yüzde 5 civarında oy aldı, fakat yalnızca bir defasında, Saksonya-Anhalt’ta meclise girmeye kifayet edecek bir eşiğe erişebildi. BSW, AfD’yi kuşatan güvenlik duvarında gedikler açarak bu partiyi garanti altına alınmış bir sorumsuzluk zırhından tecrit etmeye diğer partilerden daha erken yeltendi, ancak bu hamlesiyle “sağa karşı mücadelenin” doğrudan hedef tahtasına oturdu. BSW’nin son genel seçimler için talep ettiği yeniden sayım henüz neticelenmiş değildir. Neticede BSW’ye tam yüzde beşlik bir oy oranının teslim edilmesi gerektiğini düşündüren pek çok karine mevcuttur; bu takdirde diğer partiler sandalye kaybedecektir. Bu ise Merz hükümetinin göreve başladığı andan itibaren Federal Meclis’in sakat bir teşekkülle teşri faaliyeti yürüttüğü ve mevcut hükümetin bir sonraki genel seçime dek iki partili bir koalisyon olarak artık çoğunluğa malik olmadığı manasına gelecektir.

Yüzde beş seçim barajı

Çok kutuplu bir parti sisteminin teşekkülünde karşılaşılacak başlıca müşkülatlardan biri yüzde beşlik seçim barajı olacaktır. Mecklenburg-Vorpommern’de daha büyük partilerden üçü, yani CDU, FDP ve BSW, seçmenlerin toplamda yüzde 10,7’sini teşkil etmelerine rağmen yüzde beşin altında kaldı; buna “Diğerleri” hanesindeki muhtelif mikroskobik partilerin yüzde 3,3’ü de eklendi. Böylece oy kullanan yurttaşların toplamda yüzde 14,0’ı beş yıl boyunca parlamentoda temsil edilmekten mahrum kalacaktır. Bu oran Berlin için yüzde 12,9, Saksonya-Anhalt için yüzde 6,9 seviyesindedir; Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da ise sırasıyla yüzde 15,8 ve yüzde 15,9 olarak gerçekleşmiştir.

Buna ilaveten Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenlerin yüzde 21,1’i, Berlin’de yüzde 25,0’ı, Saksonya-Anhalt’ta ise yüzde 22,2’si sandığa gitmemiştir; bu oran Baden-Württemberg’de yüzde 30,4, Rheinland-Pfalz’da ise yüzde 31,6’dır. Çekimser oyların en azından kısmen “Hiçbiri” yönünde verilmiş bir irade beyanı olarak kabul edilmesini haklı kılan mühim sebepler göz önüne alındığında, bu tablo büsbütün önem kazanmaktadır. Bu hesapla her beş eyaletin tamamında seçmen kitlesi içindeki temsil edilmeyenlerin nispeti üçte birden fazladır. Üstelik Almanya genelinde mukim nüfusun yaklaşık yüzde onunun Alman pasaportuna sahip olmadığı ve bu sebeple oy hakkından mahrum olduğu dikkate alınırsa, temsil açığının boyutları daha da derinleşmektedir.

Uzun vadede, siyaset arz eden partilerin giderek ufalanması karşısında, seçmen iradesinin parlamentoya daha sıhhatli yansımasını temin etmek gayesiyle seçim barajının yüzde iki yahut üçe indirilmesini savunan görüşler ağırlık kazanabilir; muhtemelen böylesi bir indirim anayasa hukuku yoluyla dahi zorlanabilecektir. Yüzde beşlik seçim barajının geleneksel gerekçesi olan, temsil kabiliyetindeki kaybın hükümet teşkilini kolaylaştırmak suretiyle telafi edildiği tezi, üçlü koalisyon kurma mecburiyetinin zaten süratli bir hükümet tesisini imkansız kıldığı parçalanmış bir parti mimarisinde geçerliliğini tamamen yitirmiştir.


[1] Almanca siyasi terminolojide sıradan bir iktidar devrini (Machtübernahme) değil; meşruiyeti şaibeli, anayasal mekanizmaları içeriden felç ederek yürütmeyi bütünüyle tekeline alan zorba bir el koyma sürecini ifade eder. Yazıda Streeck, güncel Alman siyasetindeki liberal-sol histerinin AfD’ye atfettiği kıyamet senaryosunu teşhir etmek maksadıyla bu kelimeyi bilinçli bir provokasyon ve ironi unsuru olarak kullanmaktadır. Kelime 1933 öncesinde muhtelif siyasi hareketlerce darbe yahut ihtilal bağlamında tarafsızca kullanılmış olsa da, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler’in şansölye tayin edilmesinin ardından Nasyonal Sosyalist propaganda aygıtı (özellikle Joseph Goebbels) tarafından devrimci bir zafer retoriğiyle sahiplenilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman tarih yazımında kelimenin semantiği tersine dönmüş; nasyonal sosyalistlerin Weimar Anayasası’nı hile, tedhiş ve fiili tasfiyelerle ilga edişini niteleyen menfi ve kriminal bir kavrama dönüşmüştür. Alman Federal Cumhuriyeti’nin siyaset dilinde Machtergreifung tabirinin güncel bir parti için sarf edilmesi, o partinin demokratik rejimi bütünüyle lağvedeceğine dair doğrudan bir Weimar analojisine işaret eder. Yazar, bu ifadeyi metnin hemen girişinde kullanarak yerleşik siyasi elitin AfD karşısında ürettiği orantısız alarmizmi ve Weimar travmasının çağdaş siyasette araçsallaştırılmasını eleştirel bir mesafeyle resmetmektedir. (ç.n.)

[2] Kavram, Otto Kirchheimer’ın meşhur “herkesi yakalayan parti” (catch-all party) teorisiyle yakından irtibatlıdır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını teşkil eden iki ana parti, yani Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini birer Volkspartei olarak tanımlamıştır. Bilhassa SPD’nin Marksist sınıf partisi kimliğini terk ettiği 1959 Bad Godesberg Programı, partinin kendisini resmen bir “halk partisi” ilan etmesinin kurucu vesikasıdır. CDU ise savaş öncesi Katolik Zentrum partisinin mezhepçi sınırlarını aşarak Katolik ve Protestan muhafazakarları tek çatı altında birleştiren partilerüstü bir halk partisi iddiasıyla kurulmuştur. Streeck’in partilerin Volkspartei hüviyetini kaybettiğini tespiti, Federal Almanya’nın Bonn Cumhuriyeti’nden bu yana devam eden toplumsal mutabakat mimarisinin ve istikrarlı iki buçuklu parti sisteminin (CDU, SPD ve FDP) ontolojik çöküşünü ilan etmektedir. Seçmen tabanı yüzde 15-20 bandına gerileyen bir partinin tüm toplumu temsil eden bir merkez gücü olduğunu iddia etmesi fiilen imkansızlaşmaktadır. (ç.n.)

[3] Tam adı Bundesamt für Verfassungsschutz (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı) olan kurum, Federal Almanya’nın fişleme kurumu ve iç istihbarat servisidir. Federal Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz) temel felsefesi olan “militan demokrasi” (streitbare / wehrhafte Demokratie) prensibine dayanır. Weimar Cumhuriyeti’nin nasyonal sosyalistlerce meşru demokratik araçlar kullanılarak içeriden yıkıldığı tezini benimseyen Federal Cumhuriyet, kendi varlığına kasteden hareketlere karşı anayasal müsamaha göstermeyeceğini bu teşkilat vasıtasıyla kurumsallaştırmıştır. Teşkilat bir siyasi oluşumu kademeli olarak “şüpheli vaka” (Prüffall / Verdachtsfall) ve nihayetinde “kesinleşmiş aşırı sağcı teşekkül” (gesichert rechtsextreme Bestrebung) ilan edebilmektedir. Streeck, bu istihbarat aygıtını “dünyevileşmiş bir engizisyon” olarak tasvir ederken, anayasal güvenliği sağlamakla mükellef bir bürokratik mekanizmanın, iktidardaki partilerin siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve meşruiyet sahasının dışına itmek maksadıyla işlettiği teolojik ve ideolojik bir aforoz mekanizmasına dönüştüğünü hatırlatır. (ç.n.)

[4] Milli aidiyeti, vatan sevgisi ve sadakati bulunmayan, köksüz, enternasyonalist ve güvenilmez kimseleri aşağılamak maksadıyla kullanılan, Alman siyasi lügatının en ağır tarihsel hakaret kalıplarından biridir. Kavram, İmparatorluk Almanyası Şansölyesi Otto von Bismarck’ın Sosyal Demokratları kriminalize etmek ve Alman milletinin bünyesinden ayıklamak maksadıyla çıkardığı Anti-Sosyalist Yasalar (Sozialistengesetz, 1878-1890) dönemine dayanır. İmparator II. Wilhelm de 1890’larda Sosyal Demokratları açıkça “vatanı olmayan serseriler” (vaterlandslose Gesellen) olarak lanetlemiştir. Buradaki Geselle kelimesi, lonca teşkilatındaki kalfalık rütbesine işaret etmekle birlikte, tarihsel süreçte başıboş gezen, bir yere bağlanamayan mülksüz ve tekinsiz kişileri niteleyen pejoratif bir anlam kazanmıştır. Streeck bu tabiri bilinçli bir tarihsel ironiyle kullanmaktadır. Zira geçmişte bizzat sağ ve muhafazakar elitler tarafından vatan haini ilan edilen sosyal demokrat ve sol gelenek, bugün Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi bağlamında yerleşik dış politika dogmalarına itiraz eden herkesi aynı Bismarckçı üslupla “düşmanın beşinci kolu” ve “Putin dostu vatansızlar” ilan ederek kriminalize etmektedir. (ç.n.)

[5] Alman siyasetinde yerleşik merkez partilerin aşırı sağ ile (ve kimi bağlamlarda sol radikallerle) her türlü koalisyon, işbirliği veya örtük parlamento uzlaşısını kategorik olarak reddetmesini tanımlayan bir cordon sanitaire metaforudur. Kavram bilhassa CDU’nun 2018 yılındaki Hamburg Parti Kongresi’nde kabul edilen “Uyuşmazlık Kararı” (Unvereinbarkeitsbeschluss) ile ete kemiğe bürünmüştür. Bu kararla CDU, hem Sol Parti ile hem de AfD ile her türlü koalisyonu ve işbirliğini resmen yasaklamıştır. Friedrich Merz genel başkanlığı devraldıktan sonra bu ilkeyi “CDU ile AfD arasında aşılmaz bir yangın duvarı vardır” tekerlemesiyle defalarca teyit etmiştir. Streeck, yangın duvarını mutlak bir ahlaki ilke değil, aksine merkez partilerin iktisadi ve sınıfsal çelişkilerini gizlemeye yarayan işlevsel bir bariyer olarak ele alır. Doğu eyaletlerinde AfD’nin yüzde 30-40 bandına oturmasıyla birlikte bu duvar, geleneksel partileri matematiksel olarak felç eden ve onları istemedikleri koalisyonlara mahkum kılan bir açmaza dönüşmüştür. (ç.n.)

[6] Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, amaçları yahut taraftarlarının tutumu itibarıyla özgürlükçü demokratik temel düzeni zedelemeyi veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmeyi hedefleyen partiler anayasaya aykırıdır. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığına ve feshine karar verme tekeli münhasıran Federal Anayasa Mahkemesi’ne (Bundesverfassungsgericht, Karlsruhe) aittir (Parteienprivileg). Dava açma salahiyeti ise yalnızca üç anayasal organa tanınmıştır: Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey. Federal Almanya tarihinde bugüne kadar yalnızca iki parti kapatılmıştır: 1952’de nasyonal sosyalizmin devamı niteliğindeki Sosyalist İmparatorluk Partisi (SRP) ve Soğuk Savaş konjonktüründe 1956’da Almanya Komünist Partisi (KPD). Anayasa Mahkemesi, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’ye (NPD) karşı açılan 2017 tarihli son davada hayati bir içtihat tesis etmiştir: Mahkeme, partinin hedeflerinin anayasaya aykırı olduğunu teslim etmiş, ancak siyasi arenada bu hedefleri fiilen hayata geçirebilecek “ağırlıktan ve potansiyelden yoksun” (fehlende Potenzialität) olması sebebiyle kapatma talebini reddetmiştir. AfD vakasında NPD içtihadının tam tersi bir durum geçerlidir; AfD Doğu Almanya’da birinci parti konumundadır ve iktidar potansiyeli somuttur. Streeck, Hendrik Wüst öncülüğündeki kapatma girişiminin hukuki bir zorunluluktan ziyade, Merz’in sağ-muhafazakar iktisadi ajandasını kilitlemek ve AfD seçmenini cezai mekanizmalarla yıldırıp kamusal alandan tasfiye etmek maksadını güden araçsal bir hamle olduğunu savunmaktadır. (ç.n.)

[7] Alman gündelik ve siyasi dilinde, geçmişteki karanlık, şaibeli veya kanunsuz eylemlerden hiçbir sorumluluk veya ceza almaksızın bütünüyle muaf tutulmayı, adeta resmi bir makam eliyle “tertemiz” ilan edilmeyi niteleyen alaycı bir deyimdir. Deyim adını Henkel firmasının 1907 yılında piyasaya sürdüğü meşhur çamaşır deterjanı markası “Persil”den alır. Kökeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler tarafından yürütülen Nazilerden Arındırma (Entnazifizierung) sürecine dayanır. Milyonlarca Alman vatandaşının nasyonal sosyalist rejimle ilişkisini sorgulamak üzere kurulan tahkikat komisyonlarında (Spruchkammern), şüpheliler rejim muhaliflerinden, kilise adamlarından veya mağdur edilmiş Yahudi komşularından nasyonal sosyalist olmadıklarına dair aklayıcı tanıklık mektupları toplamıştır. Halk arasında bu lekesiz temizlik vesikalarına deterjan markasına atıfla alaycı biçimde Persilschein (Persil Raporu) adı takılmıştır. Streeck, şayet Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi AfD hakkında açılacak muhtemel bir kapatma davasını reddederse, bunun parti propagandası tarafından anayasal düzenle tam bir uyum içinde olduklarını kanıtlayan modern bir Persilschein olarak kullanılacağını ve yerleşik partilerin kurduğu bütün ahlaki tecrit argümanlarını çökerteceğini ifade etmektedir. (ç.n.)

Dünya Basını

İngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek

Yayınlanma

İngiliz eski diplomat Alastair Crooke, Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın meşruiyet temellerini yıktığını ve aşiretlerin tepkisiyle devrilme tehlikesi yaşadığını belirtti. Yemen saldırılarının Suudi petrol altyapısını çökerttiğini vurgulayan Crooke, İsrail ordusunun ise insan gücü ve moral bakımından içten çöktüğünü ifade etti.

İngiliz eski diplomat ve Ortadoğu uzmanı, Conflicts Forum adlı düşünce kuruluşunun yöneticisi Alastair Crooke, Norveçli siyaset bilimci ve Güneydoğu Norveç Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen’ın programında Ortadoğu’daki son gelişmeleri, Suudi Arabistan’daki iç dinamikleri ve bölgesel dengeleri değerlendirdi.

Crooke, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın karşı karşıya kaldığı temel tehdidin dış askeri unsurlardan ziyade krallığın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını belirtti.

Amerikan basınında Veliaht Prens’in sarayların altındaki sığınaklarda özel koruma timiyle gizlendiğine dair haberlerin yer aldığını hatırlatan Crooke, bu durumun Ensarullah suikastı korkusundan kaynaklanmadığını kaydetti.

Crooke, “Asıl çöküş sebebi Suudi Arabistan’ın kendi içinden, aşiret yapılarından gelecektir. Veliaht Prens bu kırılganlığı kendi elleriyle ve kendi eylemleriyle meydana getirdi. Kendi meşruiyet sütunlarını yıktı; öyle ki önümüzdeki dönemde tahttan indirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir” ifadelerini kullandı.

“Temeller gözlerimizin önünde değişiyor”

Yemen’deki çatışmaların ekonomik altyapıya etkilerine değinen Crooke, Ensarullah hareketinin saldırılarının Suudi petrol sahalarına ve rafinerilerine yöneldiğini aktardı.

Suudi Arabistan’ın ihracatının yüzde 30’unu karşılayan Gavar petrol sahasının önemli bir bölümünün vurulduğunu ve tesislerin zarar gördüğünü belirten Crooke, altyapıdaki hasarın kısa sürede telafi edilemeyeceğine işaret etti.

Petrol şirketlerinin direnç kavramına sığındığını söyleyen Crooke, şu değerlendirmede bulundu:

“Londra’dan yeni geldim; petrol şirketleri yöneticileri arasındaki bütün konuşmalarda tek bir kelime vardı, o da dirençlilik. Herkes her konuda dirençli olduklarını, temellerin değişmediğini, Ortadoğu’da daha önce de ufak aksaklıklar yaşandığını ve bunların aşılarak yola devam edileceğini düşünüyor. Oysa petrol şirketlerinin değerli yöneticileri, temeller gözlerimizin önünde değişiyor. Temel dediğiniz şey petrolü çıkarmak, rafine etmek ve pompalamak için gerekli altyapıdır ve bunların çoğu şu anda yanıyor.”

Ülkenin mali durumunun ithalat bağımlılığı nedeniyle ciddi bir çıkmaza girdiğini anlatan Crooke, Suudi ithalatının yüzde 83’ünün petrol ihracatıyla finanse edildiğine dikkati çekti.

İhracatın sıfırlanması durumunda krallığın büyük bir dış ticaret açığıyla yüzleşeceğini belirten Crooke, bu tablonun para biriminin keskin biçimde devalüe edilmesini ya da döviz rezervlerinin satışını zorunlu kılacağını dile getirdi.

Crooke, “Rezerv satışı yoluna gidilirse satılması gerekecek miktar Japonya’nın sattığından çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır. Japonya Amerikan tahvil piyasasını neredeyse sarsacak noktaya gelmişti. Suudi Arabistan’ın bu büyüklükte bir rezerv satışı yapmasına izin verilirse bu durum Batı ekonomik sistemi için gerçek bir sistemik tehdit oluşturur. Otuz yıllık tahvil faizleri daha önce görülmemiş seviyelere tırmandı, on yıllık faizler ise yüzde 5,5 civarında seyrediyor” dedi.

“Ordu savaşa değil, aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı”

Suudi Arabistan’ın kuruluşundan bu yana krallığı ayakta tutan tarihsel uzlaşının Suud ailesi ile Vahhabi din adamları arasındaki ittifak olduğunu hatırlatan Crooke, 1975’te Kral Faysal’ın modernleşme adımları ve televizyonun ülkeye gelişi gerekçesiyle yeğeni tarafından vurulduğunu, 1979 Kabe baskınında ise ailenin ancak Vahhabi ulemanın onayıyla kurtarılabildiğini aktardı.

Muhammed bin Selman döneminde bu dengenin tamamen bozulduğunu vurgulayan Crooke, Veliaht Prens’in gücü tek elde toplamak için askeri yapıları böldüğünü ve Ulusal Muhafızları bir denetim mekanizmasına çevirdiğini bildirdi.

Crooke, askeri teşkilatın niteliğine ilişkin, “Suudi ordusunun bütün duruşu ve yapılanması Husilere karşı savaşmaya değil, kralı ve aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı. Her askeri birim savunma bakanlığındaki ayrı bir kraliyet prensine bağlı olarak çalışıyor. Ulusal Muhafızlar, aileyi askeri bir kalkışmadan korumak için devrede” ifadelerini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Diğer yandan Kabe baskınından sonra yapılanların tam tersini uyguladı. Vizyon 2030 projesiyle gençlik kültürüne, eğlence mekanlarına, sahillerde yabancı turistlerin serbestçe dolaşmasına ağırlık verdi. Ulemanın itibarını düşürdü ve onları etkisizleştirmeye çalıştı. Bu durum büyük bir toplumsal öfke ve kırgınlık yarattı. Petrol gelirlerinden sadece hanedanın çekirdek kadrosu pay alırken orduya katılan aşiret mensuplarına çok düşük maaşlar verildi. Neom gibi projeler için aşiretlerin topraklarına el konuldu, karşı çıkan aşiret lideri öldürüldü. Ritz-Carlton Oteli’nde üst düzey prensler gözaltına alınıp aşağılandı ve paralarına el konuldu.”

Aşiret liderlerinin kendi aralarında ve hatta İran Devrim Muhafızları Ordusu temsilcileriyle bölgenin geleceğine yönelik görüşmeler yürüttüğünü belirten Crooke, Muhammed bin Selman’ın daha önce hanedanı destekleyen aşiretlerin birikmiş öfkesiyle karşı karşıya kaldığını bildirdi.

“Dağdaki aşiretleri bombalayarak sonuç alamazsınız”

Glenn Diesen’ın, Suudi Arabistan’ın karşılaştığı ağır tehditlere rağmen neden yalnız bırakıldığı, ABD, Türkiye veya Pakistan’ın neden yardıma gelmediği yönündeki sorusunu yanıtlayan Crooke, hiçbir dış gücün bu tabloya askeri müdahalede bulunmak istemediğini söyledi.

Mısır’ın Nasır döneminde Yemen’e gönderdiği ordunun yaklaşık 20 bin kayıp vererek ağır bir yenilgi aldığını hatırlatan Crooke, Kahire yönetiminin bu tecrübeyi unutmadığını dile getirdi.

Pakistan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini Şiilerin oluşturduğunu ve ülkede Tahran yanlısı güçlü bir toplumsal taban yer aldığını ifade eden Crooke, Türkiye’nin ise ekonomik kriz ortamında tarafları birbiriyle dengeleyen bir çizgide kenarda kalmayı tercih ettiğini belirtti.

Crooke, ABD müdahalesinin sınırlarına işaret ederek, “Dağlardaki aşiretleri bombalamayı denediniz mi hiç? Bu hiç de faydalı bir yöntem değildir. Kızıldeniz boyunca uzanan dağ silsilelerini denetimleri altında tutuyorlar, tüneller kazmış durumdalar. Amerika sivil yerleşimleri bombalamaktan başka ne yapabilir? Yemen halkı tarih boyunca savaşçı kimliğiyle bilinir, Gurkalar gibi bir gelenekten gelirler. Milyonluk yürüyüşlerle kararlılıklarını sergiliyorlar ve bin yıllık bir kökene sahipler” diye konuştu.

Körfez bölgesinin meşruiyet krizinin sadece Suudi Arabistan ile sınırlı olmadığını savunan Crooke; Ürdün’ün tamamen Körfez ülkelerinden gelen yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık yardımla ayakta durduğunu, İsrail’in doğu sınırını korumak ve topraklarından sürülen Filistinlileri göndermek için bu yapıyı desteklediğini aktardı.

Crooke; Kuveyt’in geçmişte Basra vilayetinin parçası olduğunu, Bahreyn’in 200 yıl İran’a bağlı kaldığını, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise 1971’de birleştirilen aşiret emirliklerinden doğduğunu hatırlatarak bölgedeki sömürge mirası rejimlerin derin bir meşruiyet açmazında olduğunu ifade etti.

Bölgede sömürgecilik projesinin temellerinden sarsıldığını belirten Crooke, zenginliğin halka yayılmadığı saray düzenlerinin artık sürdürülemez hale geldiğini, nitekim Mısır’da Uluslararası Para Fonu’nun ekmek sübvansiyonlarını kaldırma baskısının nüfusun yüzde 40’ını açlık tehlikesiyle yüz yüze bıraktığını söyledi.

“İsrail ordusu insan gücü, moral ve ahlak bakımından içten çöküyor”

Ortadoğu’da Şii-Sünni kutuplaşmasının artık belirleyici eksen olmaktan çıktığını dile getiren Crooke, Ensarullah hareketinin sanıldığı gibi İran’ın kuklası olmadığını ve On İki İmam Şiiliğini değil, Zeydilik inancını benimsediğini belirtti. Zeydi teolojisinde meşruiyetin zorbalığa karşı silahlı direniş şartına bağlı olduğunu vurgulayan Crooke, hareketin bünyesinde Sünnileri ve hatta Selefileri barındıran geniş tabanlı bir yapı kurduğunu söyledi.

Bölgesel dengelerde İsrail’in konumuna değinen Crooke, İsrail’in benimsediği güvenlik anlayışının bölgenin gerçekleriyle uyuşmadığını ifade etti.

İsrail ordusundaki aşınmaya dikkat çeken Crooke, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İsrail’in büyük stratejisi İran’ın yıkılması ve bölgede Yahudi hegemonyasının, yani Büyük İsrail projesinin kurulması üzerine inşa edildi. Ancak sahadaki gerçekler farklı. Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, iki yıl sonra İsrail’in varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin dahi kesin olmadığını söylüyor. Genelkurmay Başkanı hükümete mevcut askeri güçle yürütülen operasyonların sürdürülemeyeceğini düzenli olarak bildiriyor. Bu görevi yerine getirmek için ordunun mevcut gücünün sekiz katına ihtiyaç var. Büyük bir tehlike çanı çalıyor: İsrail ordusu insan gücü, moral, lojistik ve ahlaki açıdan içten çöküyor. İbrani basınını takip ettiğinizde tam olarak bu gerçeği görüyorsunuz.”

İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlerin içinin boş çıktığını söyleyen Crooke, bölgede kalıcı güvenliğin komşu halkları sürmekle sağlanamayacağını, İsrail içindeki siyasi atmosferin ve genç kuşağın aşırı sağa kayması nedeniyle yönetimin uzlaşı yerine etrafına yüksek duvarlar örerek bir kale zihniyetine çekilmeyi tercih edeceğini dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ray Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum

Yayınlanma

Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’de biriken kamu borçları ve harcama dinamikleri nedeniyle üç yıl içinde bir borç krizi yaşanabileceğini belirtti. Dalio, 40 trilyon doları aşan borç yükünün ve tırmanan faizlerin harcamaları baskıladığını kaydederek yapay zeka alanındaki aşırı risk yoğunlaşmasına karşı uyarıda bulundu.

Dünyanın en büyük serbest yatırım fonu yönetim şirketi olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’nin önümüzdeki üç yıl içinde bir borç kriziyle karşılaşabileceğini belirtti.

Uluslararası finans ve ekonomi yayın kuruluşu Bloomberg Televizyonu program sunucusu ve baş ekonomi muhabiri Haslinda Amin’in sunduğu mülakatta değerlendirmelerde bulunan Dalio, küresel piyasalar, jeopolitik gerilimler, yapay zeka yatırımlarındaki yoğunlaşma ve kamu borçlanma dinamikleri üzerine açıklamalarda bulundu.

Dalio, artan faiz oranlarının ve biriken borç yükünün sermaye piyasalarında kalıcı baskılar oluşturduğunu kaydetti.

Haslinda Amin’in, Dalio’nun teorileştirdiği beş büyük güçten biri olan borç döngüsünü hatırlatarak, ABD borcunun 40 trilyon doların üzerine çıkmasını ve 30 yıllık tahvil getirilerinin yüzde 6 seviyesine yönelmesini sorması üzerine Dalio, sistemin işleyişine dikkat çekti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür”

Mekanizmanın anlaşılmasının zorunlu olduğunu belirten Dalio, “Ülkelerin İflas Süreci kitabını tam olarak bu nedenle yazdım; çünkü ortada mekanik bir süreç var ve insanlar bunu anlamıyor, oysa gerçekten son derece yalın. Bu mekanizma bireyler için nasıl işliyorsa ülkeler için de aynı şekilde işliyor; tek fark, ülkelerin para basabilmesidir. Ancak bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür. Borçlar geri ödenmelerinden daha hızlı biriktiğinde, borç servis maliyetleri katlanarak büyür. Bu durum nakit akışının giderek daha yüksek bir yüzdesini oluşturur ve harcamaları dışlamaya başlar, işte o zaman sorun yaşarsınız” dedi.

ABD içindeki bütçe ve harcama dinamiklerinin bu dışlama sürecini somutlaştırdığını ifade eden Dalio, “Bir kişinin varlığı borç anlamında diğerinin yükümlülüğüdür. Bu yüzden insanların ellerinde ne tuttuklarını, bunun gerçekten bir servet olup olmadığını ve etkili kalıp kalmadığını düşünmelisiniz. Temel iki itici güç bunlardır. Bugün ABD borcunda gördüğümüz tablo şudur: Yılda yaklaşık 7 trilyon dolar harcıyoruz. Bunu bir işletme ya da birey gibi düşünün. Yedi harcıyorlar, beş topluyorlar. Aldıklarından yüzde 40 daha fazla harcıyorlar ve bunu uzun yıllardır yapıyorlar. Sonuç olarak borç ve borç servisi ödemeleri birikiyor, bu durum harcamaları sıkıştırıp dışlıyor” diye konuştu.

“Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var”

Dalio, arz ve talep arasındaki dengesizliğin varlık fiyatları üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına işaret ederek doğrudan tahvil piyasasındaki kayıpları aktardı.

Dalio, “Bir kişinin borcu başkasının varlığıdır. Bu arz-talep dengesizliği nedeniyle faiz oranlarının doğal biçimde yükseldiğini gördüğünüzde, bu varlıklarda kayıplar oluşur. Faizler yükselirken elde tutulacak bir varlık olarak tahvilleri ve bunların ne kadar kötü bir performans sergilediğini düşünün” ifadelerini kullandı.

Program sunucusu Haslinda Amin’in, Dalio’nun elli yıldır kamu borçlanma araçlarına yatırım yaparak getiri sağladığını hatırlatması ve bu döngüde yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceğini sorması üzerine Dalio, piyasaların yapısal sınırlarına ulaştığını kaydetti.

Dalio, “Döngünün niteliğine bağlı olarak her zaman uzun ya da kısa pozisyon alınır. Ancak şu anda karşı karşıya olduğumuz tabloda, borcun katlanma hızı ve ulaştığı muazzam büyüklük belirleyicidir. Piyasa neden düşüyor? Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var ve biz buna aynı hızla yenilerini ekliyoruz. Bu nedenle sınırlarımıza yaklaşıyoruz” dedi.

Jeopolitik kırılmaların bu süreci hızlandırdığını belirten Dalio, “ABD geçmişte büyük açıklar verebiliyordu. Fakat artık çatışmalar nedeniyle, ABD borcunu tutmak isteyenlerin ellerinde zaten çok fazla tahvil bulunan bir dinamik var. Kitabımda anlattığım büyük döngü hesaplandığında borç servisi ödemelerinin harcamaları nasıl baskıladığı açıkça görülüyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Gelecek üç yıl içinde borç krizi olasılığı görüyorum”

Amin’in 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 6 seviyesine doğru hareket ettiği bir ortamda ABD’de bir borç krizinin kapıda olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Dalio, “Gelecek 24 ay veya 36 ay içinde, yani gelecek üç yıl içinde bu olasılığı görüyorum. Karşı karşıya olduğumuz mesele, harcamaların baskılanmasıdır. Bunun ne anlama geldiğine, varlık fiyatları ile faiz oranları üzerindeki etkilerine baktığınızda tablo ortadadır. Eskiden öz kaynakla finanse edilen ancak artık yoğun biçimde borçla döndürülen, tek bir alanda yoğunlaşmış bir genişleme var. Döngü ilerledikçe borçlanmanın rolü giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.

Faizlerdeki yüzde 6 seviyesinin psikolojik bir eşik mi yoksa derin bir makroekonomik risk mi teşkil ettiğine dair tartışmayı değerlendiren Dalio, nihai göstergenin faiz oranının kendisinden ziyade sermaye dengesi olduğunu vurguladı.

Dalio, “Elbette faiz oranına bakarsınız çünkü bir etkisi olacaktır; ancak asıl bakılması gereken şey toplam tasarruf miktarı, toplam sermaye miktarı ve sermayeye olan taleptir. Bu arz-talep dengesizliği ortaya çıktığında, talep sınırlandırılana ve tayınlanana kadar paranın fiyatı yükselmek zorundadır” dedi.

“Daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor”

Kısıtlamaların ilk olarak kamu bütçesinde değil, reel ekonominin zayıf halkalarında hissedileceğini aktaran Dalio, şunları kaydetti:

“Kısıtlanacak olan şey hükümet açıkları olmayacaktır çünkü bu açıklar esnek değildir; nitekim ekonomi kötüleşirse daha da artarlar. O halde hangi sektörlerin dışlanacağını bulmanız gerekir. Konut sektörü mü? Konut sektörü hızla etkilenir. Zenginler ile yoksulların mali koşulları arasındaki devasa uçurum nedeniyle, bu baskının gelir dağılımının alt basamaklarında daha sert yaşandığını göreceksiniz. Önce taşıt kredileri ve benzeri tüketici kredileri dışlanır; veri merkezleri gibi alanlar ise daha sonra gelir. Döngünün bu aşamasında daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor, bu yüzden servet çatışması giderek derinleşiyor.”

Amin’in sermayenin eskisi gibi doğrudan ABD’ye yönelmediği yönündeki geçmiş açıklamalarını anımsatarak bu kaynakların nereye gittiğini sorması üzerine Dalio, küresel borç bağımlılığına işaret etti.

Dalio, “Muazzam bir büyüklükten bahsediyoruz. ABD büyük açıklar veriyor ve çok fazla sermaye çekiyor. Ancak yabancı sermaye, borç açısından bağımlı olduğumuz kaynağın neredeyse üçte birini temsil ediyor. Bu kaynak özellikle Çinlilerden ve Japonlardan geliyordu; borcun çok büyük bir yüzdesini onlar oluşturuyordu. Ardından diğer ülkeler, Ortadoğu ve diğerleri devreye girdi ancak onlar da baskılanmaya başladı” açıklamasında bulundu.

“Borçlu alacaklı ilişkisi ile hasım ilişkisi yan yana geldiğinde dinamik çok zorlaşır”

Dalio, uluslararası borçlanmada jeopolitiğin rolünü şu sözlerle dile getirdi:

“Çinliler artık ABD borcunu biriktirmeye devam etmek istemiyor. Ekonomik meselelerin yanı sıra jeopolitik engeller var. Bir yanda borçlu alacaklı ilişkisi, diğer yanda hasım ilişkisi yan yana geldiğinde, özellikle bu ölçeklerde dinamik çok zorlaşır. Japonya ise ekonomik politikalarını değiştirme arzusu nedeniyle çok büyük miktarda borç vermişti, şimdi bu paranın önemli bir bölümünü geri çekmek istiyorlar. Sadece borcun toplam boyutu ve bütçe açıklarımız devasa olmakla kalmıyor; tek mesele hükümetin mali açığı değil, yapay zeka ve diğer büyük harcamalar nedeniyle toplam finansman ihtiyacı da olağanüstü düzeydedir. Peki bu tasarruf nereden karşılanacak? Giderek daralan bu kaynaklardan sağlanacak. Faiz oranlarındaki değişimin temel sebebi budur. Faiz paranın maliyetidir ve arz-talep dengesizliği yaşandığında krediyi sınırlamak için yükselir.”

Avrupa ve özellikle Fransa piyasalarında yaşanan sert tahvil satışlarının bulaşma riski doğurup doğurmadığına ilişkin soruya Dalio, Avrupa’daki durumun ABD ile paralellik taşıdığını belirterek yanıt verdi.

Dalio, “Avrupa’daki durum da aynıdır. Borçlanarak yaşamaya alışıldı ve Fransa’nın yaptığı gibi borçlanma sınırına ulaşıldığında bir kilitlenme yaşanıyor. Artık buna ekleme yapamazsınız, bütçe açıkları vermek zorunda kalırsınız çünkü neredeyse geri ödeme noktasına gelirsiniz. Borç alırsanız geri ödemek zorundasınız. Bu gerçekleştiğinde benzer bir tablo doğar; daha fazla vergilendirme arzusu görülür, insanlar Fransa’dan ya da ABD’nin belirli bölgelerinden ayrılmaya başlar ve bu da yeni bir sorun doğurur. Bu yalnız Fransa’nın değil, tüm Avrupa’nın sorunudur” değerlendirmesini yaptı.

“Hisse senetlerinin beklenen getirisi ile tahviller arasındaki tampon daraldı”

Dalio, tahvillerin değer kaybetmesiyle hisse senetleri ile tahvil getirileri arasındaki makasın kapandığına dikkati çekerek, “Faizler yükseldikçe tahviller düşer. Tahviller ile hisse senetlerinin getirileri arasındaki farka bakın, birbirini olumsuz besleyen bir süreç yaşandı. Arz-talep dengesizliği çok büyüdüğünde paranın bu varlık sınıflarından çıkmak istediğini görüyorsunuz. Piyasalarda rekabet var ve tahvil tarafında kayıplar yaşandı” dedi.

Hisse senedi piyasalarındaki yükselişin devam edip edemeyeceğini analiz eden Dalio, “Hisse senetlerinin beklenen getirisi her zaman tahvillerden daha yüksektir, fiyatlarının artması normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki fiyatlar yükseldiğinde gelecekte beklenen getiriler düşer. Tahvillerde ise tam tersi geçerlidir; tahvil fiyatı düştüğünde faiz yani beklenen getiri artar. Şimdi bu iki getirinin birbirine yaklaştığını gördünüz. Değerleme çarpanları arttıkça hisse senetlerinin beklenen getirileri geriledi ve iki getiri birbirine oldukça yaklaştı. Başlangıçta hisse senetlerinin beklenen getirisi çok daha yüksekti; artık bu iki getiri arasındaki tampon daraldı. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesaplamak için bu faiz oranlarını kullandığınızda, çoğu ölçüte göre hisse senetlerinin pahalı olduğunu görebilirsiniz. Faiz oranlarındaki değişim diğer varlık sınıflarını, bilhassa hisse senetlerini daha hassas hale getirecektir” açıklamasını yaptı.

“Gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor”

Hisse senedi piyasalarında çöküş getirebilecek faiz seviyesine yönelik değerlendirmesinde Dalio, nakit akışlarının mevcut iskonto düzeylerine vurgu yaptı.

Dalio, “Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesapladığınızda, tahvillerle yaklaşık olarak eşit seviyelere çok yakın bir noktadayız. Nakit akışlarının tam olarak nereye evrileceğini kimse kestiremez ancak piyasada olağanüstü yüksek bir yoğunlaşma riski bulunuyor. Başta yapay zeka olmak üzere sınırlı sayıdaki şirketin hissesi belirleyici ana unsur haline geldi. Sorun sadece ortadan kalkan o tampon değil; gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor. Altyapı ölçekleyicisi dev şirketlerin sorunlarla karşılaşmaya başladığını görüyorsunuz. Eskiden öz kaynak topluyorlardı, şimdiyse daha fazla borca yönelmek zorundalar ve sınırlarına dayanıyorlar” dedi.

Gelecekte getirilerin bu dev altyapı üreticilerinden ziyade yapay zekayı iş süreçlerine entegre edebilen şirketlere kayacağını öngören Dalio, “Yapay zekayı üretmek ayrı bir konudur, yapay zekayı kullanarak büyük dönüşümler gerçekleştirmek ayrı bir konudur. Bugünkü değer açısından büyük etki yaratacak bu dönüşüm alanının büyük ölçüde gözden kaçırıldığını düşünüyorum” diye konuştu.

“Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız”

Yapay zekanın üretkenliğe katkısı kadar bir balon oluşturup oluşturmadığına ilişkin soruya Dalio, son beş yüz yıllık ekonomik tarihi incelediğini belirterek yanıt verdi.

Dalio, 1920’lerin sonundaki çöküş öncesini örnek göstererek teknolojik coşkunun yarattığı tuzakları aktardı:

“1920’lerin sonunu düşünün; evlere ilk kez elektrik bağlandı, buzdolapları, aydınlatma, otomobiller, uçaklar, sinema ve radyo hayatımıza girdi. Çevrenizde herkesin dünyayı değiştireceğini bildiği ve üzerine bahse girmek istediği muazzam yenilikler görüyordunuz. Herkes heyecanlanır ve ‘Bunu satın alacağım, almak için de borçlanacağım’ der. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Servet ile para aynı şey değildir. Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız. Varlıkları satın almak için yoğun şekilde borçlanıldığında ya da servet vergisi gibi nedenlerle serveti nakde dönüştürmek gerektiğinde balon patlar.”

Bugünkü koşullarda benzer bir sürecin işlediğini aktaran Dalio, “Yeni teknolojide geleceğin tam olarak bilinmemesi nedeniyle fiyatlara bakılmıyor. Rekabet edebilmek için yetersiz yatırım yapamazsınız, bu yüzden muhtemelen aşırı yatırım yaparsınız ve bu durum balonu besler. Bir balonun patlamasını sağlayan şey nakit ihtiyacıdır. Borçları geri ödeme zorunluluğu gibi geleneksel etkenler bu sonucu doğurur, bu tehdide karşı dikkatli olmalıyız” dedi.

“Balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız”

Güney Kore ve Tayvan gibi yapay zeka sermaye harcamalarını çeken pazarlarda sermayenin yanlış dağıtılıp dağıtılmadığına ilişkin Dalio, üretkenliğin arttığını ancak risklerin de büyüdüğünü belirtti.

Dalio, “Verimlilik açısından harika sonuçlar aldılar ancak kendi üretkenliklerinin ötesine geçerek tüm dünyadan kaynak çekip küresel çapta yatırım yapmaya başladılar, bu da problemler yaratıyor. Bunlar balon başlangıcının göstergeleridir; balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız. Ancak bu durum sistemik bir tehdit değildir. Asıl sorun, çok pahalı hale gelen ve gelecekteki nakit akışları belirsiz olan sınırlı sayıdaki şirkette yoğunlaşılmasıdır. İş modellerini dönüştürerek gelirlerini artıran ya da maliyetlerini kısan şirketler ise gözden kaçırıldı” ifadelerini kullandı.

ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetine de değinen Dalio, teknolojinin hem ekonomik hem askeri ve jeopolitik bir savaş alanı olduğunu ifade etti.

Dalio, “Bu teknoloji savaşının bir kazananı olmak zorundadır. Çinliler robotik gibi belirli alanları seçiyorlar; en gelişmiş modellerde biraz gerideler ancak açık kaynaklı modellerin yaygınlığı ve ucuzluğu sayesinde Çin’de yapay zeka kullanımı çok daha yüksektir. ABD’de ise gelişime fren koyulup koyulmayacağı tartışılıyor” dedi.

“Dünya etki alanlarına bölünüyor”

Küresel dengelerin değiştiğini vurgulayan Dalio, iki kutuplu ayrışmanın dünyaya yansımasını değerlendirdi.

Dalio, “Dünya etki alanlarına bölünüyor. Amerika kıtası kendi içinde bir etki alanı oluştururken, Asya’da Çin’in hakim güç olduğu ve ABD’nin geri çekildiği bir etki alanı beliriyor. Artık ABD’nin bölgede Çin’i dengeleyen bir güç olacağı inancı geride kaldı, çok daha fazla bölgeselleşme yaşanacak. Avrupa ve Ortadoğu gibi alanlarda ise iki güç rekabet etmeyi sürdürecek” değerlendirmesinde bulundu.

Teknoloji savaşının nihai kazananının kim olacağı sorusuna kesin bir yanıt vermekten kaçınan Dalio, iç dengelerin önemine işaret etti.

Dalio, “En önemli mesele kendi içimizde nasıl bir arada durduğumuzdur. Batı demokrasilerinde asıl soru zengin ile yoksulun, sol ile sağın bir arada iyi çalışıp çalışamayacağıdır. ABD büyük bir inovasyon kapasitesine sahiptir; Çin ise yüksek eğitimli nüfusuyla yenilikçi ve iç kontrolü çok yüksek bir yapı sunuyor. Çin’in yapay zekayı imalat sanayisiyle birleştirme başarısı devasa bir avantajdır ve Çin ihracatının tüm dünyada yayılmasını sağlamaktadır. Önemli olan bu sürecin barışçıl ve karşılıklı üretkenlikle yürütülüp yürütülemeyeceğidir” dedi.

Yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken tek bir varlığa aşırı odaklanmaması gerektiğinin altını çizen Dalio, “Yatırımcıların bugün dünyada olanları değerlendirirken bakması gereken en temel unsur risk yoğunlaşmasıdır; yapay zeka gibi son derece heyecan verici görünen tek bir alanda aşırı yoğunlaşma riskinden kaçınmak hayati önemdedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Brezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat Flavio Bolsonaro’nun ilk turdaki seçim zaferinden önce yayımlandı. Lula’nın yükseldiği ilk dönem “sosyal politika” başarısını sınıfsal bir altüst oluştan ziyade 2000’li yılların başındaki emtia ticareti patlamasına bağlayan araştırmacı Nunez, Bolsonaroculuğun sınıfsal temelini ise “alt-üst-orta sınıflar” olarak tespit ediyor. Lula ve İşçi Partisi yönetimlerinin zaman içerisinde “mali disiplin”e yönelerek kapitalistleri memnun ettiğine de işaret eden araştırmacı, günümüzdeki “aşırı sağ” yükselişe ise “sınıflar arası bir olgu” olarak bakmak gerektiğini savunuyor. Sınıfsal mobilizasyonun mümkünlüğü azaldıkça, alt sınıfların “deregüle edilmiş piyasa” vaat eden sağın cazibesine kapılması çok daha mükün hale gelmiştir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Brezilya: Aşırı Sağın Geleceği

Carlos Pérez
Equator
30 Eylül 2026

Lulismo’nun sınırları, Bolsonaro’nun oğulları ve yeni parçalanma siyaseti

Brezilya 4 Ekim’de sandık başına giderken, anketler 80 yaşındaki görevdeki cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın, 2022’de cumhurbaşkanlığını kaybettikten sonra darbe planlamak suçundan hâlâ hapiste olan babası Flávio Bolsonaro ile başa baş bir yarış içinde olduğunu gösteriyor.

Dışarıdan bakıldığında, Brezilya tarihinde yoksulları yoksulluktan kurtarmak ve sosyal yardım tedbirleri almak için diğer tüm partilerden daha fazlasını yapan Lula ve Partido dos Trabalhadores’a [İşçi partisi] (PT), Jair Bolsonaro’nun varisi tarafından nasıl meydan okunabildiğini anlamak zor olabilir; zira Jair Bolsonaro’nun iktidarı döneminde ülke genelinde şiddet, eşitsizlik ve suç oranları tavan yapmıştı. Fakat günümüz aşırı sağının cazibesi hiçbir zaman kolay açıklanır değildir.

Bu rekabeti anlamak için siyaset felsefecisi Rodrigo Nunes’ten daha uygun bir isim pek yoktur. Dünya Sosyal Forumu’nun ilk katılımcılarından biri olan Nunes, sol örgütlenmenin tuzakları ve imkânlarını inceleyen bir analist olarak adını duyurmuştu; bu konu, ilk kitabı Ne Dikey Ne de Yatay’ın (2021) konusudur. O zamandan beri Bolsonarizmin en keskin eleştirmenlerinden biri olarak öne çıktı; yeni kitabı Parçalanmanın Anatomisi: Brezilya’nın Küresel Aşırı Sağ Hakkında Ortaya Koydukları’nda bu olguyu daha geniş bir uluslararası bağlamda ele alıyor.

Carlos Pérez, Nunes ile yaklaşan seçimler, Lula’nın üçüncü dönemindeki başarıları ve hayal kırıklıkları ile Bolsonarizmi ortaya çıkaran ve cazibesini sürdüren güçler hakkında konuştu.

Carlos Pérez: Lula’nın üçüncü dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz Lulismosu, onu yirmi yıldan fazla bir süre önce iktidara taşıyan siyasetten ne açıdan farklı?

Rodrigo Nunes: 2022 seçimlerinde, Brezilya tarihinin en iyi cumhurbaşkanı, en kötüsüyle yarıştı ve çok az bir farkla kazandı. Bu, Lula’nın göreve geri döndüğünde karşılaştığı zorlukları anlamanıza yardımcı olur. Günümüz Brezilya toplumu, 2003’tekinden çok farklı. PT karşıtlığı, hatta özellikle Lula karşıtlığı çok derinlere işlemiş durumda. Buna karşılık, Bolsonarista oylarının tabanı oldukça yüksek.

Dolayısıyla Lula iktidara geri döndüğünde, çok daha zayıf bir konumdaydı. Siyasi açıdan, genellikle tüm zamanların en sağcı Kongresi olarak tanımlanan bir yapıyla karşı karşıyaydı. İktisadi açıdan ise, 20 yıl önceki emtia patlamasına benzer bir durumdan yoksundu; o dönem, vergileri artırmadan sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını artırmasına imkân vermişti; bu, zenginleri daha zengin, yoksulları ise daha az yoksul hale getiren bir kazan-kazan formülüydü.

Bu yeni ve gergin koşullar altında, hükümeti birbiriyle bir ölçüde çelişen iki önemli başarıya imza attı. Birincisi, vergi yükünü üst gelir gruplarına kaydıran bir vergi reformunu hayata geçirdi; fakat bu reformun etkileri yıllar sonra hissedileceği için halkın kalbini ve zihnini kazanmayı başaramadı. İkincisi, devleti harcama sınırlamalarına tabi kılan yeni bir mali çerçeve benimsedi; bu, kapitalist sınıfla ittifakını güçlendirdi ama sosyal programları finanse etme kapasitesini zayıflattı. André Singer ve Fernando Rugitsky, bu sonucu “Yavaş çekimde Lulismo” olarak tanımladı. Bu arada, Başkan [Joe] Biden yönetimindeki ABD’de olduğu gibi, makroiktisadi göstergeler iyileşti ama halk bunu hissetmiyor; çünkü özel sektör borcu hızla yükseldi ve çevrimiçi kumar salgını yaşanıyor.

Bu hükümet, on yıllık kurumsal kargaşadan sonra hoş bir nefes alma fırsatı oldu; fakat salt normallik, Bolsonarismonun toplumsal çekiciliğine karşı koymak için asla yeterli olmayacaktı. İşte bu nedenle, Jair [Bolsonaro] hapiste olsa bile, ondan daha yetersiz oğlu Flávio, geçen yüzyılın ortasından bu yana dünyanın tanıdığı en büyük siyasi liderlerden birini yine de yenebilir.

Anketler, Lula ile Flávio arasında teknik olarak bir beraberlik olduğunu gösteriyor. Flávio’nun zaferi Brezilya için ne anlama gelir?

Jair’in dört oğlundan Flávio en aklı başında olanı, en az göze çarpan ve en geleneksel sağcı görüşlere sahip olanı; bu bakımdan, kardeşleri Eduardo, Carlos ve Jair Renan’a kıyasla MAGA tarzı tavırlara daha az zaman ayırır. O, eski usul bir siyasetçi. Anlaşma yapma konusunda usta: “Ne kadar istediğini söyle, biz hallederiz.” Diğer eski usul siyasetçiler gibi o da, şu anda ortaya çıkan ve milyarlarca real tutarındaki bir banka dolandırıcılığı olan Banco Master davası da dahil olmak üzere birçok yolsuzluk skandalına karıştı (Bu komplonun merkezinde yer alan isimlerden biri, Jair Bolsonaro’nun 2022 seçim kampanyasının en büyük bağışçısıydı).

Skandala karışanların neredeyse tamamı sağcı fakat skandal Yargıtay’a ulaştığından beri bir şekilde solu daha fazla etkiledi; beş yargıç, suçlu bankacıyla bağlantılı bulundu. Bolsonaro davasından bu yana, Yargıtay sol ile ilişkilendiriliyor ama hiçbir şekilde sol görüşlü değil. Her zamanki gibi, yolsuzlukla mücadele söylemi seçici bir şekilde işliyor.

Flávio’dan birkaç şey bekleyebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, babasının başkanlığı döneminde olduğu gibi ABD ile yeniden yakınlaşma olacaktır. Washington ile Bolsonarista kampı arasında mekik dokundu; bunların çoğu, görevinden istifa edip ABD’ye taşınan eski Kongre üyesi Eduardo aracılığıyla gerçekleşti. Eduardo, kıskanılacak bir özveriyle Trump yönetimine lobi yaparak kendi ülkesine yaptırım uygulanması için çaba harcadı. Haziran ayında Marco Rubio’nun Flávio’ya yazdığı açık mektup, Flávio’nun kazanması halinde geçiş ekibini Washington’un emrine sunmayı teklif ettiğini dolaylı olarak ima ediyordu.

Trump’ın desteği karşılığında Flávio, nadir toprak elementleri, enerji ve tarım sektörü gibi alanlarda ABD’nin çıkarlarına boyun eğme niyetini ortaya koydu. Fakat Trump’ın müdahalesi iktisadi alanın ötesine geçiyor. Bu yılın başlarında, yine Brezilya sağının yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD, Brezilya’nın en büyük iki suç örgütü olan PCC ve Comando Vermelho’yu terör örgütü ilan etti. Bu hamle, Kolombiya, Ekvador ve daha yakın zamanda Venezuela’da olduğu gibi, genellikle sonraki siyasi ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılır. “Uyuşturucuya karşı savaş”ın amacı, suçla mücadele etmek değil, genellikle yerel siyasi gruplar ve suç örgütleri arasında taraf seçerek bölgedeki ABD çıkarlarını sağlamak.

İç politikada ise, Amazon’da yasadışı madencilik, arazi gaspı ve orman tahribatının patlama yaşadığı; yerli halk ve çevre aktivistlerine yönelik cinayetlerin arttığı; ve organize suçun yoğunlaştığı Jair döneminde olduğundan daha da yırtıcı bir kapitalizm yaşanacaktır: Flávio ve yakın çevresi, hem uyuşturucu ticaretiyle hem de aktif veya emekli polisler tarafından yönetilen ve şu anda Rio de Janeiro’nun bütün bölgelerini kontrol eden özel milislerle iyi belgelenmiş bağlara sahip.

Dolayısıyla Flávio döneminde organize suçun siyasete çok daha derinlemesine sızacağını bekleyebiliriz. Bu durum, demokrasideki gerileme ve eğitim ile kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla birleştiğinde, Flávio göreve gelirse ondan kurtulmak zorlaşacaktır. Brezilya, önümüzdeki on yıl içinde neredeyse çökmüş bir devlete bile dönüşebilir.

Peki, Lula 4.0 yeniden seçilirse ondan ne bekleyebilirsiniz?

Bu, herkesin aklındaki soru. Şöyle mi düşünecek: “Kahretsin, madem bu benim son şansım, elimden geleni yapayım.” Yoksa şöyle mi: “Aşırı sağın iktidara gelmemesini sağlamak için geleneksel sağla ittifakımı sağlamlaştırmam gerekiyor?” İkinci yol pek çok taviz gerektirecek; esasen daha da merkezci bir halefin önünü açacak. Lula’nın doğal eğilimi her zaman müzakereye doğru olmuştur. Ama şimdi mirası söz konusu ve bu, kararlarını etkileyebilir.

Bir adım geriye gidip Bolsonarismonun kökenlerini ele alalım. Bazı yorumcular, bunun milyonlarca Brezilyalının artan otobüs ücretlerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüğü, dönüm noktası niteliğindeki Haziran 2013 protestolarına bir tepki olduğunu iddia etti. Bu hareket, sonunda PT için daha büyük bir meydan okumaya dönüştü. Bu yoruma katılıyor musunuz? İlk elden tanık olduğunuz bu protestoların gerçek önemi sizce nedir?

2013’ün siyasi güç dengesini değiştirdiği yadsınamaz. Protestolar, on yıldır son derece popüler olan PT’nin imajında ilk gerçek çentiği açtı. Bununla birlikte, protestocular hükümetin kendisine karşı değillerdi. Daha çok, PT’den reformlarını daha da ileriye götürmesini talep ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Evet, satın alma gücümüz arttı; evet, yükseköğretime erişim genişledi; evet, hayatımızda niceliksel bir iyileşme oldu. Ama kamu hizmetleri, kurumsal hesap verebilirlik ve şehre erişim konusunda durum hâlâ kötü.” En acil hedefleri olan toplu taşıma buna iyi bir örnek: kalitesi düşüktür, pahalıdır ve özel sektör mafyaları tarafından kontrol edilmektedir.

PT, protestocuların yanında yer alıp şöyle diyebilirdi: “Bu ilk on yılda çok şey başardık ama bu yeterli değil, şimdi uzun zamandır ertelenen yapısal reformları hayata geçirmeliyiz.” Bunun yerine tam tersini yaptı: siyasi koalisyonundaki geleneksel sağ ve merkez sağ unsurları rahatsız etmemek için protestoları bastırdı.

Böylece protestocuların en kötü şüphelerini doğruladı: Partinin ilerici ivmesi tükenmişti.

Ertesi yıl, “Araba Yıkama Operasyonu” adlı polis soruşturması, hemen hemen tüm büyük siyasi partileri içine alan devasa bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, küresel finans krizinin gecikmiş bir sonucu olan Çin’deki büyümedeki ani yavaşlama, emtia patlamasına ani bir son verdi. Birçok insanın zihninde bu iki olgu birbiriyle iç içe geçti: Eğer bir iktisadi gerileme varsa, bunun nedeni PT’nin önceki on yıl boyunca kamu parasının keyfi bir şekilde harcanmasına göz yummasıydı.

PT ve muhalefetin bu ikili krizden eşit derecede lekelenmiş olması nedeniyle, yükselen aşırı sağ, kendisini 2013’teki öfkenin mirasçısı olarak konumlandırabilen tek güç oldu.

Yani evet, 2013 protestoları Bolsonarizme yol açtı diyebilirsiniz. Fakat bu, en iyi ihtimalle kısmi bir gerçek olur. Aslında bu argüman, siyasi yelpazenin yalnızca iki kesiminde yankı buluyor. Bir grup, partiye karşı hiç de eleştirel olmayan, hatta sokağa çıkan protestocuları, aşırı sağı sorumsuzca güçlendirdikleri için suçlayacan Petista sol. Diğer grup ise elbette aşırı sağın kendisidir; onlar da mantıklı bir şekilde şu sonuca varmıştır: “Madem sol, halkı bizi desteklemekle suçluyor, o zaman kabul edelim – elbette ki, başından beri bizi desteklediler!” Bu tür bir söyleme girmek, PT açısından inanılmaz bir kendi kalesine gol atma örneğiydi.

Bolsonarismonun toplumsal ve siyasi tabanı nedir?

Paradoksal görünebilecek bir iddiayla başlayayım: Jair Bolsonaro adlı kişi ile Bolsonarismo adlı siyasi hareket arasında zorunlu bir bağlantı yok. Aslında, Brezilya tarihinde onun gibi bir figürün kazanabileceği belki de sadece iki seçim olduğunu düşünüyorum: 1960’da, başka bir dışardan gelen aday olan Jânio Quadros’un popülist, yolsuzlukla mücadele platformuyla yarıştığı seçim ve 2018. PT, beş yıl boyunca siyasi kargaşa ve yolsuzluk skandallarıyla sarsılmış ve cesaretlenen sağa bir taviz üstüne taviz vermişti; ta ki taviz verecek sol bir zemin kalmayana kadar. Bu süreçte kurumsal itibarının büyük bir kısmını yitirmişti. Geleneksel sağ ve merkez sağdaki müttefikleri de “Araba Yıkama Operasyonu” nedeniyle itibarlarını yitirmişti.

Bu, tamamen istisnai bir durum yarattı ve bu durum da tamamen istisnai bir aday gerektiriyordu. Bolsonaro, tam da doğru zamanda orada bulunuyordu; üç yıl önce başlamış olan bir halk hareketinden yararlandı. Onun başarısı, bu halk hareketine bir liderlik ve kimlik kazandırmak oldu.

Şimdi, sorunuza gelelim. Brexit ve Trump’tan bu yana, siyasi rüzgârın bu kadar dramatik bir şekilde değiştiği dönemde, sol iki anlatıyla yanıt verdi: Ya aşırı sağı, gerçek bir halk tabanı olmayan elitlerin isyanı olarak resmediyoruz, ya da geride bırakılanların, liberal elitizm tarafından ihanete uğramış işçi sınıfının isyanı olarak.

Bu anlatıların hiçbiri beni ikna etmiyor. Aksine, günümüz aşırı sağına sınıflar arası bir olgu olarak bakıyorum. Bunu anlamanın bir yolu, modernleşmenin vaatlerini –formel istihdam imkânları, hesap verebilir kurumlar, kanun önünde gerçek eşitlik– beklemekten vazgeçmiş bir alt sınıf [underclass] ile, bu vaatlerin hâlâ geçerli olduğunu iddia etmeyi bile bırakmış elit bir kesimi bir araya getiren bir hareket olarak görmek.

Bu ikisi arasında, gerçek inananların en sert çekirdeği yer alıyor –istatistiksel olarak en büyük grup değil ama en tutkulu olanı– ki ben buna, Orwell’den bir ifade ödünç alarak, “alt-üst-orta sınıf” diyorum.

Bunlar iki cami arasında binamaz kalmış insanlar: İyi bir yaşam standardına sahiptirler ama gerçek elitin sahip olduğu varlıklara ya da sosyal sermayeye sahip değiller. Onları sadece sosyal statü kaybı korkusu rahatsız etmekle kalmaz, aynı zamanda alt sınıftan gelenlerin elde ettiği en ufak bir yukarı doğru hareketlilik de tehdit olarak algılanır; tıpkı Latin Amerika’daki Pembe Dalga döneminde olduğu gibi, o dönemde yoksullar daha az yoksul hale gelmiş, üniversiteye gitmeye, yurtdışına seyahat etmeye vb. başlamışlardı. Bu durum, kolayca istismar edilebilen bir kin duygusu yarattı.

Günümüz aşırı sağının cazibesi, hangi tarafta durduğunuza göre değişir. Egemen sınıf, aşırı sağı kapitalizmin en yırtıcı biçimini sunan ve alttan gelen tüm meydan okumaları etkisiz hale getiren bir güç olarak görür. Halk tabanı ise kanun ve düzen söylemine ve “devletin sırtlarından inmesini” sağlayarak piyasada daha verimli bir şekilde rekabet etmelerine imkân verecek, daha az regülasyonlu bir ekonomi umuduna çekilir. Her iki kamptan da gelen düzensiz bir grup için bu aynı zamanda bir kariyer fırsatıdır: Artık aşırı sağcı bir kışkırtıcı olarak iyi para kazanabilirsiniz.

Bolsonarismo örgütsel düzeyde nasıl işliyor?

Aşırı sağ hareketi olarak Bolsonarismo’nun üç yapısal avantajı var.

Birincisi, sermayenin çıkarlarıyla çok daha uyumlu; bu nedenle solun asla elde edemeyeceği şekilde büyük iş dünyası ve kurumsal medyanın desteğine güvenebilir.

İkincisi, toplumu değiştirmek yerine mevcut iktidar farklılıklarını korumak, hatta bunları daha da yoğunlaştırmak ister; bu da koalisyon kurmayı çok daha kolaylaştırır. Her ortağın kendi alanı vardır –toprak sahibi oligarşinin toprağı, finans oligarşisinin iktisadi kaldıraçları– ve herkesin çıkarları karşılanıldığı sürece birlikte çalışabilirler. Genellikle ihtiyaçlar hiyerarşisi ya da stratejik farklılıklar konusunda tartışmazlar – tam da solun başını ağrıtan sorunlar.

Üçüncü avantaj ise sosyal medyadan kaynaklanır; sosyal medya, kamusal alanı, insanların dikkatin simgeleri olan “beğeniler” ve “paylaşımlar” için bireysel olarak rekabet ettikleri bir pazar olarak yapılandırıyor. Bu durum, hem siyasetin aşırı bireyselleşmesine hem de çevrimdışı örgütlenmeye kıyasla çevrimiçi katılımın ön plana çıkmasına yol açıyor. Bu durum, günümüz aşırı sağının büyük bir kısmının örgütlenme biçimini derinden şekillendirir: yapı taşları “siyasi girişimciler” olan bir tür piramit şeması olarak: Sosyal veya geleneksel medyada öne çıkan konumlarından, aynı anda dikkat, sosyal ve siyasi sermaye biriktiren içerik üreten kişiler.

Dikkat çeken içeriklerin sürekli akışı sayesinde, tabanlarını sürekli meşgul tutarlar ama aynı zamanda atomize ederler ve dijital olmayan katılım kanallarından mahrum bırakırlar. Bu sayede taban, neredeyse isteğe bağlı olarak seferber edilebiliyor ve seferberlikten çekilebiliyor. Bolsonaro’nun kendi adına gerçek bir parti kurmaya hiç zahmet etmemesi –Farage ya da Trump’ın da öyle– çok anlamlı. Onlar parti yapısını başlı başına bir hedef olarak değil, asıl başka yerlerde yürütülen siyasetin sadece bir aracı olarak görürler.

Siyaset dikkat ekonomisi tarafından istila edildiğinde, kamusal söylem sürekli değişen bir öfke denizine dönüşür. Bugün bu, yarın o. Bu durum, insanların kolektif kaderleri hakkında karar alma ve statükoyu değiştirmek için sürdürülebilir çabalara katılma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan özgürleştirici siyasete tamamen aykırı. Trump bizi manşetlerle ve gece geç saatlerdeki paylaşımlarla meşgul ederken, asıl yıkım işi arka planda devam eder.

İdeolojik düzeyde, Bolsonarizm neyi temsil ediyor? Geleneksel sağdan ne farkı var?

Aşırı sağın söylemlerini dış görünüşüne göre değerlendirerek yanlış yorumluyoruz. Trump, Bolsonaro ve benzerlerinin “küreselleşmeden” bir adım geri çekilmekten, sanayi istihdamının Fordist rüyasına dönmekten, cinsel devrimi geriye sarmaktan ve çekirdek aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kutsallaştırmaktan bahsettiklerinde onlara inanmak bir hata. Bu fikirler belirli seçmenler üzerinde bariz bir psikolojik çekiciliğe sahip ama çağdaş aşırı sağın eylemleriyle doğrulanmıyor. Aksine, bu hareket, on yıllardır süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal parçalanmadan besleniyor ve bu süreci belirli bir ufka doğru hızlandırıyor.

Kitabımda bu ufku “özel sektör tarafından yönetilen, eşitsiz bir şekilde dağıtılmış bir doğa durumu” olarak tanımlıyorum: Devletin toplumsal çatışmaları arabuluculuk yapma sorumluluğunu giderek daha fazla terk ettiği ve bunun yerine kaba kuvvetin egemenliğini kutsallaştırdığı bir durum.

Bunu açıklayan bir örnek vereyim. 2019’da, Amazon bölgesindeki Rondônia eyaletinde yasadışı ağaç kesenler, federal bir uygulama operasyonuna hizmet eden bir yakıt kamyonunu ateşe verdiler; bu nedenle operasyon iptal edilmek zorunda kaldı; iki hafta sonra çevre bakanı, ağaç kesicileriyle görüşmek ve taleplerini dinlemek üzere kasabaya gitti. Açıkça verilen mesaj şuydu: “Ben sizin tarafınızdayım. Devlet malını yakmanız, ormanlarını kestiğiniz yerli halkı öldürmeniz ve aynı rotaları kullanan uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yapmanız sorun değil: Bunların hepsi özel girişim ve biz özel girişime müdahale etmiyoruz.” Aynı mantık, Trump’ın büyük teknoloji şirketleriyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.

Bu, benim “kahya kapitalizmi” [overseer capitalism] olarak adlandırdığım şekli alabilir. Brezilya ve Amerika’nın Güneyi gibi plantasyon ekonomilerinde, polislik, özel bir işlevden doğan kamu işleviydi. Plantasyon işçilerini disipline etmek için işe alınan kahya, köleliğin kaldırılmasından sonra, özgürleşen erkek ve kadınları hizada tutan polis memuru haline geldi. Günümüzde bu kamu işlevi yeniden özelleşiyor. Wagner ve Blackwater, Meksika’daki uyuşturucu kartelleri, Rio’daki milisler; bu tür devlet dışı aktörler, kontrol ettikleri bölgelerde güç tekelini giderek daha fazla kullanıyor. Kahya kapitalizmi, sermaye ile bu özgür baskı ajanları arasındaki ittifakı gerektirir; bu ajanlar koalisyona sadece kiralık silah olarak değil, eşit siyasi ortaklar olarak katılırlar. Böyle bir yakınlaşma, ilk Bolsonaro hükümetinde önceden işaret edilmişti ve Flávio döneminde kolaylıkla yerleşebilir.

Güçlülerin, kendilerine sınırsız iktidar keyfi vaat eden böyle bir modele neden ilgi duydukları açık. Peki, en güçsüzler neden buna oy veriyor? Çünkü bu pakette psikolojik telafiler de yer alıyor. Vaat şu: “İş yerinde aşırı sömürüye maruz kalsanız bile, yaşam beklentileriniz her geçen gün azalsa bile, en azından hayatınızın bir alanında gücünüzün sınırsızca işleyebilmesini sağlayacağız. Evde, öfkenizi eşinize ya da çocuklarınıza yöneltebilirsiniz, kimse müdahale etmez; ve kimse size Siyahlar ya da eşcinseller hakkında şaka yapmamanızı söyleyemez.”

Yeni kitabınız, “Brezilya’nın küresel aşırı sağ hakkında neler ortaya koyduğunu” açıklamayı vaat ediyor. Dünya sistemine çevreden baktığımızda ne görüyoruz? Dünya hangi anlamda Brezilyalaşıyor?

Latin Amerika ve özellikle Brezilya’daki sosyal düşünce, merkez-çevre ilişkisine dair Batı kavramlarını yeniden şekillendirmekle ilgilenegeldi. Bu gelenek, 1960’larda “bağımlılık teorisi” ile başlar; bu teori, modernleşme teorisine yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştı: Walt Rostow ve Seymour Martin Lipset gibi isimler tarafından yaygınlaştırılan, çevre ülkelerin kartlarını doğru oynadıkları takdirde gelişmiş ülkelerle aynı mutlu noktaya ulaşabilecekleri, yani geri kalmışlıktan tam modernliğe geçebilecekleri fikrine yönelik bir eleştiri.

Eleştiri şöyle diyordu: “Bu fikir yanlıştır, çünkü biz kapitalizmin dışında ya da gerisinde değiliz; her zaman bir çevre olarak kapitalizmin içinde yer aldık. İşlevimiz her zaman merkez ekonomilere doğal kaynaklar ve ucuz işgücü sağlamak olmuştur; dolayısıyla, elde edebileceğimiz her türlü gelişme her zaman onlarınkine tabi olacaktır.” Dolayısıyla 1960’lar ve 70’lerdeki argüman şöyleydi: “Merkezi, çevrenin geleceği olarak görmek yanlıştır; çevresel durum, modern ile geri kalmışlığın her zaman bir arada olduğu bir durumdur ve bu birleşim, kapitalist gelişme için araçsal bir öneme sahiptir.”

1980’lerde ve 1990’larda durum tersine döndü; ABD ve Avrupa ülkeleri, artan eşitsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve “favelizasyon” (Brezilya’daki favelas gibi gecekondu mahallelerinin artması) ile bazı yönlerden çevreye benzemeye başladı. Böylece hem Brezilya’daki hem de Küresel Kuzey’deki insanlar bu ülkeleri “Brezilyalaşmış” olarak tanımlamaya başladı.

Bu tersine dönüşü ne açıklıyordu? Bağımlılık teorisinin mirasçıları, artık modernleşme teorisinin kendisini tarihsel bir çerçeveye oturtuyorlardı; modernleşme teorisinin, beklentilerin ufkunun kalıcı büyüme olduğu bir kapitalist genişleme döneminin ideolojisi olduğunu savunuyorlardı. Artık, daralma ve ufukların küçüldüğü bir dönemde, Küresel Kuzey giderek çevreye benzemeye başlayacaktı.

Bu fikir siyaset alanına da genişletilebilir. Aşırı sağın parçalanmanın hızlanmasına karşılık geldiği fikri, Bolsonaro yönetimindeki Brezilya’da, Milei yönetimindeki Arjantin’de ya da Bukele yönetimindeki El Salvador’da, Trump’ın ilk döneminde, Almanya’daki AfD’de veya Fransa’daki RN’de olduğundan çok daha net bir şekilde görülüyor.

“Sadece normallik”in Bolsonarismo’yu yenemeyeceğini söylediniz. Peki, günümüz aşırı sağına yönelik radikal bir tepki nasıl olabilir?

Bilgi teorisinden bir paradoksla başlayayım: Bir sinyalin bilgi olarak algılanabilmesi için arka plan gürültüsünden yeterince farklı olması gerekir, ama o kadar da farklı olmamalıdır ki sinyal olarak algılanamaz hale gelmesin. Bu fikri siyasete uyguladığımızda, radikalizmin en saf, en soyut haliyle bir ilkeye sadakat olmadığını anlarız; daha ziyade, hâlâ anlaşılabilir olan normdan bir sapmadır.

Sizi mevcut durumdan en uzağa götüren –ama yine de o duruma dahil edilebilen– bir taktik bulursunuz: insanların güvenini kazanan, onları katılım için ikna eden, gerçek bir etki yaratan bir taktik.

Günümüzün sorunu, aslında yapılması gereken her şeyin son derece radikal görünmesi. Güç yoğunlaşmasını ele alalım. Elon Musk’ın 2022’deki karşı taarruzun ortasında Ukrayna güçlerine Starlink hizmetini kesmesi gibi, bir iş adamının bir ülkenin ordusunun bir kısmını devre dışı bırakabildiği bir dünyada yaşıyoruz – bu, 1970’lerde bir James Bond filminin konusu olabilirdi. Mantıklı tepki, özel şahısların bu tür bir gücü kullanmasını engelleyen bir hükümet politikası çıkarmaktır. Fakat bugün böyle bir politika önerirseniz, kamulaştırma çağrısı yapmakla ya da kişisel hakları ihlal etmekle suçlanacaksınız. Bir yönde o kadar ileri gittik ki, artık ancak diğer yöne çok sert bir şekilde çekerek müdahale edebilirsiniz.

Bu konuda aşırı sağdan bir şeyler öğrenebiliriz. Bugün, kısa bir süre önce düşünülemez olan şeyler söyleniyor. Örneğin, yanlış ten rengine sahip vatandaşların sınır dışı edilmesi gerektiği gibi. 2016’dan beri düşünülemez olan şeyler yaşanmaya devam ediyor ve söylenemez olan şeyler artık genel kabul görmüş hale geldi. Aşırı sağ, mümkün olanın sınırlarını, gerçekten yapılması gerektiğine inandığı yönde zorladı.

Belki de gerçekten yapmamız gerekenlerin hiçbiri bugün mümkün değil ama şimdi koşulları oluşturmaya başlamazsak, yarın da yapamayacağız. Hedeflerimiz için bir toplumsal taban oluşturmalıyız. Sadece rasyonel argümanlar ve inandırıcı politikalar sunmakla yetinemeyiz; insanların gündelik deneyimlerine dayanan, o başka, daha iyi bir dünyaya duyulan arzuyu aşılamalıyız. İnsanlar, yeniden şekillendirilmiş bir dünyada daha iyi yaşayacaklarını hissetmekle kalmamalı, oraya ulaşmak için harekete katılarak daha iyi yaşamaya başladıklarını da hissetmeli.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English