Görüş

Filistinliler: Mevcut bölgesel fırsatlar ile derinleşen iç kriz arasında

Yayınlanma

İslamabad’da yürütülen ABD–İran müzakerelerine paralel olarak, Filistinli taraflar ile “Barış Konseyi” temsilcisi Miladinov arasında, Filistinli grupların katılımıyla “silahsızlandırma” olarak adlandırılan konu etrafında karmaşık müzakereler yürütülmektedir. Bu konu, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan ve daha sonra BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararına dönüşen ateşkes planının ikinci aşamasının temel başlığını oluşturmaktadır. Son aylarda arabulucuların oynadığı rollerin de gösterdiği üzere, bu süreçler Gazze’deki ateşkes dosyasını daha geniş bölgesel düzenlemelerle ilişkilendirme eğiliminde olan bir yaklaşımla ilerlemektedir; bu kapsamda Mısır, Türkiye ve Katar gibi bölgesel aktörleri içeren çoklu arabuluculuk kanalları devrededir.

Bu çerçevede, Hamas söz konusu planı kabul etmiş ve birinci aşamada üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirerek, hayatta olan ve olmayan İsrailli esirlerin serbest bırakılmasını sağlamıştır. Buna karşılık “İsrail”, Refah Sınır Kapısı’nın açılması, insani yardımların akışı ve “sarı hat” gerisine çekilme gibi temel yükümlülüklerinin büyük kısmını yerine getirmekten kaçınmış; bu durum da Birleşmiş Milletler raporları ve arabulucu tarafların açıklamalarında da belirtildiği üzere, yardım girişlerinin aksamasına yol açmıştır.

Bu bağlamda Hamas, silah ve yönetim dosyasını içeren ikinci aşamaya onayını ulusal geçiş sürecine bağlamıştır. Ancak bu aşamayı yönetmesi beklenen kapsamlı ulusal çerçeve henüz olgunlaşmamış olup, başta ABD kaynaklı olmak üzere dış baskılar ve iç engellerle karşı karşıyadır. Bu baskılar, Filistin meselesini İsrail şartlarına tabi güvenlik düzenlemeleri çerçevesinde ve uluslararası gözetim altında tutmayı amaçlamaktadır. Bu durum, Gazze’de “savaş sonrası dönem”e ilişkin İsrail–ABD planlarıyla örtüşen “silahsızlandırma planı” tartışmalarıyla paralellik göstermektedir. Nitekim Miladinov’un Kahire’de Hamas ve diğer Filistinli gruplarla yaptığı son görüşmeler de bu planların uygulanmasına yönelik yoğun bir baskının göstergesidir.

7 Ekim’den bu yana Gazze’de yaşanan savaşın yol açtığı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana benzeri görülmemiş ölçekteki insani yıkım, Batı Şeria’da süren İsrail genişlemesi ve Filistin Yönetimi’ni zayıflatmaya yönelik baskılar, Filistinlileri son derece kırılgan bir duruma sürüklemiştir. Bu durum, enerji güvenliği, deniz ticaret yollarının istikrarı ve bölgesel önceliklerin yeniden şekillenmesi gibi geniş ölçekli dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde, Filistinlilerin bu gelişmelerden faydalanmasını engellemektedir. Kızıldeniz’de artan gerilimler ve Ukrayna savaşının etkileriyle belirginleşen bu dönüşümler, Filistin meselesine yönelik uluslararası yaklaşımda yeni bir perspektif oluşturmuştur. Ancak bu fırsatlar, ulusal bir mutabakat ve ortak bir siyasi vizyon eksikliği nedeniyle etkin şekilde değerlendirilememektedir.

Öte yandan, insani durumun çöküş riski, Filistinli ve bölgesel aktörlerin çabalarını stratejik hedefler yerine acil insani müdahalelere yönlendirmiştir. Bu da başta Filistin devletinin kurulması olmak üzere temel siyasi hedeflerin geri plana itilmesine yol açmakta ve Filistinlilerin mevcut uluslararası ve bölgesel dönüşümlerden yararlanma fırsatını kaçırmasına neden olmaktadır.

Filistinliler, bu dönüşümlerin potansiyeline rağmen, iç bölünmelerin devam etmesi, kurumsal meşruiyetin aşınması ve ortak bir siyasi programın yokluğu nedeniyle bu sürecin en zayıf halkası konumundadır. Bu durum, ulusal bir strateji geliştirme ve kayıpları sınırlama kapasitesini ciddi şekilde zayıflatmaktadır. Ayrıca Mısır’ın güvenlik arabuluculuğu, Katar’ın siyasi temas kanalları, Türkiye’nin kurumsal destek rolü ve İran’ın dolaylı etkisi gibi bölgesel aktörlerin farklı rolleri, tabloyu daha da karmaşık hale getirmektedir.

Bu karmaşık ortamda Filistinliler, ateşkes müzakerelerinden büyük ölçüde dışlanma riskiyle karşı karşıyadır. Bu müzakereler, ABD–İran/İsrail görüşmelerinin sonuçlarıyla bağlantılı olarak ilerlemekte ve süreçlerin birleştirilmesinden ziyade ayrıştırılmasına dayalı bir yaklaşım izlenmektedir. Bu durum, İsrail’in “cephelerin birliği” ilkesini zayıflatma stratejisiyle de örtüşmektedir.

Buna karşılık Filistin tarafı, özellikle resmi liderlik düzeyinde, bu süreçleri birbirine bağlamaya çalışmaktadır. Nitekim Mahmud Abbas, ABD–İran anlaşmasını memnuniyetle karşılarken bunun Filistin’i de kapsaması gerektiğini vurgulamıştır. Filistinliler, bölgesel düzenlemelerin kendilerini dışlaması durumunda tek başlarına kalacaklarının ve bunun insani krizi derinleştireceğinin farkındadır.

Bu çerçevede Filistinliler, savaşın sona ermesini güvenlik düzenlemelerine bağlayan ve insani kolaylıklar karşılığında güvenlik taleplerini dayatan bir sürecin içine sıkışmış görünmektedir. Bu yaklaşım, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldırmayan BM Güvenlik Konseyi kararının ruhuyla da çelişmektedir.

Mevcut tablo, İsrail’in çoklu çatışmalara sürüklenmesi nedeniyle yaşadığı yıpranmaya rağmen, askeri kazanımlarını kalıcı siyasi sonuçlara dönüştürememesiyle de dikkat çekmektedir.

Bu bağlamda üç olası senaryodan söz edilebilir:

Birincisi, mevcut durumun devam etmesi ve kırılgan bir ateşkesin sürdürülmesiyle insani yıpranmanın artmasıdır.

İkincisi, uluslararası aktörlerin öncülüğünde, sınırlı Filistin rolüyle geçiş düzenlemelerinin dayatılmasıdır.

Üçüncüsü ise, kısa vadede düşük olasılıklı olmakla birlikte, Filistinlilerin birleşik bir ulusal referans yapısı kurarak siyasi ve güvenlik alanlarını yeniden düzenlemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ı içeren oluşum halindeki bölgesel çerçevede kendilerine yer bulmalarıdır. Bu çerçevenin zamanla bölgesel güvenlik dengelerinde etkili bir aktöre dönüşmesi ve uluslararası sistemde daha belirgin bir rol üstlenmesi ihtimali bulunmaktadır.

Sonuç olarak, mevcut süreç yalnızca bir müzakere aşaması değil, Filistin meselesinin değişen bölgesel ve uluslararası sistem içindeki konumunun yeniden şekillendirilmesi girişimi olarak görülmelidir. Bu süreçte belirleyici unsur, Filistinlilerin iç bölünmüşlüğü aşarak siyasi konumlarını yeniden inşa edebilme kapasitesidir. Aksi halde, dış aktörler tarafından şekillendirilen alternatif düzenlemeler Filistin meselesinin doğasını yeniden tanımlayabilir.

Dolayısıyla Filistin meselesinin geleceği yalnızca yürütülen müzakerelere değil, Filistinli aktörlerin pasif konumdan çıkıp aktif bir rol üstlenebilme yeteneğine bağlı olacaktır. Bu ise mevcut fırsatların değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini belirleyecek temel unsur olmaya devam edecektir.

Çok Okunanlar

Exit mobile version