Diplomasi

IEA Başkanı Birol: Dünya resmen elektrik çağına giriyor

Yayınlanma

Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen konferansta konuşan IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, küresel enerji piyasalarının benzeri görülmemiş bir jeopolitik baskı altında olduğunu belirterek dünyanın resmen “elektrik çağına” girdiğini söyledi.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen 19. IICEC Konferansı, “Dünyada ve Türkiye’de Enerji Güvenliğinin Bugünü ve Yarını: Kritik Minerallerde Riskler ve Çözümler” başlığıyla Sabancı Center’da gerçekleştirildi.

Harici Medya’nın da katılım gösterdiği ve küresel ve bölgesel enerji dinamiklerinin masaya yatırıldığı konferansın açılış konuşmalarını T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Alparslan Bayraktar, Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Dr. Fatih Birol yaptı.

IICEC Direktörü Bora Şekip Güray ise etkinlikte “Türkiye Kritik Enerji Mineralleri Görünümü 2025” raporunun öne çıkan bulgularını paylaşarak, enerji dönüşümünde kritik minerallerin taşıdığı stratejik önemi verilerle ortaya koydu.

“Jeopolitika bir kara bulut gibi sektörün üzerine çöktü”

Kürsüye gelen IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, konuşmasına dünya enerji piyasalarını etkileyen yedi ana başlığı detaylandırmadan önce, mevcut konjonktürün enerji sektörü üzerindeki baskısına dikkat çekerek başladı.

Enerji ile jeopolitikanın tarih boyunca iç içe olduğunu ancak bugünkü tablonun geçmiş krizlerden farklılaştığını belirten Birol, durumu şu ifadelerle tanımladı:

“Enerjiyle direkt alakası olmasa bile enerjiyi bugünlerde çok fazla etkileyen bir konudan bahsetmek istiyorum. O da jeopolitikanın bir kara bulut gibi dünya enerji sektörünün üstüne gelmesi. Petrol krizi yaşadık, doğalgaz krizleri yaşadık ama hepsinin bir araya geldiği ve jeopolitikanın enerji sektörünü bu kadar etkilediği bir dönem olmadı. Aynı anda petrolde, doğalgazda ve kritik minerallerde bunu görüyoruz.”

Dünya politik sisteminde köklü bir değişim yaşandığını, yıllardır süren ittifakların gevşediğini veya dağıldığını, buna karşılık ülkeler arasında sürpriz yeni ittifakların doğduğunu vurgulayan Birol, “Jeopolitikanın enerji üzerindeki koyu ve uzun gölgesi, her gün enerji karar vericilerine kendini hissettiriyor. Enerji güvenliği, önümüzdeki yıllarda daha da önemli olacak” dedi.

Petrolde “Amerikan Beşlisi” etkisi

Petrol piyasalarına ilişkin geçen yıl yaptıkları öngörülerin doğrulandığını hatırlatan Birol, arzın bollaşacağı ve fiyatların düşeceği yönündeki tahminlerinin gerçekleştiğini belirtti. Birol, petrol piyasalarındaki bu rahatlamanın iki temel nedeni olduğunu söyledi:

“Birincisi, talep büyümesi özellikle Çin kaynaklı nedenlerle yavaşlıyor. İkincisi ve son derece basit olanı; benim ‘Amerika Beşlisi’ dediğim Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya, Arjantin ve Guyana’dan muazzam miktarda petrol üretimi piyasaya giriyor. OPEC dışındaki bu ülkelerden gelen büyük üretim ve zayıf talep, fiyatların aşağı düşmesi demektir.”

Jeopolitik gerilimlerin zirve yaptığı, Ortadoğu, Rusya-Ukrayna ve Latin Amerika’daki çatışmaların sürdüğü bir dönemde petrol fiyatlarının 80 dolarlardan 60 dolarlar seviyesine gerilediğine işaret eden Birol, “Eğer çok büyük sürprizler olmaz ise 2026 yılında da bu seviyelerdeki petrol piyasalarını görebiliriz. Çünkü piyasada çok fazla petrol var” değerlendirmesinde bulundu.

Birol, uzun vadede petrol talebinin seyrini belirleyecek en kritik faktörün ulaştırma sektöründeki elektrifikasyon hızı olacağını, zira ulaştırmanın tek başına küresel petrol tüketiminin yüzde 45’ini temsil ettiğini kaydetti.

“Doğalgaz piyasası alıcıların piyasasına dönüşecek”

Doğalgaz piyasalarında tüketiciler açısından çok daha rahat bir döneme girildiğini müjdeleyen Birol, önümüzdeki beş yıl içinde piyasaya girecek LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) miktarının, son 40 yılda piyasaya giren gazın yarısına denk olduğunu açıkladı. Özellikle ABD, Katar ve Kanada kaynaklı 300 milyar metreküplük devasa bir gaz arzının yolda olduğunu belirten Birol, piyasa dinamiklerinin değiştiğini şu sözlerle anlattı:

“Bu gelecek olan gazın yüzde 75’i ‘flexible’ dediğimiz, varış yeri kısıtlaması olmayan gazdır. Yani A ülkesinden B ülkesine gitme zorunluluğu yok; parayı bastıran alacak. Doğalgaz piyasaları uzun yıllar satıcıların piyasasıydı, şimdi alıcıların piyasasına dönüşecek ve alıcıların elleri güçlenecek.”

“Çin, kömür konusunda hala ısrarcı”

Kömür piyasalarını da değerlendiren Birol, bazı ülkelerde tüketim hızla düşerken bazılarında üretimin sürdüğünü ifade etti.

Dünya kömür tüketiminin yüzde 65’inin tek başına Çin’den kaynaklandığını, geri kalan yüzde 35’in ise diğer tüm ülkelerin toplamı olduğunu hatırlatan Birol, “Kömür demek aslında Çin demek. Çin bu konuda hala ısrarcı. ABD’de iç piyasa doğalgaz fiyatlarının yükselmesiyle kömürde hafif bir artış var ancak dünyanın geri kalanında düşüş sürüyor. Bu yatay seyrin birkaç yıl daha devam edeceğini öngörüyoruz” dedi.

“Dünya resmen elektrik çağına giriyor”

Konuşmasının en kapsamlı bölümünü elektrik talebindeki patlamaya ayıran Birol, dünyanın “elektrik çağına” girdiğini ilan etti.

Geçmiş 10 yılda toplam enerji talebinden iki kat hızlı büyüyen elektrik talebinin, önümüzdeki 10 yılda enerji talebinden altı kat daha hızlı büyüyeceğini açıklayan Birol, bu devasa artışın arkasındaki üç yeni tetikleyiciyi detaylandırdı:

1. Yapay zeka ve veri merkezleri:

“Yapay zeka, insanların şimdiye kadar bulduğu en sonuç getirici teknolojik buluş olabilir. Yapay zeka demek, veri merkezleri demektir. Orta ölçekli bir veri merkezi, 100 bin kişilik bir şehir kadar elektrik tüketiyor. Veri merkezleri dünyanın her tarafında mantar gibi bitiyor. Ülkeler arasındaki rekabeti iki şey belirleyecek: Teknolojide kim önde ve kimin elektriği var?”

Çin’in elektrik altyapısı konusunda Avrupa ve ABD’den önde olduğunu belirten Birol, tedarik zincirindeki farkı şu örnekle anlattı: “Bugün Avrupa veya Amerika’da bir transformatör veya gaz türbini siparişi verseniz ‘2030’dan önce gelme’ derler. Çin’de ise iki hafta sonra alabilirsiniz.”

2. Klima kullanımı:

İkinci büyük tetikleyicinin klima kullanımı olduğunu belirten Birol, gelir seviyesi artan ülkelerde ve iklim değişikliği etkisiyle klima talebinin patladığını söyledi.

Birol, “Amerika ve Japonya’da evlerin yüzde 90’ında klima varken; Nijerya’da yüzde 5, Hindistan ve Endonezya’da yüzde 20 seviyesinde. Bu ülkelerde refah arttıkça klima sayısı da artacak ve bu durum elektrik talebini yukarı çekecek” ifadelerini kullandı.

3. Elektrikli araçlar ve otomotivdeki dönüşüm:

Otomotiv sektörünün tarihsel bir dönüşüm yaşadığını ifade eden Birol, Çin’in artık dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi konumuna yükseldiğini vurguladı. Dünyada üretilen her 10 araçtan 5’inin Çin’de imal edildiğini belirten Birol, elektrikli araçların pazar payındaki artışa dikkat çekti:

“Beş yıl önce dünyada satılan her 100 arabadan 5’i elektrikliydi. Bu yıl oran yüzde 25’e çıktı. Yeni pazar artık zengin ülkeler değil; Asya ve Latin Amerika gibi gelişmekte olan ülkeler. Bu dönüşümle birlikte, sektöre yıllardır hükmeden bazı lider şirketlerin ciddi ekonomik sarsıntılar yaşadığını görebiliriz.”

Birol, bu artan elektrik talebinin karşılanmasında yenilenebilir enerjinin başrolü oynayacağını, 2025 yılında dünyada yeni kurulan santrallerin yüzde 85’inden fazlasının güneş, rüzgar ve diğer yenilenebilir kaynaklardan oluşacağını belirtti.

“Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biri”

IEA’nın üç yıl önce nükleerin geri döneceğini öngördüğünü, o dönemde “rüzgarın tersten esmesine” rağmen bu tahmini yaptıklarını hatırlatan Birol, 2025 yılının nükleer elektrik üretiminde tüm zamanların rekorunun kırılacağı yıl olacağını açıkladı.

Nükleere olan ilginin somutlaştığını anlatmak için ocak ayındaki programından üç örnek veren Birol, şunları kaydetti:

“Ocağın ilk haftasında Japonya’ya giderek, Fukuşima sonrası kapatılan santrallerin açılması konusunu görüşeceğim. Özellikle dünyanın en büyük nükleer santrali olan 8 GW’lık tesisin yeniden devreye alınması için Japon hükümeti görüşlerimizi almak istedi. Bir sonraki hafta Stockholm’e giderek İsveç Başbakanı ve Kralı ile görüşeceğim; İsveç, yüzde 40 olan nükleer payını daha da artırmak ve yeni reaktörler kurmak istiyor. Üçüncü olarak, Davos Dünya Ekonomi Forumu’nda 11 yıldır Enerji Kurulu Başkanıyım ve ilk kez Davos’ta özel bir nükleer oturumu düzenleyeceğiz. En fazla rağbet gören oturum bu oldu.”

Türkiye’nin nükleer enerji stratejisine de tam destek veren Birol, “Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biridir. Hem elektrik talebinin karşılanması, hem çevre emisyonları, hem de jeopolitik ağırlık açısından son derece önemlidir” dedi.

“Nadir toprak elementlerinde Çin’in muazzam bir hakimiyeti söz konusu”

Ajans olarak beş yıl önce kritik mineraller birimi kurduklarını ve bütçelerinin önemli bir kısmını buraya ayırdıklarını belirten Birol, IEA’nın “iyi bir burnu” olduğunu ifade etti. Kritik minerallerin sadece temiz enerji teknolojileri için değil, savunma sanayii, dronlar ve çipler için de hayati önem taşıdığını vurguladı.

Çin’in bu alanda hem maden erişimi hem de rafinaj kapasitesiyle diğer ülkelerden en az 10 yıl ileride olduğunu belirten Birol, Batı dünyasının yaptığı yatırımlara rağmen tablonun kısa vadede değişmeyeceğini şu verilerle ortaya koydu:

“Nadir toprak elementlerinde Çin’in dünya rafinaj sektöründeki payı yüzde 92. Amerika, Kanada, Avustralya ve Avrupa’daki planlanan tüm yeni projeler zamanında ve eksiksiz hayata geçse bile, 2035 yılında Çin’in payı ancak yüzde 75’e düşecek. Yani hala muazzam bir hakimiyet söz konusu. Rafinaj sektörü kirli ve zor bir iştir; herkes kolay kolay ülkesinde kuramaz.”

Çin’in geçen nisan ayında getirdiği ihracat kısıtlamasını hatırlatan Birol, “Bizim Türkçede ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ sözü vardır. Çin’in aldığı o karar, otomotiv sektörü başta olmak üzere herkese bu işin ne kadar ciddi olduğunu hatırlattı. Böyle bir gücü arkasında bulunduran bir ülke, masaya oturduğunda diğerlerine nazaran çok daha rahat oturur” uyarısında bulundu.

“İklim değişikliği endişe verici ancak geçici bir trend”

Konuşmasının son bölümünde iklim değişikliğine değinen Birol, 2025’in dünyanın en sıcak ikinci yılı olduğunu, orman yangınları, kuraklık ve sel gibi ekstrem hava olaylarının şiddetinin arttığını belirtti.

Buna karşın, iklim değişikliğinin dünya liderlerinin gündemindeki yerinin jeopolitik gerilimler nedeniyle aşağı doğru kaydığını ifade eden Birol, bu durumu endişe verici ancak geçici bir trend olarak niteledi.

Türkiye’nin Avustralya ile birlikte COP31 başkanlığına adaylığını “son derece isabetli” bulduğunu belirten Birol, sözlerini şöyle tamamladı:

“Türkiye’nin bu organizasyona ev sahipliği yapmasının ülkemiz ve dünya açısından önemli bir şans olduğunu düşünüyorum. Umudum odur ki Türkiye, hem iklim değişikliğini dünya gündeminde hak ettiği yere getirir hem de finansman konusunda gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü rolü oynar. Türkiye’nin güneş, rüzgar ve jeotermalde muazzam kaynakları var; yenilenebilir enerji ve nükleerle birlikte olumlu adımlar atmaya devam edeceğimize inanıyorum.”

Çok Okunanlar

Exit mobile version