Dünya Basını
Eski İsviçre stratejik istihbarat subayı Baud: Yaptırımlar yargısal bir sürecin değil siyasi bir iradenin ürünüdür
Eski İsviçre stratejik istihbarat subayı Albay Jacques Baud, Avrupa Birliği tarafından kendisine yönelik uygulanan yaptırımların hukuki bir dayanağı olmadığını ve tamamen siyasi saiklerle alındığını belirterek Avrupa Adalet Divanı nezdinde itiraz sürecini başlattığını açıkladı.
Eski İsviçre stratejik istihbarat subayı, Birleşmiş Milletler barış koruma operasyonları uzmanı ve savunma analisti Albay Jacques Baud, Neutrality Studies platformunda Pascal Lottaz ile gerçekleştirdiği mülakatta, Avrupa Birliği tarafından kendisine yönelik uygulanan yaptırımların arka planını, hukuki mücadelesini ve Batı’nın küresel jeopolitikadaki stratejik gerilemesini kapsamlı bir çerçevede değerlendirdi.
Baud, mülakatın başında, Aralık 2023’te dahil edildiği yaptırım listesinin herhangi bir yasa ihlaline veya yargı kararına dayanmadığını, tamamen ifade özgürlüğü kapsamında dile getirdiği analizleri nedeniyle alınan siyasi bir karar olduğunu vurguladı.
“Yaptırımlar yargısal bir sürecin değil siyasi bir iradenin ürünüdür”
Albay Jacques Baud, mülakatta kendisine yönelik yaptırım sürecinin işleyişindeki antidemokratik unsurlara dikkat çekerek, bu kararın Batı’nın hukuk devleti ilkelerinden ne denli uzaklaştığının bir göstergesi olduğunu belirtti.
Yaptırımlar nedeniyle banka hesaplarına erişiminin engellendiğini, sözleşmelerinin feshedildiğini ve seyahat özgürlüğünün kısıtlandığını kaydeden Baud, süreci şu sözlerle aktardı:
“Yaptırım listesine alınma kararı yargısal bir karar değil, siyasi bir tercihti. Bu durum, normal bir yargı prosedüründe sahip olduğumuz düzenli bir itiraz sürecinden mahrum kaldığımız anlamına geliyor. Şu an yaptığımız şey, siyasi bir karara yargı kurumları aracılığıyla saldırmaktır. Ben herhangi bir yasayı ihlal etmedim, hiçbir yönetmeliği çiğnemedim. Sadece analizlerimi paylaştım ve görüşlerimi ifade ettim. Karar herhangi bir yargıç veya mahkeme tarafından verilmedi. Bu tamamen yargı dışı bir uygulamadır. İnsan hakları ve yasalar, siyasi bir kararla devre dışı bırakılmıştır.”
Mart ayı başında Avrupa Adalet Divanı’na başvurarak listeden çıkarılmasını talep ettiğini açıklayan Baud, Belçika’da ikamet etmesi sebebiyle avukatlarının girişimiyle “insani muafiyet” alabildiğini söyledi.
Bu muafiyetin kendisine sadece temel gıda ve yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için banka hesabına kısıtlı bir erişim sağladığını belirten Baud, “Kendi ülkem olan İsviçre’ye dahi gidemiyorum. Bir nevi ev hapsindeyim. Kredi kartlarım iptal edildi, yaşama kabiliyetim aşırı derecede kısıtlandı” dedi.
“Finans kuruluşları aşırı uyum mekanizmasıyla suç işliyor”
Baud, mülakatta yaptırımların sadece resmi makamlar eliyle değil, finansal sistemin korku rejimiyle de ağırlaştırıldığını ifade etti.
İsviçre hükümetinin aslında bu yaptırım paketini benimsemediğini ve Ocak ayında Avrupa Birliği’ne resmi bir diplomatik protesto notası ilettiğini hatırlatan Baud, buna rağmen İsviçre bankalarının ve kredi kartı devlerinin ikincil yaptırım korkusuyla hareket ettiğini kaydetti.
Baud, bu durumu “aşırı uyum” olarak nitelendirerek, finans kuruluşlarının yasal bir dayanak olmaksızın kendi yaptırımlarını uygulamasının ve müşterilerinin varlıklarına el koymasının hukuki güvenliği ortadan kaldırdığını belirtti.
“İsrail’in yenilmezlik miti İran karşısında çökmüştür”
Mülakatın stratejik analiz bölümünde Ortadoğu’daki gelişmelere odaklanan Jacques Baud, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik hesaplamalarının büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını dile getirdi.
Donald Trump döneminde başlayan ve mevcut yönetimle devam eden İran politikasının rasyonel bir diplomasi değil, bir “şantaj” düzeni olduğunu belirten Baud, İsrail’in askeri ve teknolojik prestijinin ağır yara aldığını ifade etti:
“İsrail, İran’ın kurumsal olarak zayıf olduğu ve yapılacak bir saldırının rejimi hızla istikrarsızlaştıracağı konusunda ABD’yi açıkça yanılttı. Ancak İran, hem 2024 hem de 2025 yıllarındaki operasyonlarıyla İsrail’in hava savunma sistemlerinin, yani Demir Kubbe, Ok ve Davut Sapanı gibi yapılarının aşılamaz olmadığını gösterdi. İran, bu savunma kalkanlarını delip geçebilecek teknik kapasiteye sahip olduğunu kanıtladı. İsrail’in Ortadoğu’da on yıllardır pazarladığı ‘yenilmezlik’ ve ‘teknolojik mutlak üstünlük’ efsanesi bu saldırılarla birlikte çökmüştür. İsrail şu an dış dünyaya karşı ciddi bir inandırıcılık krizi yaşıyor.”
Baud, ABD’nin bölgedeki yaygın üs ağına ve erken uyarı sistemlerine rağmen ne İsrail’i ne de Arap müttefiklerini İran’ın füzelerinden tam olarak koruyamadığını belirterek, bu durumun Batı’nın askeri caydırıcılığına büyük darbe vurduğunu kaydetti.
“Sistemlerle değil, medeniyetlerle savaşıyoruz”
Soğuk Savaş döneminde askeri bir disiplin içinde yetiştiğini hatırlatan Albay Baud, o dönemin mücadele mantığı ile bugünkü yaklaşım arasındaki tehlikeli farkı ortaya koydu. Soğuk Savaş’ta düşmanın bir “sistem” (komünizm) olduğunu ancak bugün doğrudan bir halkın, bir kültürün ve bir medeniyetin hedef alındığını söyledi:
“Soğuk Savaş’ta biz Sovyet sistemine karşıydık, Sovyet halkına değil. Bugün ise doğrudan Ruslarla savaşıyoruz. Rus gazetecileri susturuyoruz, Rus vatandaşlarına yaptırım uyguluyoruz. Eğer isminiz Rusça geliyorsa Avrupa’da banka hesabınızın kapatılmasıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Bu, siyasi bir mücadeleden ziyade bir nefret rejimine dönüştü. Artık rasyonel bir siyasi hedefimiz yok, sadece karşı tarafı yok etme arzusuyla hareket eden duygusal bir sürükleniş içindeyiz. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir medeniyetler çatışmasıdır.”
Baud, Batı’nın İran’a karşı tutumunda da benzer bir irrasyonellik olduğunu ifade etti. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarının ve hatta ABD istihbarat topluluğunun İran’ın nükleer silah üretme yönünde bir çalışması olmadığını teyit etmesine rağmen, Batılı liderlerin bu konuyu bir savaş gerekçesi olarak kullanmaya devam etmesini eleştirdi.
“Batı’nın zafer tanımı ile Doğu’nun direnci arasındaki uçurumu anlamıyoruz”
Asimetrik harp konusundaki uzmanlığına değinen Baud, Batı’nın en büyük stratejik hatasının, kendi değerlerini ve kavramlarını evrensel sanarak diğer kültürlerin direnç noktalarını ıskalaması olduğunu dile getirdi.
Özellikle Müslüman dünyasındaki “zafer” ve “direniş” kavramlarının Batılı askeri doktrinler tarafından doğru analiz edilemediğini belirtti:
“Batı dünyasında zafer, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesi veya askeri kapasitesinin imha edilmesiyle ölçülür. Ancak Müslüman dünyasında, özellikle direniş hattında zafer kavramı çok farklıdır. Orada zafer, vazgeçmemektir. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, teslim olmamak ve mücadeleyi sürdürmek kendi başına bir zaferdir. Bu nedenle Batı’nın ‘öldürerek caydırma’ stratejisi, ölümü göze almış bir direnişçi üzerinde hiçbir etki yaratmaz. Aksine, her kayıp direniş iradesini daha da pekiştirir. Filistin’deki durumun temelinde de bu yatmaktadır. İsrail seksen yıldır terörizm dediği şeyi bitiremedi çünkü Filistin direnişinin temel mantığını ve adalet duygusunu kavrayamadı.”
Baud, Batı’nın “yaptırım ve kaba kuvvet” üzerine kurulu politikasının sadece hedef ülkelerdeki halkı hükümetlerine daha fazla yaklaştırdığını, bunun hem Rusya’da hem de İran’da net bir şekilde görüldüğünü ekledi.
Jacques Baud, mülakatın son bölümünde Batı dünyasındaki yönetim kalitesinin düşüşüne sert eleştiriler getirdi. Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerin lider kadrolarının ve diplomatlarının çok daha tecrübeli, tarih bilen ve dış dünyayı tanıyan figürler olduğunu; buna karşın Batılı liderlerin sadece kısa vadeli ve taktiksel hamleler yapabildiğini belirtti:
“Bizim liderlerimiz stratejik değil, taktiksel düşünüyorlar. Tarih bilinçleri zayıf, yabancı kültürleri tanımıyorlar ve çoğu hayatında yurt dışında uzun süre yaşamamış kişiler. Sadece iddialara ve duygusal tepkilere dayalı kararlar alıyorlar. Öte yandan karşı taraftaki elitler Batı’yı bizden daha iyi tanıyor. Sun Tzu’nun binlerce yıl önce dediği gibi; eğer düşmanını tanımıyorsan kazanma şansın yoktur. Biz şu an onları tanımıyor, sadece onlara dair varsayımlarda bulunuyoruz.”
Baud, Batı’nın Ortadoğu’da son çeyrek asırda yarattığı savaşların bölgeyi istikrarsızlaştırdığını, bunun sonucunda oluşan göç dalgalarıyla Avrupa’nın kendi içinde bir kriz yaşadığını ve bu kısırdöngünün ancak rasyonel bir liderlik değişimiyle kırılabileceğini ifade etti.
Çatışmaları tırmandırmanın bir çözüm olmadığını, aksine Batı’nın kendi sonunu hazırlayan bir “çıkmaz sokak” olduğunu vurgulayan Baud, mülakatını şu uyarıyla bitirdi:
“Barbarlar kapıda değil, barbarlık rasyonaliteyi terk eden Batı’nın bizzat kendi yönetim kademelerine yerleşmiş durumdadır.”
Albay Jacques Baud, mülakatın sonunda, kitaplarının bazı Avrupa ülkelerinde engellenme riskiyle karşı karşıya olduğunu ancak okurların çalışmalarına küresel platformlar üzerinden ulaşabileceğini belirterek, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkacağını dile getirdi.