Dünya Basını
Prof. Pape: Şiddet içeren popülizm Amerikan demokrasisini tehdit ediyor

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, 2020 yılındaki siyasal şiddet olaylarına karışan faillerin yüzde 45’inin doktor, avukat ve kamu görevlisi gibi saygın meslek sahiplerinden oluştuğunu açıkladı. İran harekatıyla birlikte nükleer silah kullanılma ihtimalinin iki katına çıkarak yüzde 20 seviyesine yükseldiğini belirten Pape, ordu birliklerinin Amerikan kentlerine sürülmesi halinde ciddi bir itaatsizlik riski doğabileceği uyarısında bulundu.
Haber programı Going Underground’un sunucusu Afshin Rattansi, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki stüdyosundan gerçekleştirdiği yayında Washington yönetiminin Ortadoğu politikasını ve Amerikan toplumundaki kutuplaşmayı ele aldı.
Rattansi, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin üzerinden geçen 15 yılda ülkenin köle pazarlarının kurulduğu istikrarsız bir sahaya dönüştüğünü hatırlatarak benzer bir yıkım politikasının bugün İran ekseninde tekrarlandığını belirtti.
Programa Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve aynı üniversite bünyesindeki Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi’nin kurucu yöneticisi Robert A. Pape konuk oldu.
Geçmişte Amerikan federal kurumlarında üst düzey güvenlik izinleriyle çalışan, 2003 yılındaki Irak işgaline karşı Beyaz Saray yönetimini uyaran, Barack Obama ve Ron Paul gibi isimlere danışmanlık yapan Pape, Amerikan toplumunun içine sürüklendiği siyasal şiddet dalgasını kapsamlı verilerle açıkladı.
Pape, kısa süre önce yayımlanan Kendi Kendimizin En Büyük Düşmanı: Şiddet İçeren Popülizm Çağında Amerika başlıklı kitabında yer alan saha araştırmalarını paylaştı. Deneyimli siyaset bilimci, ülkedeki şiddet eğiliminin sadece marjinal gruplarla sınırlı kalmadığını, geniş kitlelerin iktidarı korumak veya ele geçirmek amacıyla güç kullanımını onayladığı yeni bir evreye geçildiğini kaydetti.
“Sermayenin yüzde 1’e kayması toplumu sıfır toplamlı hale getirdi”
Amerikan toplumunun tarih boyunca çeşitli şiddet dalgaları yaşadığını belirten Profesör Pape, 1860’lardaki iç savaş ile 1920 ve 1960’lardaki çalkantıları hatırlattı. Günümüzdeki dinamiklerin geçmişten ayrıldığını vurgulayan Pape, “Şu anda karşı karşıya kaldığımız olgu, siyasal şiddetin yalnızca uç kesimlerde kalmamasıdır” dedi.
Siyasal erki elde tutmak için şiddete başvurulmasını onaylayan kitlesel bir tabanın oluştuğunu aktaran Pape, “Büyük halk kesimlerinin iktidarı kazanmak ya da bırakmamak adına güç kullanımını desteklediği şiddet yanlısı bir popülizmle karşı karşıyayız. Bu tablo ara seçimlerde ve ardından gelecek oy sayım süreçlerinde açıkça görünürlük kazanacak” ifadelerini kullandı.
Şiddet eğiliminin arkasındaki temel iktisadi ve sınıfsal kırılmaya dikkat çeken Pape, Amerikan ekonomisinin son 30 yılda toplumun geniş kesimleri aleyhine işlediğini kaydetti. Zenginliğin en tepedeki yüzde 1’lik kesimde toplanmasının alt katmanlarda ciddi bir yoksullaşma hissi yarattığını vurguladı.
Fransız Devrimi kuramcılarından Alexis de Tocqueville’in saptamalarına atıfta bulunan profesör, toplumun geniş kesimlerinin geriye gittiğini söyledi. Pape, “Son 30 yılda nüfusun alttaki yüzde 90’ı için sıfır toplamlı bir topluma dönüştük; yalnızca yoksullar ya da işçi sınıfı değil, orta ve üst orta sınıf dahi ebeveynlerine kıyasla zemin kaybediyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Meclis baskınına katılanların sadece onda biri milis üyesiydi”
Araştırma merkezinde 2020 yılı boyunca siyasal şiddet eylemlerine karışanları ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınını gerçekleştiren kişileri mercek altına aldıklarını anlatan Pape, 1575 failin toplumsal profilini çıkardıklarını belirtti. Elde edilen sonuçların güvenlik çevrelerinde yerleşik kabulleri sarstığını kaydetti.
Otuz yıllık akademik kariyerinde böylesi bir sınıfsal tabloyla hiç karşılaşmadığını söyleyen Pape, “Kongre binasına giren 575 kişinin yalnızca onda biri organize milis gruplarına mensuptu. Polisle çatışan 600 kişinin de sadece onda birinin milis bağı vardı” dedi.
Eylemcilerin neredeyse yarısının saygın meslek sahiplerinden oluştuğunu belirten araştırmacı, geleneksel marjinal profilin dışına çıkıldığını vurguladı. Pape, “Faillerin yüzde 45’i doktorlar, avukatlar, muhasebeciler, bilişim uzmanları, Dışişleri Bakanlığı çalışanları ve işletme sahipleriydi” sözleriyle verileri aktardı.
Yerleşik Amerikan medyasının bu sosyolojik gerçeği görmezden geldiğini dile getiren Pape, The New York Times, CNN ve MSNBC gibi yayın kuruluşlarının yayın kurullarıyla bizzat yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiğini açıkladı. Editörlerin ve haber yazarlarının kendi merkezlerinin verilerini kullanmalarına rağmen gerçeği yansıtmadıklarını söyledi.
Büyük medya organlarının şiddeti ısrarla taşralı ve aşırı sağcı milis klişesine hapsetmeye çalıştığını belirten Pape, “Onlara sunduğumuz veriler yanlış değildi, yalnızca ciddiye alıp yerleşik algılarını değiştirmek istemediler. Orta ve üst orta sınıftan Amerikalıların güvenlik güçleriyle çatışmayı meşru görmesi, şiddet içeren popülizm çağında olduğumuzun en somut kanıtıdır” dedi.
Kurumsal medya kanallarının gerçeği perdelemesi sebebiyle doğrudan yurttaşlara hitap eden bağımsız iletişim ağlarının önem kazandığını ifade eden Pape, kitabında her bilginin denetlenebilir kanıtlarla yer aldığını kaydetti. Toplumun manipülasyonlar yerine doğrudan verilere erişerek kendi muhakemesini yapması gerektiğini ekledi.
“Trump yenilgiyi kabul etmektense savaşı tırmandırmayı seçiyor”
Programda Washington yönetiminin İran’a yönelik askeri hamleleri ve Hürmüz Boğazı çevresine konuşlandırılan Theodore Roosevelt uçak gemisi filosu da masaya yatırıldı. Afshin Rattansi’nin tırmanma tuzağına ilişkin sorularını yanıtlayan Pape, bu harekatın Amerikan tarihindeki en kutuplaştırıcı savaş niteliği taşıdığını belirtti.
Amerikan kamuoyunun yarıdan fazlasının savaşa karşı olduğunu hatırlatan Pape, Başkan Donald Trump’ın siyasi geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu vurguladı. Pape, “Kamuoyu desteği çekirdek tabanına kadar gerilemiş durumda; savaşı kaybederse elindeki her şeyi kaybedecek” uyarısını yaptı.
Mevcut açmazın sıradan bir popülarite kaybının ötesinde doğrudan siyasi varoluş mücadelesine dönüştüğünü söyleyen Pape, geri adım atılmasının Trump açısından yıkıcı sonuçlar doğuracağını kaydetti. Yenilginin kabul edilmesi durumunda çekirdek seçmen grubunun dahi kaybedileceğini açıkladı.
Olası bir geri çekilmenin siyasi maliyetini aktaran Pape, “Yenilgiyi kabullenirse Jimmy Carter’dan çok daha zayıf bir başkana dönüşecek, kendi partisindeki Cumhuriyetçiler için bile temas edilmez hale gelecek. İşte bu sebeple kontrolün halen kendisinde olduğunu kanıtlamak adına sürekli gerilimi artırma güdüsüyle hareket ediyor” dedi.
Savaşın Suudi Arabistan ve Yemen gibi bölge ülkelerine yayılacağı yönünde haftalardır uyarılarda bulunduğunu hatırlatan Pape, Suudi Arabistan’daki Abkayk petrol tesislerine yönelik saldırı tehlikesine değindi. Tırmanmanın hem yatay hem de dikey düzlemde genişleme eğilimi gösterdiğini bildirdi.
Beyaz Saray’da üç günlük yoğun bir hava saldırısı harekat planının hazır bekletildiğini belirten profesör, 1991 Körfez Savaşı’ndaki ani hava harekatı doktrinine benzer bir taslağın dolaşımda olduğunu aktardı. Pape, “Hükümet merkezini felç etmeyi amaçlayan bu plan ve deniz piyadelerinin sahaya sürülme ihtimali, kamuoyunun sandığından çok daha ağır sonuçlar yaratabilir” uyarısında bulundu.
“Nükleer silah kullanılma ihtimali iki katına çıkarak yüzde 20 oldu”
Eski Genelkurmay Başkanı Kıdemli Danışmanı Albay Larry Wilkerson’ın, Trump yönetiminin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya taktik nükleer başlık kullanma onayı verdiği yönündeki beyanatı yayında gündeme getirildi. Nükleer felaket riskini matematiksel modellerle hesapladıklarını aktaran Pape, ihtimallerin ciddi biçimde yükseldiğini duyurdu.
Savaşın başladığı mart ayında taktik nükleer mühimmat kullanım ihtimalini yüzde 10’un altında gördüklerini belirten araştırmacı, sürecin hızla kötüleştiğini kaydetti. Pape, “Bu olasılığın şu anda iki katına çıkarak yüzde 20 seviyesine ulaştığını hesaplıyoruz” dedi.
Yüzde 20 oranının nükleer bir silah için korkunç bir tehdit seviyesi olduğuna işaret eden Pape, modelleme çalışmalarından çıkan somut sonuçları paylaştı. Taktik düzeyde bir nükleer saldırının dahi sınırlı kalamayacağını ve bölgeyi felakete sürükleyeceğini vurguladı.
Radyasyon yayılım haritalarını bizzat çıkardığını dile getiren Pape, “Taktik bir nükleer başlık dahi patlatılsa yayılacak radyasyon İran’da 100 binden fazla insanı doğrudan zehirleyecek. Böyle bir adım Tahran’ın misillemesini tetikler; merdivenin üst basamaklarına tırmanmak bize asla bir avantaj sağlamayacak” ifadelerini kullandı.
Halk desteği olmadan başlatılan bir askeri harekatın meşruiyet üretmeyeceğini söyleyen Pape, Amerika’nın ilk günden itibaren çoğunluk rızasından yoksun bir çatışmaya girdiğini kaydetti. Savaşın yarattığı yıkıcı maliyetlerin içerideki kutuplaşmayı daha da beslediğini belirtti.
Dışarıdaki askeri operasyonlar ile içerideki otoriter güvenlik politikalarının birbirini besleyen bir döngü oluşturduğuna dikkat çeken Pape, kurumlara duyulan inancın sarsıldığını aktardı. Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza birimlerinin muhalif göstericilere karşı orantısız güç kullanmasının halkın küresel operasyonlara bakışını da zehirlediğini ifade etti.
“Siyasi şiddetin normalleşmesi ülkedeki bölünmeyi kalıcılaştırıyor”
Amerikan toplumunun şiddeti kanıksama sürecine girdiğini belirten Pape, kamuoyunda hassasiyet çıtasının tehlikeli biçimde yükseldiğini söyledi. Yöneticilerin şiddeti sıradanlaştıran bir dil kurduğunu ve bu durumun toplumsal bağları kopardığını dile getirdi.
Başkan Trump’ın kamuoyu önünde yaptığı konuşmalarda yabancı düşmanlığını körüklediğini ve Minnesota’da yasal statüdeki Somali kökenli yurttaşları hedef gösterdiğini anımsatan Pape, şiddet dilinin mizah maskesi ardına saklanamayacağını kaydetti. Güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin bu dili hızla içselleştirdiğini aktardı.
İçerideki kutuplaşmanın dış krizlerde kenetlenme refleksini bütünüyle yok ettiğini bildiren Pape, “Geçmişte bir Amerikan askeri hayatını kaybettiğinde bayrak etrafında toplanılırdı. Şiddet yanlısı popülizm çağında ise bu tür kayıplar safları daha da sertleştiriyor ve tarafların birbirine yönelik öfkesini biliyor” dedi.
Afshin Rattansi’nin orduda bir isyan ya da başkaldırı ihtimali olup olmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Pape, mevcut tablonun Vietnam Savaşı koşullarından farklı olduğunu açıkladı. Vietnam’da 58 bin askerin hayatını kaybettiğini ve birliklerin kendi subaylarına el bombası atacak noktaya geldiğini hatırlattı.
Ordudaki gerçek kırılma noktasının dış cepheden ziyade iç müdahale emriyle tetiklenebileceğini belirten Pape, Başkan’ın iç karışıklıkları bastırmak amacıyla İsyan Yasası’nı devreye sokma ihtimaline işaret etti. Amerikan ordusunun kendi şehirlerine karşı kullanılmasının kabul edilemez bir eşik olduğunu vurguladı.
Pentagon tarihinde eşi görülmemiş bir toplantının gerçekleştiğini aktaran Pape, 800 amiral ve generalin dinleyici olarak toplandığını hatırlattı. Pape, “Trump komutanlara açıkça Demokrat partili şehirlere girmeye ve buraları askeri tatbikat sahası gibi görmeye hazır olmalarını söyledi. Hatta ‘Onlar tükürürse biz vururuz’ diyerek memnun olmayanların ordudan ayrılmasını istedi” sözleriyle toplantının içeriğini aktardı.
Bu talimatın ardından çok sayıda üst düzey subayın sessizce görevlerinden istifa ettiğini belirten Pape, medyanın konuyu yalnızca tek günlük bir haber olarak tüketip geçtiğini söyledi. Kendi çalışma ofisinin çok yakınında bir apartmana helikopterlerle göçmen baskını düzenlendiğini, birkaç saatlik heyecanın ardından her şeyin olağan akışına döndüğünü aktardı.
Toplumun sürekli bir meşruiyet şoku döngüsü yaşadığını dile getiren Pape, “Büyük bir şok yaşıyoruz, ardından bunu hızla normalleştiriyoruz. Bu alışma hali bir sonraki tırmanma basamağına zemin hazırlıyor” tespitini paylaştı.
“Halkın yüzde 70’i siyasi şiddetten bütünüyle nefret ediyor”
ABD’nin eşzamanlı olarak çok cepheli bir gerilimin ortasında yer aldığını ifade eden Pape, bu tablonun akademik çalışmalarında yıllardır modellediği en kötü senaryo olduğunu belirtti. 20 yılı aşkın süredir İran’a yönelik olası bir hava harekatının sonuçlarını hesapladığını hatırlattı.
Büyük bir askeri operasyon ile çekişmeli bir seçim takviminin çakışmasının sistemi tıkadığını aktaran Pape, petrol fiyatlarındaki artışın alt gelir gruplarını ezen faturayı daha da ağırlaştırdığını kaydetti. İktisadi çöküşün şiddet eğilimini besleyen tüm dinamikleri alevlendirdiğini bildirdi.
Tüm bu karamsar tabloya karşın krizden çıkış için umut verici verilerin de bulunduğunu vurgulayan deneyimli siyaset bilimci, çözümün sessiz çoğunlukta yattığını söyledi. Pape, “Kitabımda iyi bir haber veriyorum; Amerikan halkının yüzde 70’i siyasal şiddetten kesin bir dille nefret ediyor” dedi.
Toplumsal sağduyunun kurumsal organlardan veya siyasi seçkinlerden beklenemeyeceğini belirten Pape, “Federal Soruşturma Bürosu’nun veya radikal azınlıkları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin bu gidişatı tersine çevirmesini bekleyemezsiniz. Güvenebileceğimiz tek güç, merkezde yer alan o yüzde 70’lik sağduyulu kesimdir” ifadelerini kullandı.
Şiddet sarmalını durdurmak için çoğunluğun sandığa gitmesi ve temsilcilerine açık baskı kurması gerektiğini anlatan Pape, silahsız kitle hareketlerinin gücüne örnek verdi. Şikago ve diğer metropollerde 7 milyon insanın katılımıyla gerçekleşen yürüyüşlerde tek bir taşkınlık dahi yaşanmadığını hatırlattı.
Geçmişteki ırkçılık karşıtı protestolarda yaşanan kundaklama ve çatışma sahnelerinin bu kez tekrarlanmadığını vurgulayan Pape, kitlesel eylemlerin barışçıl niteliğinin korunmasının hayati önem taşıdığını belirtti. Profesör Pape, şiddeti reddeden sivil iradenin tırmanma tuzağını bozabilecek tek meşru çıkış yolu olduğunu kaydederek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Şam’da bir okul: Modern Suriye tarihi silinirken

Çevirmenin notu: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (ACRPS) bünyesinde çalışmalarını sürdüren Suriyeli tarihçi Sami Moubayed’in kaleme aldığı aşağıdaki değerlendirme yazısı, kökleri Fransız mandası dönemine uzanan Lycée Laïque üzerinden Suriye’nin modernleşme serüvenine yakılmış bir tür mersiye niteliğinde. Metnin bütününe sinen nostaljik ton, Colani yönetimi altında okulun haremlik-selamlık uygulamasına geçmesiyle birlikte, bilhassa Şam’ın kentli ve seküler orta sınıf aydınlarında baş gösteren kimlik krizi ve gelecek kaygısını yansıtıyor.
Ancak yazarın Laïque’in Baas iktidarı altında geçirdiği dönüşümü anlatırken Baas’ın “Birlik, Özgürlük, Sosyalizm” ilkelerini okulun kimliğini tahrif eden unsurlar arasında sayması, bu mersiyenin siyasal sınırlarını açık ediyor. Baas mirasını toptancı bir reddiyeyle mahkûm eden, dahası, 1973 Savaşı’nın ders kitaplarından ayıklanmasını “Hafız Esad liderliğinde yürütülmüş olması hasebiyle anlaşılır” bulan Moubayed, toplumsal kurtuluş ve sekülerleşme mücadelesinin tarihsel zeminini yok sayıp sadece kendi ayrıcalıklı sınıfsal habitusunu korumaya çalışan orta sınıf aydın refleksini yansıtıyor. Bu refleks, okulun temsil ettiği “modernlik” idealinin kaybına duyulan özlemi tutarlı bir siyasal ve kamusal perspektife dönüştürmekten oldukça uzak görünüyor.
Şam’daki Bir Okulda Değişiklik: Suriye’nin Geleceğine Dair De Bir İşaret
Sami Moubayed
New Lines Magazine
23 Ekim 2026
Çev. Leman Meral Ünal
Tam 100 yıl önce, Şam’da, bugünkü Abid Caddesi üzerindeki parlamentonun hemen yakınındaki kiralık binada 79 öğrencisiyle seküler bir Fransız okulu açıldı. O dönem “Lycée Laïque” (Laik Enstitü), bugünse “El-Hürriye Enstitüsü” adıyla bilinen kurum, hâlâ kısaca “Laïque” diye anılır.
Açıldıktan dört yıl sonra, 1930’da, dönemin başbakanı reformcu ajandasıyla bilinen sarıklı din adamı Taceddin el-Hasani, okula Bağdat Caddesi üzerinde bir arsa tahsis etti ve okul 1932’de buraya taşındı. Kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmesi, yetkin eğitim kadrosu, tenis, voleybol ve basketbol sahalarıyla Laïque, kısa sürede Suriye’nin en prestijli kurumlarından birine dönüştü. Zengin kütüphanesinin yanı sıra, 1955’te Mısır’ın efsanevi sesi Ümmü Gülsüm’ü ağırlayacak kadar donanımlı bir tiyatro salonuna dahi sahipti. Tüm bu çok sesli ve renkli atmosfer, ortak bir kimlikte bütünleşmiş ve kendisini daha geniş bir Arap dünyasının parçası olduğu tahayyülünü taşıyan dönemin Orta Doğu’suna aitti.
Şimdi yüzyıl sonrasına saralım. Laïque eski ihtişamı düşünüldüğünde, bugün onun ancak soluk bir gölgesinden ibaret. Önce, Suriye’deki eğitim sistemine haki üniformalarla ideolojik bir sosyalist müfredat dayatan 61 yıllık Baas iktidarı geldi. Laïque’teki öğretmenler liyakatle değil, Baasçı oldukları için işe alınır olmuşlardı. Ardından, okulun özerkliğine son veren ve kurumsal kimliğini bozan 1967 millileştirmesi gerçekleşti; okul, özgürlük, pan-Arapçılık ve sosyalizm olmak üzere üç ideolojik temele dayanan Baasçılık söylemine atıfta bulunularak “Mahad al-Huriyya” ya da “Özgürlük Enstitüsü” olarak yeniden adlandırıldı.¹ Hafız Esad’ın, Beşşar dahil tüm çocuklarını Laïque’e göndermesi okulun Baasçı kimliğini daha da perçinledi. Esad’ın veliahtı olan büyük oğlu Basil Esad 1994’te ölünce, okulun adı bir kez daha değiştirilerek onun ismi verildi. Yine de silinmeyen bir şey vardı: Laïque’in geçmişine dair hafıza ve daha da önemlisi, Suriye toplumunun önde gelen isimleri arasına giren mühendis, doktor, siyasetçi ve sanatçılardan oluşan mezun ağı varlığını koruyordu. On yıllar boyunca “Laïque’de okudum” demek, Lübnan’da “Brummana Lisesi’nde okudum” demek gibi bir tür pasaport işlevi gördü. Akademik mükemmelliğin işaretiydi, iş hayatına girişin önünü açıyor ve kişinin yetenekleriyle karakterine ilişkin yüksek beklentileri beraberinde getiriyordu.
Koca bir Suriye tarihi, adeta tek bir adrese sığışmıştı: Fransız mandası altında kurulmuş, reformist bir din adamı-başbakan desteğiyle meşruiyet kazanmış, kadrosunda hem Fransız hem Suriyeli öğretmenleri barındıran ve kentli burjuvazinin çocuklarını okuttuğu bir mektep… Sadece bir nesil içinde, Suriye’ye özgü modern kimliğin sembolü haline gelmişti. İki dilli, kozmopolit ve kızlarla erkeklerin aynı sınıfta yan yana oturmasından gurur duyan bir kimlik. Bu kimlik, her şeyden önce Suriye’nin nasıl bir ülke olabileceğine dair beslenen sarsılmaz bir inancı da temsil ediyordu.
Adının bizzat kendisi bile Fransızca “laik” anlamına gelen Laïque dine değil, yurttaşlık bilincine dayalı bir Suriyeli kimliğine göndermeydi. Bir arada yaşama kültürü ve laikliğin kalesi olan okulun arazisini bağışlayan kişinin, gençliğinde İslam hukuku dersleri vermiş sarıklı bir ulema olması durumu daha da çarpıcı kılıyordu. Hikâyeyi sıra dışı kılan yanlardan biri de, babası Şeyh Bedreddin kendi kuşağının en etkili din âlimlerinden biri olmasına rağmen, el-Hasani’nin kendisinin Bab Tuma mahallesindeki bir Hristiyan misyoner okulunda (Lazaristlerde) okumuş olması herhalde. Üstelik El-Hasani, Fransız seküler okuluna yalnızca müsamaha göstermekle kalmamış, kendi oğlunu da oraya göndermişti, hatta İslamcılığı bir kenara bırakıp “Suriyelilik” adına bir başka Fransız okuluna gayrimenkul bile hibe etmişti. Siyasi hesapları ne olursa olsun bu jest, modern eğitimin katlanılması gereken bir “yabancı istilası” değil, ulusal bir kazanım olduğu fikrinin teslim edilmesiydi.
Yirminci yüzyıl boyunca Laïque’in şöhreti, sunduğu imkânlar ve iki dilli eğitimi sayesinde neredeyse folklorik bir efsaneye dönüştü. Suriyeli aileler mezhep ya da din ayrımı gözetmeksizin çocuklarını buraya gönderiyordu, çünkü Laïque, mezhep temelli okullarının sunamadığı yegâne şeyi vaat ediyordu: Kapsayıcı bir Suriyeli kimliği. Ne var ki tüm bu birikim, okul yönetiminin geçtiğimiz günlerde kız ve erkek öğrencileri ayırma yönünde aldığı tartışmalı kararla bir anda yerle bir oldu. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara yönetiminin ikinci yılında alınan bu karar, “velilerin taleplerine uyum sağlama” kılıfıyla sunulsa da seküler çevrelerin, Suriyeli aydınların ve mezunların yoğun tepkisine yol açtı.
Milli Eğitim Bakanlığı şu ana kadar duruma müdahale etmiş değil. Fakat Suriye’nin sürüklendiği istikamete dair endişeler giderek büyüyor. Daha geçtiğimiz yıl, İslam öncesi dönem ve öncü kadın figürler dahil olmak üzere Suriye tarihinin koca koca kesitleri ders kitaplarından ayıklandı. Değişikliklerin bazıları tartışmalı olsa da anlaşılabilirdi. Örneğin, Hafız Esad liderliğinde yürütülmüş olması nedeniyle 1973 Ekim Savaşı’na yapılan tüm atıfların kaldırılması anlaşılır bulunabilirdi. Fakat Laïque gibi köklü bir karma okulda sınıfların cinsiyete göre ayrılması, kaygıları bambaşka bir düzeye taşıyor.
Laïque sıradan bir okul değil. Suriye modernleşmesinin yüz yıllık canlı laboratuvarı ve onun geleneklerine vurulacak her neşter, doğrudan bu modernleşme vizyonuna biçilmiş bir hüküm olarak okunacak. Okulun kurucuları, o Fransız eğitimciler, reformist başbakan, çocuklarını buraya yazdıran Şam’ın köklü aileleri, hepsi ortak bir tahayyülün peşindeydi. Suriye’nin geleceğinin, daha önce kendilerini birbirinden ayıran sınırların ötesinde düşünmeyi öğrenmiş insanlar tarafından inşa edileceğine inanıyorlardı. İşte bugün bu inanç tehlike altında.
¹ Baas Partisi’nin “Birlik, Özgürlük, Sosyalizm” (Wahda, Hurriya, Ishtirakiya) sloganına gönderme (çn).
Dünya Basını
Sırp Profesör Simić: Sandıktan çıkan irade Batı blokuna yöneliş değil

Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, ülkede iktidarın meclis çoğunluğunu kaybettiği son seçimlerin Batı yanlısı bir dönüşüm olmadığını belirtti. Simić, halkın yaklaşık yüzde 53 oyla seçtiği yeni hareketin tabanın taleplerine aykırı adımlar atması halinde sokakların yeniden karışacağını vurguladı.
Sırp siyaset bilimci Prof. Višeslav Simić, tarafsızlık ve uluslararası ilişkiler alanlarında çalışan Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın çevrim içi yayın programında, Sırbistan’daki son parlamento seçimlerini ve öğrenci hareketini değerlendirdi.
Seçim sonuçlarının ülkedeki siyasi tabloyu kökten değiştirdiğini belirten Simić, iktidarın yaklaşık 14 yılın ardından meclis çoğunluğunu kaybettiğini ve Öğrenci Listesi adı altında örgütlenen hareketin mecliste üstünlük sağladığını hatırlattı.
Resmi kayıtlara göre yaklaşık yüzde 70 katılımla gerçekleşen seçimlerde bu hareketin oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak meclisteki sandalyelerin çoğunluğuna ulaştığını belirten Simić, “Bu çok ilginç bir durum çünkü açıkça görüldüğü üzere herkes değil, yüzde 53 gibi bir oranla kazandılar ve seçmenlerin yalnızca yüzde 70’i sandığa gidebildi. Ancak ezici bir çoğunluk, yaklaşık yirmi yıldır ardı ardına vatana ihanet suçları işleyen, insanları soyan bu suç şebekesinden kurtulmak isteyen öğrenci hareketini, gençlerin ve vatandaşların hareketini destekledi” dedi.
Yönetici kadroların geçmişine değinen Simić, “Doksanlı yıllardan bu yana biriken büyük bir nefret vardı çünkü bunlar Milošević dönemindeki aynı insanlardı. Geriye doğru baktığınızda gençliğimi çaldılar, beni vatanımdan ayrılmak zorunda bıraktılar. Temelde ben 1987 ve 1988 yıllarında siyasi sığınmacıydım ve Milošević rejiminde resmi olarak kabul edilen ilk siyasi sığınmacı bendim. Bu nedenle bu konular hakkında konuşmak için fazlasıyla güvenilirliğim var. İnsanlar onlardan kurtulmak istedi; dolayısıyla oy verme işlemi temelde Vučić karşıtlığı üzerine kuruluydu” ifadelerini kullandı.
Halkın iktidardakilere duyduğu öfkenin sözde muhalefeti de kapsadığını belirten Simić, “Halkın büyük bölümü, sözde muhalefet partileri de dahil olmak üzere iktidarda bulunan herkese karşı duydukları nefrette birleşmişti. Ben Sırbistan’da gerçek bir muhalefet bulunmadığını kabul ettirmek için onlarca yıl mücadele ettim. Son çeyrek asırdır, 26 yıldır hepsi aynıdır. Hepsi doğrudan Washington’daki gücü kontrol edenlerin denetimi altında ve onların bordrosunda yer aldı. Bu duruma artık son vermek isteyen insanların önüne çıkan tek grup öğrenciler oldu” değerlendirmesinde bulundu.
“Batı yanlısı partilerin toplam oyu hezimet boyutunu gösteriyor”
Sırbistan’da seçim öncesinde patlak veren protestoların çıkış noktasını anlatan Simić, sürecin kamu kurumlarındaki rüşvet ve ihmal sonucu meydana gelen büyük bir facia ile tetiklendiğini dile getirdi.
Bir tren ve otobüs garında gerçekleştirilen tadilatın ardından sundurmanın çökmesiyle onlarca masum insanın yaşamını yitirdiğini aktaran Simić, halkın bu çürümüşlüğe karşı kendiliğinden sokaklara döküldüğünü ancak sürecin daha sonra dış güçler ve yabancı fonlar tarafından yönlendirildiğini aktardı.
Öğrenci hareketinin ilk aşamada toplumun bağrından çıkan yüzde 100 yerli ve samimi bir hareket olduğunu kaydeden Simić, şunları kaydetti:
“Her şey kamu ihmali ve yolsuzluk sebebiyle yaşanan bu kitlesel ölümlerle başladı ve ardından kitlesel bir harekete dönüştü. Dünyada takdir ettiğim iki isimden biri olan Brian Berletic’in yayınlarına bakabilirsiniz; emekli Amerikalı kongre üyesi Dennis Kucinich ile birlikte Berletic de bunu açıkça anlattı. Batı’nın, özellikle de Washington yönetiminin sivil toplum kuruluşlarını, grupları ve medyayı nasıl fonladığını, her ayrıntıyı sunarak kanıtladığı bölümleri var. Yaklaşık bir yıl öncesinden itibaren bu gizli planlar aracılığıyla kontrolü ele aldıkları ortadaydı.”
Seçim sandığından çıkan iradenin Avrupa ve Atlantik yapılarına bir yöneliş olarak yorumlanamayacağını vurgulayan Simić, “İnsanlar Vučić’e karşı oy kullandı; bu ismi yanlış giden her şeyin bir simgesi olarak görebiliriz. Sonuçlara bakarsanız, Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya katılmayı savunan partilerin oluşturduğu ittifak, yaklaşık 5 milyon insanın oy kullandığı bir ülkede sadece 32 bin oy alabildi. Bu tam anlamıyla bir hezimetti. Bu tablo, Avrupa Birliği’ne, özellikle de NATO’ya ya da genel olarak Batı’ya hiçbir halk desteği olmadığını size açıkça göstermektedir” şeklinde konuştu.
“Protestoların yarısı tabandan gelen bir öfkeydi, diğer yarısı yönlendirildi”
Sırbistan’daki rejimin yapısına ve iktidarın Batı başkentleriyle ilişkilerine dikkat çeken Simić, Batı medyası tarafından çizilen bağımsız rejim tablosunun gerçeği yansıtmadığını savundu.
Vučić yönetiminin aslında Batı’nın çıkarlarına tamamen boyun eğdiğini aktaran Simić, şu tespiti yaptı:
“Bunun yüzde 50 oranında bir renkli devrim olduğunu söyleyebilirim çünkü başladığı anda yüzde 50’si tamamen toplumun içinden doğan, dehşete düşmüş Sırbistan halkının kendiliğinden başlattığı taban hareketiydi. Hemen öncesinde kitlesel cinayetler ve okullarda silahlı saldırılar yaşanmıştı. Bütün bu süreç, sistemin yol açtığı çürümeyi sergiliyordu. Batı’ya itaat etmeyenlere karşı renkli devrim yapıldığı söylenir; oysa Vučić’ten daha itaatkar hiç kimse yoktu. O doğrudan Batı tarafından var edildi; Amerikalılar ve Avrupalılar aracılığıyla oraya getirildi.”
Vučić’in dış politika uygulamalarını sıralayan Simić, “Avrupa Birliği yetkililerinin ve eski Almanya Başbakanı’nın gözdesiydi. Vučić, her zaman Fransa Cumhurbaşkanı’nın kendisini özel odalarına davet edip uyuduğu yatağı gösterdiğini kibirli bir dille anlatırdı; tıpkı bir prense rastlayıp kendine hayali payeler çıkaran görgüsüzler gibi. Vučić fazlasıyla itaatkardı. Resmi olarak yaptırım uygulamasa da el altından Rusya’ya karşı yaptırımların işlemesini sağladı ve Ukrayna ile İsrail’e silah tedarik etti” dedi.
Sırbistan genelindeki yerel mühimmat üretim tesislerinin bu çatışmalara alet edildiğini dile getiren Simić, “Küçük kasabalarımızda, memleketimin yakınlarındaki fabrikalarda bu silahlar üretiliyor. Rusların veya İranlıların, kendi çocukları öldürülürken öylece oturup buraları vurmayacağını mı sanıyorsunuz? Ancak öğrenci listesinin başındakiler bu gerçekleri konuşmayı reddediyor, ‘Ukrayna ve Gazze bizim meselemiz değil, biz çok küçüğüz’ diyerek asıl ahlaki sorunlardan kaçıyorlar” uyarısında bulundu.
“Öğrenci listesi halkın sırt çevirdiği neoliberal kadrolardan oluşuyor”
Simić, iktidarı deviren Öğrenci Listesi’nin perde arkasındaki liderlik kadrosunun halkın talepleriyle tamamen zıt hedefler güttüğünü söyledi.
Seçim öncesinde halkın birliğini bozmamak gerekçesiyle ulusal konularda konuşmaktan kaçınan listenin, seçim zaferinin ardından gerçek yüzünü gösterdiğini savunan Simić, doğrudan alıntılarla durumu şöyle izah etti:
“Listenin tepesindeki isimler, İngilizce altyazılı mülakatlarında 26 yıl önceki rotadan sapmayacaklarını ve eski politikaları sürdüreceklerini açıkça beyan ediyorlar. Oysa halk tam da bu politikalara karşı oy vermişti. Şimdi ise Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesinin aldığı kararları meşru kabul ettiklerini söylüyorlar. Bir numaralı aday, halkın gerçekleri bilmediğini iddia ederek onları yeniden eğiteceklerini, yani zihinlerini yıkayacaklarını açıkça dile getiriyor.”
Sırbistan’ın milli sembollerinin ve hassasiyetlerinin hareket tarafından bastırıldığını belirten Simić, “Protestolar ve barikatlar sürecinde Sırp milli kimliğine, haç ve ikon gibi Hristiyan dini sembollerine sahip olan gençleri uzaklaştırdılar, dışarı attılar. Kalabalığın yarım milyona ulaştığı günler hariç bunu her fırsatta uyguladılar. Ancak üzerinde ‘Bosna’daki Sırplar savaş suçlusudur’ yazılı pankartlar taşıyan unsurlara izin verdiler. Ülkenin egemenliğine, varlığına dair meseleleri konuşmayı yasakladılar ve kendilerini mutlak tek doğru ilan eden Bolşevikler gibi davrandılar” dedi.
Listenin genel yapısını aktaran Simić, “Liste açıklandığında Sırp kimliğini savunan tek bir kişinin bile yer almadığı görüldü. Hatta en ılımlı isimler dahi tasfiye edildi. Buna karşılık en aşırı Avrupa Birliği ve NATO taraftarları, Voyvodina bölgesinden ayrılıkçılar ve Sırbistan’ı soykırımcı bir devlet ilan etmek isteyen figürler listenin en ön sıralarına yerleştirildi. İnsanlar şu anda büyük bir hayal kırıklığı ve öfke içinde bulunuyor; durum patlama noktasına gelmiş durumda” görüşünü dile getirdi.
“Milli kimliği hedef alan bir yönetime karşı yeni bir sosyal patlama kaçınılmazdır”
Doç. Dr. Lottaz’ın, bu tablonun yeni bir toplumsal kalkışmaya yol açıp açmayacağına dair sorusunu yanıtlayan Simić, halkın aldatılmışlık hissinin çok yüksek olduğunu vurguladı.
Sırbistan’ın egemenliğini tasfiye etmeye kalkışacak bir hükümetin sokakta sert bir karşılık bulacağını aktaran Simić, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Halkın Vučić rejimine duyduğu öfke halen çok güçlü ancak bu sözde öğrenci listesine karşı da tabanda devasa bir hoşnutsuzluk birikiyor. Bu öfke her an patlayabilir. Belgrad dışında, taşrada durum çok daha gergin. Eğer meclisteki sandalyeleri işgal eden bu kişiler halkın çoğunluğunun reddettiği NATO üyeliğini dayatmaya, Kosova’dan vazgeçmeye ve Sırbistan’ı suçlu ilan etmeye kalkışırlarsa, Belgrad sokakları ve tüm ülke yeniden ayaklanacaktır.”
Uluslararası kamuoyuna da seslenen Simić, “Sırbistan bağımsız ve egemen bir devlettir; kimse bizi itip kakamaz. Doksanlı yıllarda uygulanan yaptırımların ne olduğunu çok iyi biliyoruz; ilaç bulunamadığı için yeni doğan çocukların öldüğü günleri yaşadık. NATO’nun doğum hastanelerini vurduğunu, kadınları ve çocukları katlettiğini unutmadık. Bu yüzden yaptırımlara ve askeri bloklara girmeye kesinlikle karşıyız. Halk kararını açıkça vermiştir: NATO’ya hayır, Avrupa Birliği’ne hayır” ifadelerini kullandı.
Simić, mevcut çıkmazdan kurtulmanın yegane yolunun hukuki meşruiyete dönmek ve halkın gerçek iradesini temsil eden meclisleri yeniden kurmak olduğunu söyledi.
Anayasa Mahkemesi’nin liste usulüyle yapılan bu seçimleri iptal etmesi gerektiğini belirten Simić, “Yurtsever öğrenciler ve gençler yeniden kendi kurullarını toplamalı, bu dayatmacı listeyi geçersiz kılarak halkın asıl taleplerini hayata geçirecek yeni bir irade ortaya koymalıdır” çağrısıyla mülakatını tamamladı.
Dünya Basını
Siyaset bilimci Rossi: ABD ara seçimleri lobi siyasetine açık bir itirazdır

ABD’de ara seçimlerin resmiyet kazanan sonuçlarına göre Demokrat Parti Senato’da 54, Temsilciler Meclisi’nde ise 228 sandalyeye ulaşarak Kongre’nin her iki kanadında mutlak çoğunluğu elde etti. Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, seçimlerin Trump yönetimi ve yabancı çıkar lobileri üzerine doğrudan bir halk oylamasına dönüştüğünü vurguladı.
ABD’de gerçekleştirilen ara seçimlerin ardından Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğun Demokrat Parti’ye geçmesi, Washington’daki güç dengelerini ve dış politika dinamiklerini köklü bir tartışmanın merkezine taşıdı.
Siyaset bilimci Profesör Michael Rossi, Doçent Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları isimli programına konuk olarak seçim sonuçlarını, Demokrat Parti içindeki ideolojik kırılmaları, İsrail lobisinin Amerikan siyasi sistemi üzerindeki etkisini ve Donald Trump yönetiminin geleceğini kapsamlı şekilde değerlendirdi.
Seçim sonuçlarının doğrulanmasıyla birlikte Demokratlar, Senato’da mutlak çoğunluk için gereken 50 sandalyenin üzerine çıkarak 54 sandalyeye ulaştı ve Cumhuriyetçilerin elindeki 7 sandalyeyi kendi lehine çevirdi.
Temsilciler Meclisi’nde ise çoğunluk eşiği olan 218 rakamı aşılarak 228 sandalyelik bir güce erişildi. Henüz sonucu netleşmeyen bölgeler bulunmasına karşın her iki mecliste de üstünlük kesinleşti.
Rossi, ortaya çıkan bu tablonun yalnızca klasik bir parti rekabeti olarak görülemeyeceğini belirterek, “Bu seçimler her şeyden önce Trump yönetimi üzerine yapılmış bir referandum niteliğindedir. Trump’ın ikinci döneminden bu yana Kongre’nin dinamiklerini değiştirme fırsatını ilk kez elde etmiş oluyoruz.” değerlendirmesini yaptı.
“Bu seçimler yalnızca Trump üzerine değil, İsrail lobisi üzerine de bir referandumdu”
Ara seçimlerin Amerikan siyasetinde yerleşik kurumsal yapılara ve dış çıkar odaklarına yönelik açık bir itirazı barındırdığını vurgulayan Rossi, Demokratik Sosyalistler çizgisine yakın duran genç ve taban hareketlerinden gelen adayların başarısına dikkat çekti.
Michigan’da Mike Rogers ve son anda Rogers’ı destekleme kararı alan Demokrat Haley Stevens karşısında yarışı kazanan Abdul El-Sayed’in zaferine işaret eden Rossi, bu mücadelenin sembolik önem taşıdığını dile getirdi.
Rossi, kampanyanın seyrine ve arka planına ilişkin olarak, “Bu seçimler sadece MAGA ya da Trump üzerine değil, aynı zamanda Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi ve bu ülkede siyasetçileri şeker alır gibi satın alan bir yabancı devlet gerçeği üzerine bir referandum oldu. Bu yabancı odak, satın aldığı siyasetçileri kendi çıkarlarına uygun kararlar çıkarmak ve Filistin halkına yönelik en küçük insani adımı dahi engellemek için vekil olarak kullanıyor.” ifadelerini kullandı.
Siyaset bilimci Rossi, seçim sonuçlarının Amerikan seçmeninde dış müdahalelere karşı gelişen tepkiyi yansıttığını belirterek şu tespitte bulundu:
“Artık bu ülkede siyasetçilerin başka bir ülkenin çıkarları uğruna hareket etmesine karşı geniş tabanlı bir itiraz yükseliyor. Bu durum sadece sol kanadın değil, ‘Önce Amerika’ söylemini ciddiye alan kesimlerin de ortak meselesi haline geldi.”
“Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir”
Doçent Pascal Lottaz’ın, geçmişte Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde de benzer dalgaların yaşandığını, ancak Washington’ın kurumsal savaş ve müesses nizam politikalarının değişmediğini hatırlatması üzerine Rossi, Demokrat Parti yönetimine yönelik gerçekçi olunması gerektiğini ifade etti.
Kongre’de çoğunluğun kazanılmasının hemen köklü bir politika değişimine yol açmayabileceği uyarısında bulunan Rossi, partinin tepe kadrolarının kurumsal bağlarına işaret etti.
Rossi, Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ve Temsilciler Meclisi Başkanlığına gelmesi beklenen Hakeem Jeffries gibi figürlerin yerleşik düzenin merkezinde yer aldıklarını belirterek, “Demokrat Parti liderliği kendi kendisinin en büyük düşmanı olmakta son derece profesyoneldir. Bu yeni Kongre’nin Trump yönetiminin üyelerini soruşturmasını ve yargılamasını bekleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir, zira ana akım Demokratlar buna şimdiden karşı çıkıyor.” dedi.
Parti yönetiminin izlediği stratejiyi değerlendiren Rossi, “Demokrat yönetimin daha önce yaptıklarına baktığımızda, şirket yanlısı, büyük bağışçıları koruyan ve dış politikada şahin tutumunu sürdüren kurumsal bir kapı bekçiliği göreceğiz. Schumer ve Jeffries gibi isimler liberal savaş şahinleridir ve İsrail lobisinden gelen desteği her koşulda savunacaklarını ilan etmişlerdir.” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetçi kanatta ise Tom Cotton gibi isimlerin Arkansas’ta sandalyesini koruduğunu, Randy Fine gibi sertlik yanlısı figürlerin Florida’da yeniden kazandığını hatırlatan Rossi, buna karşın Ohio’da Vivek Ramaswamy’nin sert ve kişisel saldırılara dayalı kampanyasının yenilgiyle sonuçlandığını aktardı.
“Yaralı bir zorba öngörülemez hale gelir ve çok daha tehlikeli olabilir”
Trump yönetiminin iki yıl önce elde ettiği seçim başarısının ardından Kongre’deki çoğunluğu kaybetmesini “büyük bir talih tersine dönmesi” şeklinde nitelendiren Rossi, halkın artan benzin, gıda ve kamu hizmetleri fiyatları karşısında kendisini aldatılmış hissettiğini kaydetti.
Beyaz erkek seçmenlerin 40 yaş üstü kesiminin Cumhuriyetçilere sadık kaldığını, buna karşın kadınların, gençlerin, siyahilerin, Latinlerin ve Asyalı seçmenlerin kararlı biçimde Demokratlara yöneldiğini vurguladı.
Trump’ın Kongre’den geçecek yasa tasarılarını veto etme tehditlerini değerlendiren Rossi, “Trump yaralandı, ancak henüz tamamen saf dışı kalmış değil. Yaralı bir zorba çoğu zaman en öngörülemez olanıdır ve çok tehlikeli adımlar atabilir.” uyarısını yaptı.
Rossi, Washington’daki kriz ortamının dış politikada yeni gerilimlere tahvil edilebileceğine dikkat çekerek, “Yönetim dikkatleri dağıtmakta ustalaşmıştır. İran’a yönelik yeni bir askeri çatışma başlatma söylemleri, iç siyasetteki sıkışmışlığı örtbas etme çabasıdır. Ancak bu ülkenin kazanamayacağı uzun ve yıpratıcı bir savaşa sürüklenmesini kimse istemiyor; benzin fiyatlarının galon başına 10 dolara çıkması tam bir akıl tutulması olur.” değerlendirmesinde bulundu.
Lottaz’ın azil sürecine dair sorusunu da yanıtlayan Rossi, anayasal suçlar, ihanet ve Kongre onayı olmaksızın savaş başlatma gibi gerekçelerin teknik olarak azil konusu yapılabileceğini, ancak Amerikan sisteminin yürütmeyi doğrudan halk tarafından seçildiği için güçlü biçimde koruduğunu belirtti.
Rossi, Trump’ın görevden alınması durumunda yerine Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçeceğini hatırlatarak, kurumsal çizgiye ve parti disiplinine daha sadık bir profilin yaratacağı uzun vadeli sonuçların muhalifler açısından iyi hesaplanması gerektiğini aktardı.
“Müesses nizam merkez siyasetçileri artık ödünç alınmış bir zamanı yaşıyor”
Ara seçimlerdeki oy dağılımının demografik bir kırılmaya işaret ettiğini vurgulayan Rossi, geleneksel olarak Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Teksas ve Mississippi gibi eyaletlerde dahi dengelerin sarsıldığını bildirdi.
Teksas Valisi Greg Abbott’ın koltuğunu kaybettiğini, Senatör Ted Cruz’un ise artık son derece kırılgan bir konuma gerilediğini belirtti.
Kuzeydoğudan Kuzey ve Güney Karolina’ya göç eden genç nüfusun siyasi tercihlerini de beraberinde taşıdığını ifade etti.
Geleneksel medya kanallarının aksine sosyal medyanın alternatif bilgi kaynaklarını genişlettiğini ve lobilerin Amerikan dış politikası üzerindeki tahakkümünü görünür kıldığını dile getiren Rossi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Merkez siyaset Demokrat Parti içinde gücünü şimdilik koruyor, fakat akıllılarsa ödünç alınmış bir zamanı yaşadıklarını fark ederler. Genç kuşak artık bu neoliberal merkezci ideolojiyi ve seçilmişlerin yabancı çıkar gruplarınca satın alınmasını kabul etmiyor.”
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Dünya Basını2 hafta önceEmperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti











