Dünya Basını
Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün fahri direktörü Wolfgang Streeck, Jacobin dergisinin Almanca edisyonu için kaleme aldığı makalede, Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tesis ettiği kitle partilerine dayalı kurumsal istikrar rejiminin çözülüşünü Doğu eyaletleri seçimleri üzerinden masaya yatırıyor. Streeck, geleneksel merkez partilerin AfD’nin yükselişini iktisadi kriz, barınma yetersizliği ve altyapı çöküşü gibi maddi sebeplerle açıklamak yerine ahlaki bir sağa karşı mücadele söylemine sığınarak perdelediğini anımsatıyor. Bu doğrultuda tecrit siyasetinin ve anayasal yangın duvarlarının çöküşe geçtiği, Alman siyaset mimarisinin Hollanda tipi parçalı ve çok kutuplu bir sisteme evrilmek zorunda kalacağını kaydeden Streeck, çözüm olarak gündeme getirilen parti kapatma davası girişimlerini de yapısal krizi çözmekten aciz siyasi elitlerin yargısal ve istihbari aygıtları araçsallaştırarak iktidarlarını tahkim etme çabası olarak nitelendiriyor.
Çok kutuplu parti sisteminde doğru
Wolfgang Streeck
Jacobin
1 Ekim 2026
Aşırıya kaçmayalım, itidali elden bırakmayalım. AfD’nin iktidarı gasbetmesine [1] daha birkaç yıl var. Artık geride kalmakta olan yılın her beş eyalet meclisi seçiminde de oylarını artıran yegâne parti AfD oldu, fakat hiçbirinde salt çoğunluğa ulaşamadı. En yüksek neticesi olan Saksonya-Anhalt’taki yüzde 43,8’lik oy oranı, en düşük sonucu olan Berlin’deki yüzde 16,3’ü iki buçuk kattan fazla aşıyor. AfD, beş seçimin ortalamasında yüzde 27,3 seviyesindeydi. En büyük kazanımlarını, her ikisi de Almanya genelindeki 60,5 milyon seçmene kıyasla pek az seçmene sahip olan (sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon) ve CDU’nun bilhassa hezimete uğradığı Saksonya-Anhalt ile Mecklenburg-Vorpommern’de elde etti. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’deki bunca CDU seçmeninin son beş yıl içinde neo-Naziye dönüştüğü iddiası akla yatkın gelmiyor.
Esasen söz konusu beş eyalet meclisi seçimi için AfD eğiliminden ibaret olmayan başka temayüller de mevcut. Bölgesel hususi şartlar mühim bir rol oynadı; mesela zayıf yahut güçlü görevdeki başbakanlar gibi (bir yanda Saksonya-Anhalt ve Berlin, diğer yanda Mecklenburg-Vorpommern). Yeşiller, beş eyaletin üçündeki kayıplarla birlikte yerinde saydı; CDU, iki Batı Almanya geniş alan eyaletinde, mütevazı da olsa, kazanımlar kaydetti (Mamafih 7,7 milyon seçmenli Baden-Württemberg’de neredeyse kıl payı kazanacaktı; 2,9 milyon seçmenli Rheinland-Pfalz’da ise kazandı); Sol Parti ise beş seçimin üçünde oylarını artırdı: İki batı eyaletinde ve bilhassa AfD’nin neredeyse 10 puan önünde yer aldığı Berlin’de (2,5 milyon seçmen).
Seçim yılı SPD adına tam bir felaketti. Beş seçimin ortalamasında parti ancak yüzde 17,7’ye ulaşabildi; istisnai bir sapma teşkil eden Mecklenburg-Vorpommern dışarıda tutulduğunda bu oran sadece yüzde 13,2’de kaldı; CDU ise ortalamada en azından yüzde 20,3’ü buldu. Yalnızca CDU değil, bilhassa SPD de artık sözde bir “halk partisi” [2] olmaktan çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda; CDU genel başkanı Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinin hemen ertesinde bu meseleyi gündeme taşırken, SPD hâlâ ne diyeceğini bilemez halde kıvranıyor.
“Sağa karşı mücadele” kaybedildi
Bütün o antifaşist yürüyüşler, öğretmenlerin öğrencileri kortejlere sevk etmesi, gazetecilerin dik duruş sergilemesi, dünyevileşmiş bir engizisyon gibi çalışan hükümet dairesi Anayasayı Koruma Teşkilatı [3] (tutanaklara geçen ifadesiyle “kısmen kesinleşmiş aşırı sağcı”), Federal Cumhurbaşkanı ile diğer tüm cumhurbaşkanlarının ardı arkası kesilmeyen ikazları hiçbir işe yaramadı; neticede AfD bunlara minnettar kalmış olsa gerektir. “Müstakim insanların kıyamı”, “gayridemokratlara” karşı “bizim demokrasimiz” adına “bütün demokratların başkaldırısı”, bunların AfD’nin başarısındaki payının ne denli büyük olduğunu ve herkesin, devlet eliyle alternatifsiz biçimde tanzim edilmiş bir toplumda “toplumsal dayanışma” uğruna mücadele edip enflasyonu, konut krizini, yoksulluğu, eşitsizliği, güvensizliği, işlemeyen trenleri, harabeye dönen okulları unutması beklendiği müddetçe bu payın gelecekte de ne kadar büyüyeceğini kestirmek zor değil.
Şimdi ne olacak? Bir müddet boyunca ön sahnede sergilenen “sağa karşı mücadele”, iktisadi ve toplumsal buhrana karşı yürütülmesi gereken kavgayı, yürütülmediğinin fark edilemeyeceği arka sahneye sürgün etmişti. Bu da artık son bulabilir. “Sağa karşı mücadele” toplumsal dayanışma vaat etmişti, fakat yalnızca “biz demokratlar” arasında, yani siyasi sınıf ile onun seçmenleri nezdinde; AfD ise eski partilerin av sahasında pervasızca avlanarak soğukkanlılıkla büyümeyi sürdürdü.
Kohl döneminin sona ermesinden bu yana geçen 28 yılın 24’ünde (SPD) yahut 17’sinde (CDU/CSU) federal hükümette yer alan, yani bugünün krizlerinin bugünkü halini aldığı senelerde iktidarda bulunan partilerin “anlatıları” için şimdi hakikat saati mi çalıyor? Küresel durumdan istifadeyle iç düşmanı dış düşmanla bir tutan köhnemiş metotlara müracaat etme ve demokratların demokratlar eliyle cehennem zebanilerine karşı müdafaasını beynelmilel kılma ayartısı muhakkak ki muazzamdır: Sağa karşı mücadelenin aynı zamanda vatanperver kuvvetlerin toplanma mahali kılınması, muhalefetin ise düşmanın beşinci kolu, “vatansız serseriler” [4] ve hainler, yani basbayağı “Putin’in dostları” olarak yaftalanması. Yeni anlatının neyi başarmaya muktedir olacağını bekleyip görmek gerekecek.
Dağılan merkez, çatırdayan güvenlik duvarları
Fakat öncelikle AfD’nin kaydettiği büyüme, CDU ile SPD koalisyonunu birbirinden uzaklaştırmaya ve son yılların muhtelif güvenlik duvarlarını [5] (herkesin AfD’ye karşı kurduğu, CDU’nun ise Sol Parti’ye karşı da ördüğü tecrit hatlarını) alttan alta oymaya başladı. CDU ve SPD, birer halk partisi olarak seçim siyaseti zaviyesinden bir hiçliğin eşiğinde duruyor. Neticede CDU’nun “rekabet gücüne”, SPD’nin ise “adalete” bir katkı kisvesi altında pazarladığı “mecburi reformlara” dair o sahte uzlaşı da buharlaşmaya yüz tutuyor.
En geç Federal Meclis’teki müzakereler esnasında, koalisyon ortaklarının seçim yenilgileriyle bilenmiş zihinleri, SPD usulü adaletin CDU usulü rekabet gücünün ayağına bağ olduğunu idrak edecektir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sonrasında Merz tarafından krizi yeni ve iyimser “anlatılarla” unutturmak maksadıyla ilan edilen hamleler bu tablonun önüne uzun boylu geçemez. En mühimi de bu hamleler, ilgili parti üyelerini, yeniden seçilmelerini tehlikeye sokacak kanunları kabul etmeye ikna edemeyecektir: CDU cenahında metinlerin içinde fazla SPD bulunduğu için, SPD cephesinde ise fazla CDU yer aldığı için. İsyanların patlak vermesi, daha fazla Brosius-Gersdorf vakasının ve şu ya da bu Spahn figürünün zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu da güvenlik duvarına hiç iyi gelmeyecektir. CDU’nun kimi unsurları AfD ile aralarındaki tecrit sınırını aşmak isteyecek ve bunu yerel yahut eyalet düzeyinde muhtelif yollarla tatbik sahasına sokabilecektir. Buna muvazi biçimde SPD’nin kimi kısımları da Sol Parti ile irtibat arayışına girecektir; mesela Berlin’de onun riyasetindeki üçlü bir koalisyona, yani Kırmızı-Yeşil-Kırmızı ortaklığına dahil olarak. Bu gelişme Federal Şansölye’ye, 2025 başlarında genel seçimlerin hemen arifesinde daha sert bir göç siyasetine dair meclis kararını hiçbir bedel ödemeksizin AfD ile müştereken nasıl geçirdiğini hatırlatacaktır. Eğer CDU/CSU, sözde reformların “CDU’nun dişlerini” sökmeye SPD tarafından mecbur bırakılırsa, ki bu gayet muhtemel görünmektedir, arka plandaki Hristiyan asiler çok daha Hristiyan reformları AfD ile el ele yasalaştırma ihtimalinin hayalini kuracaktır.
Bu istikametteki her hamlenin, diğer tarafa, yani yeşil istikamete doğru bir karşı hamleyi tetiklemesi beklenmelidir. Eşzamanlı olarak SPD içindeki sol kanat mensupları, partilerini mutlak bir sondan kurtarma ümidiyle, federal düzeyde olmasa bile eyalet ve belediye düzeyinde Sol Parti’ye yanaşacaktır. Ve bu böylece, biteviye yeni tertiplerin sınandığı yeni tecrübelerle sürüp gidecektir.
İkinci güvenlik duvar mı?
Kuşkusuz güvenlik duvarının muhafızları henüz teslim bayrağını çekmiş değil ve yakın gelecekte bu tahkimatın yenilenmiş bir surette tahkim edilmesi için geniş çaplı bir girişime şahit olunabilir. Böylesi bir hamlenin nihai durağı ise Federal Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bütün alametler, Merz’in rakibi olan Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst riyasetindeki Merkelci CDU kanadının, Federal Şansölye’nin iradesine hilafen fakat SPD ile Yeşiller’in kesin mutabakatıyla, AfD’ye karşı bir parti kapatma davası [6] hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor. Wüst Yeşiller’le birlikte gürültüsüzce ve ahenk içinde hükmediyor; Merz ise malum olduğu üzere SPD ile, çöküş içindeki bir SPD’ye nazaran AfD ile çok daha rahat hayata geçirilebilecek olan gönlündeki iktisat programı yüzünden giderek hırçınlaşan bir ahenksizlikle yol alıyor.
Bir siyasi partinin kapatılması talebi Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey tarafından salt çoğunlukla karara bağlanabilir; Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti tarafından gündeme getirilip Wüst kanadına mensup eyalet milletvekillerince desteklendiği takdirde, icap ederse Merz bertaraf edilerek her an Karlsruhe’ye ulaştırılabilir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinden az önce Wüst, kapatma başvurusunun hukuki muvaffakiyet şansını tetkik edecek bir komisyon tayin etme niyetinde olduğunu duyurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi’nin eski bir başkanı ile görevdeki başkanının (her ikisi de CDU menşelidir) kamuoyuna yansıyan beyanatları, mahkemenin böylesi bir müracaattan hiç mi hiç hazzetmeyeceğine delalet ediyordu. Ne var ki kapatma taraftarları açısından bu hoşnutsuzluk, hatta davanın nihai neticesi dahi ikincil plandadır.
Siyasi etkiler her halükarda sarsıcı olacaktır. Bir kapatma davası en az iki yıl sürer. Bu zaman zarfında kamuoyu, istihbarat örgütlerinin ve sair mercilerin AfD’nin vahametine dair sunduğu mütalaalar hakkında medya vasıtasıyla muntazaman ve etraflıca bildilendirilecektir. AfD’nin muhtemel bir feshinin ardından parti azalarının medeni varlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı, meselenin memuriyetten ihraç edilmeye yahut bir zanaatkar olarak artık kamudan ve hatta muhite göre hususi sektörden sipariş alamamaya kadar varacağı kulaktan kulağa süratle yayılacaktır.
Daha şimdiden yerel seçim kadroları için aday bulmakta mükerreren zorlanan ve bu sebeple seçimlerde kazandığı sandalyeleri dahi dolduramayan AfD, dava sürecinde bu tıkanmayı katmerli biçimde yaşayacaktır. Güvenlik duvarı eliyle SPD’ye prangalanmış bir Merz CDU’sunda kendisini AfD’dekinden daha yabancı hisseden CDU üyeleri ve idarecileri, AfD temize çıkana değin saf değiştirmeyi iki kere düşünecektir. Federal veya eyalet düzeyinde güvenlik duvarını çiğneyerek AfD ile müştereken siyasi kararlar alma yönündeki her cüret ise, Karlsruhe’den naklen aktarılan manzaralar karşısında siyasi bir intihar seferine dönüşecektir.
Kapatma asla tek başına gelmez
Kaldı ki bir kapatma davasının yaratacağı serpintiden ilk nemalanacak kişi Hendrik Wüst olacaktır. Kendisinin yeniden seçilme sınavı Mayıs 2027’dedir. Federal Cumhuriyet’in 13 milyon seçmenle en büyük eyaleti olan bu coğrafyada AfD kendi içinde devasız biçimde bölünmüştür; Ren havzasının ve Vestfalya’nın kimi kısımlarının liberal-Katolik muhiti ise hâlâ bir ölçüde sıhhatini muhafaza etmektedir. Kamuoyu yoklamaları CDU’yu, arayı yavaş yavaş kapatmaya başlayan AfD’nin önünde nispeten rahat bir üstünlükle göstermektedir. İcap ederse SPD’nin de eklemlenebileceği bir CDU-Yeşiller koalisyonunun tazelenmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen derdest bir kapatma davasına dair haber akışının doğuracağı AfD kayıpları, Wüst ile Merz arasında vuku bulacak müstakbel parti içi iktidar mücadelesi açısından da epey makbule geçecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin şahsına gelince; bir AfD kapatma başvurusu mahkemeyi kendisi adına son derece sıkıntı verici bir siyasi tazyik altına sokacaktır. Mahkeme müracaatı reddettiği takdirde bu hüküm AfD tarafından bir aklama belgesi [7] gibi kutlanacak ve kamuoyunun geniş kesimlerince de bu şekilde telakki edilecektir. Şayet mahkeme aksine hükmedip AfD’yi kapatacak olursa, devletin her üç kademesindeki binlerce seçilmiş meclis üyesi ve parlamentolarda görev yapan binlerce yardımcı personel bir çırpıda makamlarını yahut işlerini kaybedecektir.
Akabinde siyasi polis, devam ettirilmesi muhtemel herhangi bir siyasi faaliyetin Ceza Kanunu’nun 84. maddesi uyarınca gizli tertipçiler veya elebaşılar için beş yıla kadar hapis cezası öngören bir “ikame örgüt” faaliyeti sayılıp sayılamayacağını kesintisiz tarassut ile tespit etmek zorunda kalacaktır. Alman basını olmasa bile yabancı basın tarafından eleştirel gözlerle takip edilecek yüzlerce ceza davası bu tablonun tabii neticesi olabilir. Federal Cumhuriyet tarihinde bugüne dek kapatılan yegâne siyasi teşekküller olan Sosyalist İmparatorluk Partisi (1952) ile Almanya Komünist Partisi (1956), kapatıldıkları tarihte parlamentolarda artık hiçbir temsilciye sahip değildi.
Sol kesimin gözlüğünden bakıldığında ise mahkemenin bir AfD davasında tesis edeceği fesih gerekçelerinin Sol Parti için de carilik kazanabileceği endişesi mevcuttur. Hatta CDU’nun Merz kanadının, AfD’ye yönelik bir kapatma müracaatına onay vermenin diyeti olarak yalnızca AfD’nin değil, Sol Parti’nin de tahkikata tabi tutulmasında ısrar etmesi pekala tasavvur edilebilir; belki de “antisemitizm” ithamıyla. Bu istikametteki ilk emareler Berlin hükümetinin kurulması arifesinde göz önünde bulundurulmaktadır.
Yeni bir parti sistemi
AfD’nin kapatılmaması durumunda Alman parti sisteminin diğer Avrupa memleketlerindekine, mesela Hollanda modeline yakınsaması beklenmelidir. Tıpkı oradaki gibi merkezin iki kadim büyük ve kitle partisi, yani biri Hristiyan demokrat ve burjuva-muhafazakar, diğeri sosyal demokrat ve ilerici olan iki kutup, daha ufak ardıl fraksiyonlara bölünecektir. AfD’nin tam karşısındaki kutupta sol bir parti kök salacak, bunun yanına belki bir de sol-marjinal parti eklenecektir. Üç ya da dört parti yerine, sık doğumların ve ölümlerin yaşandığı altı veya yedi partili bir yapı ortaya çıkacaktır. Büyük siyasi mesafelerin varlığına rağmen koalisyonlar hem elzem hem de kabil hale gelecektir ama bunlar, geçici hükümetlerin idaresi altındaki uzun fetret dönemleriyle ve yıpratıcı müzakerelerle malul olacaktır. Parti mimarisindeki ufalanma sebebiyle koalisyonlar kural olarak en az üç partiden oluşur hale gelecektir.
Böylesi bir parti sisteminde bugünkünden çok şey farklı işleyecektir. Sadece merkezin eski partileri bölünme eğilimlerine maruz kalmayacak, hükümete iştirak imkanlarının belirmesi neticesinde en uç kanatlardaki yeni partiler de bu akıbete uğrayacaktır. Yerleşiklik kazanan bir AfD’nin sağında diriltilmiş bir NPD kendine yer açabilecektir; nitekim pek çok Avrupa ülkesinde -Fransa, İtalya, Büyük Britanya, Hollanda, İsveç ve sairede görüldüğü üzere- Yeni Sağın sağında yeni sağ partiler pıtır pıtır türemiştir.
AfD, Merz idaresindeki bir CDU için muhtemel bir ortak hüviyeti kazanabilir; Wüst idaresindeki bir CDU ise Yeşiller, bakiye SPD ve ileride belki de bölünerek mutedil hale gelmiş bir Sol Parti ile hükümetler kurabilir. Sol Parti’nin solunda, adı her ne olursa olsun bir Sosyalist İşçi Partisi neşet edebilir; sağında ise sol bir SPD’ye yakın duran bir Toplumsal Akıl Partisi belirecektir. Federal Cumhuriyet’in federalist mekanizması dahilinde bütün bu partiler ve parti kombinasyonları, eyaletler düzeyinde yan yana denenerek ulusal plandaki kabiliyetleri bakımından sınanabilecektir.
Böylesine başkalaşmış bir parti sistemi, Almanya’da anayasa hukuku da dahil olmak üzere köklü kurumsal dönüşümleri iktiza edebilir. Bu doğrultuda İskandinav yahut Hollanda numunesine uygun istikrarlı azınlık hükümetlerine imkan tanıyacak usullere ihtiyaç doğacaktır. Keza eski büyük partilerin Ebert ve Adenauer vakıfları örneğinde olduğu gibi, yeni küçük fırkaların kendilerine ait parti vakıfları kurma hakkına yahut Federal Meclis Araştırma Hizmetleri birimine erişim salahiyetine ne zaman ve hangi şartlarda nail olacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır.
BSW’nin akıbetinin ne olacağı ise meçhuldür. 2026 yılındaki beş seçimin tamamında parti yüzde 5 civarında oy aldı, fakat yalnızca bir defasında, Saksonya-Anhalt’ta meclise girmeye kifayet edecek bir eşiğe erişebildi. BSW, AfD’yi kuşatan güvenlik duvarında gedikler açarak bu partiyi garanti altına alınmış bir sorumsuzluk zırhından tecrit etmeye diğer partilerden daha erken yeltendi, ancak bu hamlesiyle “sağa karşı mücadelenin” doğrudan hedef tahtasına oturdu. BSW’nin son genel seçimler için talep ettiği yeniden sayım henüz neticelenmiş değildir. Neticede BSW’ye tam yüzde beşlik bir oy oranının teslim edilmesi gerektiğini düşündüren pek çok karine mevcuttur; bu takdirde diğer partiler sandalye kaybedecektir. Bu ise Merz hükümetinin göreve başladığı andan itibaren Federal Meclis’in sakat bir teşekkülle teşri faaliyeti yürüttüğü ve mevcut hükümetin bir sonraki genel seçime dek iki partili bir koalisyon olarak artık çoğunluğa malik olmadığı manasına gelecektir.
Yüzde beş seçim barajı
Çok kutuplu bir parti sisteminin teşekkülünde karşılaşılacak başlıca müşkülatlardan biri yüzde beşlik seçim barajı olacaktır. Mecklenburg-Vorpommern’de daha büyük partilerden üçü, yani CDU, FDP ve BSW, seçmenlerin toplamda yüzde 10,7’sini teşkil etmelerine rağmen yüzde beşin altında kaldı; buna “Diğerleri” hanesindeki muhtelif mikroskobik partilerin yüzde 3,3’ü de eklendi. Böylece oy kullanan yurttaşların toplamda yüzde 14,0’ı beş yıl boyunca parlamentoda temsil edilmekten mahrum kalacaktır. Bu oran Berlin için yüzde 12,9, Saksonya-Anhalt için yüzde 6,9 seviyesindedir; Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da ise sırasıyla yüzde 15,8 ve yüzde 15,9 olarak gerçekleşmiştir.
Buna ilaveten Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenlerin yüzde 21,1’i, Berlin’de yüzde 25,0’ı, Saksonya-Anhalt’ta ise yüzde 22,2’si sandığa gitmemiştir; bu oran Baden-Württemberg’de yüzde 30,4, Rheinland-Pfalz’da ise yüzde 31,6’dır. Çekimser oyların en azından kısmen “Hiçbiri” yönünde verilmiş bir irade beyanı olarak kabul edilmesini haklı kılan mühim sebepler göz önüne alındığında, bu tablo büsbütün önem kazanmaktadır. Bu hesapla her beş eyaletin tamamında seçmen kitlesi içindeki temsil edilmeyenlerin nispeti üçte birden fazladır. Üstelik Almanya genelinde mukim nüfusun yaklaşık yüzde onunun Alman pasaportuna sahip olmadığı ve bu sebeple oy hakkından mahrum olduğu dikkate alınırsa, temsil açığının boyutları daha da derinleşmektedir.
Uzun vadede, siyaset arz eden partilerin giderek ufalanması karşısında, seçmen iradesinin parlamentoya daha sıhhatli yansımasını temin etmek gayesiyle seçim barajının yüzde iki yahut üçe indirilmesini savunan görüşler ağırlık kazanabilir; muhtemelen böylesi bir indirim anayasa hukuku yoluyla dahi zorlanabilecektir. Yüzde beşlik seçim barajının geleneksel gerekçesi olan, temsil kabiliyetindeki kaybın hükümet teşkilini kolaylaştırmak suretiyle telafi edildiği tezi, üçlü koalisyon kurma mecburiyetinin zaten süratli bir hükümet tesisini imkansız kıldığı parçalanmış bir parti mimarisinde geçerliliğini tamamen yitirmiştir.
[1] Almanca siyasi terminolojide sıradan bir iktidar devrini (Machtübernahme) değil; meşruiyeti şaibeli, anayasal mekanizmaları içeriden felç ederek yürütmeyi bütünüyle tekeline alan zorba bir el koyma sürecini ifade eder. Yazıda Streeck, güncel Alman siyasetindeki liberal-sol histerinin AfD’ye atfettiği kıyamet senaryosunu teşhir etmek maksadıyla bu kelimeyi bilinçli bir provokasyon ve ironi unsuru olarak kullanmaktadır. Kelime 1933 öncesinde muhtelif siyasi hareketlerce darbe yahut ihtilal bağlamında tarafsızca kullanılmış olsa da, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler’in şansölye tayin edilmesinin ardından Nasyonal Sosyalist propaganda aygıtı (özellikle Joseph Goebbels) tarafından devrimci bir zafer retoriğiyle sahiplenilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman tarih yazımında kelimenin semantiği tersine dönmüş; nasyonal sosyalistlerin Weimar Anayasası’nı hile, tedhiş ve fiili tasfiyelerle ilga edişini niteleyen menfi ve kriminal bir kavrama dönüşmüştür. Alman Federal Cumhuriyeti’nin siyaset dilinde Machtergreifung tabirinin güncel bir parti için sarf edilmesi, o partinin demokratik rejimi bütünüyle lağvedeceğine dair doğrudan bir Weimar analojisine işaret eder. Yazar, bu ifadeyi metnin hemen girişinde kullanarak yerleşik siyasi elitin AfD karşısında ürettiği orantısız alarmizmi ve Weimar travmasının çağdaş siyasette araçsallaştırılmasını eleştirel bir mesafeyle resmetmektedir. (ç.n.)
[2] Kavram, Otto Kirchheimer’ın meşhur “herkesi yakalayan parti” (catch-all party) teorisiyle yakından irtibatlıdır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını teşkil eden iki ana parti, yani Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini birer Volkspartei olarak tanımlamıştır. Bilhassa SPD’nin Marksist sınıf partisi kimliğini terk ettiği 1959 Bad Godesberg Programı, partinin kendisini resmen bir “halk partisi” ilan etmesinin kurucu vesikasıdır. CDU ise savaş öncesi Katolik Zentrum partisinin mezhepçi sınırlarını aşarak Katolik ve Protestan muhafazakarları tek çatı altında birleştiren partilerüstü bir halk partisi iddiasıyla kurulmuştur. Streeck’in partilerin Volkspartei hüviyetini kaybettiğini tespiti, Federal Almanya’nın Bonn Cumhuriyeti’nden bu yana devam eden toplumsal mutabakat mimarisinin ve istikrarlı iki buçuklu parti sisteminin (CDU, SPD ve FDP) ontolojik çöküşünü ilan etmektedir. Seçmen tabanı yüzde 15-20 bandına gerileyen bir partinin tüm toplumu temsil eden bir merkez gücü olduğunu iddia etmesi fiilen imkansızlaşmaktadır. (ç.n.)
[3] Tam adı Bundesamt für Verfassungsschutz (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı) olan kurum, Federal Almanya’nın fişleme kurumu ve iç istihbarat servisidir. Federal Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz) temel felsefesi olan “militan demokrasi” (streitbare / wehrhafte Demokratie) prensibine dayanır. Weimar Cumhuriyeti’nin nasyonal sosyalistlerce meşru demokratik araçlar kullanılarak içeriden yıkıldığı tezini benimseyen Federal Cumhuriyet, kendi varlığına kasteden hareketlere karşı anayasal müsamaha göstermeyeceğini bu teşkilat vasıtasıyla kurumsallaştırmıştır. Teşkilat bir siyasi oluşumu kademeli olarak “şüpheli vaka” (Prüffall / Verdachtsfall) ve nihayetinde “kesinleşmiş aşırı sağcı teşekkül” (gesichert rechtsextreme Bestrebung) ilan edebilmektedir. Streeck, bu istihbarat aygıtını “dünyevileşmiş bir engizisyon” olarak tasvir ederken, anayasal güvenliği sağlamakla mükellef bir bürokratik mekanizmanın, iktidardaki partilerin siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve meşruiyet sahasının dışına itmek maksadıyla işlettiği teolojik ve ideolojik bir aforoz mekanizmasına dönüştüğünü hatırlatır. (ç.n.)
[4] Milli aidiyeti, vatan sevgisi ve sadakati bulunmayan, köksüz, enternasyonalist ve güvenilmez kimseleri aşağılamak maksadıyla kullanılan, Alman siyasi lügatının en ağır tarihsel hakaret kalıplarından biridir. Kavram, İmparatorluk Almanyası Şansölyesi Otto von Bismarck’ın Sosyal Demokratları kriminalize etmek ve Alman milletinin bünyesinden ayıklamak maksadıyla çıkardığı Anti-Sosyalist Yasalar (Sozialistengesetz, 1878-1890) dönemine dayanır. İmparator II. Wilhelm de 1890’larda Sosyal Demokratları açıkça “vatanı olmayan serseriler” (vaterlandslose Gesellen) olarak lanetlemiştir. Buradaki Geselle kelimesi, lonca teşkilatındaki kalfalık rütbesine işaret etmekle birlikte, tarihsel süreçte başıboş gezen, bir yere bağlanamayan mülksüz ve tekinsiz kişileri niteleyen pejoratif bir anlam kazanmıştır. Streeck bu tabiri bilinçli bir tarihsel ironiyle kullanmaktadır. Zira geçmişte bizzat sağ ve muhafazakar elitler tarafından vatan haini ilan edilen sosyal demokrat ve sol gelenek, bugün Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi bağlamında yerleşik dış politika dogmalarına itiraz eden herkesi aynı Bismarckçı üslupla “düşmanın beşinci kolu” ve “Putin dostu vatansızlar” ilan ederek kriminalize etmektedir. (ç.n.)
[5] Alman siyasetinde yerleşik merkez partilerin aşırı sağ ile (ve kimi bağlamlarda sol radikallerle) her türlü koalisyon, işbirliği veya örtük parlamento uzlaşısını kategorik olarak reddetmesini tanımlayan bir cordon sanitaire metaforudur. Kavram bilhassa CDU’nun 2018 yılındaki Hamburg Parti Kongresi’nde kabul edilen “Uyuşmazlık Kararı” (Unvereinbarkeitsbeschluss) ile ete kemiğe bürünmüştür. Bu kararla CDU, hem Sol Parti ile hem de AfD ile her türlü koalisyonu ve işbirliğini resmen yasaklamıştır. Friedrich Merz genel başkanlığı devraldıktan sonra bu ilkeyi “CDU ile AfD arasında aşılmaz bir yangın duvarı vardır” tekerlemesiyle defalarca teyit etmiştir. Streeck, yangın duvarını mutlak bir ahlaki ilke değil, aksine merkez partilerin iktisadi ve sınıfsal çelişkilerini gizlemeye yarayan işlevsel bir bariyer olarak ele alır. Doğu eyaletlerinde AfD’nin yüzde 30-40 bandına oturmasıyla birlikte bu duvar, geleneksel partileri matematiksel olarak felç eden ve onları istemedikleri koalisyonlara mahkum kılan bir açmaza dönüşmüştür. (ç.n.)
[6] Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, amaçları yahut taraftarlarının tutumu itibarıyla özgürlükçü demokratik temel düzeni zedelemeyi veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmeyi hedefleyen partiler anayasaya aykırıdır. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığına ve feshine karar verme tekeli münhasıran Federal Anayasa Mahkemesi’ne (Bundesverfassungsgericht, Karlsruhe) aittir (Parteienprivileg). Dava açma salahiyeti ise yalnızca üç anayasal organa tanınmıştır: Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey. Federal Almanya tarihinde bugüne kadar yalnızca iki parti kapatılmıştır: 1952’de nasyonal sosyalizmin devamı niteliğindeki Sosyalist İmparatorluk Partisi (SRP) ve Soğuk Savaş konjonktüründe 1956’da Almanya Komünist Partisi (KPD). Anayasa Mahkemesi, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’ye (NPD) karşı açılan 2017 tarihli son davada hayati bir içtihat tesis etmiştir: Mahkeme, partinin hedeflerinin anayasaya aykırı olduğunu teslim etmiş, ancak siyasi arenada bu hedefleri fiilen hayata geçirebilecek “ağırlıktan ve potansiyelden yoksun” (fehlende Potenzialität) olması sebebiyle kapatma talebini reddetmiştir. AfD vakasında NPD içtihadının tam tersi bir durum geçerlidir; AfD Doğu Almanya’da birinci parti konumundadır ve iktidar potansiyeli somuttur. Streeck, Hendrik Wüst öncülüğündeki kapatma girişiminin hukuki bir zorunluluktan ziyade, Merz’in sağ-muhafazakar iktisadi ajandasını kilitlemek ve AfD seçmenini cezai mekanizmalarla yıldırıp kamusal alandan tasfiye etmek maksadını güden araçsal bir hamle olduğunu savunmaktadır. (ç.n.)
[7] Alman gündelik ve siyasi dilinde, geçmişteki karanlık, şaibeli veya kanunsuz eylemlerden hiçbir sorumluluk veya ceza almaksızın bütünüyle muaf tutulmayı, adeta resmi bir makam eliyle “tertemiz” ilan edilmeyi niteleyen alaycı bir deyimdir. Deyim adını Henkel firmasının 1907 yılında piyasaya sürdüğü meşhur çamaşır deterjanı markası “Persil”den alır. Kökeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler tarafından yürütülen Nazilerden Arındırma (Entnazifizierung) sürecine dayanır. Milyonlarca Alman vatandaşının nasyonal sosyalist rejimle ilişkisini sorgulamak üzere kurulan tahkikat komisyonlarında (Spruchkammern), şüpheliler rejim muhaliflerinden, kilise adamlarından veya mağdur edilmiş Yahudi komşularından nasyonal sosyalist olmadıklarına dair aklayıcı tanıklık mektupları toplamıştır. Halk arasında bu lekesiz temizlik vesikalarına deterjan markasına atıfla alaycı biçimde Persilschein (Persil Raporu) adı takılmıştır. Streeck, şayet Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi AfD hakkında açılacak muhtemel bir kapatma davasını reddederse, bunun parti propagandası tarafından anayasal düzenle tam bir uyum içinde olduklarını kanıtlayan modern bir Persilschein olarak kullanılacağını ve yerleşik partilerin kurduğu bütün ahlaki tecrit argümanlarını çökerteceğini ifade etmektedir. (ç.n.)
Dünya Basını
Sırp Profesör Simić: Sandıktan çıkan irade Batı blokuna yöneliş değil

Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, ülkede iktidarın meclis çoğunluğunu kaybettiği son seçimlerin Batı yanlısı bir dönüşüm olmadığını belirtti. Simić, halkın yaklaşık yüzde 53 oyla seçtiği yeni hareketin tabanın taleplerine aykırı adımlar atması halinde sokakların yeniden karışacağını vurguladı.
Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, tarafsızlık ve uluslararası ilişkiler alanlarında çalışan Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın çevrim içi yayın programında, Sırbistan’daki son parlamento seçimlerini ve öğrenci hareketini değerlendirdi.
Seçim sonuçlarının ülkedeki siyasi tabloyu kökten değiştirdiğini belirten Simić, iktidarın yaklaşık 14 yılın ardından meclis çoğunluğunu kaybettiğini ve Öğrenci Listesi adı altında örgütlenen hareketin mecliste üstünlük sağladığını hatırlattı.
Resmi kayıtlara göre yaklaşık yüzde 70 katılımla gerçekleşen seçimlerde bu hareketin oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak meclisteki sandalyelerin çoğunluğuna ulaştığını belirten Simić, “Bu çok ilginç bir durum çünkü açıkça görüldüğü üzere herkes değil, yüzde 53 gibi bir oranla kazandılar ve seçmenlerin yalnızca yüzde 70’i sandığa gidebildi. Ancak ezici bir çoğunluk, yaklaşık yirmi yıldır ardı ardına vatana ihanet suçları işleyen, insanları soyan bu suç şebekesinden kurtulmak isteyen öğrenci hareketini, gençlerin ve vatandaşların hareketini destekledi” dedi.
Yönetici kadroların geçmişine değinen Simić, “Doksanlı yıllardan bu yana biriken büyük bir nefret vardı çünkü bunlar Milošević dönemindeki aynı insanlardı. Geriye doğru baktığınızda gençliğimi çaldılar, beni vatanımdan ayrılmak zorunda bıraktılar. Temelde ben 1987 ve 1988 yıllarında siyasi sığınmacıydım ve Milošević rejiminde resmi olarak kabul edilen ilk siyasi sığınmacı bendim. Bu nedenle bu konular hakkında konuşmak için fazlasıyla güvenilirliğim var. İnsanlar onlardan kurtulmak istedi; dolayısıyla oy verme işlemi temelde Vučić karşıtlığı üzerine kuruluydu” ifadelerini kullandı.
Halkın iktidardakilere duyduğu öfkenin sözde muhalefeti de kapsadığını belirten Simić, “Halkın büyük bölümü, sözde muhalefet partileri de dahil olmak üzere iktidarda bulunan herkese karşı duydukları nefrette birleşmişti. Ben Sırbistan’da gerçek bir muhalefet bulunmadığını kabul ettirmek için onlarca yıl mücadele ettim. Son çeyrek asırdır, 26 yıldır hepsi aynıdır. Hepsi doğrudan Washington’daki gücü kontrol edenlerin denetimi altında ve onların bordrosunda yer aldı. Bu duruma artık son vermek isteyen insanların önüne çıkan tek grup öğrenciler oldu” değerlendirmesinde bulundu.
“Batı yanlısı partilerin toplam oyu hezimet boyutunu gösteriyor”
Sırbistan’da seçim öncesinde patlak veren protestoların çıkış noktasını anlatan Simić, sürecin kamu kurumlarındaki rüşvet ve ihmal sonucu meydana gelen büyük bir facia ile tetiklendiğini dile getirdi.
Bir tren ve otobüs garında gerçekleştirilen tadilatın ardından sundurmanın çökmesiyle onlarca masum insanın yaşamını yitirdiğini aktaran Simić, halkın bu çürümüşlüğe karşı kendiliğinden sokaklara döküldüğünü ancak sürecin daha sonra dış güçler ve yabancı fonlar tarafından yönlendirildiğini aktardı.
Öğrenci hareketinin ilk aşamada toplumun bağrından çıkan yüzde 100 yerli ve samimi bir hareket olduğunu kaydeden Simić, şunları kaydetti:
“Her şey kamu ihmali ve yolsuzluk sebebiyle yaşanan bu kitlesel ölümlerle başladı ve ardından kitlesel bir harekete dönüştü. Dünyada takdir ettiğim iki isimden biri olan Brian Berletic’in yayınlarına bakabilirsiniz; emekli Amerikalı kongre üyesi Dennis Kucinich ile birlikte Berletic de bunu açıkça anlattı. Batı’nın, özellikle de Washington yönetiminin sivil toplum kuruluşlarını, grupları ve medyayı nasıl fonladığını, her ayrıntıyı sunarak kanıtladığı bölümleri var. Yaklaşık bir yıl öncesinden itibaren bu gizli planlar aracılığıyla kontrolü ele aldıkları ortadaydı.”
Seçim sandığından çıkan iradenin Avrupa ve Atlantik yapılarına bir yöneliş olarak yorumlanamayacağını vurgulayan Simić, “İnsanlar Vučić’e karşı oy kullandı; bu ismi yanlış giden her şeyin bir simgesi olarak görebiliriz. Sonuçlara bakarsanız, Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya katılmayı savunan partilerin oluşturduğu ittifak, yaklaşık 5 milyon insanın oy kullandığı bir ülkede sadece 32 bin oy alabildi. Bu tam anlamıyla bir hezimetti. Bu tablo, Avrupa Birliği’ne, özellikle de NATO’ya ya da genel olarak Batı’ya hiçbir halk desteği olmadığını size açıkça göstermektedir” şeklinde konuştu.
“Protestoların yarısı tabandan gelen bir öfkeydi, diğer yarısı yönlendirildi”
Sırbistan’daki rejimin yapısına ve iktidarın Batı başkentleriyle ilişkilerine dikkat çeken Simić, Batı medyası tarafından çizilen bağımsız rejim tablosunun gerçeği yansıtmadığını savundu.
Vučić yönetiminin aslında Batı’nın çıkarlarına tamamen boyun eğdiğini aktaran Simić, şu tespiti yaptı:
“Bunun yüzde 50 oranında bir renkli devrim olduğunu söyleyebilirim çünkü başladığı anda yüzde 50’si tamamen toplumun içinden doğan, dehşete düşmüş Sırbistan halkının kendiliğinden başlattığı taban hareketiydi. Hemen öncesinde kitlesel cinayetler ve okullarda silahlı saldırılar yaşanmıştı. Bütün bu süreç, sistemin yol açtığı çürümeyi sergiliyordu. Batı’ya itaat etmeyenlere karşı renkli devrim yapıldığı söylenir; oysa Vučić’ten daha itaatkar hiç kimse yoktu. O doğrudan Batı tarafından var edildi; Amerikalılar ve Avrupalılar aracılığıyla oraya getirildi.”
Vučić’in dış politika uygulamalarını sıralayan Simić, “Avrupa Birliği yetkililerinin ve eski Almanya Başbakanı’nın gözdesiydi. Vučić, her zaman Fransa Cumhurbaşkanı’nın kendisini özel odalarına davet edip uyuduğu yatağı gösterdiğini kibirli bir dille anlatırdı; tıpkı bir prense rastlayıp kendine hayali payeler çıkaran görgüsüzler gibi. Vučić fazlasıyla itaatkardı. Resmi olarak yaptırım uygulamasa da el altından Rusya’ya karşı yaptırımların işlemesini sağladı ve Ukrayna ile İsrail’e silah tedarik etti” dedi.
Sırbistan genelindeki yerel mühimmat üretim tesislerinin bu çatışmalara alet edildiğini dile getiren Simić, “Küçük kasabalarımızda, memleketimin yakınlarındaki fabrikalarda bu silahlar üretiliyor. Rusların veya İranlıların, kendi çocukları öldürülürken öylece oturup buraları vurmayacağını mı sanıyorsunuz? Ancak öğrenci listesinin başındakiler bu gerçekleri konuşmayı reddediyor, ‘Ukrayna ve Gazze bizim meselemiz değil, biz çok küçüğüz’ diyerek asıl ahlaki sorunlardan kaçıyorlar” uyarısında bulundu.
“Öğrenci listesi halkın sırt çevirdiği neoliberal kadrolardan oluşuyor”
Simić, iktidarı deviren Öğrenci Listesi’nin perde arkasındaki liderlik kadrosunun halkın talepleriyle tamamen zıt hedefler güttüğünü söyledi.
Seçim öncesinde halkın birliğini bozmamak gerekçesiyle ulusal konularda konuşmaktan kaçınan listenin, seçim zaferinin ardından gerçek yüzünü gösterdiğini savunan Simić, doğrudan alıntılarla durumu şöyle izah etti:
“Listenin tepesindeki isimler, İngilizce altyazılı mülakatlarında 26 yıl önceki rotadan sapmayacaklarını ve eski politikaları sürdüreceklerini açıkça beyan ediyorlar. Oysa halk tam da bu politikalara karşı oy vermişti. Şimdi ise Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesinin aldığı kararları meşru kabul ettiklerini söylüyorlar. Bir numaralı aday, halkın gerçekleri bilmediğini iddia ederek onları yeniden eğiteceklerini, yani zihinlerini yıkayacaklarını açıkça dile getiriyor.”
Sırbistan’ın milli sembollerinin ve hassasiyetlerinin hareket tarafından bastırıldığını belirten Simić, “Protestolar ve barikatlar sürecinde Sırp milli kimliğine, haç ve ikon gibi Hristiyan dini sembollerine sahip olan gençleri uzaklaştırdılar, dışarı attılar. Kalabalığın yarım milyona ulaştığı günler hariç bunu her fırsatta uyguladılar. Ancak üzerinde ‘Bosna’daki Sırplar savaş suçlusudur’ yazılı pankartlar taşıyan unsurlara izin verdiler. Ülkenin egemenliğine, varlığına dair meseleleri konuşmayı yasakladılar ve kendilerini mutlak tek doğru ilan eden Bolşevikler gibi davrandılar” dedi.
Listenin genel yapısını aktaran Simić, “Liste açıklandığında Sırp kimliğini savunan tek bir kişinin bile yer almadığı görüldü. Hatta en ılımlı isimler dahi tasfiye edildi. Buna karşılık en aşırı Avrupa Birliği ve NATO taraftarları, Voyvodina bölgesinden ayrılıkçılar ve Sırbistan’ı soykırımcı bir devlet ilan etmek isteyen figürler listenin en ön sıralarına yerleştirildi. İnsanlar şu anda büyük bir hayal kırıklığı ve öfke içinde bulunuyor; durum patlama noktasına gelmiş durumda” görüşünü dile getirdi.
“Milli kimliği hedef alan bir yönetime karşı yeni bir sosyal patlama kaçınılmazdır”
Doç. Dr. Lottaz’ın, bu tablonun yeni bir toplumsal kalkışmaya yol açıp açmayacağına dair sorusunu yanıtlayan Simić, halkın aldatılmışlık hissinin çok yüksek olduğunu vurguladı.
Sırbistan’ın egemenliğini tasfiye etmeye kalkışacak bir hükümetin sokakta sert bir karşılık bulacağını aktaran Simić, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Halkın Vučić rejimine duyduğu öfke halen çok güçlü ancak bu sözde öğrenci listesine karşı da tabanda devasa bir hoşnutsuzluk birikiyor. Bu öfke her an patlayabilir. Belgrad dışında, taşrada durum çok daha gergin. Eğer meclisteki sandalyeleri işgal eden bu kişiler halkın çoğunluğunun reddettiği NATO üyeliğini dayatmaya, Kosova’dan vazgeçmeye ve Sırbistan’ı suçlu ilan etmeye kalkışırlarsa, Belgrad sokakları ve tüm ülke yeniden ayaklanacaktır.”
Uluslararası kamuoyuna da seslenen Simić, “Sırbistan bağımsız ve egemen bir devlettir; kimse bizi itip kakamaz. Doksanlı yıllarda uygulanan yaptırımların ne olduğunu çok iyi biliyoruz; ilaç bulunamadığı için yeni doğan çocukların öldüğü günleri yaşadık. NATO’nun doğum hastanelerini vurduğunu, kadınları ve çocukları katlettiğini unutmadık. Bu yüzden yaptırımlara ve askeri bloklara girmeye kesinlikle karşıyız. Halk kararını açıkça vermiştir: NATO’ya hayır, Avrupa Birliği’ne hayır” ifadelerini kullandı.
Simić, mevcut çıkmazdan kurtulmanın yegane yolunun hukuki meşruiyete dönmek ve halkın gerçek iradesini temsil eden meclisleri yeniden kurmak olduğunu söyledi.
Anayasa Mahkemesi’nin liste usulüyle yapılan bu seçimleri iptal etmesi gerektiğini belirten Simić, “Yurtsever öğrenciler ve gençler yeniden kendi kurullarını toplamalı, bu dayatmacı listeyi geçersiz kılarak halkın asıl taleplerini hayata geçirecek yeni bir irade ortaya koymalıdır” çağrısıyla mülakatını tamamladı.
Dünya Basını
Siyaset bilimci Rossi: ABD ara seçimleri lobi siyasetine açık bir itirazdır

ABD’de ara seçimlerin resmiyet kazanan sonuçlarına göre Demokrat Parti Senato’da 54, Temsilciler Meclisi’nde ise 228 sandalyeye ulaşarak Kongre’nin her iki kanadında mutlak çoğunluğu elde etti. Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, seçimlerin Trump yönetimi ve yabancı çıkar lobileri üzerine doğrudan bir halk oylamasına dönüştüğünü vurguladı.
ABD’de gerçekleştirilen ara seçimlerin ardından Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğun Demokrat Parti’ye geçmesi, Washington’daki güç dengelerini ve dış politika dinamiklerini köklü bir tartışmanın merkezine taşıdı.
Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, Doçent Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları isimli programına konuk olarak seçim sonuçlarını, Demokrat Parti içindeki ideolojik kırılmaları, İsrail lobisinin Amerikan siyasi sistemi üzerindeki etkisini ve Donald Trump yönetiminin geleceğini kapsamlı şekilde değerlendirdi.
Seçim sonuçlarının doğrulanmasıyla birlikte Demokratlar, Senato’da mutlak çoğunluk için gereken 50 sandalyenin üzerine çıkarak 54 sandalyeye ulaştı ve Cumhuriyetçilerin elindeki 7 sandalyeyi kendi lehine çevirdi.
Temsilciler Meclisi’nde ise çoğunluk eşiği olan 218 rakamı aşılarak 228 sandalyelik bir güce erişildi. Henüz sonucu netleşmeyen bölgeler bulunmasına karşın her iki mecliste de üstünlük kesinleşti.
Rossi, ortaya çıkan bu tablonun yalnızca klasik bir parti rekabeti olarak görülemeyeceğini belirterek, “Bu seçimler her şeyden önce Trump yönetimi üzerine yapılmış bir referandum niteliğindedir. Trump’ın ikinci döneminden bu yana Kongre’nin dinamiklerini değiştirme fırsatını ilk kez elde etmiş oluyoruz.” değerlendirmesini yaptı.
“Bu seçimler yalnızca Trump üzerine değil, İsrail lobisi üzerine de bir referandumdu”
Ara seçimlerin Amerikan siyasetinde yerleşik kurumsal yapılara ve dış çıkar odaklarına yönelik açık bir itirazı barındırdığını vurgulayan Rossi, Demokratik Sosyalistler çizgisine yakın duran genç ve taban hareketlerinden gelen adayların başarısına dikkat çekti.
Michigan’da Mike Rogers ve son anda Rogers’ı destekleme kararı alan Demokrat Haley Stevens karşısında yarışı kazanan Abdul El-Sayed’in zaferine işaret eden Rossi, bu mücadelenin sembolik önem taşıdığını dile getirdi.
Rossi, kampanyanın seyrine ve arka planına ilişkin olarak, “Bu seçimler sadece MAGA ya da Trump üzerine değil, aynı zamanda Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi ve bu ülkede siyasetçileri şeker alır gibi satın alan bir yabancı devlet gerçeği üzerine bir referandum oldu. Bu yabancı odak, satın aldığı siyasetçileri kendi çıkarlarına uygun kararlar çıkarmak ve Filistin halkına yönelik en küçük insani adımı dahi engellemek için vekil olarak kullanıyor.” ifadelerini kullandı.
Siyaset bilimci Rossi, seçim sonuçlarının Amerikan seçmeninde dış müdahalelere karşı gelişen tepkiyi yansıttığını belirterek şu tespitte bulundu:
“Artık bu ülkede siyasetçilerin başka bir ülkenin çıkarları uğruna hareket etmesine karşı geniş tabanlı bir itiraz yükseliyor. Bu durum sadece sol kanadın değil, ‘Önce Amerika’ söylemini ciddiye alan kesimlerin de ortak meselesi haline geldi.”
“Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir”
Doçent Pascal Lottaz’ın, geçmişte Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde de benzer dalgaların yaşandığını, ancak Washington’ın kurumsal savaş ve müesses nizam politikalarının değişmediğini hatırlatması üzerine Rossi, Demokrat Parti yönetimine yönelik gerçekçi olunması gerektiğini ifade etti.
Kongre’de çoğunluğun kazanılmasının hemen köklü bir politika değişimine yol açmayabileceği uyarısında bulunan Rossi, partinin tepe kadrolarının kurumsal bağlarına işaret etti.
Rossi, Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ve Temsilciler Meclisi Başkanlığına gelmesi beklenen Hakeem Jeffries gibi figürlerin yerleşik düzenin merkezinde yer aldıklarını belirterek, “Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir. Bu yeni Kongre’nin Trump yönetiminin üyelerini soruşturmasını ve yargılamasını bekleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir, zira ana akım Demokratlar buna şimdiden karşı çıkıyor.” dedi.
Parti yönetiminin izlediği stratejiyi değerlendiren Rossi, “Demokrat yönetimin daha önce yaptıklarına baktığımızda, şirket yanlısı, büyük bağışçıları koruyan ve dış politikada şahin tutumunu sürdüren kurumsal bir kapı bekçiliği göreceğiz. Schumer ve Jeffries gibi isimler liberal savaş şahinleridir ve İsrail lobisinden gelen desteği her koşulda savunacaklarını ilan etmişlerdir.” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetçi kanatta ise Tom Cotton gibi isimlerin Arkansas’ta sandalyesini koruduğunu, Randy Fine gibi sertlik yanlısı figürlerin Florida’da yeniden kazandığını hatırlatan Rossi, buna karşın Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin sert ve kişisel saldırılara dayalı kampanyasının yenilgiyle sonuçlandığını aktardı.
“Yaralı bir zorba öngörülemez hale gelir ve çok daha tehlikeli olabilir”
Trump yönetiminin iki yıl önce elde ettiği seçim başarısının ardından Kongre’deki çoğunluğu kaybetmesini “büyük bir talih tersine dönmesi” şeklinde nitelendiren Rossi, halkın artan benzin, gıda ve kamu hizmetleri fiyatları karşısında kendisini aldatılmış hissettiğini kaydetti.
Beyaz erkek seçmenlerin 40 yaş üstü kesiminin Cumhuriyetçilere sadık kaldığını, buna karşın kadınların, gençlerin, siyahilerin, Latinlerin ve Asyalı seçmenlerin kararlı biçimde Demokratlara yöneldiğini vurguladı.
Trump’ın Kongre’den geçecek yasa tasarılarını veto etme tehditlerini değerlendiren Rossi, “Trump yaralandı, ancak henüz tamamen saf dışı kalmış değil. Yaralı bir zorba çoğu zaman en öngörülemez olanıdır ve çok tehlikeli adımlar atabilir.” uyarısını yaptı.
Rossi, Washington’daki kriz ortamının dış politikada yeni gerilimlere tahvil edilebileceğine dikkat çekerek, “Yönetim dikkatleri dağıtmakta ustalaşmıştır. İran’a yönelik yeni bir askeri çatışma başlatma söylemleri, iç siyasetteki sıkışmışlığı örtbas etme çabasıdır. Ancak bu ülkenin kazanamayacağı uzun ve yıpratıcı bir savaşa sürüklenmesini kimse istemiyor; benzin fiyatlarının galon başına 10 dolara çıkması tam bir akıl tutulması olur.” değerlendirmesinde bulundu.
Lottaz’ın azil sürecine dair sorusunu da yanıtlayan Rossi, anayasal suçlar, ihanet ve Kongre onayı olmaksızın savaş başlatma gibi gerekçelerin teknik olarak azil konusu yapılabileceğini, ancak Amerikan sisteminin yürütmeyi doğrudan halk tarafından seçildiği için güçlü biçimde koruduğunu belirtti.
Rossi, Trump’ın görevden alınması durumunda yerine Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçeceğini hatırlatarak, kurumsal çizgiye ve parti disiplinine daha sadık bir profilin yaratacağı uzun vadeli sonuçların muhalifler açısından iyi hesaplanması gerektiğini aktardı.
“Müesses nizam merkez siyasetçileri artık ödünç alınmış bir zamanı yaşıyor”
Ara seçimlerdeki oy dağılımının demografik bir kırılmaya işaret ettiğini vurgulayan Rossi, geleneksel olarak Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Teksas ve Mississippi gibi eyaletlerde dahi dengelerin sarsıldığını bildirdi.
Teksas Valisi Greg Abbott’ın koltuğunu kaybettiğini, Senatör Ted Cruz’un ise artık son derece kırılgan bir konuma gerilediğini belirtti.
Kuzeydoğudan Kuzey ve Güney Karolina’ya göç eden genç nüfusun siyasi tercihlerini de beraberinde taşıdığını ifade etti.
Geleneksel medya kanallarının aksine sosyal medyanın alternatif bilgi kaynaklarını genişlettiğini ve lobilerin Amerikan dış politikası üzerindeki tahakkümünü görünür kıldığını dile getiren Rossi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Merkez siyaset Demokrat Parti içinde gücünü şimdilik koruyor, fakat akıllılarsa ödünç alınmış bir zamanı yaşadıklarını fark ederler. Genç kuşak artık bu neoliberal merkezci ideolojiyi ve seçilmişlerin yabancı çıkar gruplarınca satın alınmasını kabul etmiyor.”
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden daha büyük risk altında

İktisatçı Ann Pettifor, yapay zeka şirketleri ile veri merkezi altyapılarına borç veren aktörlerin kamu maliyesinden çok daha büyük bir iflas riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Gölge bankacılık sisteminin küresel varlıkların yüzde 50’sini kontrol ettiğini ve 10 milyon sterlinlik teminatla 1 milyar sterlinlik borç yaratıldığını belirten Pettifor, denetimsiz sermaye akışlarının 1873 ve 2008 benzeri yeni bir küresel krizi tetikleyebileceği uyarısında bulundu.
Ekonomi dünyasında 2008 küresel finans krizini önceden öngören çalışmalarıyla tanınan, İlerici Ekonomi Forumu Direktörü ve Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji Siyasal İktisat Araştırma Merkezi araştırmacısı İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, küresel borç mimarisinde biriken yeni tehlikelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi ve bu yıl yayımlanan Küresel Kumarhane başlıklı kitapların yazarı olan makroekonomi ve politika araştırmaları uzmanı Pettifor, finans ve ekonomi yayıncısı Anthony Fatsies’in hazırlayıp sunduğu ekonomi programına konuk oldu.
Program sunucusu Fatsies’in tahvil getirilerinin son yılların zirvesine çıktığı, merkez bankalarının petrol şokları eşliğinde faiz artırdığı ve borç piyasalarının gerildiği bir dönemde mevcut durumu sorması üzerine Pettifor, küresel ekonominin 2007 öncesine benzer, hatta ölçek olarak onu aşan bir darboğaza sürüklendiğini dile getirdi.
İktisatçı Ann Pettifor, mevcut finansal döngüdeki en büyük kırılganlık noktasının kamu bütçelerinden ziyade yapay zeka sektöründe biriken olağanüstü borç yükü olduğuna işaret etti.
Pettifor, “Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, yapay zeka şirketlerinin, bu şirketlere borç veren aktörlerin ve veri merkezleri gibi yapay zekayı destekleyen altyapı girişimlerinin biriktirdiği devasa borçtur. Bu borçları veren kreditörler şu anda son derece riskli bir konumda yer alıyor. Çünkü yapay zeka beklenen geliri zamanında ve öngörülen düzeyde üretemiyor, buna karşılık olağanüstü düzeyde harcama yapıyor. Dolayısıyla yapay zeka şirketlerine borç verenler kamu maliyesinden çok daha büyük bir korku ve tehdit ile yüzleşiyor.” ifadelerini kullandı.
“En büyük tehdit yapay zeka şirketlerinin biriktirdiği borçtur”
Küresel teknoloji yatırımlarının yarattığı borç dinamiğini değerlendiren Pettifor, şirketlerin ve altyapı sağlayıcılarının piyasadan çektiği trilyonlarca dolarlık kredinin geri dönüş hızının harcama hızına yetişemediğini vurguladı.
Yapay zeka veri merkezlerinin, devasa işlemci yatırımlarının ve enerji şebekesi bağlantılarının finansmanında kullanılan kaynakların geri ödeme kapasitesine ilişkin derin kuşkular taşıdığını belirten iktisatçı, durumun finansal sistemin dengesini bozduğunu aktardı.
Pettifor, “Yapay zeka sektörü devasa miktarda borcu içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. Bu alana sermaye akıtan kreditörlerin durumu, kamu borçlarını taşıyanların durumundan çok daha kırılgan bir hal aldı.” dedi.
Ekonomik tarihin belirli döngülerle tekerrür ettiğini belirten Pettifor, mevcut teknoloji heyecanının geçmişteki büyük spekülasyon dalgalarından farksız olduğunu kaydetti.
Yakın dönemde Lea Ahmed’in 1873 tarihindeki ilk küresel finans krizini ele alan çalışmasını okuduğunu anlatan iktisatçı, o dönemdeki sarsıntının demiryolu yatırımlarındaki aşırı spekülasyon ve patlamadan kaynaklandığını hatırlattı.
Pettifor, “Aynı eski hikayeyi tekrar tekrar yaşıyoruz. Tek fark, bu kez aşırı yatırımın demiryollarına değil doğrudan yapay zekaya yapılmış olmasıdır.” şeklinde konuştu.
“Bu, 1873 demiryolu krizinin aynı eski hikayesidir”
Tarihsel krizler ile günümüz arasındaki paralellikleri 2008 çöküşü öncesindeki kişisel deneyimleriyle birleştiren Pettifor, kendi yazdığı kriz kitabının yayımlanma sürecini paylaştı.
Kitabını 2005 yılında yazdığını ve eserin 2006 yılında basıldığını belirten iktisatçı, o dönemde patlamanın zamanlamasını tutturmakta zorlandığını ifade etti.
Pettifor, “Kitabım basıldığında her şeyin çoktan bitmiş olacağını düşünüyordum. Yayıncımın kitaba ‘Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi’ başlığını koymasından ve kriz zaten yaşanırken geleceğe işaret etmesinden büyük endişe duymuştum. Ancak yanılmıştım çünkü çöküş Ağustos 2007 tarihine kadar fiilen patlak vermedi. Bugün de benzer bir hissiyat içindeyim. 2007 ile 2009 dönemi ile bugünkü tablo arasındaki temel fark borcun akılalmaz ölçeğidir.” ifadelerini kullandı.
Söz konusu borç kütlesinin kaynağına değinen Pettifor, 2008 krizinin bankaların geleneksel mevduat ve kredi kanallarından ziyade, geri alım anlaşmalarının yapıldığı piyasalarda ve denetim dışı kalan gölge bankacılık sisteminde filizlendiğini hatırlattı.
Aradan geçen yıllarda düzenleyici kurumların bu alanı disiplin altına almak yerine daha da büyümesine göz yumduğunu vurgulayan Pettifor, “2007 ile 2009 krizi geri alım pazarlarında, yani gölge bankacılık sisteminde doğmuştu. Ancak gölge bankacılık sektörü o günden bu yana muazzam bir büyüme kaydetti. Bu nedenle karşımızdaki tablo 1873 demiryolu vakasının birebir kopyasıdır, tek ayrım borcun ulaştığı inanılmaz boyuttur.” dedi.
“Kamu otoritelerinin merkezinde büyük bir sorumsuzluk var”
Finansal piyasaların kontrolden çıkmasında en büyük sorumluluğun denetleyici kurumlarda olduğunu vurgulayan Ann Pettifor, küresel para politikasını yöneten aktörleri açık bir dille eleştirdi.
Başta Amerikan Merkez Bankası olmak üzere Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası gibi kurumların görevlerini yerine getirmediğini belirten iktisatçı, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim açımdan asıl mesele, düzenleyici otoritelerimizin küresel finans sistemini yönetme konusundaki başarısızlığıdır. Kolay paranın ve ucuz kredinin sınırsızca yaratılmasını engelleyemediler. Milyarlarca, trilyonlarca dolarlık bu kontrolsüz kredinin gölge bankacılık sisteminde ve geri alım piyasalarında dolaşmasına izin verdiler. Otoriteler bu piyasaları belki izliyor ancak kesinlikle düzenlemiyor ve denetlemiyor. Eski tarz güven esasına dayanması gereken bir parasal sistemi yönetmekle yükümlü olan kamu otoritelerinin kalbinde büyük bir sorumsuzluk yatıyor.”
Paranın özü itibarıyla toplumsal bir uzlaşı ve güven mimarisi olduğuna dikkat çeken Pettifor, Uluslararası Ödemeler Bankası araştırmacılarından Inaki Aldasoro tarafından kaleme alınan çalışmaya atıfta bulundu.
Paranın fiziksel bir meta değil, kurumsal kurumlar bütünüyle ayakta tutulan bir toplumsal inşa olduğunu belirten ekonomist, devletlerin sınırlarını aşan küresel finansal akışların başıboş bırakılmasını tehlikeli bulduğunu aktardı.
Pettifor, “En güçlü devlet olan ABD dahil tüm ülkelerin yasal sınırlarının ötesine taşan bu güven sistemini küresel düzeyde nasıl yöneteceksiniz? Elbette bunu geçmişte başardık ve yeniden yönetebiliriz. Ancak kamu otoriteleri krizleri önlemek yerine krizlerin yaşanmasına izin vermeyi ve faturası vergi mükelleflerine çıkan son derece maliyetli kurtarma paketlerine başvurmayı tercih ediyor.” dedi.
“Zengin ülkeler fakir ülkelerden çok daha büyük bir borç batağında”
Geçmiş kriz dinamiklerini 1970’li yıllara kadar götüren Pettifor, düşük gelirli ülkelerin borçları üzerine çalıştığı dönemdeki gözlemlerini aktardı.
Gelişmekte olan ülkelerin 1970’lerdeki enflasyon dalgası ve 1971 yılında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın Bretton Woods sistemini fiilen yıkması neticesinde kontrolsüz kredi mekanizmalarına mahkum edildiğini anlatan iktisatçı, şu bilgileri verdi:
“O dönemde merkez bankaları tarafından piyasaya sınırsız miktarda para pompalandı. Friedrich Hayek’in de John Maynard Keynes’in de gayet iyi açıklayacağı üzere, çok fazla paranın çok az mal ve hizmetin peşinden koşması kaçınılmaz olarak enflasyona yol açtı. Ardından 1979 ve 1980 yıllarında Paul Volcker sahneye çıktı ve faiz oranlarını eşi görülmemiş seviyelere fırlatarak tüm borç yapısını darmadağın etti. Ben 2000’li yılların başında düşük gelirli ülkelerin borçlarıyla uğraşırken bu ülkelerin toplam borcu 300 ila 500 milyar dolar civarındaydı ve bu rakam kendi milli gelirlerine kıyasla çok ağırdı.”
Kendi odak noktasını gelişmekte olan ülkelerden zengin batılı ekonomilere çevirdiğinde dehşete düştüğünü ifade eden iktisatçı, Anglo-Amerikan dünyasının borç batağına saplandığını gördüğünü aktardı.
Pettifor, “İngiltere, ABD ve Avustralya’daki borç tablosuna baktığımda şoke edici bir gerçekle karşılaştım. Borç seviyeleri ile bu borçları ödeyecek beklenen gelir arasında akılalmaz bir uçurum vardı. Borç stoku, bu ülkelerin yıllık ekonomik üretiminden tamamen kopmuştu. İlginç olan, Avrupa kıtasının o dönemde kredi yaratımı konusunda çok daha temkinli davranmasıydı. Biz Anglo-Amerikan ekonomilerinde kredi kartı çılgınlığı yaşıyorduk. Üniversiteye giden, hiçbir geliri ve iş garantisi olmayan çocuklarıma bankalar deste deste kredi kartı gönderiyordu. Fransa’da ise insanlar kredi kartı bile alamıyor, klasik banka kredilerini tercih ediyordu. Biz kolay parayla adeta aklımızı yitirmiştik.” ifadelerini kullandı.
“Devletler yok olup gitmez, kamu borcu özel borçtan daha az tehlikelidir”
Podcast sunucusu Anthony Fatsies’in günümüzde kamu borçlarının hanehalkı ve şirket borçlarına kıyasla çok daha yüksek seviyelere ulaştığı yönündeki tespiti üzerine Pettifor, kamu borcu ile özel sektör borcu arasındaki yapısal farkı ortaya koydu.
Devletlerin borçlanma kapasitesinin özel şirketlerle kıyaslanamayacağını vurgulayan İngiliz iktisatçı, vergi gelirlerinin sağladığı daimi nakit akışına dikkat çekti.
Pettifor, “Büyük devletler açısından kamu borcu, özel sektör borcundan her zaman daha az tehlikelidir. Çünkü devletlerin vergi gelirleri şeklinde garanti altına alınmış gelir akışları ve teminatları vardır. Özel şirketler ise gelecekte kesinleşmiş bir nakit akışına sahip değildir. İngiltere’de ya da ABD’de yurttaşlar yasa gereği vergi ödemek zorundadır, bu da hazineye sürekli bir kaynak sağlar.” dedi.
Tarihsel örneklere başvuran iktisatçı, 19. yüzyılda İngiltere’nin yüz yıllık konsol tahvilleri ihraç ettiğini, devletin sürekliliği güvencesiyle ebedi borç senetleri sattığını hatırlattı.
Zimbabwe gibi kriz yaşayan ülkelerin dahi iflas eden bir şirket gibi yeryüzünden silinmediğini belirten Pettifor, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiltere ekonomisini anlattı.
Pettifor, “1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bittiğinde İngiltere’nin kamu borcu milli gelirinin yüzde 250’si seviyesindeydi. Altı yıl boyunca fabrikalarımız üretim yapamamış, genç iş gücümüz cephelerde hayatını kaybetmişti. Hükümet gıda ve cephane sağlamak için ekonomiye sürekli para aktarıyordu ancak karşılığında vergi geliri toplayamıyordu.” şeklinde konuştu.
Savaş sonrasında İşçi Partisi iktidarının harcamaları kısmak yerine tam tersine kamusal yatırımları artırdığını vurgulayan Pettifor, sürecin ekonomi üzerindeki canlandırıcı etkisini aktardı.
Pettifor, “Savaştan sonra hükümet Ulusal Sağlık Servisi’ni kurdu, eğitim sistemini, konut sektörünü ve kömür madenlerini kamulaştırdı. Tüm bu kamu harcamaları istihdam yarattı, istihdam ise gelir üretti. Kısa süre içinde kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 250’den yüzde 20 düzeyine geriledi ve bu denge 1970’lerde Margaret Thatcher dönemi başlayana kadar korundu. Dolayısıyla kamu borcu çözümsüz bir felaket değildir. Bugün ABD’nin kamu borcunun milli gelire oranı da tek başına bir kriz sebebi sayılamaz.” dedi.
“Gölge bankacılık küresel kumarhanenin merkez üssü haline geldi”
Geleneksel ticari bankalar ile gölge bankacılık sektörü arasındaki güç dağılımına değinen Ann Pettifor, 2008 yılından sonra getirilen kuralların asıl tehlikeyi ortadan kaldırmadığını, aksine denetimsiz alana kaydırdığını belirtti.
Caddelerdeki geleneksel mevduat bankalarının küresel finansal varlıkların yaklaşık yüzde 50’sini elinde tuttuğunu, kalan yüzde 50’lik payın ise tamamen gölge bankacılık havuzuna geçtiğini ifade eden iktisatçı, bu yapının üretken yatırımları baltaladığını dile getirdi.
Pettifor, finansal sermayenin paradan para kazanma arayışının reel ekonomiyi çökerttiğini şu sözlerle aktardı:
“Geleneksel bankaların çılgınca kredi dağıtmasını zorlaştıran kurallar koyduk ancak krizi doğuran gölge bankacılık yapısının olduğu gibi faaliyet göstermesine izin verdik. Bu denetimsiz sistemde devasa bir para fazlası yaratıldı ve paradan kolay yoldan para kazanmak mümkün hale geldi. İşte benim ‘Küresel Kumarhane’ olarak adlandırdığım mekanizma tam olarak budur. Bütün ihtiyacınız olan küçük bir teminattır. Sisteme 10 milyon sterlinlik mütevazı bir teminat koyup, kaldıraç kullanarak 1 milyar sterlinlik borç yaratabiliyorsunuz. Durum böyleyken hangi rasyonel sermaye sahibi rüzgar enerjisi santrali kurmakla, güneş paneli üretmekle ya da elektrikli araç fabrikası açmakla uğraşır? Kolayca borçlanıp faizlerin veya yakıt fiyatlarının yüzde 1 inip çıkacağı üzerine bahis oynayarak zahmetsizce servet kazanmak varken kimse üretken alana yatırım yapmaz.”
Riskten korunma amacıyla kurulan fonların büyük bölümünün amacından saptığını kaydeden Pettifor, “Kendilerine korunma fonu diyen kurumların neredeyse tamamı gerçekte spekülasyon fonudur. Çünkü risk yönetimi yapmıyor, doğrudan kumar oynuyorlar. Spekülasyon toplumsal açıdan kabul edilemez bir faaliyettir; zira toplumun ürettiği zenginliğin hiçbir emek harcanmadan belirli ellerde toplanmasına ve reel ekonominin çürümesine yol açıyor.” dedi.
“Üniversiteler emlak yöneticisine ve rant arama merkezine dönüştü”
Finansallaşmanın ve rant ekonomisinin toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiğini günlük yaşamdan örneklerle anlatan Ann Pettifor, İngiltere’deki yükseköğretim sisteminin geldiği noktaya sert eleştiriler yöneltti.
Üniversiteye hazırlanan gençlerin barınma kriziyle boğuştuğunu aktaran iktisatçı, eğitim kurumlarının birer emlak spekülatörüne evrildiğini kaydetti.
Pettifor, “Etrafımdaki gençlerin üniversiteye başlarken yıllık 10 bin sterlini bulan yurt ve oda kiraları ödemek zorunda kaldığını görüyorum. Bizim öğrencilik yıllarımızda kaldığımız yerler dökülüyordu, bulaşık ya da çamaşır makinelerimiz yoktu ancak barınmak için servet ödemek zorunda kalmıyorduk. Üniversiteler birer ilim yuvası olmaktan çıktı; rant peşinde koşan birer emlak yöneticisine dönüştü. Bugün Londra Ekonomi Okulu bünyesinde yüksek lisans yapmak isterseniz dağ gibi harç ücreti ödersiniz ancak karşılığında çok az eğitim alırsınız. Çünkü saygın hocaları ve iktisatçıları istihdam etmek üniversite yönetimlerine pahalı geliyor, buna karşılık lüks öğrenci yurtları kiralayıp rant toplamak son derece karlı sayılıyor. Ekonomiyi derin bir anlayışla geliştirecek uzmanlara yatırım yapmak yerine, bir miktar teminatla bina dikip rant toplamayı seçen bu çarpık düzen, siyasi huzursuzlukların ve nihayetinde yapay zeka sektöründe gördüğümüz dengesizliklerin temel sebebidir.” diye konuştu.
“Çin küresel ticaret sisteminde kendisine söylenenleri yaptı”
Küresel sistemdeki dengesizliklerin yalnızca finansal piyasalarla sınırlı kalmadığını, ticaret cephesinde de büyük çatışma hatları yarattığını vurgulayan Pettifor, Çin ile Batı arasındaki gerilime odaklandı.
Çin’in devasa ticaret fazlası verirken ABD’nin rekor düzeyde dış ticaret açığı verdiğini belirten iktisatçı, Avrupa sanayisinin ciddi bir varoluş kriziyle karşı karşıya kaldığını söyledi.
Avrupa otomotiv sanayisinin Çin menşeli elektrikli araçlar karşısında erime tehlikesi yaşadığını belirten uzman, Pekin yönetiminin bu noktada planlı bir devlet stratejisi izlediğini kaydetti.
Pettifor, “Çin elektrikli araçlar alanına çok öngörülü bir yatırım yaptı, kamu kredilerini bu sektörlere akıttı ve güçlü bir altyapı kurdu. Şimdi ise küresel piyasa mekanizması üzerinden Avrupa pazarını bu araçlarla dolduruyor. Bu tablo Avrupa’nın köklü otomobil endüstrisini yok edecek bir eşiğe geldi. Bunun Almanya ve Fransa’da şimdiden çok ağır siyasi neticeleri oluyor. Merkez bankacıları fildişi kulelerinde oturup sadece enflasyon ve faiz üzerine vaaz verirken, reel sanayi altyapısını çökertecek ve belki de dünyayı savaşa sürükleyecek devasa bir siyasi kriz mayalanıyor. Olan bitenden ötürü tek başına Çin’i suçlayamam. Çin, 2000 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiğinde kendisine dayatılan kuralları harfiyen uyguladı. Batı dünyası onlara sınırların serbest olduğu, ticaretin engelsiz aktığı küresel sisteme uyum sağlamalarını söyledi ve onlar da bunu yaptı.” değerlendirmesini paylaştı.
Çin’in ihracata dayalı büyüme modelinin kendi içinde de büyük bir gelir adaletsizliği ürettiğine işaret eden iktisatçı, kıyı bölgeleri ile iç kesimler arasındaki uçurumun Çin Komünist Partisi için de ciddi bir tehdit teşkil ettiğini aktardı.
Aynı adaletsizliğin ABD içinde de geçerli olduğunu belirten Pettifor, “ABD’de eski sanayi kuşağı olan pas bölgesinde iyi ücretli işler yok oldu, aileler ev alamaz hale geldi. İnsanlar kendilerini bu küresel piyasa canavarından koruyacak güçlü bir lider arayışına girdi ve bu nedenle Donald Trump gibi figürler iktidara gelebildi. Trump her şeyi düzelteceğini vadederek geldi fakat tarihin en büyük sahtekarlarından biri olduğu ortaya çıktı. İnsanlar onu gönderdi ancak yeni yönetimin de gelir eşitsizliğini çözecek kapsamlı bir planı bulunmuyor. California eyaletinde oylanacak olan beklenmedik kazanç vergisi gibi adımlar umut verici olsa da bunlar tüm sistemi dönüştürmeye yetmeyen cılız girişimlerdir.” dedi.
“Sermaye akışlarını kontrol etmek değil, yönetmek zorundayız”
Küresel krizden çıkış için köklü bir reform önerisi sunan Ann Pettifor, sınır ötesi sermaye hareketlerinin serbest piyasa anarşisine terk edilemeyeceğini kaydetti.
Sermaye hareketlerinde yasakçı bir kısıtlama yerine rasyonel bir yönetim mekanizması kurulması gerektiğini ifade eden yazar, ülkelerin kendi iç dinamiklerine uygun para politikası yürütebilmeleri için bu adımın şart olduğunu belirtti.
Pettifor, “Benim köklü bir teklifim var: Sınır ötesi sermaye hareketlerini yönetmeye başlamak mecburiyetindeyiz. Burada kontrol kelimesini değil, özellikle yönetmek kelimesini kullanıyorum. Çünkü faiz haddi gibi ekonominin en temel kaldıraçlarının küresel spekülatörlerin keyfine göre değil, yerel ekonominin gereksinimlerine göre belirlenmesi en temel mantık kuralıdır. İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu faiz oranı ile Avustralya’nın ihtiyacı tamamen farklıyken, bizim oranımızın dış piyasalarca belirlenmesi kabul edilemez. Merkez bankacılarının makro ihtiyati araçlar dedikleri mekanizmalarla bu akışları dengelemek zorundayız. Bunun gerçekleşmesi ise uluslararası işbirliğini ve diplomatik eşgüdümü gerektirir.” ifadelerini kullandı.
Mevcut ABD yönetiminin müttefikleriyle dahi kutuplaşma içine girdiğini ve uluslararası diplomasi zeminini tahrip ettiğini kaydeden Pettifor, küresel finansal sistemin iklim krizi gibi tekil ve ortak bir yapı olduğunu, işbirliği olmaksızın kurtarılamayacağını savundu.
İktisatçı, “Çin’in sürekli ihracata odaklanmaktan vazgeçip kendi halkının gelir seviyesini ve iç tüketimini artırmaya yönelmesi gerekiyor. Aynı şekilde İngiltere gibi ülkelerin de tüketim çılgınlığı yerine yeniden üretim yapmaya başlaması şart. Eğer telefon ithal etmek istiyorsak, karşılığında gelir getirecek bir şeyler imal etmek zorundayız. 1945 yılında Bretton Woods konferansında dünyanın önde gelen iktisatçıları bir araya gelerek döviz kurlarını ve ticaret sistemini istikrara kavuşturan bir mimari kurdular. 1945 ile 1971 yılları arası tüm dünya için iktisadın altın çağı oldu; küresel refah ve istikrar sağlandı. Deregülasyon ile her şeyi yıktık. Yeniden nasıl yapacağımızı gayet iyi biliyoruz, eksik olan tek şey küresel liderliktir.” diye konuştu.
“Para bilgisayara girilen sayılardan veya altından ibaret değildir”
Ortadoğu’daki gerilimlerin ve jeopolitik kırılmaların küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerine de değinen Pettifor, siyasetçilerin dünyayı ortak paydada buluşturmak yerine daha fazla kutuplaştırdığını dile getirdi.
Sistemin düzeltilmesi için geçmişte olduğu gibi yeni bir felaketin beklenmesinden korktuğunu aktaran araştırmacı, “Korkarım ki bu akıl ve liderlik noktasına ancak yeni ve yıkıcı bir küresel felaketin ardından varabileceğiz. O gün uyandığımızda masaya oturup 1945’te yaptığımız gibi sistemi temelinden onarmamız gerektiğini anlayacağız. Ancak krizler çok yıkıcıdır ve bedelini her zaman masum insanlar öder. 2008 krizinde evlerini kaybedip sokakta kalan yüz binlerce aileye hiçbir tazminat ödenmedi. İngiltere ekonomisi o krizin etkilerini üzerinden asla tam olarak atamadı. Çözüm Vakfı ile Bütçe Sorumluluk Ofisi raporları halkın yaşam standartlarının 2008’den bu yana yerinde saydığını ve hatta gerilediğini açıkça ortaya koyuyor. İnsanların geleneksel siyaset sınıfına inancını yitirmesine ve alternatif arayışlara yönelmesine şaşırmamak gerekir.” ifadelerini kullandı.
Görüşmenin son bölümünde kripto varlık piyasalarına ve paranın kurumsal temellerine odaklanan Pettifor, sanal varlıkların tehlikeli birer spekülasyon aracından öteye geçemediğini vurguladı.
Kısa süre önce kripto para borsası Binance bünyesinde yaşanan milyarlarca dolarlık güvenlik ihlalini hatırlatan iktisatçı, bu piyasaların denetimsizliğin zirve noktası olduğunu belirtti.
Pettifor, “Kripto varlıklar kuralsızlaştırmanın ulaştığı en uç noktadır. Suç şebekelerinin cirit attığı bir alanı yatırım aracı sanıp içine atladık, ardından elimiz yandı. Paraya bakış açımızı bütünüyle değiştirmek zorundayız. Parayı altın veya sigara gibi sınırlı, kıt bir meta olarak görme yanılgısından kurtulmalıyız. Para bir meta değildir; Uluslararası Ödemeler Bankası’nın gayet açık ifade ettiği gibi bir toplumsal inşadır. Bağımsız bir merkez bankası, adil bir vergi sistemi, muhasebe nizamı ve sözleşmeleri koruyan bağımsız bir yargı erki olmadan para var olamaz. Afrika’nın bu kurumlardan yoksun bölgelerinde para mekanizması çalışmaz.” şeklinde konuştu.
Paranın bilgisayara yazılan rakamlardan veya maden külçelerinden ibaret olmadığını vurgulayan iktisatçı, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“Kripto dediğiniz şey bilgisayara girilen birtakım anlamsız sayılardır; altın ise getiri üretmeyen kısır bir varlıktır. Gerçek para ise bir ödeme vaadidir, toplumsal bir sözleşmedir ve tamamen karşılıklı güvene dayanır. Binance çevresindeki aktörlerin ne kadarı güvenilirdir? Neredeyse hiçbiri. Paranın bir meta olduğu şeklindeki tarih öncesi yanılsamayı terk etmediğimiz sürece finansal istikrarı sağlayamayız. Yine de umutsuzluğa kapılmamalıyız. Merhum antropolog David Graeber’in dediği gibi, içinde yaşadığımız bu ekonomik düzen bizim tarafımızdan yaratıldı ve onu yeniden inşa etmek, sistemi baştan aşağı değiştirmek tamamen bizim elimizdedir.”
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Dünya Basını1 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz












