Diplomasi
IEA Başkanı Birol: Dünya resmen elektrik çağına giriyor

Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen konferansta konuşan IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, küresel enerji piyasalarının benzeri görülmemiş bir jeopolitik baskı altında olduğunu belirterek dünyanın resmen “elektrik çağına” girdiğini söyledi.
Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen 19. IICEC Konferansı, “Dünyada ve Türkiye’de Enerji Güvenliğinin Bugünü ve Yarını: Kritik Minerallerde Riskler ve Çözümler” başlığıyla Sabancı Center’da gerçekleştirildi.
Harici Medya’nın da katılım gösterdiği ve küresel ve bölgesel enerji dinamiklerinin masaya yatırıldığı konferansın açılış konuşmalarını T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Alparslan Bayraktar, Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Dr. Fatih Birol yaptı.
IICEC Direktörü Bora Şekip Güray ise etkinlikte “Türkiye Kritik Enerji Mineralleri Görünümü 2025” raporunun öne çıkan bulgularını paylaşarak, enerji dönüşümünde kritik minerallerin taşıdığı stratejik önemi verilerle ortaya koydu.
“Jeopolitika bir kara bulut gibi sektörün üzerine çöktü”
Kürsüye gelen IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, konuşmasına dünya enerji piyasalarını etkileyen yedi ana başlığı detaylandırmadan önce, mevcut konjonktürün enerji sektörü üzerindeki baskısına dikkat çekerek başladı.
Enerji ile jeopolitikanın tarih boyunca iç içe olduğunu ancak bugünkü tablonun geçmiş krizlerden farklılaştığını belirten Birol, durumu şu ifadelerle tanımladı:
“Enerjiyle direkt alakası olmasa bile enerjiyi bugünlerde çok fazla etkileyen bir konudan bahsetmek istiyorum. O da jeopolitikanın bir kara bulut gibi dünya enerji sektörünün üstüne gelmesi. Petrol krizi yaşadık, doğalgaz krizleri yaşadık ama hepsinin bir araya geldiği ve jeopolitikanın enerji sektörünü bu kadar etkilediği bir dönem olmadı. Aynı anda petrolde, doğalgazda ve kritik minerallerde bunu görüyoruz.”
Dünya politik sisteminde köklü bir değişim yaşandığını, yıllardır süren ittifakların gevşediğini veya dağıldığını, buna karşılık ülkeler arasında sürpriz yeni ittifakların doğduğunu vurgulayan Birol, “Jeopolitikanın enerji üzerindeki koyu ve uzun gölgesi, her gün enerji karar vericilerine kendini hissettiriyor. Enerji güvenliği, önümüzdeki yıllarda daha da önemli olacak” dedi.
Petrolde “Amerikan Beşlisi” etkisi
Petrol piyasalarına ilişkin geçen yıl yaptıkları öngörülerin doğrulandığını hatırlatan Birol, arzın bollaşacağı ve fiyatların düşeceği yönündeki tahminlerinin gerçekleştiğini belirtti. Birol, petrol piyasalarındaki bu rahatlamanın iki temel nedeni olduğunu söyledi:
“Birincisi, talep büyümesi özellikle Çin kaynaklı nedenlerle yavaşlıyor. İkincisi ve son derece basit olanı; benim ‘Amerika Beşlisi’ dediğim Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya, Arjantin ve Guyana’dan muazzam miktarda petrol üretimi piyasaya giriyor. OPEC dışındaki bu ülkelerden gelen büyük üretim ve zayıf talep, fiyatların aşağı düşmesi demektir.”
Jeopolitik gerilimlerin zirve yaptığı, Ortadoğu, Rusya-Ukrayna ve Latin Amerika’daki çatışmaların sürdüğü bir dönemde petrol fiyatlarının 80 dolarlardan 60 dolarlar seviyesine gerilediğine işaret eden Birol, “Eğer çok büyük sürprizler olmaz ise 2026 yılında da bu seviyelerdeki petrol piyasalarını görebiliriz. Çünkü piyasada çok fazla petrol var” değerlendirmesinde bulundu.
Birol, uzun vadede petrol talebinin seyrini belirleyecek en kritik faktörün ulaştırma sektöründeki elektrifikasyon hızı olacağını, zira ulaştırmanın tek başına küresel petrol tüketiminin yüzde 45’ini temsil ettiğini kaydetti.
“Doğalgaz piyasası alıcıların piyasasına dönüşecek”
Doğalgaz piyasalarında tüketiciler açısından çok daha rahat bir döneme girildiğini müjdeleyen Birol, önümüzdeki beş yıl içinde piyasaya girecek LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) miktarının, son 40 yılda piyasaya giren gazın yarısına denk olduğunu açıkladı. Özellikle ABD, Katar ve Kanada kaynaklı 300 milyar metreküplük devasa bir gaz arzının yolda olduğunu belirten Birol, piyasa dinamiklerinin değiştiğini şu sözlerle anlattı:
“Bu gelecek olan gazın yüzde 75’i ‘flexible’ dediğimiz, varış yeri kısıtlaması olmayan gazdır. Yani A ülkesinden B ülkesine gitme zorunluluğu yok; parayı bastıran alacak. Doğalgaz piyasaları uzun yıllar satıcıların piyasasıydı, şimdi alıcıların piyasasına dönüşecek ve alıcıların elleri güçlenecek.”
“Çin, kömür konusunda hala ısrarcı”
Kömür piyasalarını da değerlendiren Birol, bazı ülkelerde tüketim hızla düşerken bazılarında üretimin sürdüğünü ifade etti.
Dünya kömür tüketiminin yüzde 65’inin tek başına Çin’den kaynaklandığını, geri kalan yüzde 35’in ise diğer tüm ülkelerin toplamı olduğunu hatırlatan Birol, “Kömür demek aslında Çin demek. Çin bu konuda hala ısrarcı. ABD’de iç piyasa doğalgaz fiyatlarının yükselmesiyle kömürde hafif bir artış var ancak dünyanın geri kalanında düşüş sürüyor. Bu yatay seyrin birkaç yıl daha devam edeceğini öngörüyoruz” dedi.
“Dünya resmen elektrik çağına giriyor”
Konuşmasının en kapsamlı bölümünü elektrik talebindeki patlamaya ayıran Birol, dünyanın “elektrik çağına” girdiğini ilan etti.
Geçmiş 10 yılda toplam enerji talebinden iki kat hızlı büyüyen elektrik talebinin, önümüzdeki 10 yılda enerji talebinden altı kat daha hızlı büyüyeceğini açıklayan Birol, bu devasa artışın arkasındaki üç yeni tetikleyiciyi detaylandırdı:
1. Yapay zeka ve veri merkezleri:
“Yapay zeka, insanların şimdiye kadar bulduğu en sonuç getirici teknolojik buluş olabilir. Yapay zeka demek, veri merkezleri demektir. Orta ölçekli bir veri merkezi, 100 bin kişilik bir şehir kadar elektrik tüketiyor. Veri merkezleri dünyanın her tarafında mantar gibi bitiyor. Ülkeler arasındaki rekabeti iki şey belirleyecek: Teknolojide kim önde ve kimin elektriği var?”
Çin’in elektrik altyapısı konusunda Avrupa ve ABD’den önde olduğunu belirten Birol, tedarik zincirindeki farkı şu örnekle anlattı: “Bugün Avrupa veya Amerika’da bir transformatör veya gaz türbini siparişi verseniz ‘2030’dan önce gelme’ derler. Çin’de ise iki hafta sonra alabilirsiniz.”
2. Klima kullanımı:
İkinci büyük tetikleyicinin klima kullanımı olduğunu belirten Birol, gelir seviyesi artan ülkelerde ve iklim değişikliği etkisiyle klima talebinin patladığını söyledi.
Birol, “Amerika ve Japonya’da evlerin yüzde 90’ında klima varken; Nijerya’da yüzde 5, Hindistan ve Endonezya’da yüzde 20 seviyesinde. Bu ülkelerde refah arttıkça klima sayısı da artacak ve bu durum elektrik talebini yukarı çekecek” ifadelerini kullandı.
3. Elektrikli araçlar ve otomotivdeki dönüşüm:
Otomotiv sektörünün tarihsel bir dönüşüm yaşadığını ifade eden Birol, Çin’in artık dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi konumuna yükseldiğini vurguladı. Dünyada üretilen her 10 araçtan 5’inin Çin’de imal edildiğini belirten Birol, elektrikli araçların pazar payındaki artışa dikkat çekti:
“Beş yıl önce dünyada satılan her 100 arabadan 5’i elektrikliydi. Bu yıl oran yüzde 25’e çıktı. Yeni pazar artık zengin ülkeler değil; Asya ve Latin Amerika gibi gelişmekte olan ülkeler. Bu dönüşümle birlikte, sektöre yıllardır hükmeden bazı lider şirketlerin ciddi ekonomik sarsıntılar yaşadığını görebiliriz.”
Birol, bu artan elektrik talebinin karşılanmasında yenilenebilir enerjinin başrolü oynayacağını, 2025 yılında dünyada yeni kurulan santrallerin yüzde 85’inden fazlasının güneş, rüzgar ve diğer yenilenebilir kaynaklardan oluşacağını belirtti.
“Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biri”
IEA’nın üç yıl önce nükleerin geri döneceğini öngördüğünü, o dönemde “rüzgarın tersten esmesine” rağmen bu tahmini yaptıklarını hatırlatan Birol, 2025 yılının nükleer elektrik üretiminde tüm zamanların rekorunun kırılacağı yıl olacağını açıkladı.
Nükleere olan ilginin somutlaştığını anlatmak için ocak ayındaki programından üç örnek veren Birol, şunları kaydetti:
“Ocağın ilk haftasında Japonya’ya giderek, Fukuşima sonrası kapatılan santrallerin açılması konusunu görüşeceğim. Özellikle dünyanın en büyük nükleer santrali olan 8 GW’lık tesisin yeniden devreye alınması için Japon hükümeti görüşlerimizi almak istedi. Bir sonraki hafta Stockholm’e giderek İsveç Başbakanı ve Kralı ile görüşeceğim; İsveç, yüzde 40 olan nükleer payını daha da artırmak ve yeni reaktörler kurmak istiyor. Üçüncü olarak, Davos Dünya Ekonomi Forumu’nda 11 yıldır Enerji Kurulu Başkanıyım ve ilk kez Davos’ta özel bir nükleer oturumu düzenleyeceğiz. En fazla rağbet gören oturum bu oldu.”
Türkiye’nin nükleer enerji stratejisine de tam destek veren Birol, “Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biridir. Hem elektrik talebinin karşılanması, hem çevre emisyonları, hem de jeopolitik ağırlık açısından son derece önemlidir” dedi.
“Nadir toprak elementlerinde Çin’in muazzam bir hakimiyeti söz konusu”
Ajans olarak beş yıl önce kritik mineraller birimi kurduklarını ve bütçelerinin önemli bir kısmını buraya ayırdıklarını belirten Birol, IEA’nın “iyi bir burnu” olduğunu ifade etti. Kritik minerallerin sadece temiz enerji teknolojileri için değil, savunma sanayii, dronlar ve çipler için de hayati önem taşıdığını vurguladı.
Çin’in bu alanda hem maden erişimi hem de rafinaj kapasitesiyle diğer ülkelerden en az 10 yıl ileride olduğunu belirten Birol, Batı dünyasının yaptığı yatırımlara rağmen tablonun kısa vadede değişmeyeceğini şu verilerle ortaya koydu:
“Nadir toprak elementlerinde Çin’in dünya rafinaj sektöründeki payı yüzde 92. Amerika, Kanada, Avustralya ve Avrupa’daki planlanan tüm yeni projeler zamanında ve eksiksiz hayata geçse bile, 2035 yılında Çin’in payı ancak yüzde 75’e düşecek. Yani hala muazzam bir hakimiyet söz konusu. Rafinaj sektörü kirli ve zor bir iştir; herkes kolay kolay ülkesinde kuramaz.”
Çin’in geçen nisan ayında getirdiği ihracat kısıtlamasını hatırlatan Birol, “Bizim Türkçede ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ sözü vardır. Çin’in aldığı o karar, otomotiv sektörü başta olmak üzere herkese bu işin ne kadar ciddi olduğunu hatırlattı. Böyle bir gücü arkasında bulunduran bir ülke, masaya oturduğunda diğerlerine nazaran çok daha rahat oturur” uyarısında bulundu.
“İklim değişikliği endişe verici ancak geçici bir trend”
Konuşmasının son bölümünde iklim değişikliğine değinen Birol, 2025’in dünyanın en sıcak ikinci yılı olduğunu, orman yangınları, kuraklık ve sel gibi ekstrem hava olaylarının şiddetinin arttığını belirtti.
Buna karşın, iklim değişikliğinin dünya liderlerinin gündemindeki yerinin jeopolitik gerilimler nedeniyle aşağı doğru kaydığını ifade eden Birol, bu durumu endişe verici ancak geçici bir trend olarak niteledi.
Türkiye’nin Avustralya ile birlikte COP31 başkanlığına adaylığını “son derece isabetli” bulduğunu belirten Birol, sözlerini şöyle tamamladı:
“Türkiye’nin bu organizasyona ev sahipliği yapmasının ülkemiz ve dünya açısından önemli bir şans olduğunu düşünüyorum. Umudum odur ki Türkiye, hem iklim değişikliğini dünya gündeminde hak ettiği yere getirir hem de finansman konusunda gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü rolü oynar. Türkiye’nin güneş, rüzgar ve jeotermalde muazzam kaynakları var; yenilenebilir enerji ve nükleerle birlikte olumlu adımlar atmaya devam edeceğimize inanıyorum.”
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası












