Dünya Basını
Hukukçu Dimitri Lascaris: Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi
Lübnan ve İran’da saha muhabirliği yapan hukukçu ve gazeteci Dimitri Lascaris, İsrail’in Orta Doğu’daki askeri faaliyetlerini ve Batı ülkelerinin dış politika stratejilerini Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a değerlendirdi. Lascaris, İsrail ordusunun Lübnan Direniş Hareketi karşısında ağır kayıplar verdiğini ve tükenme aşamasına geldiğini belirtirken, İran’ın askeri angajman kurallarını orantısız misilleme düzeyine çıkardığını ifade etti.
Hukukçu kimliğinin ardından gazetecilik faaliyetlerine başlayan ve Gazze’deki çatışma sürecinde İran ile Lübnan’da sahada bulunan az sayıdaki Batılı gazeteciden biri olan Dimitri Lascaris, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olarak Orta Doğu’daki askeri, diplomatik ve jeopolitik gelişmelere ilişkin doğrudan gözlemlerini ve analizlerini aktardı.
Gazze’deki harekatın başlangıcından bu yana Lübnan’a altı kez, toplamda ise yedi kez giden Lascaris, Beyrut merkezli olmak üzere Bekaa Vadisi, Sur ve Sayda kentleri dahil olmak üzere ülkenin güney bölgelerinde gerçekleştirdiği saha incelemelerindeki bulgularını paylaştı.
Lübnan’daki insani ve askeri durumu aktaran Lascaris, Beyrut’un merkezinde fiziki olarak bulunduğu süre zarfında doğrudan bir saldırıya tanıklık etmediğini, ancak kentin güney banliyösü Dahiye’ye düzenlenen ve ana akım medyanın Hizbullah kalesi olarak nitelendirdiği hava saldırısında çok sayıda sivilin öldürüldüğünü belirtti.
Beyrut dışındaki bölgelerde tam bir yıkım ve terör politikasının uygulandığını ifade eden Lascaris, “Bekaa Vadisi’nin en güney ucundaki Smur köyüne düzenlenen hava saldırısından önce bir saat boyunca oradaydık. Köy tamamen tahliye edilmişti ve hiçbir askeri hareketlilik yoktu. Dolayısıyla bu saldırının hiçbir askeri gerekçesi bulunmuyordu” dedi.
Gazeteci, birkaç gün önce Sakia köyünde bir anne ile kızının öldürüldüğü, dört aile üyesinin yaralandığı ve aynı köydeki ayrı bir saldırıda üç Suriyeli işçinin hayatını kaybettiği olay yerinde incelemeler yaptığını, bu eylemlerin de hiçbir askeri meşruiyetinin olmadığını dile getirdi.
Sur kentindeki Cebel Amil Hastanesinin tam karşısındaki otoparkın hedef alınması sonucu en az dört sivilin öldüğünü ve yüzden fazla kişinin yaralandığını kaydeden Lascaris, “Lübnan’da tanıklık ettiğim şey, güneyde yürütülen net bir terör kampanyasıdır” ifadelerini kullandı.
“İsrail silahla donatılmışken direniş gruplarının silahsızlandırılmasını istemek bir absürtlüktür”
Hizbullah’ın Lübnan siyaseti ve toplumundaki konumuna değinen Lascaris, örgütün 1980’lerde İsrail işgaline ve saldırganlığına karşı bir tepki olarak doğduğunu ve temelde bir direniş hareketi olma özelliğini koruduğunu belirtti.
Hizbullah’ın uluslararası hukuka göre İsrail toprağı olarak tanınan hiçbir alanı işgal etmediğini vurgulayan Lascaris, örgütün neden olduğu sivil kayıpların, İsrail’in Lübnan’da yol açtığı sivil ölümlerinin çok küçük bir azınlığını oluşturduğunu kaydetti.
Hizbullah’ın askeri eylemlerinde oldukça temkinli davrandığını ve Lübnan nüfusu genelinde önemli bir desteğe sahip olduğunu ifade eden Lascaris, Şiilerin ezici çoğunluğunun yanı sıra Sünni ve Hristiyan topluluklarının da kayda değer bir kesiminin hareketi desteklediğini aktardı. Lübnan hükümetinin son 48 saat içindeki diplomatik hamlelerini eleştiren Lascaris, İsrail ile yapılan ve Lübnan’ı kapsayacağı belirtilen ateşkes anlaşmasının ülkenin egemenliğiyle alay etmek anlamına geldiğini söyledi.
Anlaşmanın İsrail askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini ya da sivil altyapıyı yok etmeyi durdurmasını şart koşmadığını belirten Lascaris, buna karşılık Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep ettiğini ifade etti.
Lascaris, “İsrail’in silahsızlandırılması istenmezken Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının talep edilmesi en büyük ahlaksızlıktır. Bu bölgedeki herhangi bir direniş grubunun hafif silahlardan arındırılması gerektiğini söylerken, bu fecaatleri gerçekleştiren ve nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasına üye olmayan tek devlet konumundaki İsrail’in tepeden tırnağa silahlı kalabileceğini hangi mantık savunabilir? Bu bir absürtlktür” şeklinde konuştu.
İsrail ordusunun askeri kapasitesi ve sahadaki dayanıklılığı hakkında değerlendirmelerde bulunan Lascaris, direniş gruplarının askeri operasyonlarını düzenli video raporları, yer, zaman ve yöntem bilgileriyle metodik olarak belgelediğini belirtti.
Bu raporların bir kısmının İsrail medyası tarafından da teyit edildiğini söyleyen Lascaris, Hizbullah’ın İsrail’e ait 25’ten fazla Demir Kubbe bataryasını imha ettiğini ve büyük kısmı Merkava tankı olmak üzere yüzlerce zırhlı aracı vurduğunu kaydetti.
İsrail ordusunun elit tugaylarındaki üst düzey komutanlar dahil ciddi kayıplar verdiğini ifade eden Lascaris, İsrail askeri liderliğinin orduda potansiyel bir çöküşten bahsettiğini, 80 ila 90 bin arasında yedek askerin göreve gelmeyi reddettiğini, orduda ciddi bir post-travmatik stres bozukluğu ve intihar krizi yaşandığını aktardı.
İsrail ordusunun uzun süreli yıpranma savaşları için değil, kısa vadeli ve yoğun çatışmalar için yapılandırıldığını vurgulayan Lascaris, ordunun şu an çok cepheli bir savaş yürüterek kendi sınırlarının ötesine geçtiğini ve ciddi bir çıkmazda olduğunu beyan etti. İsrail toplumunun ve askeri yapısının, bölgenin yerli halkları kadar kayıp ve acı çekme eşiğine sahip olmadığını dile getiren Lascaris, askeri kayıpların direniş gruplarına kıyasla daha az olmasına rağmen, İsrail’in kendi tolerans sınırlarına yaklaştığını ve bunun yansımalarının savaş alanında görüldüğünü ekledi.
“Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi”
Batı dünyasındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri analiz eden Lascaris, Batı medyasının ve siyasi elitlerinin Lübnan’daki kitlesel yıkıma ve sivil nüfusa yönelik etnik temizlik faaliyetlerine yönelik ilgisizliği ile halkın genel eğilimi arasında büyük bir uçurum olduğunu belirtti.
Kamuoyu yoklamalarının Almanya, Fransa, Kanada ve ABD dahil olmak üzere birçok Batı ülkesinde halkın çoğunluğunun İsrail’e olumsuz baktığını ve bu tepkinin hızla büyüdüğünü gösterdiğini ifade eden Lascaris, ABD hükümeti ile İsrail arasındaki ilişki biçimine dair ana akım tezlere katılmadığını söyledi.
İsrail’in ABD’yi yönettiği fikrini reddeden Lascaris, “ABD hükümeti İsrail’i kontrol etmektedir ve İsrail tam olarak ABD’nin yapmasını istediği şeyleri yapmaktadır” dedi.
1961 yılında Dwight D. Eisenhower’ın askeri-endüstriyel kompleksin Amerikan demokrasisini altüst ettiğine yönelik uyarılarını hatırlatan Lascaris, Batı’da savaş makinesinin hükümetleri ele geçirdiğini ve bu elitlerin İsrail’in yürüttüğü savaşları desteklediğini savundu. Siyasi meşruiyet krizinin Batı’da tehlikeli bir boyuta ulaştığını, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi liderlerin popülaritesinin dibe vurduğunu, Starmer’ın onay oranının yüzde 15’e kadar gerilediğini belirten Lascaris, halkın artık sadece vitrin değişiklikleriyle politikaların değişmeyeceğini anladığını ve bu durumun Batı blokunda büyük bir siyasi istikrarsızlığa yol açabileceğini ifade etti.
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında yaşandığı iddia edilen gerilim haberlerine de değinen Lascaris, bu anlatının gerçeği yansıtmadığını ve ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkarlarını gizlemek için bir paravan olarak kullanıldığını dile getirdi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan askeri planlamacılarının bu bölgeyi muazzam stratejik değeri ve petrol kaynakları nedeniyle insanlık tarihinin en büyük maddi ödülü olarak nitelendirdiğini belirten Lascaris, ABD’nin Çin ve Rusya gibi Batı dışı güçlerin yükselişine karşı bu bölgeyi domine etmek istediğini ve İsrail’i bir vekil güç olarak kullandığını kaydetti.
ABD’nin bir yandan İsrail’e silah, ekonomik yardım ve hukuki koruma sağlarken, diğer yandan işlenen suçlardan kendini soyutlamak amacıyla “İsrail egemen bir devlettir, ne yapacağını söyleyemeyiz” retoriğine sığındığını belirten Lascaris, Trump yönetiminin İsrail’e verilen desteği çekmeye yönelik hiçbir inandırıcı niyet göstermediğini vurguladı.
Lascaris, “Trump ve Netanyahu siyasi pozisyon gereği böyle bir tiyatro sergiliyorlar. Trump, Netanyahu’yu dizginlemeye çalışan lider rolünü oynarken, Netanyahu da Donald Trump’ı karşısına alma pahasına savaşı sürdüren lider imajı çiziyor. Günün sonunda eylemleri tamamen birbiriyle uyumludur ve bölgeyi domine etmek için her türlü suçu işlemeye hazırlardır” dedi.
Ukrayna savaşındaki askeri planlama ve hedef belirleme süreçlerinin de doğrudan Almanya’daki Amerikan karargahları ve istihbarat servisleri tarafından yürütüldüğünü hatırlatan Lascaris, her iki cephede de benzer bir diplomatik oyunun sahnelendiğini dile getirdi.
“Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır”
İran’ın askeri stratejisindeki eksen değişimine dikkat çeken Lascaris, Tahran yönetiminin yakın zamana kadar uyguladığı “ölçülü misilleme” stratejisinin işe yaramadığını görerek “orantısız misilleme” aşamasına geçtiğini belirtti.
ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm Adası’na ve diğer askeri noktalara düzenlediği saldırıların ardından İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki Amerikan üslerini sert bir şekilde vurduğunu, son 24 saat içinde ise İsrail’in kuzeyindeki işgal altındaki Filistin topraklarına yönelik çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla dalgalar halinde operasyon gerçekleştirdiğini ifade etti.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın “Hizbullah saldırırsa Beyrut’u vururuz” yönündeki açıklamalarının sürdürülemez olduğunu belirten Lascaris, bu çerçevenin kabul edilmesi durumunda İsrail’in Lübnan’ın geri kalanını vurmakta ve işgal ettiği bölgelerdeki sivil altyapıyı yok etmekte özgür kalacağını, bu yüzden Hizbullah ve İran’ın bu dayatmayı kesinlikle kabul etmeyeceğini söyledi.
Görüşmenin son bölümünde İran’ın Hürmüz Boğazı’nda uygulamaya koyduğu geçiş ücreti ve denetim mekanizmasına değinen Lascaris, geçen yıl boğazda doğrudan gözlemlerde bulunduğunu aktardı.
İran’ın bu konudaki verileri son derece gizli tuttuğunu, çünkü ücret ödediği ortaya çıkan gemicilik şirketlerinin ve devletlerin ABD’nin misillemesine maruz kalacağını belirten Lascaris, en yakın müttefikleri hariç boğazdan geçen tüm ticari gemilerden çevre ücreti adı altında bir bedel tahsil edildiğini kaydetti.
ABD’nin yaptırımları ve dondurulan varlıkları nedeniyle uğradığı büyük ekonomik zararı tazmin etmek isteyen İran için bu mekanizmanın en büyük stratejik kaldıraç olduğunu vurgulayan Lascaris, “Bu sorunun hiçbir askeri çözümü yoktur. İran’ın boğazı kapatmak için devasa bir donanma duvarı örmesine gerek yok; ticari gemilerin askeri onay olmadan geçişi durumunda uğrayacakları katastrofik hasar riskini artırması yeterlidir. Bunu insansız hava araçları, gemisavar füzeleri, karadan denize füzeler, mayınlar ve hızlı hücum botlarıyla yapabilirler. Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır ve bundan asla vazgeçmeyeceklerdir. Eninde sonunda ABD bu bedeli ödemek ve boğazın kontrolünü İran’a devretmek zorunda kalacaktır” dedi.
İran’ın nükleer programına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Lascaris, Tahran’daki Atom Enerjisi Kurumu yetkilileri ve nükleer uzmanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak, mevcut hükümet yapısı korunduğu sürece İran’ın nükleer programından vazgeçmesinin imkansız olduğunu belirtti.
Tam bir yaptırım muafiyeti ve varlıkların serbest bırakılması karşılığında İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu Çin veya Rusya’ya teslim etmeyeceğini, ancak bunu yüzde 20 seviyesine seyreltmeye razı olabileceğini ifade etti.
Yaptırımların kalkması durumunda İran’ın sahip olduğu geniş coğrafya, nitelikli nüfus, teknolojik gelişmişlik ve askeri açıdan zorlu topografya sayesinde bölgenin en güçlü devleti olarak öne çıkacağını belirten Lascaris, ABD ve İsrail’in bu gerçeği kabul etmek istememesi nedeniyle savaşın küresel ekonomiyi sarsacak şekilde tırmanacağını, ancak nihayetinde Batı’nın İran’ın bölgesel statüsünü tanımak zorunda kalacağını sözlerine ekledi.