Dünya Basını
FT: Trump, Irak ve Afganistan’daki rejim değişikliği savaşlarından ders almamış
Trump’ın İran’ın geleceği için gerçekçi bir planı yok. ABD Başkanı, Irak ve Afganistan’daki rejim değişikliği savaşlarından çıkarılan dersleri anlamamış görünüyor.
Gideon Rachman, Financial Times Baş Diplomasi Yazarı
1 Mart 2026
ABD öncülüğünde 2001 ve 2003 yıllarında Afganistan ve Irak’a yönelik gerçekleştirilen işgaller, “rejim değişikliği” savaşlarının taşıdığı tehlikeleri açık biçimde ortaya koymuştu. Ancak bu operasyonlar, bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla karşılaştırıldığında, son derece titizlikle planlanmış girişimler gibi görünmektedir.
Hem Afganistan’da hem de Irak’ta ABD ve müttefikleri, önce hükümeti devirmek, ardından düzeni yeniden tesis etmek ve yeni bir siyasal sisteme geçişi denetlemek amacıyla kara kuvvetleri konuşlandırmaya hazırdı.
Afganistan ve Irak savaşlarında Amerikan askerlerinin hayatını kaybetmesi — ve sonrasında ulus inşa sürecinin başarısızlığa uğraması — Donald Trump’ı, İran’a Amerikan askerleri göndermenin büyük bir hata olacağına ikna etmiş görünmektedir. Ancak bu durum, Trump’ı gerçek anlamda emsali bulunmayan bir sürece bağlamış durumdadır: yalnızca hava gücüyle gerçekleştirilecek bir rejim değişikliği.
Savaşın ilk gününde Ayetullah Ali Hamaney’in ve İran’ın önde gelen askeri ve siyasi liderlerinden bazılarının öldürülmesi, rejimi sarsmış durumda. Ancak bu gelişme, sonrasında ne olacağı sorusuna yanıt vermemekte.
Trump’ın İran’daki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’na talimatı “Silahlarınızı bırakın” oldu. İran halkına yönelik çağrısı ise “Hükümetinizi devralın” şeklindeydi.
Bu talimatların dikkat çekici biçimde ayrıntıdan yoksun olduğu görülmektedir. Devrim Muhafızları havadan bombalanmaktadır. Birlikler silahlarını bırakmaya karar verseler bile, İran içinde bu silahları teslim edebilecekleri alternatif bir otorite ya da ordu bulunmamaktadır.
İslam rejimine karşı cesurca protestolar düzenleyen İranlılar da haklı olarak hükümeti nasıl “devralacaklarını” sorgulayabilirler. Trump onlara, “Biz işimizi bitirdiğimizde… ülke sizin olacak,” güvencesini verdi. Gerçekten öyle mi?
Görünen o ki beklenti, İran liderliğinin tasfiye edilmesinin ve rejimin askeri kapasitesinin imha edilmesinin, ilave bir ABD müdahalesine gerek kalmaksızın, rejim dışı yeni bir siyasal sisteme doğru organik ve kendiliğinden bir geçişe yol açacağı yönündedir. Ancak bunun işe yarayacağına inanmak için güçlü nedenler bulunmamaktadır.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da İran halkına hükümetlerini devirmeleri yönünde defalarca çağrıda bulunmuştur. Ancak İran’ın gelecekteki toplumsal ve siyasal istikrarı konusunda görece daha az kaygılı olması muhtemeldir. İsrail, İslam Cumhuriyeti’ni uzun süredir en tehlikeli düşmanı olarak görmekte ve Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a verdiği destekten dolayı derin bir hoşnutsuzluk duymaktadır.
Netanyahu hükümetinin perspektifinden bakıldığında mevcut koşullar, tehlikeli bir hasmı ortadan kaldırmak için tarihsel bir fırsat niteliğindedir. İsrail’in, İran’ın misilleme amaçlı füze saldırılarıyla başa çıkabileceğini hesapladığı varsayılabilir. Ayrıca İsrail askerlerinin İran topraklarında konuşlandırılmasının son derece düşük bir ihtimal olduğu açıktır. Bu nedenle bombardıman kampanyasının yaratacağı kaotik sonrasıyla baş etmek başkalarına kalacaktır.
Körfez ülkeleri ve ABD açısından stratejik hesaplamalar ise çok daha karmaşıktır. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan, kendilerini küresel ölçekte sermaye ve insan için güvenli ve müreffeh limanlar olarak konumlandırmıştır. Ancak bu ülkelerin tamamı artık İran füzelerinin hedefi olmuş ya da doğrudan isabet almıştır.
Eğer çatışma bir şekilde hızla sona erdirilirse — ya da İran füze ve insansız hava araçlarını tüketirse — Körfez ülkeleri mevcut gerilimi birkaç kötü gün olarak niteleyip olağan işleyişe dönebilir. Ancak uzun süreli bir savaşın kalıcı etkilerine maruz kalmaları halinde, güvenli liman statüleri ciddi biçimde riske girecektir.
Son yıllarda iki farklı Orta Doğu’nun yan yana var olduğu görülmektedir. Suriye, Libya ve Lübnan gibi ülkeler çatışmalarla sarsılırken, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan ekonomik büyüme yaşamıştır. Trump yönetimi, bu sürecin merkezine İsrail ile diplomatik normalleşmeyi yerleştirerek, Körfez’deki barış ve refah modelini Orta Doğu’nun geri kalanına yaymayı hedeflemişti.
Bugün ise risk, sürecin tersine işlemesidir: Orta Doğu’nun diğer bölgelerinde alışıldık hale gelen kaos ve şiddetin, bölgenin zengin ve istikrarlı merkezlerinin geleceğini tehdit etmesi.
ABD ve Trump yönetimi açısından da riskler oldukça yüksektir. Trump, uzun soluklu bir çatışmaya istekli görünmemektedir. Ancak Körfez ülkeleri ciddi biçimde tehdit altına girerse ya da İran kaosa sürüklenirse, Amerika Birleşik Devletleri bölgeye daha fazla kaynak tahsis ederek durumu kontrol altına alma yönünde baskı altında kalacaktır. Daha fazla Amerikan askerinin hayatını kaybetmesi halinde, Trump üzerindeki tırmanma baskısı artacaktır; nitekim İran’ın misillemeleri sürerse “daha önce görülmemiş bir güç” kullanmakla tehdit etmiştir.
Trump açısından iç siyasi riskler de kayda değerdir. 11 Eylül travmasının ardından Amerikan kamuoyu hem Afganistan hem de Irak savaşlarını güçlü biçimde desteklemişti. 2001’de Afganistan’a müdahale başladığında kamuoyu desteği yaklaşık yüzde 90 düzeyindeydi ve George W. Bush’un onay oranı da benzer seviyelere yükselmişti. 2003’te Irak savaşına destek ise başlangıçta yaklaşık yüzde 70 civarındaydı. Her iki durumda da Kongre’de güçlü bir iki partili destek mevcuttu.
Buna karşılık bugün Demokratlar ve bazı Maga Cumhuriyetçileri, Trump’ın İslam Cumhuriyeti’ne saldırma kararını sert biçimde eleştirmektedir. Geçen hafta yapılan bir YouGov anketine göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 27’si İran’a karşı askeri güç kullanılmasını desteklemektedir.
Amerikan halkı — hükümeti için aynı şey söylenemese de — Irak ve Afganistan’dan gerekli dersleri çıkarmış görünmektedir.