Söyleşi

Eski AP Türkiye Raportörü Kati Piri Harici’ye konuştu: AB’nin tutarlı bir Türkiye stratejisi yok

Yayınlanma

Avrupa Parlamentosu’nda eski Türkiye Raportörlüğü görevini üstlenen Hollandalı milletvekili Kati Piri, Harici’ye AB–Türkiye ilişkilerinin mevcut durumu hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Ahmetcan Uzlaşık / Brüksel

Kati Piri, Türkiye’deki siyasi gelişmeler  ve Avrupa Birliği’nin Ankara’ya karşı giderek daha pragmatik hale gelen tutumuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Bu röportajda kendisiyle, Avrupa ve Türkiye’deki değişen siyasi dinamiklerin etkilerini ve göç, savunma ve gümrük birliği gibi konularda işbirliğinin geleceğini ele aldık.

Kati Piri ayrıca Ukrayna’daki savaş, Donald Trump’ın geri dönüşü ve Avrupa genelinde aşırı sağcı popülizmin yükselişi – ve ona göre son dönemdeki düşüşü – gibi küresel gelişmeler hakkındaki görüşlerini de paylaştı.

Türkiye’deki mevcut siyasi gelişmeleri, özellikle İmamoğlu’nun tutuklanması bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle, İmamoğlu’na yönelik siyasi cadı avı ve bunun sonucunda tutuklanması bizi çok endişelendirdi. Türkiye hâlâ Rusya gibi tam anlamıyla bir otokrasi değil, ama yanlış yöne doğru bir sayfa çevirdi.

Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin fiilen donduğunu ilan etti. Eski raportör olarak sizin deneyiminiz ışığında, AB’nin Türkiye’ye yönelik hâlâ güvenilir ve tutarlı bir stratejisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Avrupa Parlamentosu’nun neden böyle söylediğini tamamen anlıyorum. Ana muhalefet lideri hapisteyken başka ne denebilir ki? Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili yıllar boyunca hiçbir olumlu gelişme görmedik. Dolayısıyla, Avrupa Parlamentosu’ndan daha büyük olan AB genelinde tutarlı bir yaklaşımın yıllardır eksik olduğunu söylemek çok anlaşılır.

AB’nin kendini, birçok Türk demokratın Erdoğan rejimine karşı nasıl konumlandığına dair büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı bir duruma nasıl getirdiğini anlamıyorum. Hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi Avrupa değerlerini benimseyen insanları hayal kırıklığına uğratıyorsanız, AB bir yerde yanlış yapmış demektir.

AB’nin Türkiye’ye yönelik iyi bir stratejisi olduğunu düşünmüyorum. Avrupa çok kısa vadeli, kişisel çıkarlar doğrultusunda hareket ediyor. Şimdi de Ukrayna savaşı ve Avrupa’daki genel güvenlik endişeleriyle birlikte, kendi içinde demokrasiyi ve özgürlüğü yok eden rejimler birer “ortak” olarak görülüyorsa, bu Avrupa için bir tehdit olur. Bu, Avrupa için bir müttefikten çok bir tehdittir. Sonuç olarak, Avrupa’nın Türkiye stratejisi oldukça dar görüşlü. Ne yazık ki bu yıllardır böyle.

AB’nin üyelik modelinden uzaklaşıp Türkiye ile stratejik ortaklığa yöneldiği hissi artıyor. Bunu pragmatik bir uyum olarak mı, yoksa bir başarısızlık itirafı olarak mı görüyorsunuz?

Bakın, bir yandan Türkiye’de demokrasiyi yok eden bir rejimle karşı karşıyayız. Bu açıdan, stratejik ortaklık anlayışını anlıyorum. Ama Avrupa olarak kendi değerlerinize de karşı bir sorumluluğunuz var.

Her zaman bu değerlerin ya da Türkiye’de bu değerleri savunanların arkasında durduğumuzu hissetmiyorum. Ana eleştirim burada. 2015’teki Suriye kriziyle birlikte, Avrupa’nın Türkiye’deki demokrasinin gerilemesi karşısında oldukça sessiz kaldığını düşünüyorum. Bu da Türkiye’deki demokratlar arasında – ki bence bu nüfusun büyük kısmıdır – Avrupa’nın büyük bir itibar kaybetmesine neden oldu ve mevcut Türk hükümetini sessiz kalarak güçlendirdi.

Bence Türkiye’nin bir demokrasi olması, Avrupa’nın ve benim ülkemin insanlarının çıkarınadır. Avrupa, bu hedefi bir anlamda terk etti ve göç gibi kısa vadeli işbirliğine odaklandı.

Örneğin, AB liderlerinin son birkaç ayda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret etmesi ve Hakan Fidan’ın AB dışişleri bakanları toplantılarına davet edilmesi bu yüzden mi? Bu toplantılar 2024’te uzun bir aradan sonra yeniden başladı. Sizce AB, Türkiye’yi üyelik süreci kapsamında değil, göç ve güvenlik gibi konularda stratejik ortak olarak yakın tutmaya mı çalışıyor?

Bakın, genel olarak ben her zaman şunu söylerim: Türk hükümetiyle aynı fikirde olmasak bile mesajımızı iletmek önemlidir. Görüşmelere ve diyaloğa taraftarım ama önceliklerin doğru belirlenmesi ve endişelerin dile getirilmesi gerekir.

Benim eleştirim, AB’nin sanki İmamoğlu hapiste değilmiş gibi davranması. Avrupa sadece değerler taşımıyor, aynı zamanda Türkiye’ye karşı elinde araçlar da var. Avrupa, Türkiye’ye en büyük yatırımı yapan aktör ve bunu şu an olduğundan çok daha akıllıca kullanmalı.

Gerçekçi konuşursak, yani ne olması gerektiğini değil de, sizce ne olacak? AB’nin sağa kayması ve sağcı siyasetçilerin tam üyelik yerine kısa vadeli çıkar anlaşmalarını tercih etmesi, Türkiye ve AB’yi güvenlik ya da göç alanlarında daha yakın işbirliğine iter mi?

Bakın, umarım Türkiye ile yakın oluruz ama bu demokratik bir Türkiye olursa. Çünkü bunun her iki tarafın da çıkarına olduğunu düşünüyorum, değil mi?

Daha otokratik bir Türkiye ile – muhaliflerini hapse atmanın normal karşılandığı bir ülkeyle – yakınlaşmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu Avrupa’yı hiçbir şekilde daha güvenli yapmaz, Türkiye’yi de yapmaz.

Şunu da söylemeliyim, Hollanda parlamentosunda şu anda aşırı sağcı bir çoğunluk var ve çok sağcı bir hükümet iş başında. Bu da oldukça çıkara dayalı bir yaklaşım sergiliyor.

Ama yine de, ben bir önerge sunduğumda, Avrupa Mahkemesi kararlarına saygı gösterilmediği sürece gümrük birliğinin güncellenmesi sürecine başlanamayacağını belirttim.

Dolayısıyla Hollanda parlamentosu, Avrupa Mahkemesi kararlarına saygı gösterilmediği sürece bu konuda ilerlemeyi engelleyecek. Bu anlamda, Türkiye’deki demokrasiyi göz ardı etmenin 27 ülkenin tamamını ikna etmek açısından o kadar kolay olmayacağını hâlâ düşünüyorum.

Piri Hanım, şu anda küresel bir jeopolitik yeniden yapılanmaya tanıklık ediyoruz: Ukrayna savaşı, ikinci bir Trump dönemi, Orta Doğu’daki gerilimler ve Suriye’de değişen durum. Bugünün Avrupa’sı, Türkiye’si ve daha geniş dünya düzeni içinde AB–Türkiye ilişkilerinin nasıl bir yeniden konumlanma yaşadığını düşünüyorsunuz?

Genel olarak, bir vatandaş perspektifiyle bakarsak, dünya bir anlamda daha kırılgan hale geldi ve uluslararası hukuk neredeyse tamamen devre dışı kaldı.

Büyük güçlerin çıkar bölgeleri belirleyerek dünyayı bölüştüğü bir tabloyu yeniden görmek istemem. Olumlu gelişmeler gördüğümüzde – ve açık olmak gerekirse, Esad’ın Suriye’den çekilmesi başlı başına olumlu bir gelişmedir – uluslararası toplumun görevi, kapsayıcı ve demokratik bir sürecin Suriye’de şans bulmasını sağlamaktır.

Rusya’da yakın zamanda bir rejim değişikliği bekleyemeyiz; bu da açık bir tehdittir. En azından, vatandaşlarımızın hissettiği açık bir tehdit.

NATO içerisinde örneğin, ülkem her zaman büyük transatlantik ortağımız olan ABD’ye güvenmiştir. Ve bence artık Avrupa genelinde şu farkındalık oluştu: Artık Amerikalılara otomatik olarak güvenemeyiz.

Şimdi şöyle tartışmalar yapılıyor: “Amerikalılara güvenemeyiz, o yüzden Türkiye’ye ihtiyacımız var. Askerî işbirliği için onlara ihtiyacımız var.”

Ama Ukraynalıların her gün savunduğu değerler demokrasi ve özgürlük değerleridir. Biz ancak herkesin bu değerlere katıldığı bir ittifakla bu mücadeleyi verebiliriz. Eğer elimizde demokrasiyi içeride yıkan bir Türk rejimi varsa, o bizim müttefikimiz değildir. Onlar aslında mücadele ettiğimiz güçlerdir.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Trump’ın seçilmesinden bu yana Avrupa’daki popülist, aşırı sağcı partilerde neler olduğuna dikkatle bakmak önemli. Hepsi kaybediyor. Sadece Avrupa’da değil; Kanada’da, Romanya’da da bunu gördük. İnsanlar bunun günlük yaşamlarındaki etkilerini görüyor ve bunu istemiyor.

Yani Avrupa genelinde popülist otokratik partilerin kaybettiğini görüyoruz. Türkiye’deki halkın da benzer duygular içinde olduğunu hayal edebiliyorum.

Bu çok ilginç, çünkü Portekiz’de aşırı sağ yakın zamanda güç kazandı ve insanlar Almanya’da AfD’nin gelecekte birinci parti olmasından korkuyor. Gerçekten Avrupa’da aşırı sağın gerilediğine inanıyor musunuz?

Bakalım böyle devam edecek mi. Şu anda öyle görünüyor. Bunu Fransa’da gördünüz. Hollanda’da da gördünüz, aşırı sağ ulusal seçimleri kazandı ama şimdi anketlerde geriliyorlar.

Evet, Almanya’daki gelişmeler endişe verici ama açık ki AfD seçimi kazanmadı. Artık hükümete düşen, halkın endişelerine çözüm üretmek ve bir sonraki seçimleri kazanmalarını engellemek.

Bence, liberal demokratlar için bir şans var – bunu bir sosyal demokrat olarak bile söylüyorum – ama ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Bu ideoloji meselesi değil. Bu, uluslararası hukuku, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunma meselesi.

Bu tekrar destek görebilir çünkü şu anda aşırı sağın kendi kendine zarar verdiği bir dönem yaşıyoruz. Trump, Avrupa’daki radikal sağa zarar veriyor ve bu iyi bir şey.

Cumhurbaşkanı Erdoğan yakın zamanda İtalya Başbakanı Meloni ile görüştü. Meloni Türkiye’de demokrasiden hiç bahsetmedi. Erdoğan ayrıca Macaristan Başbakanı Orbán ve Slovakya Başbakanı Fico ile de iyi ilişkiler içinde. Bu, AB–Türkiye ilişkilerini daha da karmaşık hale getiriyor mu sizce?

Bence gerçekten bir uluslararası otokratlar bloğu var. Netanyahu’nun da bu grupla bağlantılı olduğunu söyleyebilirim. Elbette Erdoğan kendisini bu grupla özdeşleştirmiyor gibi görünüyor. Ama dürüst olalım, hepsi aynı eğilimleri paylaşıyor: milliyetçi muhafazakârlık, “aile değerleri” adı altında azınlıkları, kadınları dışlayan bir yaklaşım – hepsi iktidarı kazanmak ve elde tutmak için. Amaç bu.

Toplumun demokratik kesimini marjinalleştirmek. Bu senaryoyu dünya çapında görüyoruz. Artık ilerici liderlerin, ebeveynlerimizin ve büyüklerimizin uğruna mücadele ettiği değerleri savunmak için çok daha yakın çalışması gereken bir zamandayız – bu değerler şu anda saldırı altında.

Bu yüzden İmamoğlu tutuklandığında Avrupa Sosyalistleri Partisi’nin (PES) hemen Türkiye’ye giderek CHP’nin yanında durmasından gurur duydum. Birbirimize daha çok destek olmamız gerekiyor. Eminim halkın genel tavrı değişecek ve bu mücadeleyi kazanabiliriz. Ama birlikte durmamız şart.

Göç konusunda da bir soru sormak istiyorum. AB, Hollanda dahil olmak üzere, bu konuda sağa kayıyor gibi görünüyor. Aşırı sağın yükselmesine dair duyulan endişe ile Brüksel ve ulusal hükümetlerin benzer politikalar uygulaması arasında bir çelişki yok mu sizce?

Açık söyleyeyim, hükümetimin göç politikasını onaylamıyorum. Ana muhalefet partisindeyim ve onların yaptıklarının ne göç sorununu çözeceğine ne de gelen insan sayısını azaltacağına inanıyorum.

Barınma sorunumuz var. İnsanlar başvurularının incelenmesi için iki yıl bekliyor. Göçmenler için durumu cazip olmaktan çıkarmanın onları gelmekten vazgeçireceği fikri, gerçeklere dayanmıyor.

Sığınma arayan insanların kriminalize edilmesinden ve bu anlatının – Almanya’da ve kendi ülkemde dahil – yaygınlık kazanmasından çok endişeliyim.

İlerici partilerin açık bir alternatifi olması gerekiyor. Evet, her ülkenin bir absorpsiyon kapasitesi vardır. Ama dürüst olalım, mülteciler ekonominin kötüye gitmesinin sebebi değil. Aşırı sağ, insanların hayatlarındaki her sorunun mültecilerden kaynaklandığını söylemek için fazlasıyla alan buldu. Bu doğru değil.

Son sorum şu; devam eden ticaret savaşı konusunda – ki Trump son zamanlarda biraz geri adım attı – ve yaklaşan NATO zirvesi öncesi artan savunma harcamaları hakkında sizin ve partinizin tutumu nedir?

Ticaret savaşı konusunda, bunun çok tehlikeli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Trump’ın ekonomik felsefesini hiçbir ciddi ekonomist desteklemiyor. Bu, küresel serbest ticarete zarar veriyor ve uzun vadede ABD’ye de zarar verecek. Ülkeler ABD’den yatırımlarını çekebilir ve bu da ABD’yi daha yoksul hale getirir.

En büyük müttefiklerinizle ticaret savaşı başlatmak delilik. Trump, hiçbir kural istemeyen ve daha fazla para kazanmak isteyen en zengin insanlar tarafından destekleniyor – bunu normal insanların zararına yapıyorlar.

Avrupa güçlü olmalı, birlik içinde durmalı, bir blok olarak müzakere etmeli ve gerektiğinde karşılık vermelidir.

NATO zirvesine gelince, iki eğilim görüyorum. Birincisi, 2022’deki Rus işgalinden bu yana Avrupa daha güvensiz hale geldi. Her gün tehdit altındayız; Amsterdam’da tanklar yok belki ama siber saldırılar, sabotajlar, istihbarat toplayan Rus gemileri var. Zaten gri bölgedeyiz.

İkincisi, bir NATO ülkesi saldırıya uğrarsa ABD’nin otomatik olarak devreye gireceğini artık varsayamayız. Bu yüzden Avrupa acilen kendini savunmaya hazırlanmalı – ve şu anda ABD olmadan bunu yapamayız.

Bu zirve çok önemli. Ama tüm NATO ülkelerini harcamalar ve birlik konusunda aynı çizgide buluşturmak kolay olmayacak. Dürüst olalım, Trump’ın değerleri Putin’in değerlerine benimkilerden daha yakın.

Çok Okunanlar

Exit mobile version