Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fransız iktisatçı Jacques Sapir: Rusya ekonomisi yaptırımlara rağmen büyüyor

Yayınlanma

Ünlü Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta Rusya ekonomisinin büyüme verilerini, Ukrayna cephesindeki askeri durumu ve Ortadoğu merkezli küresel enerji krizini analiz etti. Batı medyasında yer alan Rus ekonomisinin çöktüğü yönündeki iddiaları istatistiki verilerle çürüten Sapir, Batı dünyasının rasyonel gerçeklerden uzaklaştığını vurguladı.

Fransız ekonomist ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu (EHESS) Araştırma Direktörü Prof. Dr. Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformundan Jean Chogoui’ye verdiği mülakatta, küresel jeopolitik gelişmeleri, Rusya ekonomisinin güncel durumunu, Ukrayna cephesindeki son gelişmeleri ve Ortadoğu’daki gerilimin küresel enerji piyasalarına etkilerini değerlendirdi.

Batı medyasında ve siyasi çevrelerinde Rusya ekonomisinin çöktüğüne yönelik iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirten Sapir, resmi ekonomik verilerin çok daha farklı bir tablo ortaya koyduğunu ifade etti.

“Ocak ve şubat aylarındaki gerileme hava koşullarından kaynaklandı”

Rusya ekonomisinin 2026 yılına kötü bir başlangıç yaptığını kabul eden Sapir, yılın ilk iki ayındaki ekonomik durgunluğun temel nedeninin mevsimsel şartlar olduğunu belirtti.

Sapir, konuya ilişkin şu bilgileri aktardı:

“Rusya’da yılın başında kötü bir dönem geçirildiğini daha önceki yayınlarda da belirtmiştim. Ocak ve şubat aylarında, büyük ölçüde hava koşullarından kaynaklanan yüzde 2’nin biraz üzerinde bir daralma yaşandı. Moskova’da son 20 yılın en yoğun kar yağışı kaydedildi, benzer hava muhalefeti Rusya’nın merkez bölgelerinde ve Uzak Doğu’da da etkili oldu. Bu durum ekonomik faaliyetleri geçici olarak durma noktasına getirdi. Ancak mart ayından itibaren ekonominin yeniden canlandığını gördük. İki aylık daralmanın ardından mart ayında yüzde 2,4’lük bir büyüme kaydedildi.”

Nisan ayına ilişkin beklentilerin, Rusya Merkez Bankası’nın yüksek faiz politikası nedeniyle temkinli olduğunu belirten Sapir, buna karşın nisan verilerinin ve mayıs ayına ait öncü göstergelerin beklentileri aştığını vurguladı.

Sapir, “Nisan ayı için gayri safi yurtiçi hasıla büyüme beklentisi yüzde 0,7 seviyesindeyken, gerçekleşen büyüme yüzde 1,7 oldu. Bu şaşırtıcı büyümenin arkasında, imalat sanayisinin nisan ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3’e yakın büyüme kaydetmesi yer alıyor” dedi.

“Bütçe harcamaları faiz frenini aşmayı başardı”

Rusya’nın mevcut makroekonomik dengelerini bir otomobil analojisiyle açıklayan Sapir, “Rus ekonomisini, sürücüsünün aynı anda hem frene hem de gaza bastığı bir arabaya benzetebiliriz. Burada fren sıkı para politikasını, gaz ise bütçe harcamalarını temsil ediyor. Nisan ve mayıs verilerine baktığımızda, gaz pedalının etkisinin freni bastırdığı görülüyor. Özellikle mart ve nisan aylarında bütçe harcamaları oldukça yüksek seyretti” ifadelerini kullandı.

Artan ekonomik faaliyetlerin vergi gelirlerini de artırdığına dikkat çeken Sapir, Rusya bütçesinin en büyük gelir kaleminin katma değer vergisi (KDV) olduğunu, bunu ihracat vergileri ve kişisel gelir vergisinin takip ettiğini belirtti.

Sapir, yılın ilk iki ayında düşük vergi gelirleri nedeniyle yüksek olan bütçe açığının, mart ve nisan aylarında tahsil edilen vergilerle daralma eğilimine girdiğini kaydetti.

“Yaptırımlara rağmen petrol ve gaz ihracatı yüzde 10 arttı”

Ortadoğu’daki gerilimin Rusya’nın enerji ihracatına olumlu yansıdığını belirten Sapir, Ukrayna’nın Rus rafinerilerini ve liman altyapılarını hedef almasına rağmen ihracatın artmaya devam ettiğini bildirdi.

Sapir, şu ifadeleri kullandı:

“Nisan ayında Rusya’nın petrol ve gaz ihracatı yüzde 10 oranında artış gösterdi. Ukrayna’nın saldırılarına rağmen Reuters ve Bloomberg gibi Batılı ajanslar da bu yüzde 10’luk artışı teyit ediyor. Batı medyasında veya siyasetçiler tarafından öne sürülen yıkım iddialarının aksine, rafinerilerde meydana gelen hasarlar çoğunlukla birincil depolama tanklarıyla sınırlı kalıyor ve bu da büyük yangın görüntülerine yol açsa da üretimi tamamen durdurmuyor. Ayrıca mayıs ayı sonu itibarıyla ihracatta yüzde 3 ila yüzde 5 arasında ek bir artış daha kaydedildi.”

Sapir, Rusya’nın ihracat artışının sadece enerji sektörüyle sınırlı kalmadığını; üre, amonyak gibi kimyasal ürünler ile başta alüminyum olmak üzere metal ihracatında da ciddi artışlar yaşandığını dile getirdi.

“Japonya Rusya’dan alüminyum ithalatını dört katına çıkardı”

Ortadoğu’daki istikrarsızlık nedeniyle Asya ülkelerinin tedarik zincirlerini değiştirmek zorunda kaldığını belirten Sapir, şu değerlendirmede bulundu:

“Dünya alüminyum üretiminin yüzde 24’ünü gerçekleştiren Basra Körfezi bölgesinden sevkiyatlar aksayınca, Japonya ve Güney Kore gibi Asya ülkeleri hızla Rusya ile yeni anlaşmalar imzaladı. Rusya bu anlaşmalar karşılığında söz konusu ülkelerin uyguladığı bazı yaptırımların esnetilmesini talep etti. Sonuç olarak bugün Japonya, Rusya’dan gerçekleştirdiği alüminyum ithalatını neredeyse dört katına çıkararak Çin ile aynı seviyeye getirdi. Güney Kore de benzer şekilde ithalatını artırıyor. Bu durum, Batı blokunda yer almalarına rağmen Japonya ve Güney Kore’nin pragmatik davrandıklarını gösteriyor.”

“Mavi yakalıların gelirlerindeki artış ortalamayı yükseltiyor”

Rusya genelinde hanehalkı gelirlerinin artmaya devam ettiğini belirten Sapir, bu artışın toplumsal tabakalar arasında farklı hissedildiğini açıkladı.

Moskova ve St. Petersburg gibi büyük metropollerde yaşayan, kendisinin “Batılılaşmış küçük burjuvazi” olarak tanımladığı kesimin reel gelirlerinin enflasyon karşısında gerilediğinden şikayet ettiğini aktaran Sapir, buna karşılık işçi ve teknisyen sınıfının gelirlerinde reel olarak yüzde 6 ila yüzde 10 arasında artış yaşandığını ifade etti.

Sapir, sanayi üretimindeki artış nedeniyle geçmişte kısmi zamanlı çalışan yaklaşık 1,5 milyon işçinin yeniden tam zamanlı ve fazla mesaili çalışmaya başladığını, bunun da taşrada işçi sınıfının refahını artırdığını ve bu durumun Moskova’daki algıdan çok farklı bir toplumsal memnuniyet yarattığını kaydetti.

Rus rublesinin yabancı para birimleri karşısında ciddi değer kazandığına değinen Sapir, “Birkaç ay önce 1 dolar 80 ruble seviyesindeyken, bugün 71 ruble seviyesine kadar geriledi. Rublenin değer kazanması ithal tüketim mallarına erişimi kolaylaştırırken, büyük şehirlerdeki orta-üst sınıfın tatil harcamalarını da olumlu etkiliyor” dedi.

“St. Petersburg’daki tartışma bir koordinasyon komitesine yol açabilir”

3-6 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenen St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (SPIEF) Rus hükümeti ile Merkez Bankası arasındaki görüş ayrılıklarının belirginleştiğini ifade eden Sapir, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiolina ve üst düzey yardımcılarının foruma katılmamasının önemli bir sinyal olduğunu belirtti.

Sapir, forum oturumlarında iş dünyası temsilcileri ve yatırım fonu yöneticilerinin ekonomi yönetimine yönelik eleştirilerini açıkça dile getirdiğini aktardı:

“Forumda Maliye Bakanı Anton Siluanov ve Ekonomik Kalkınma Bakanı Maksim Reşetnikov gibi isimlerin katıldığı oturumlarda, iş dünyası temsilcileri mevcut para politikasını eleştirdi. Merkez Bankası’nın sadece enflasyona odaklanan tek hedefli politikasının aksine, ABD Merkez Bankası (Fed) gibi hem enflasyonu hem de ekonomik büyümeyi gözeten çift hedefli bir modele geçilmesi gerektiği savunuldu. Hatta salondan Merkez Bankası’nın faaliyetlerini koordine edecek yeni bir idari kurul, yani bir ‘Gosplan 2.0’ (Devlet Planlama Komitesi) kurulması yönünde talepler yükseldi.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Elvira Nabiulina ile uzun yıllara dayanan yakın çalışma ilişkisi nedeniyle onu görevden almasını beklemediğini söyleyen Sapir, ancak hükümet ile Merkez Bankası üzerinde yetki sahibi olacak bir koordinasyon komitesinin kurulmasının ciddi şekilde tartışıldığını sözlerine ekledi.

“Satın alma gücü paritesine göre Rusya dünyanın dördüncü büyük ekonomisi”

Batılı siyasetçilerin ve medyanın Rus ekonomisine yönelik iddialarını “veri cımbızlama” (cherry picking) yöntemiyle açıkladıklarını söyleyen Sapir, ekonomik eğilimlerin ancak 12 aylık hareketli ortalamalarla analiz edilebileceğini vurguladı.

Batı’daki rasyonellik kaybını eleştiren ekonomist, şu ifadeleri kullandı:

“Bugün Batı medyasında rasyonel analiz yapma isteği kalmadı. Uluslararası karşılaştırmalarda gayri safi yurtiçi hasıla nominal döviz kuru üzerinden değil, satın alma gücü paritesine göre hesaplanmalıdır. Bunu ekonomi eğitimi alan her öğrenci bilir. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında Çin yüzde 22 ile birinci, ABD yüzde 15 ile ikinci, Hindistan yüzde 7,5 ile üçüncü, Rusya ise yüzde 3,9 ile dünyanın dördüncü büyük ekonomisidir. Rusya ekonomisini İspanya ile kıyaslamak tamamen anlamsızdır.”

“Zelenskiy hükümeti resmi olarak Nazi işbirlikçilerini rehabilite ediyor”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin son dönemdeki bazı kararlarını eleştiren Sapir, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi işbirlikçisi olan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü (OUN) liderlerinden Andriy Melnik’in naaşının Ukrayna’ya getirilerek resmi tören düzenlenmesini ve ordu birliklerine bu örgütlerin isimlerinin verilmesini “tarihsel bir skandal” olarak nitelendirdi.

Sapir, konu hakkında şu tarihsel detayları paylaştı:

“Zelenskiy hükümeti, Yahudi soykırımında ve on binlerce Polonyalı sivilin katledilmesinde rol oynayan OUN ve UPA (Ukrayna İsyan Ordusu) üyelerini resmi olarak rehabilite ediyor. Melnik ve Stepan Bandera, savaş öncesinde Polonya hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırılmış figürlerdir. 1943 ve 1944 yıllarında Volinya bölgesinde yaşanan katliamlar, Ruanda’daki palalı soykırıma benzer şekilde baltalarla ve sivilleri binalara kilitleyip yakarak gerçekleştirilmiştir. Alman subaylarının bile o dönem bu vahşetten rahatsız olduğu tarihi kayıtlarda mevcuttur. Batı medyasının bu tarihsel gerçekleri görmezden gelmesi kabul edilemez.”

Zelenskiy’nin siyasi kariyerinde olumsuz bir dönüşüm yaşadığını dile getiren Sapir, bu durumun Ukrayna içindeki aşırı sağcı unsurların yönetim kademelerindeki nüfuzunu artırmasından kaynaklandığını belirtti.

“Ukrayna ordusu cephede büyük bir askeri yıpranma yaşıyor”

Askeri alandaki gelişmelere de değinen Sapir, Ukrayna ordusunun cephede momentumu ele geçirdiği yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını, Rus güçlerinin Donbass ve Harkov bölgelerinde düzenli olarak ilerlemeye devam ettiğini ifade etti.

Sapir, sahadaki askeri dengelere dair şu bilgileri paylaştı:

“Aralık 2025 ile Mayıs 2026 arasında Rusya’nın kontrol ettiği alanların yüzde 15 oranında arttığı ABD’li kaynaklarca da doğrulanıyor. Donetsk bölgesinde yer alan savunma hattı Konstantinovka’da Ukrayna birlikleri geri çekilmeye başladı. Zaporijya cephesinde de ağır kayıplar veriliyor. Rusya ile Ukrayna arasındaki can kaybı oranı bire üç veya bire dört seviyesine ulaşmış durumda. Liman bölgesinde ve Harkiv’in kuzeyinde Rus ordusunun tampon bölgeyi genişleterek ilerlemesi sürüyor. Ukrayna ordusu yedek asker sıkıntısı yaşıyor ve elindeki seçkin birlikleri cephedeki gedikleri kapatmak için sürekli farklı noktalara sevk etmek zorunda kalıyor.”

Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıların askeri sonuçtan ziyade halkla ilişkiler odaklı olduğunu belirten Sapir, Rusya’nın Ukrayna’nın enerji altyapısına ve demiryolu hatlarına yönelik sistematik saldırılarının Ukrayna’nın lojistik kapasitesini yarı yarıya düşürdüğünü ifade etti.

Sapir, Rusya’nın geçici bir ateşkes yerine, Ukrayna’nın gelecekte yeniden silahlanmasını önleyecek kapsamlı bir barış anlaşmasını dayatmak istediğini ve sahada askeri üstünlüğe sahip olduğu için bu hedefine ulaşacağını savundu.

“Küresel petrol piyasalarında temmuz ayında yeni bir fiyat artışı kaçınılmaz”

Mülakatın son bölümünde küresel enerji piyasalarına yönelik öngörülerini paylaşan Sapir, ABD ve diğer Batılı ülkelerin stratejik petrol rezervlerini tüketmek üzere olduğunu, bunun da yaz aylarında fiyatları yukarı çekeceğini öngördü.

Sapir, enerji kriziyle ilgili şu uyarılarda bulundu:

“Küresel piyasada aylık bazda yaklaşık 250 ila 270 milyon varil petrol açığı var. Bugüne kadar piyasaya sürülen stratejik rezervler bu açığı kısmen kapattı ve fiyatların aşırı yükselmesini önledi. Ancak nisan, mayıs ve haziran aylarında piyasaya sunulan rezerv miktarı aylık 76 milyon varil seviyesindeyken, temmuz ayında bu miktar rezervlerin tükenmesi nedeniyle 22 milyon varile gerileyecek. Bu durum temmuz ayından itibaren petrol fiyatlarında yeni ve güçlü bir yükseliş dalgası başlatacaktır. Ağustos ve eylül aylarında bu etki daha da derinleşecek ve sanayi üretimindeki daralmayı hızlandıracaktır. Nitekim Alman sanayisindeki siparişlerin yüzde 5’e yakın gerilemesi bu durumun öncü göstergesidir.”

Ortadoğu’daki diplomatik dengelerin de değiştiğini belirten Sapir, Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik şemsiyesine olan güvenlerini yitirerek İran ile saldırmazlık anlaşmaları imzalama sürecine girdiğini, bunun da ABD’nin bölgedeki nüfuzunu zayıflattığını ifade etti.

Sapir, nükleer silahsızlanma politikasının küresel düzeyde başarısız olduğunu, Kuzey Kore örneğinin ardından İran’ın da nükleer statü kazanmasının kaçınılmaz hale geldiğini ve artık bu durumun askeri çatışma yerine diplomatik bir çerçeve içinde kontrol altında tutulması gerektiğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.

New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.

Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.

Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.

“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.

Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.

Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:

“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”

Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”

Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.

Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:

“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”

Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.

“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”

Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:

“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”

ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.

“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”

Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.

Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:

“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”

Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:

“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English