Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İsrail’in eski ABD elçisi Oren: Bu anlaşma bizi hiçbir şekilde bağlamaz

Yayınlanma

İsrail’in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren, ABD ile İran arasında varılan geçici anlaşmanın ülkesinin temel güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu iddia etti. Anlaşma sürecinde İsrail’e danışılmadığını vurgulayan Oren, başbakanlığın ve devletin meşruiyetini korumak adına müttefikleriyle sürtüşme yaşama pahasına da olsa savunma adımlarını atmaya devam edeceklerini bildirdi.

İsrail’in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren, Bloomberg televizyonunda yayımlanan Balance of Power programına katılarak ABD ile İran arasında varılan geçici nükleer anlaşmayı ve ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki ilişkilerde yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi.

Oren, iki ülke arasındaki stratejik ittifaka rağmen, İsrail’in güvenlik önceliklerinin Washington’dan farklı olduğunu ve bu mutabakatın kendilerini bağlamadığını vurguladı.

“Bu mutabakat ABD ile İran arasındadır, İsrail’i bağlamaz”

İki ülke arasındaki hedeflerin ve önceliklerin zamanla farklılaşmasının son derece doğal olduğunu kaydeden Michael Oren, ABD’nin coğrafi konumuna işaret ederek şu değerlendirmede bulundu:

“ABD, Ortadoğu’dan çok uzakta konumlanmış çok büyük bir ülke. İran’dan gelebilecek roket, füze saldırıları ya da terör eylemleriyle doğrudan ve hemen tehdit edilmiyor. Ancak İsrail küçük bir ülke ve biz İran’ın arka bahçesindeyiz. Biz sadece stratejik olarak değil, varoluşsal olarak tehdit ediliyoruz. Eğer kuzeyimizi savunamazsak, esasen bu ülkeyi kaybetmiş oluruz. Dolayısıyla günün sonunda çok farklı çıkar grupları ortaya çıkıyor ve evet, bu çıkarlar bir noktada çatışabilir.”

Söz konusu mutabakatın hazırlanma sürecine ilişkin detayları paylaşan Oren, İsrail’in sürece dahil edilmediğini belirterek şunları kaydetti:

“İsrail, Sayın Başkan’a duyduğu tüm saygıyla birlikte şunu söyleyecektir: Bu anlaşma ABD ile İran arasındadır, İsrail ile değil. Anlaşma konusunda bize danışılmadı, bu anlaşmanın içinde değiliz ve bu anlaşmaya imza atmadık. Bu anlaşma bizi hiçbir şekilde bağlamaz. Lübnan’da veya başka bir yerde olsun, topraklarımızı ve halkımızı savunmak, İran’ın nükleer ve balistik programından kaynaklanmaya devam eden tehditlerle mücadele etmek için gerekli her türlü önlemi almaya devam edeceğiz.”

“Kuzey bölgesi günlük roket saldırıları nedeniyle tamamen insansızlaştı”

Savaşın başlangıcında ABD ve İsrail tarafından ortaklaşa belirlenen stratejik hedefleri hatırlatan Oren, bu hedeflerin İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek, nükleer programını sonlandırmak ve yaklaşık bir düzine veya daha fazla bomba yapımına yetecek düzeydeki yaklaşık 1000 kilogramlık yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunu ortadan kaldırmak olduğunu aktardı.

Oren ayrıca, komşu ülkeleri ve İsrail’i vuran kıtalararası balistik füze sisteminin durdurulması, Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi örgütlere verilen desteğin kesilmesi ve İran rejiminin kendi vatandaşları ile komşularını tehdit edemeyecek şekilde değiştirilmesinin de bu hedefler arasında yer aldığını ekledi.

Savaş sürecinde bu hedeflere Hürmüz Boğazı’nın yeniden ulaşıma açılmasının da eklendiğini belirten Oren, mevcut mutabakatın bu hayati meseleleri ne ölçüde karşıladığının büyük bir soru işareti olduğunu ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’in Hizbullah’a karşı yürüttüğü savunma operasyonlarına yönelik eleştirilerine de yanıt veren Oren, ülkenin kuzeyindeki durumu şu sözlerle anlattı:

“Hatırlamamız gereken şey, şu an benim de bulunduğum bu ülkenin tüm kuzey bölgesi, yani birçok Amerikalının dini törenlerden bildiği Celile bölgesi bugün tamamen insansızlaşmış durumdadır. Çünkü her gün Hizbullah’ın roket ve insansız hava araçlarıyla bombalanıyorlar. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı durmak pahasına dahi olsa, bu vatandaşları korumak ve ülkenin bu bölgesini savunmak için gerekli olan her türlü tedbiri almak zorundadır.”

Programda ABD Başkanı Donald Trump’ın G7 Zirvesi’nde sarf ettiği ve Netanyahu ile iyi ilişkileri olduğunu belirtmekle birlikte, “Bibi artık Lübnan konusunda daha sorumlu olmak zorunda. Daha spesifik olarak, aradığınız her kişinin arkasından bir apartmanı yıkmak zorunda değilsiniz, çünkü o binalarda çok sayıda insan var ve hepsi Hizbullah üyesi değil. İsrail’in Lübnan ve Hizbullah ile olan durumları idare etme biçiminden memnun değilim” şeklindeki eleştirileri de eski büyükelçiye soruldu.

Bu eleştirilerin İsrail’in karşı karşıya olduğu tehditlerin temelden yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını savunan Oren, şu ifadeleri kullandı:

“Bu, ABD ile uzun süredir yaşadığımız bir görüş ayrılığıdır. Biz, bilerek ve isteyerek sivil nüfusun arasına gizlenen düşmanlarla mücadele ediyoruz. Sivilleri canlı kalkan olarak kullanıyorlar ve bize ateş etmeye devam edecekler. Eğer siviller zarar görürse ya da trajik bir şekilde hayatını kaybederse, bu kesinlikle büyük bir trajedidir. Ancak bu durum kesinlikle İsrail devletinin tercihi değildir. Sayın Başkan’a, açıklamalarını Hizbullah’a yöneltmesini, onlara ülkenin kuzeyine ateş etmeyi keserek buraları yaşanamaz hale getirmekten vazgeçmelerini ve sivil nüfusun arkasına saklanmayı bırakmalarını söylemesini tavsiye ederim. O zaman zaten yıkılacak başka bir apartman binası da kalmayacaktır.”

İsrail kamuoyundaki genel havaya değinen Oren, halkın oldukça düşünceli ve endişeli bir ruh hali içinde olduğunu belirterek geçmiş aylardaki iyimserliğin dağıldığını şu sözlerle aktardı:

“Birkaç ay öncesine kadar, bu ülke ve tüm bölge için tamamen farklı bir geleceğe baktığımızı düşündüğümüz umut verici bir an vardı. İran tehdidinden arınmış bir bölge, İsrail ile Lübnan’ın, İsrail ile Suriye’nin, İsrail ile Suudi Arabistan’ın ve hatta belki de İsrail ile Ayetullah sonrası bir İran’ın barış yapabileceği bir gelecek hayal ediyorduk. Akdeniz’den Ganj Nehri kıyılarına kadar uzanacak bir Amerikan barış düzeninin tesis edileceğini umuyorduk. Bu bizim umudumuzdu ancak şimdi bu umut büyük ölçüde yok oldu. Bu mutabakat metninde ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyoruz ancak şu ana kadar görebildiğimiz kadarıyla, balistik füzelere, teröre verilen desteğe ya da İran’ın bu ülkeyi yok etme ve içindeki 10 milyon insanı öldürme taahhüdüne yönelik hiçbir unsur yer almıyor. Bu tamamen soykırımcı bir politikadır.”

Oren, ABD ile birlikte İran’ın askeri kapasitesine ve vekil güçlerine büyük darbeler vurulmuş olmasına rağmen, yakın gelecekte geçmişte karşılaşılandan çok daha büyük ve gelişmiş tehditlerle yüz yüze kalınabileceği uyarısında bulundu.

“Hiçbir İsrail hükümeti asli görevini yerine getirmeden meşruiyetini koruyamaz”

ABD’nin diplomatik çözümleri tercih etmesi ve İran’a yönelik taarruz operasyonlarını sürdürmemesi durumunda, gelecekte müttefiki İsrail’i savunmak için askeri olarak bölgeye tekrar çekilme riskinin bulunup bulunmadığı yönündeki soruya Oren, şu yanıtı verdi:

“Bu ihtimal her zaman var ve geçmişte Biden yönetimi döneminde de yaşandı. İran, İsrail’e iki kez yüzlerce füze ve insansız hava aracıyla saldırdı ve Biden yönetimi, Arap müttefiklerimizle birlikte İsrail semalarının savunulmasına yardımcı oldu. Bu durum geçmişteki çatışmalarda da yaşandı, son savaşta da gerçekleşti ve gelecekte de tekrarlanacaktır çünkü Amerika Birleşik Devletleri bizim savunmamıza bağlıdır. Ancak belirttiğiniz gibi, İsrail’in kendisini nasıl savunacağı konusunda politikalarımız arasında görüş ayrılıkları olabilir. Bizim hareket alanımız son derece kısıtlı. Şunu söyleyebilirim ki, mevcut hükümet veya başka bir hükümet olsun, hiçbir İsrail hükümeti, asli görevi olan bu ülkeyi ve vatandaşlarını savunma yükümlülüğünü yerine getirmediği sürece meşruiyetini koruyamaz. Evet, bu durum en önemli müttefikimizle bazı sürtüşmeler yaşama riskini barındırsa bile bu bizim görevimiz ve işimizdir.”

Anlaşmanın imzalanması durumunda başlayacak 60 günlük müzakere sürecinin sonunda nükleer konuda bir uzlaşı sağlanamaması halinde ne olacağına dair öngörülerini de paylaşan Oren, yeni bir 60 günlük uzatma dönemine gidilebileceğini tahmin ettiğini söyledi.

Mevcut süreci 2015 yılındaki nükleer anlaşmayla kıyaslayan Oren, şunları kaydetti:

“Şu ana kadar bildiklerimiz çerçevesinde görebildiğim faydalardan biri, Obama yönetiminin 2015’teki Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın aksine bir yaklaşım sergilenmesidir. O dönemde İran’ın sorumlu bir bölgesel güç haline geleceği ümidiyle kendilerine peşin para verilmişti ki bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Trump yönetiminin ise İran anlaşma şartlarına uyana kadar ödemeleri durdurduğu görülüyor. Bu olumlu bir gelişmedir ancak yine de İsrail’in temel güvenlik ihtiyaçlarının çok gerisinde kalabilir.”

“1967 öncesinde ABD ile stratejik bir ittifakımız yoktu ve hayatta kaldık”

Donald Trump’ın, “ABD olmasaydı İsrail olmazdı. Ben olmasaydım İsrail olmazdı çünkü başka hiçbir başkan benim yaptıklarımı yapmaya cesaret edemedi” şeklindeki sözlerini de değerlendiren eski büyükelçi, tarihi perspektiften bakılması gerektiğini belirterek şu savunmayı yaptı:

“Buna sadece eski bir büyükelçi olarak değil, aynı zamanda bir tarihçi olarak cevap vereceğim. İsrail’in 1967 yılından önce Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik bir ittifakı yoktu. Altı Gün Savaşı’nı Amerikan silahlarıyla değil, Fransız silahlarıyla savaştık. İsrail varlığını sürdürdü. Hayatta kaldığımızı söyleyebilirim. Bazen sınıra çok yaklaştığımız anlar oldu ama hayatta kalmayı başardık. Amerikan silahları olmasaydı, İsrail başka yerlerden silah aramak zorunda kalırdı.”

Trump’ın Netanyahu’yu sorumsuz davranmakla suçlamasına karşılık İsrail kamuoyundaki eleştirilerin tam tersi yönde olduğunu ifade eden Oren, “Ülke içindeki eleştiriler, başbakanın yeterince sorumlu davranmadığı ve Hizbullah’a karşı yeterli güçle karşılık vermediği yönündedir. Bu eleştiriler özellikle kuzeyde yaşayan, ateş altında kalan ya da yerlerinden edilen on binlerce vatandaşımız tarafından dile getiriliyor. Başbakana yönelik bu tepkiler o kadar derinleşmiş durumda ki, sonbaharda yapılması planlanan seçimlerde yeniden seçilme şansını ciddi şekilde zedeliyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.

New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.

Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.

Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.

“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.

Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.

Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:

“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”

Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”

Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.

Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:

“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”

Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.

“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”

Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:

“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”

ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.

“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”

Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.

Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:

“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”

Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:

“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English