Görüş

Erdoğan’ın diplomatik satrancı ve Amerika’nın sönen savaşları

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

Ortadoğu, yıllardır görülen en önemli diplomatik olaylardan birine tanıklık ediyor. Başta bu yakınlaşma tesadüf gibi görünebilir: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 Şubat Salı günü Riyad’a vardığında, ABD Ortadoğu Temsilcisi Steve Witkoff da aynı saatlerde Tel Aviv’e iniyordu. ABD ve İran arasında 6 Şubat Cuma günü Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılması planlanan görüşmelerin hemen öncesine denk gelen bu paralel ziyaretler, takvimdeki basit bir rastlantıdan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu trafik, Türkiye’nin kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak konumlandırdığı, İsrail’in ise her şeyden çok korktuğu karşı ittifaklar tarafından giderek yalnızlaştırıldığı ve gelişmeleri kenardan endişeyle izlediği bölgesel güç dinamiklerindeki köklü bir değişimin habercisi.

Erdoğan’ın Temmuz 2023’ten bu yana Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret, kritik bir dönemeçte gerçekleşti. Türk Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu üst düzey bir heyetle Riyad’a gelmesi, bunun rutin bir nezaket ziyareti olmadığının açık bir göstergesiydi. Gündem oldukça iddialıydı: İkili ticaret hacminin 8 milyar dolardan 10 milyar dolara çıkarılması, Türk insansız hava aracı ihracatı da dâhil olmak üzere savunma işbirliğinin genişletilmesi ve Gazze, Suriye ve yaklaşan İran krizi konularında pozisyonların koordine edilmesi.

Ancak asıl önem, Erdoğan’ın temsil ettiği şeyde yatıyor: Riyad, Kahire ve potansiyel olarak Tahran arasında bağlayıcı bir unsur olarak hareket eden, yeniden yükselişe geçmiş bir Türkiye. Erdoğan, Suudi durağının ardından, Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi ile Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci toplantısı için çarşamba günü Mısır’a geçti. Bu ikili Körfez-Mısır turu, Ankara’nın yıkıcı bir savaştan kaçınmak için çırpınan bir bölgedeki birincil diplomatik arabulucu konumunu pekiştiriyor.

Mısır ve Türkiye arasındaki mevcut ticaret hacminin, 2024’teki 8,6-8,8 milyar dolarlık seviyeden yükselerek 2024 yılında 9-10 milyar dolara ulaşması tahmin ediliyor. Mısır’ın ticarette küçük bir fazlası (yaklaşık 200-300 milyon dolar) bulunuyor. Gelecek hedefi ise önümüzdeki yıllarda (2028’e kadar) bu rakamın 15 milyar dolara ulaşması ve Mısır’daki Türk yatırımlarının, özellikle tekstil ve imalat sektörlerinde yıllık 300-500 milyon dolar artması yönünde.

Zamanlamanın kasıtlı olduğuna şüphe yok. Cuma günü Umman’ın başkenti Maskat’ta (daha önce İstanbul olarak planlanmıştı) yapılması öngörülen görüşmeler büyük önem taşıyor; zira Maskat, 2025 baharı itibarıyla görüşmelerin ilk 5 turuna ev sahipliği yaptı ve müzakerelerin hangi noktada kaldığını biliyorlar. ABD Temsilcisi Witkoff, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Katar, Mısır, Suudi Arabistan, Umman ve muhtemelen Pakistan temsilcilerini bir araya getiren bu görüşmeler, Trump’ın 2025 yazında İran nükleer tesislerine düzenlediği saldırılardan bu yana ABD ile İran arasındaki ilk doğrudan teması temsil ediyor. Türkiye sadece bir ev sahibi değil; Dışişleri Bakanı Fidan’ın ana arabulucu olduğu bir koordinasyon merkezi konumunda.

İsrail’in Kâbusu: Karşı İttifak Şekilleniyor

Erdoğan Suudi Arabistan’ın desteğini kazanmaya çalışırken, Witkoff’un Kudüs’teki varlığı İsrail’in endişesinin zirveye ulaştığını gözler önüne seriyor. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD temsilcisiyle yaptığı üç saatlik maraton görüşme sadece bir protokol gereği değildi; Maskat zirvesi öncesinde Amerikan esnekliğini sınırlamaya yönelik acil bir girişimdi. Netanyahu’nun İran’a “güvenilemeyeceğini” vurguladığı ve herhangi bir anlaşmanın sıfır zenginleştirme içermesini, ayrıca balistik füzeler ve vekil milisler konusunu ele almasını talep ettiği bildiriliyor; oysa Tahran bu şartları çoktan reddetmiş durumda.

İsrail’in korkuları nükleer dosyanın çok ötesine uzanıyor. Jerusalem Post, İsrailli yetkililerin ABD’nin nihayetinde askeri harekâtı seçebileceğine inandığını, ancak Washington’ın İran’ın bölgesel kabiliyetlerine dokunmayan sınırlı bir anlaşmaya razı olabileceğine dair hissedilir bir endişe taşıdığını bildirdi. Daha da önemlisi İsrail, kullanıcının bahsettiği karşı ittifakların ortaya çıkışıyla yüzleşiyor: Ankara’nın arabuluculuğunda gerçekleşen bir Türk-İran yumuşaması ve buna eşlik eden, İsrail’in katkısını giderek dışlayan derinleşmiş bir Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır koordinasyonu.

Suudi Arabistan, Pakistan ve potansiyel olarak Türkiye arasında önerilen savunma paktı -Ankara son zamanlarda resmen katılmayacağının sinyallerini verse de- İsrailli stratejik planlamacıların kâbuslarına giren türden bir “İslami NATO”yu temsil ediyor. Resmi anlaşma yükümlülükleri olmasa bile, bu güçlerin Gazze’nin yeniden inşası, Suriye’nin geleceği ve İran krizinin yönetimi konusundaki koordinasyonu, Tel Aviv’i devre dışı bırakan bölgesel bir mutabakat yaratıyor. 160 BM üyesi devlet Filistin’i tanıdığında -ki bu Türkiye ve Suudi Arabistan tarafından ortaklaşa yürütülen bir diplomatik hamledir- İsrail kendisini, bir zamanlar normalleşme için kur yaptığı ılımlı Arap devletleri tarafından diplomatik olarak kuşatılmış buluyor.

Bu kuşatma diplomatik olduğu kadar ekonomik ve askeridir de. Türkiye’nin savunma sanayisi Körfez pazarlarına derinlemesine nüfuz etmiş durumda; Baykar’ın Suudi Arabistan ile yaptığı 3 milyar dolarlık İHA anlaşması, Türk tarihindeki en büyük havacılık ihracat sözleşmesini temsil ediyor. Ankara ve Riyad, Suriye’nin yeniden inşası konusunda koordinasyon sağlıyor, İsrail yayılmacılığına karşı çıkıyor ve Filistin devletleşmesi konusunda giderek daha fazla ortaklaşıyor. Bir zamanlar Türkiye’nin bölgesel hırslarına düşmanca yaklaşan Mısır, şimdi stratejik konsey toplantılarına ve ortak iş forumlarına katılıyor. Gazze konusundaki ortak endişe ve Libya’nın istikrarına yönelik karşılıklı çıkarla mühürlenen Türkiye-Mısır yakınlaşması, İsrail’i giderek daha koordineli hale gelen bir güney ve doğu kanadıyla baş başa bırakan bir işbirliği çemberini tamamlıyor.

Putin Faktörü ve Amerikan Kısıtlamaları

İsrail ve Amerika’nın endişelerini daha da artıran bir gelişme olarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Maskat zirvesinden sadece birkaç gün önce, 30 Ocak’ta İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ile Kremlin’de bir araya geldi. İran’ın benzeri görülmemiş bir iç karışıklık ve Amerika’nın askeri baskısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde gerçekleşen bu duyurulmamış üst düzey istişare, Moskova’nın Tahran’ı stratejik bir ortak olarak tutma kararlılığının bir işareti.

Laricani ziyareti, Washington’ın binlerce kişinin ölümüyle sonuçlandığı bildirilen protestoların bastırılmasındaki rolü iddiasıyla şahsına yaptırım uygulamasının hemen ardından gerçekleşti. Putin’in onu buna rağmen kabul etmesi -ve Kremlin’e göre “önemli bölgesel ve uluslararası meseleleri” görüşmesi- Rusya’nın, İran’ın topyekûn Amerikan hakimiyetine karşı sigorta poliçesi olmaya devam ettiğini gösteriyor. Moskova, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk teklif etti, ancak asıl rolü İran’ın Batı karşısında yalnız kalmamasını sağlamak.

Bu Rus-İran koordinasyonu, Türkiye liderliğinde ortaya çıkan bölgesel mimariyle birleştiğinde, Amerika ve İsrail hareket serbestisini kısıtlayan çok kutuplu bir Ortadoğu yaratıyor. Kullanıcının bahsettiği “Ebstein skandal sızıntıları” -açık kaynaklarda belirli detaylar belirsizliğini korusa da- muhtemelen Washington’da devam eden ve Trump’ın agresif askeri seçenekleri takip etme yeteneğini zayıflatan siyasi çalkantıya işaret ediyor. İç skandallar, ekonomik ters rüzgarlar ve 2025 saldırılarının İran’ın programını kalıcı olarak zayıflatamadığı gerçeği arasında sıkışan yönetim, askeri tırmanıştan elde edeceği faydanın giderek azaldığı bir tabloyla karşı karşıya.

Ekonomik Gerçeklikler ve Savaşın Sınırları

İsrail ve ABD’nin “ekonomik koşulları çok kötüyken daha fazla savaş ateşleyip ateşleyemeyeceği” sorusu, mevcut durumun kalbine dokunuyor. Her iki ulus da önemli mali kısıtlamalarla karşı karşıya. Amerika Birleşik Devletleri benzeri görülmemiş bir ulusal borç yükü taşıyor ve uzmanlaşmış Amerikan araştırma merkezleri ile Pentagon’un verilerine göre tek bir uçak gemisinin yıllık ortalama işletme maliyetinin yaklaşık 1,5 milyar dolar olduğu Basra Körfezi’ndeki uçak gemisi taarruz gruplarını idame ettirmenin maliyeti -Trump’ın “devasa donanma” söyleminin bir parçası olarak- tek bir kurşun atılmasa bile kaynakları tüketiyor. Gazze’de ve kuzeydeki gerilimlerde on beş aydır süren savaşla hırpalanan İsrail ekonomisi ise seferberlik maliyetleri ve yatırımcı belirsizliği altında eziliyor.

Ancak ekonomik kısıtlar çatışma iştahını ortadan kaldırmış değil; sadece her iki gücü de kesin bir yüzleşme yerine vekil ve sınırlı savaşa zorlamış durumda. Trump’ın “hız ve şiddetle” saldırı tehditleri ile müzakere teklifleri arasında gidip gelmesi, yönetimin ne tam ölçekli bir savaşı ne de taviz veriyormuş gibi görünmenin siyasi maliyetini göze alıp alamayacağı konusundaki belirsizliğini gösteriyor. İsrail ise kendi sınırlarını kabul ederek, caydırıcılığını sürdürmeye çalışırken Lübnan veya İran’a kara harekâtı düzenlemek yerine hedefli suikastlara ve hava saldırılarına yönelmiş durumda.

Bölgesel güçler bu Amerikan-İsrail tereddüdünü fark etti. Erdoğan, Sisi ve Suudi liderliği ABD ile İran arasındaki görüşmelere ev sahipliği yapmak için koordine olduklarında, sadece savaşı engellemekle kalmıyor, aynı zamanda kendi etkin rollerini koruyan diplomatik çerçevelere kanalize ederek büyük güç rekabetini yönetiyorlar. Maskat zirvesi, orta ölçekli bölgesel güçlerin etkisinin bir teyidi niteliğinde: Washington ve Tahran ana oyuncular olabilir, ancak sahneyi kuran ve angajman kurallarını yazanlar Ankara, Riyad ve Kahire.

Amerika Sonrası Ortadoğu

Tanık olduğumuz şey, Amerika sonrası bir Ortadoğu’nun doğuşudur; bu, Washington’ın tamamen çekildiği bir Ortadoğu değil, ancak hakimiyetinin kendi gündemlerini ve kabiliyetlerini geliştiren bölgesel güçler tarafından azaltıldığı bir Ortadoğu’dur. Türkiye’nin arabuluculuk rolü, Suudi-Pakistan savunma işbirliği, Mısır-Türkiye yakınlaşması ve Rusya ile İran arasında devam eden ortaklık, çok kutuplu bir bölgesel düzene işaret ediyor.

İsrail için bu durum varoluşsal bir stratejik zorluk teşkil ediyor. Yahudi devleti güvenliğini Washington ile ikili ilişkilere ve izole edilmiş Arap komşularıyla yaptığı dönemsel barış anlaşmalarına inşa etmişti. Şimdi ise eski hasımlarının Türk ve Suudi diplomasisi aracılığıyla koordine olduğu, Amerikalı hamisinin dikkatinin dağınık ve kısıtlanmış olduğu ve askeri üstünlüğünün kolayca siyasi güvenliğe tahvil edilemediği bir bölgeyle karşı karşıya.

6 Şubat’ta Amman’daki Maskat görüşmeleri, sonucu ne olursa olsun, bu yeni gerçekliği simgeliyor. Bu görüşmeler, süper güç müzakerelerinin geleneksel mekânları olan Cenevre veya Viyana’da değil, ittifaklar dengesiyle giderek daha barışık hale gelen bir NATO üyesinin daveti üzerine Amman’da gerçekleşiyor. İster bir nükleer anlaşmayla isterse çatışmanın sadece ertelenmesiyle sonuçlansın, bu görüşmeler Ortadoğu’nun geleceğinin dış süper güçler kadar iç dinamikler tarafından da şekillendirileceğini kanıtlıyor. Bu gelecekte İsrail’in yalnızlığı sadece bir ihtimal değil, liderliğinin gerçekçi bir şekilde yüzleşmesi ve bu durumu yansıtan diplomatik tavizleri kabul etmesi gereken, giderek belirginleşen bir varsayılan durumdur.

Çok Okunanlar

Exit mobile version