Diplomasi
Fransız analist Georges Kuzmanovic: Batı Rusya ile değil, kendi halkıyla savaşa hazırlanıyor

Editörün notu: Fransız jeopolitik analisti Georges Kuzmanovic, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da yaptığı konuşmada Batı’nın, özellikle de Avrupa Birliği’nin derin bir siyasi ve ahlaki çöküş içinde olduğunu vurguladı. Batılı liderlerin gerçeklikten tamamen koptuğunu ve başarısızlıkla sonuçlanan küreselleşmenin yarattığı öfkeyle sürekli savaşı körüklediğini belirten Kuzmanovic, Avrupa’nın egemenliğini neoliberal oligarşilere ve ABD vesayetine kaptırdığına dikkat çekti. 2022’deki İstanbul Mutabakatı’nın NATO tarafından sabote edilmesinin ve ardı arkası kesilmeyen yaptırımların hezimetle sonuçlandığını ifade ederek, Batı’nın Küresel Güney’in bağımsız yükselişini kabullenemediğini dile getirdi.
Öncelikle bu buluşmayı düzenlediğiniz için teşekkür ederim. Bu Doğu-Batı Forumu gerçekten harika bir fikir. Ayrıca buraya gelemeyen Emmanuel Todd’un selamını iletmek için de buradayım; kendisi davetliydi fakat ailevi meseleleri yüzünden katılamadı. Avrupa Aydınlanması’nın geri dönüşünü görmeyi elbette çok isterdim; ancak bana öyle geliyor ki önce duvara toslayacağız, nitekim şu anda yaptığımız da tam olarak bu. Thomas’ın da dile getirdiği gibi, hızlı bir çöküşün içindeyiz. Yeni bir Avrupa’ya kavuşmak için lider kadrolarımızı değiştirmek zorundayız. Mikael von der Schulenburg’un da belirttiği üzere liderlerimizin büyük çoğunluğu, gerçeklikten neredeyse Orwellvari bir boyutta tamamen kopmuş durumda.
Avrupa Birliği’nin şu anda tam anlamıyla bir istikrarsızlık odağı haline gelmesinin sebebi de bu. Varsa yoksa savaş tamtamları, bitmek bilmeyen savaş lafları… Elbette ilk hedef Rusya; fakat sadece Rusya değil, İran da sırada. Bir ucundan Çin’e, gelecekte de yükselişi nedeniyle zihinlerde şimdiden düşmanlaştırılmaya başlanan Hindistan’a uzanıyor bu söylem. Bunun ardındaki asıl, derin sebep ise başta siyasiler ve medya patronları olmak üzere -belki sanayiciler biraz daha az- tüm bu yönetici sınıfın öfkeden çılgına dönmüş olması. Küreselleşme baştan aşağı ters teptiği için öfkeliler. Küreselleşmeyi bütün kaymağı kendileri yemek, gezegenin geri kalanını ise sırf Batılı seçkinler için çalışabildikleri için minnettar köleler kılmak üzere kurgulamışlardı. Fakat işler beklendiği gibi gitmiyor.
Bir yandan da Avrupa değerlerinden, demokratik ilkelerden, insana saygıdan dem vuruyorlar. Gelgelelim dünya nüfusunun yüzde 10’u küresel kaynakların yüzde 50’sini tüketirken bu değerleri savunamazsınız; temel sorun burada düğümleniyor. Dünyanın geri kalanı artık “Yetti artık!” diyor ve bu sömürüyü kabul etmiyor. Bana kalırsa kapıldıkları derin paniğin asıl sebebi bu. Tam da bu yüzden, bir sonraki hava harekâtının, bir sonraki bombanın veya taarruzun bir şeyleri değiştireceği umuduyla Birleşik Devletler’e gittikçe daha fazla tabi oluyor, onun vassalı haline geliyorlar. Ne de olsa Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Hindistan’ı yöneten herkes -Modi dahil- “kötü adam.” Şöyle tek bir darbe indirilse, halk ayaklanıp hükümeti değiştirecek; çünkü “iyi” olan biziz, o halklar da iyilikten anlar elbette! Bütün liderleri kötü olduğuna göre, müzakereye yer yok. Müzakereye alan bırakmadığınızda ise hiçbir çözüm üretemezsiniz.
Bir Fransız mizahçının pek eğlenceli bir sözü vardır: “Düşman aptaldır; çünkü düşman olduğunu bir türlü anlamaz.” Zihniyet tastamam bu. İşte bu yüzden karşılarındaki her hasım bir şekilde Hitler oluveriyor. Miloseviç Hitler’di, Saddam Hüseyin Hitler’di, Kaddafi Hitler’di; tabii ki Putin de Hitler. Bu tam bir saçmalık. Bir kere Hitler elden ele düşüp anlamını yitiriyor. Herkes Nazi ise, o zaman kimse Nazi değildir; asıl sorun da burada başlıyor. Üstelik mutlak bir kötülükle masaya oturup konuşamayacağınıza göre, hiçbir çözüme de ulaşamazsınız.
Ben de aynı kanaatteyim. Sol gelenekten geliyorum; uzun yıllar sol partilerde yöneticilik yaptım ve bugün sol partilere baktığımda aynı hisse kapılıyorum. Beş altı yıl öncesine kadar küreselleşme karşıtı eylemlerin ve buluşmaların merkezinde onlar vardı. Fakat dikkat ettiyseniz, artık küreselleşme karşıtı eylemler yapılmıyor. Çünkü o buluşmaların tek amacı, Avrupalı veya Amerikalı solcuların Küresel Güney halklarına nasıl “bir şey olunacağını”, nasıl devrim yapılacağını, nasıl gelişileceğini vazetmesinden ibaretti. Şimdilerde ise Küresel Güney ülkeleri kendi başlarına örgütlenmeye başladığı için bu mesele solun ilgisini çekmez oldu.
Kuşkusuz, Avrupa’nın uluslararası arenaya yeniden dönmesini istiyorsak, egemenliğimizi geri kazanmak zorundayız. Bu daha önce de dile getirildi. Egemenliğimizi birleşik Avrupa uğruna, daha doğrusu Avrupa Birliği ve NATO uğruna yitirdik; ama hepsinden öte, kendi oligarklarımıza teslim ettik. Asıl mesele belki de burada: Neoliberal dogma, Batı ülkelerinde iktidarı fiilen gasp eden bir oligarşi yarattı. Fransa örneğini verecek olursam; medyanın yaklaşık yüzde 95’ini dokuz milyarder kontrol ediyor ve bunların altısı aynı zamanda silah üreticisi. Tablo ortada.
Bir diğer öfke sebepleri de şu: Bildiğiniz gibi, Ukrayna’da başlayan ve Avrupa’nın adeta üçüncü intiharı niteliğindeki bu korkunç savaştan birkaç hafta sonra, 2022’de gayet makul bir çıkış yolu sunan İstanbul Mutabakatı gündeme gelmişti. Ancak tarih tekerrür etmeyecekti; NATO ülkeleri, özellikle de Boris Johnson apar topar Kiev’e gidip “Beyler, savaşı sürdürmek zorundasınız,” dedi. Kafalarındaki plan şuydu: “Rus ordusuna karşı cepheyi altı ay tutun, biz onları ekonomik olarak çökerteceğiz.” Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. O günden beri tam bir hezimet içindeler; şu anda yirmi birinci mi, yirmi ikinci mi, artık sayısını unuttuğum bir yaptırım paketiyle uğraşıyorlar ama hiçbiri işe yaramadı.
Aynı dönemde Amerikalılar, İran’da beş haftada bir savaş kaybetti. Kendini dünyanın hâkimi sananlar açısından korkunç bir hezimet bu. NATO yetkililerinin bile itiraf ettiği gibi, bilinçdışlarında kendilerinin dünyanın zirvesinde, geri kalanların ise barbar olduğu inancı yatıyor. Bu kibri terk etmediğiniz sürece tek bir adım bile ilerleyemez, hiçbir şey başaramazsınız. Öyle akılalmaz bir körlük içindeler ki Küresel Güney’de olup bitenler zerre kadar ilgilerini çekmiyor. Bunu bizzat biliyorum; çünkü burada bulunan arkadaşım Pedro ile birlikte Fréquence Populaire medyasını kurduk ve BRICS zirvelerini yerinde takip etmek için dünyayı dolaşıyoruz. İnanır mısınız, oradaki neredeyse tek Avrupalı gazeteci biziz. Delilik bu; geçenlerde Yeni Delhi’de düzenlenen zirveyi bile görmezden geldiler.
Hülasa; Albay Davis ve diğerlerinin de vurguladığı gibi liderlerimiz 1992 yılına ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” masalına saplanıp kalmış durumda. Dünyaya savaştan başka bir gözle bakamayan, hasmını alt edecek hiçbir gücü olmamasına rağmen saçma bir inatla savaşı kazanmak zorunda olduğunu düşünen bir güruh bu. İşte tam da bu noktada bizlere daha büyük bir mesuliyet düşüyor. Burada yaptığınız işin kıymeti de bundan ileri geliyor; muazzam bir adım bu. Barış için bastırmak zorundayız. Profesör Zhang Weiwei’in ifade ettiği gibi, altı temel sütunun ilki barıştır. Gücümüz yettiğince hepimizin yapması gereken yegâne şey, barış zeminini zorlamaktır; zira gidişat son derece vahim.
Sosyalizme dair getirdiğiniz yoruma ise katıldığımı söyleyemem; çünkü bu düşünce özünde Marx’ın külliyatına dayanır. Marx’ı okuduğunuzda, şiddeti dışlamadığını görürsünüz; mesele insan toplumunun barışçıl yollarla evrilmesi değildir. Aksine, şiddet ve kan öngörülür; hatta daha fazla kanın çoğunluğu ayağa kaldıracağı savunulur. İnsanlığın maruz kaldığı tüm adaletsizlikler, bir nevi Haiti usulü, işçi sınıfının bedeninde somutlaşmış kabul edilir. İşte tam da bu gerekçeyle, sözde işçi sınıfında toplanan bu haksızlıklar silsilesi; ona savaşla, can alarak toplumu zorla ele geçirme ve o muhayyel komünist düzeni şiddet yoluyla dayatma hakkını tanır. Dolayısıyla bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında gördüğümüz demokratik sosyalizm değildir; bambaşka bir şeydir.
Bir şey daha ekleyecektim, unuttum… Evet, İkinci Dünya Savaşı’nda bugünkü Hırvatistan topraklarında faşist ideolojiye dayalı bir Ustaşa devleti kurulmuştu. Kukla devlet deyip geçiyorlar; kukla falan değil, Katolik Kilisesi’nin Ustaşa hareketiyle el ele verdiği, Nazi Almanyası’nın doğrudan müttefiki olan bir devletti bu. Kurulan toplama kamplarında yaklaşık 1 milyon Sırp, Yahudi ve Roman katledilirken tek bir rahip dahi buna karşı çıkmadı. Hatta rahipler bu cinayetlere bizzat iştirak etti, Sırpları zorla Katolik yaparak yeniden vaftiz etme ayinlerine katıldı. Velhasıl, son derece karmaşık bir mesele bu.
Neticede tüm bunlar ülkelerimizin içine düştüğü hızlı çöküş ve şizofreniyle ilintili. Albay Davis’in Deep Dive kanalında sıkça tekrarladığı gibi, akılalmaz bir durumla karşı karşıyayız: Liderlerimiz dört buçuk yıldır bizi Rusya’yla savaşa hazırlıyor. Geçen yıl Fransa Belediyeler Birliği toplantısında -ki hiç yeri değilken- Genelkurmay Başkanı mikrofonu alıp kürsüden 2030’da Rusya ile savaşa hazırlanmamız gerektiğini söyledi. Pekâlâ, hazırlanalım; fakat ne zorunlu askerlik var, ne seferberlik planı, ne üretilen yeni bir tank, ne de mühimmat. Gelgelelim çok tuhaf bir gelişme var: Jandarma ve polis teşkilatı için toplumsal olaylara müdahale amaçlı çok sayıda zırhlı araç satın aldılar; her iki birim de tepeden tırnağa silahlandırıldı.
Bana kalırsa Rusya ile şu aşamada barış yapamazlar. Yakında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı Fransa örneğinden gidecek olursak; bütün bu savaş çığırtkanlığı, asıl tartışılması gereken hayati meselelerin üzerini örtmek için yapılıyor. Kamu borcumuz neden bu kadar çığırından çıktı? Borç neden bu denli hızla katlanıyor? On yıllık tahvil faizleri nasıl oldu da yüzde 5 sınırına dayandı? Gençler neden iş bulamıyor? Ücretler neden bu denli sefalet düzeyinde kaldı? Litre başına dizel fiyatı nasıl 3 avroya fırlayacak? Bu tam bir delilik; bu fiyata kimse çalışamaz, geçinemez. İşte bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak ve kapıdaki toplumsal isyanları bastırmaya hazırlanmak için Rusya ile savaştan dem vuruyorlar. Açıkça ifade ediyorum: Aslında kendi halklarıyla savaşmaya hazırlanıyorlar.
Diplomasi
BAE ile Kanada ticaret anlaşması imzaladı

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kanada, salı günü iki ekonomi arasındaki engelleri azaltmak ve yatırımı artırmak amacıyla kapsamlı bir ticaret anlaşması imzaladı.
Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD ile gerginliğin yaşandığı bu dönemde ticaret ve yatırım bağlarını genişletmeyi hedefliyor.
Carney ve Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed El Nahyan, gümrük vergilerini düşürmeyi, bürokratik engelleri azaltmayı ve her iki ülkedeki işletmelerin pazara erişimini iyileştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (CEPA) imzalanmasına başkanlık etti.
ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergilerinin Kanada ekonomisinde dalgalanmalara yol açması üzerine Carney, önümüzdeki on yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ticaret hacmini ikiye katlayacağına söz verdi.
Washington ile bir anlaşma sağlama yönündeki sonraki girişimler sonuçsuz kaldı ve bu durum Carney’i, Asya Pasifik’ten Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar çeşitli ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmak için agresif bir şekilde harekete geçmeye itti.
Başbakanlık yaptığı açıklamada, “CEPA tam olarak yürürlüğe girdiğinde, Kanada’nın BAE’ye yaptığı mevcut ihracatın %99’undan fazlasındaki gümrük vergilerini azaltacak veya ortadan kaldıracak. Bu, baklagil ve kanola yetiştiren Kanadalı çiftçiler, endüstriyel makine ve enerji üretim ekipmanı üreticileri, dünya çapındaki havacılık sektörümüz ve diğer Kanadalı yenilikçiler için yeni pazarlar anlamına geliyor,” dedi.
“Anlaşma ayrıca tarife dışı engelleri de ele alacak, ticaret ve yatırım için daha öngörülebilir bir ortam yaratacak ve sanayi, tarım, ormancılık, balıkçılık ve deniz ürünleri, çevre ve mühendislik sektörleri dahil olmak üzere Kanadalı mal ve hizmetlerin pazara erişimini genişletecektir,” denilen açıklamada, CEPA’nın 2027 yılında yürürlüğe girmesi beklendiği de belirtildi.
İki ülke ayrıca enerji, diplomatik ve savunma işbirliği konularında ön anlaşmalar imzaladı.
BAE Dış Ticaret Bakanı Sani El Zeyudi yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“İster ihracatçılarımız için iyileştirilmiş pazar erişimi yoluyla, ister lojistik, iletişim, ileri teknoloji ve imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerdeki yatırım fırsatlarına erişim yoluyla olsun, özel sektörümüz için önemli bir potansiyel görüyoruz; bunların tümü, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve küresel olarak bağlantılı bir ekonomi hedefimizi destekleyecektir.”
BAE, Kanada’nın Orta Doğu’daki en büyük ihracat pazarı ve Kanada da menşeli motorlu taşıtlar, yedek parçalar ve makinelerin önemli bir alıcısı.
İki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi geçen yıl 3,5 milyar Kanada doları (2,48 milyar ABD doları) olarak gerçekleşti.
Hükümet verilerine göre, bu rakam son birkaç yıldır yıllık %10 oranında artıyor.
BAE, geçen yıl Kanada’ya 50 milyar dolara kadar yatırım yapma taahhüdünde de bulunmuştu.
Kanada hükümetinden bir kaynak, anlaşmanın imzalanmasının, Kanada Parlamentosu’nun anlaşmayı onaylamasından önceki son adım olduğunu belirtti.
Diplomasi
Oxfam: Zenginler iklim felaketlerinden çifte kazanç sağlıyor

Oxfam raporuna göre iklimi bozan sektörlere yatırım yapan zenginler, felaketlerin ardından büyüyen yeniden inşa pazarından da kâr elde ediyor. Afetlere hazırlık ve toparlanma pazarının 2029 yılına kadar yıllık 92 milyar dolara ulaşması beklenirken gıda devi patronlarının serveti 120 milyar dolar arttı.
Dünyanın en zengin kesimi, iklim krizini derinleştiren kirletici sanayilerden para kazanmayı sürdürürken faturayı büyüten felaketlerin ardından devreye giren hazırlık ve yeniden inşa pazarından da kâr sağlıyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan ve The Guardian gazetesinin aktardığı araştırma, küresel sermayenin gezegenin ısınma döngüsünü çift taraflı bir kazanç modeline dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yardım kuruluşunun tahminlerine göre afetlere hazırlık, iyileştirme ve yeniden inşa hizmetlerini kapsayan pazarın büyüklüğü 2029 yılına kadar yıllık 70 milyar dolardan 92 milyar dolara çıkacak.
Raporu kaleme alan uzmanlar, hızla büyüyen bu pazarın en zengin isimler için krizin yıkıcı sonuçlarından gelir elde etme motivasyonu yarattığını, bunun da karbon salımını azaltmaya yönelik adımlara duyulan ilgiyi düşürebileceğini vurguluyor.
Oxfam Halkla İlişkiler Direktörü Jean McLean, en zenginlerin krizin iki aşamasında da kazanan taraf olduğuna işaret etti.
McLean, sürecin ilk adımında çevreyi kirleten sektörlere yatırımların sürdüğünü, ardından da giderek ısınan dünyaya kurtarma ve yeniden inşa hizmetleri sunan, hızla büyüyen bir “uyum ekonomisi” üzerinden gelir sağlandığını dile getirdi.
Kuruluşun hazırladığı endekste iklim krizini ağırlaştıran veya krizin yarattığı şartlara uyum pazarından kâr elde eden 217 şirket yer alıyor.
Listelenen işletmeler arasında soğutma sistemleri üretenler, sel bariyerleri geliştirenler ve yangın söndürme ekipmanı imal edenlerin yanı sıra taşımacılık, gıda, sigorta ve kredi hizmeti sunan kuruluşlar dikkat çekiyor.
Raporda iklim felaketleri ile küresel gıda piyasasına yön veren dev ticaret şirketlerini kontrol eden milyarderlerin servet artışı arasında da doğrudan bağ kuruluyor. Bu isimlerin toplam serveti 2020 yılından bu yana 120 milyar dolar yükseldi.
Sürece örnek olarak Batı Afrika’da 2024 yılında yaşanan aşırı hava olaylarının ardından kakao fiyatlarında kaydedilen yüzde 231 oranındaki artış gösteriliyor; Oxfam verileri, söz konusu fiyat sıçramasından bölgedeki yerel çiftçilerin hiçbir kazanç sağlayamadığını ortaya koyuyor.
Oxfam bu tablonun önüne geçebilmek amacıyla yüksek servet sahiplerine, özel jet sahiplerine, petrol ve doğalgaz şirketleriyle çevreyi kirleten diğer sektörlere yönelik vergilerin artırılması çağrısında bulundu.
Kuruluş ayrıca İngiltere’nin uluslararası iklim finansmanını yükseltmesini, sağlanacak bu kaynakların kredi olarak değil, karşılıksız hibe şeklinde verilmesini talep etti.
Birleşmiş Milletler programı kapsamında İngiltere’deki Exeter Üniversitesi ile Güney Afrika’daki KwaZulu-Natal Üniversitesinden bilim insanlarının yürüttüğü bağımsız bir araştırma ise küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece sınırında tutmanın artık mümkün olmadığını gösterdi.
Bilim insanları, hükümetlerin artık sıcaklık eşiğinin aşılmasını engellemeye odaklanmak yerine, ortaya çıkacak ağır sonuçları yönetmeye ağırlık vermesinin daha yerinde olacağını savundu.
Araştırmacılar, 1,5 derecelik sınırın aşılmasının aşırı hava koşullarına yol açacağını, buzulların erimesini hızlandıracağını ve mercan resiflerini yok edeceğini hatırlatarak bu gelişmelerin kıyı kentleriyle ada devletlerinin haritadan silinmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
BM Genel Sekreteri António Guterres de derecenin her bir kesrinin can alacağını, geçim kaynaklarını tüketeceğini, eşitsizliği büyüteceğini ve ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürükleyeceğini belirterek insanlığın felaketten kaçışın imkânsız hale geleceği noktaya hızla yaklaştığını söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump ise Eylül 2025’te yaptığı açıklamada, iklim değişikliği uyarılarını “dünyada bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” diye tanımladı.
Temiz enerji projelerini “yeni yeşil aldatmaca”, karbon ayak izi kavramını ise “saçmalık” olarak niteleyen Trump, bu girişimlere yatırım yapan ülkelerin başarısızlığa uğrayacağını öne sürdü.
Diplomasi
Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.
Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.
Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.
Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.
junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.
Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.
2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.
Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.
Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.
Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.
Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.
Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.
Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.
Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor
Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.
Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.
Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.
Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.
Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi3 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını7 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Söyleşi5 gün önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma












