Görüş
İkinci Trump Dönemi: Çok kutupluluk mu maksimum çıkar mı?
ABD hegemonyası, uzun yıllardır uluslararası sistemde çok kutupluluk karşısında yerini güçlü kılma ya da koruma çabası içerisindedir. Bunun belki de en net göstergesi, sistemde Trump etkisinin hissedildiği dönemler olarak görülmelidir. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde sisteme meydan okuyan tavrı, aslında var olan yapı içinde ABD hegemonyasının zayıfladığı bir imajdan ziyade, sistemde Monroe Doktrini kapsamında kendi içine dönen bir ABD imajı yaratmıştır.
Ancak Biden dönemiyle birlikte bu imaj değişti. ABD, hegemonyasının sorgulanması gerektiği bir sistemde, ontolojik sorunlarla karşı karşıya kalan bir aktör gibi, yeniden Soğuk Savaş söylemlerinin yaratıldığı bir sistem kurgulamıştır.
Bu kapsamda ABD, özellikle karşısında yeni bir “öteki ekseni” yarattı. Esasında bu eksen zaten vardı, ancak doğrudan adı konan ve hızla ötekileşen bir kesim değildi. Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore arasında 2020 itibarıyla gelişen stratejik iş birliği, küresel sistemin yeni kutbu ya da yeni ötekisi olarak konumlandırılmaya başlandı. Elbette buradaki en kilit konu, Batı ve ABD karşısında yer alan, yaptırımlarla sistem dışına itilen ülkeler olmalarıdır. Biden, özellikle Rusya ve İran bağlamında saha gelişmeleri üzerinden sürece dahil oldu. Rusya karşısında Batı ile ortak hareket ederek Ukrayna üzerinde bir vekalet savaşı yaratırken, İran için ise İsrail’in öne çıktığı bir süreç başlattı. Aslında bu durum, Soğuk Savaş’ın ikinci versiyonu olarak 21. yüzyılda kendini gösteren bir Soğuk Savaş kırılması oldu denebilir.
Trump’ın Kasım 2024 tarihinde yeniden başkan seçilmesi ile sistemde var olan ötekilikler de yeniden tanımlanmaya başladı. Özellikle ABD için, Biden dönemi askeri alandaki saldırganlık ve yaratılan tehditler yeniden yorumlanmaya başladı denebilir. Bu açıdan bu analizde temel odağımız sistemde var olan Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore ekseninde oluşturulan ‘öteki’ kutbun Trump dönemi içinde yok edilip edilemeyeceğidir.
“Batı Karşıtları Ekseni” Yaratımı
Soğuk Savaş dönemi içinde aktörler, iki kutuplu bir sistemin doğu ve batı ayrımını yarattığı bir gerçeklik içinde süreci yaşadılar. Bir tarafta, Doğu Bloku SSCB liderliğinde kendi sistemini ve ideolojik yaklaşımını “Demir Perde” ardında yürütürken, diğer tarafta kapitalizmin temsilcisi, liberal demokrasinin merkezi olan Batı, ABD liderliğinde sistemde yerini almıştı. Ancak ekonomik güç, şüphesiz bu dönemin en büyük belirleyicisi oldu ve Soğuk Savaş’ın Doğu Kutbu, realizmin güç mücadelesi içinde kendine yer bulamadı.
Soğuk Savaş ile sembolleşen Berlin Duvarı’nın 1989 yılında yıkılması, sonun başlangıcı oldu. 20. yüzyılın son on yılı, Soğuk Savaş’ın SSCB’nin çöküşü ile sona ermesiyle birlikte, sistemde tek hegemon güç olarak ABD ve Batı’nın yoluna devam etmesiyle şekillendi. 21. yüzyıla dünya, tek kutuplu bir güç dengesi ile girdi. Ancak bu güç, arka planda Çin ve Rusya Federasyonu’nun çok kutuplu sistem söylemleriyle ilerleyen bir alanda varlığını sürdürdü.
Çok kutupluluk ya da çok merkezlilik, Batı’nın hâkim konumuna karşı bir duruştan ziyade, aslında sistemde her aktörün yer aldığı ve söz sahibi olduğu bir yapının gerekliliği olarak görülmeliydi. Çünkü en temel sorun, kuzey-güney ayrımı gibi ekonomik ötekiliklerin sosyo-kültürel alanlarla birlikte okunmasındaki zorluktu.
Nitekim, Rusya’nın siyasi kültüründe yer alan güç merkezi olma konumunun 21. yüzyılda Vladimir Putin ile somutlaştırılması, 2007 yılında Münih Zirvesi’nde kendini gösterdi ve Rusya, en azından kendi bölgesi ekseninde Batı’ya meydan okumaya başladı. Öte yandan, Çin ise Soğuk Savaş dönemindeki Mao dönemi Çin’inden, modern ticari bir aktöre dönüşerek, Soğuk Savaş’ın iki ideolojik kutbunu karma hale getiren bir güç merkezi odağında ilerledi.
Dolayısıyla, 2010 itibarıyla sistemde kendine yer bulmak isteyen yeni aktörlerin güç sistemine entegre olma çabaları ortaya çıkmaya başladı. Bu noktada, özellikle bölgesel anlamda örgütlenmelerin şüphesiz en dikkat çeken etkiyi yarattığı söylenebilir. Batı’ya karşı bir duruştan ziyade, Batı’ya alternatif olma hedefiyle özellikle Afro-Avrasya coğrafyası öne çıkan bir alan haline geldi.
Ancak, Doğu ve Batı arasında yeni bir kırılmanın yakın olduğu gerçeği, Batı dünyasında özellikle 2013 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesiyle kısmen anlaşılmaya başlandı denebilir. Ancak asıl kopuş, 2022 yılının Şubat ayında Vladimir Putin’in “özel askeri operasyon” adı altında Ukrayna savaşını başlatmasıyla gerçekleşti. Dünyanın yeniden iki farklı bloka ayrıldığını söylemek çok da hatalı olmayacaktır.
Bu kapsamda, mevcut güç yapısına İran ve Kuzey Kore de eklendiğinde, Batı karşısında yeni bir güç ekseni olarak okunmaktadır. Bu dört devletin otoriter yapıları da denkleme dahil edildiğinde, Batı’nın liberalizmini bir tehdit olarak görmekte ve kendi rejimlerini korumak adına birbirlerine ekonomik ve siyasi destek sağlamaktadır. Bu durum, yeni bir Soğuk Savaş dönemine işaret etmektedir.
Bu oluşan eksen, mevcut yapısıyla Batı karşısında “Batı karşıtları ekseni” ya da “ayrılmışlar” olarak görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir konu ise İran, Kuzey Kore ve Rusya’nın Batı’nın yatırımları ve ekonomik sistemine karşı konumlanmış olmasıdır. Peki, Çin’i bu denklemde nasıl değerlendirmeliyiz? Çin, ticaret savaşlarının ana aktörü olarak ABD tarafından “öteki” olarak etiketlenmektedir.
Nitekim, bu dört ülke üzerinden bir “ötekiler” bloğunun yaratılmış olması, sistemde bu durumun farklı başlıklar altında okunmasını da zorunlu kılmaktadır. Bunlardan ilki, BRICS’in sunduğu fırsatları değerlendirerek Batı’nın egemenliğine karşı alternatif bir güç oluşturma çabasıdır. Bu çabanın başını Rusya ve Çin çekmektedir. İran’ın da BRICS platformuna katılması, onun da özellikle ticari ve siyasi alanda Batı dışındaki aktörler grubuna dahil olarak sistemde etkili olma girişimini yadsınamaz hale getirmektedir. Elbette en önemli konu BRICS in bir platform olarak sistemdeki etkisidir. Bu açıdan dünya nüfusunun %41,13’üne ve küresel GSYİH’nin %37,3’üne sahip olması nedeniyle önemli bir potansiyele sahiptir. En büyük avantajlarından biri, Batı bloğuna üye olmayan ülkeler için siyasi ve iktisadi bir alternatif sunmasıdır.
Kuzey Kore’ye gelecek olursak, özellikle Rusya-Ukrayna savaşında önemli bir aktör olarak öne çıkması, Batı’nın dikkatini çeken bir gelişme olmuştur. Kuzey Kore’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren süregelen “öteki” konumu düşünüldüğünde, Çin ile olan tarihi ve jeopolitik bağlarına, Rusya ile olan ilişkisi de eklenmiştir. Batı açısından bu iki ülke ile ilişkilerinin yanı sıra en önemli konu şüphesiz Kuzey Kore’nin nükleer geliştirme ve nükleer silaha sahip olma girişimleridir. Bu durum, doğal olarak, Batı için tehdit seviyesini artırmıştır.
Ayrıca Kuzey Kore, kapsamlı BM yaptırımlarını aşma adına Rusya’ya, Rusya-Ukrayna savaşı sırasında sağladığı mühimmat ve top mermileri ile kendine bir alan yaratmaktadır. İki ülke arasında yaptırımlar üzerinden bir ekonomik pragmatizm oluşmuştur. Bu durum, İran ve Rusya ilişkileri ekseninde de görülebilir. Özellikle Kuzey Kore’nin, tıpkı İran gibi, nükleere sahip olma amacı, burada belki de en belirleyici noktalardan biri olmuş ve bu nedenle Batı tarafından bu iki ülkeye yönelik yaptırımlar hızla başlatılmıştır. Kısacası, “ötekilerin” ortak noktası olarak Batı yaptırımları desek yerinde olacaktır.
“Batı Karşıtları Ekseni” ve Trump
Görüldüğü gibi, uluslararası sistemde doğrudan ya da dolaylı olarak bir çok merkezlilik oluşumu söz konusudur. Bu durum, özellikle BRICS+ gibi platformlar sayesinde daha görünür hale gelmiştir. Ancak Trump dönemi için, çok merkezlilikten ziyade, eksenlerin ticari konum ve güçlerine odaklanmak daha mantıklı olacaktır. Çünkü Trump, öngörülemeyen bir iş insanı profiliyle hareket ederek, sistemde kendi çıkarlarını maksimize etme odaklı bir yaklaşım sergilemiştir. Bu bağlamda, mevcut eksen oluşumlarının gücü ve etkisi kadar, Trump’ın bu eksenleri kullanabilirliği ya da etki alanlarını şekillendirme çabaları da önemlidir.
Çin, bu açıdan, ABD için bir ticaret savaşı aktörü konumundadır. Bu nedenle, Trump’ın Kuzey Kutbu ve Panama açılımları, Çin’i kontrol etme amacının bir yansıması olarak görülebilir. Rusya’ya bakıldığında ise, Trump için Rusya’nın bir müttefik konumunda olup olmadığı tartışmalı olsa da, en temel mesele, Rusya’yı Çin’den uzaklaştırma ve kendi ekseni içinde daha makul bir çerçevede tutma çabasıdır. Örneğin, Rusya-Ukrayna savaşını bitirme noktasında izlenen politikalar, bu kontrollü eksen yaklaşımını destekler niteliktedir. Dolayısıyla, eksen kaymasından ziyade kontrollü bir eksen yönetimi anlayışının varlığından söz edilebilir.
Son olarak, İran ve Kuzey Kore, Trump yönetiminin yaklaşımında benzer ekonomik ve stratejik odaklarla ele alınsa da, Trump’ın İran’a yönelik politikalarının oldukça katı bir perspektife sahip olduğu söylenebilir. Bu durum, Trump döneminde İran’a uygulanan ağır yaptırımlar ve sert söylemlerle açıkça ortaya konmuştur.
Şüphesiz, yaptırımların sona erdirilmesi her iki aktör için de önemlidir. Ancak, İran’ın özellikle Pezeşkiyan ile birlikte Batı ile uzlaşma alanlarını görme yaklaşımı dikkat çekmektedir. Bu açıdan, önümüzdeki süreçte Trump ile kısmen de olsa bir normalleşme olmasa da, en azından küçük bir yumuşama söz konusu olabilir mi bilinmez ancak Trump’ın Biden döneminde İsrail ve İran misillemesindeki tavrı ilişkilerin çok da olumlu bir seyir izlemeyeceği görüntüsünü sunmuştur.
Öte yandan, Kuzey Kore, İran’dan daha net bir şekilde değerlendirilebilir. Çünkü Trump, görevdeyken Kuzey Kore’ye geçen ilk ABD Başkanı olmuştur. Daha önce Jimmy Carter, 1994 yılında Kuzey Kore’ye bir ziyaret gerçekleştirmiştir, ancak bu ziyaret başkanlığı sonrasında gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın başkanlık dönemindeki yaklaşımları, Soğuk Savaş dönemindeki düşmanlık veya ötekileştirme anlayışının farklı bir boyutunu ortaya koymuştur. Bu dönemde Kuzey Kore özelinde verilen olumlu mesajlar dikkat çekicidir. Ayrıca, Trump’ın, Çin’in bir diğer müttefiki olarak görülen Kuzey Kore ile ilişkileri artırma yönündeki adımları da bu politikanın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Trump’ın yeni dönemde Batı karşısında var olan eksenlerden ziyade, maksimum fayda sağlayacak alanlara odaklanan bir politik temel oluşturduğu söylenebilir. Uluslararası ilişkilerde temel belirleyicinin dostluk ya da düşmanlık değil, çıkarlar olduğu göz önünde bulundurulursa, önümüzdeki süreçte bu eksen bağlamında çıkarların şekillendirdiği bir dönem bizi beklemektedir.
