Dünya Basını

İktisatçı Carlos Hernandez: Kamu borcu toplum için tehlike değil faydalı bir araçtır

Yayınlanma

“İtibari Sosyalizm” kitabının yazarı Carlos Garcia Hernandez, Modern Para Teorisi çerçevesinde kamu borcu, enflasyon ve tam istihdam arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir analizle değerlendirdi. Hernandez, paranın kısıtlı bir emtia değil, merkez bankası kayıtlarındaki dijital girdiler olduğunu belirterek, para egemenliğine sahip devletlerin kendi para birimlerinde borçlanmalarının iflas riski taşımadığını ve toplumsal refah için anahtar niteliğinde olduğunu ifade etti.

“Fiat Socialism: Achieving the Goals of Socialism Through Modern Monetary Theory” (İtibari Sosyalizm: Modern Para Teorisi Aracılığıyla Sosyalizmin Hedeflerine Ulaşmak) kitabının yazarı Carlos Garcia Hernandez, katıldığı özel bir oturumda Modern Para Teorisi’nin (MMT) temel prensiplerini ve bu teorinin geleneksel neoklasik iktisadi yaklaşımlardan ayrıştığı noktaları analiz etti.

Hernandez, paranın ontolojik doğası, kamu borcunun toplumsal işlevi ve enflasyonun tetikleyici unsurları üzerine kurulu olan ana akım iktisadi varsayımların, modern ekonomilerin işleyişini açıklamakta yetersiz kaldığını ve halkçı politikaların önünde yapay bir engel teşkil ettiğini dile getirdi.

“Para bir emtia değil, merkez bankasındaki dijital girdilerdir”

Modern Para Teorisi’nin parayı altın, gümüş veya herhangi bir kısıtlı emtia olarak görmediğini vurgulayan Hernandez, paranın modern dünyadaki karşılığının merkez bankası kayıtlarındaki sayısal veriler olduğunu belirtti. Hernandez, para egemenliği kavramını şu sözlerle açıkladı:

“Modern Para Teorisi perspektifinden bakıldığında para bir emtia değildir; para, yalnızca merkez bankasındaki tuş vuruşları, yani dijital girdilerdir. Bu noktada para ihraç eden bir hükümetin parasının bitmesi teknik olarak imkansızdır, çünkü merkez bankasındaki o tuş vuruşlarının veya sayısal girdilerin tükenmesi söz konusu olamaz. Biz buna parasal egemenlik diyoruz. Para egemenliğine sahip bir hükümet ve onun merkez bankası, herhangi bir dış kaynağa veya emtiaya ihtiyaç duymadan, istediği miktarda parayı piyasaya sürebilir. Bu para ne altına ne gümüşe ne de başka bir fiziksel varlığa dayalıdır.”

Hükümetlerin dijital ortamda ürettiği bu “borç senetlerine” değer kazandıran unsurun devletin vergi toplama yetkisi olduğunu kaydeden Hernandez, mekanizmanın işleyişini şöyle detaylandırdı:

“Vergiler paraya değer verir çünkü para bu anlamda mali bir borçtur. Vatandaşlar devlete olan vergi borçlarını, yine devletin ihraç ettiği bu borç senetleri veya dijital girdilerle ödemek zorundadır. Burada yaygın yanlış kanının aksine, hükümet önce harcama yapar ve parayı ekonomiye zerk eder, ardından bu paranın bir kısmını vergi yoluyla geri toplar. Vergiler harcamaları finanse etmek için değil, paraya olan talebi süreklileştirmek ve paranın değerini korumak için vardır. İtibari paranın çalışma prensibi tam olarak budur.”

“Enflasyon parasal bir olgu değil, reel kaynak kısıtı sorunudur”

Hernandez, neoklasik iktisadın en güçlü dogmalarından biri olan “para arzı artışı otomatik olarak enflasyona yol açar” iddiasına tarihsel ve teknik verilerle karşı çıktı. Enflasyonun paradan ziyade, o paranın satın alabileceği mal ve hizmetlerin, yani reel kaynakların eksikliğinden kaynaklandığını savunan yazar, değerlendirmesini şu şekilde sürdürdü:

“İktisat tarihine baktığımızda enflasyonun aslında hiçbir zaman iddia edildiği gibi saf parasal bir olgu olmadığını görüyoruz. Teorik olarak aşırı harcama yaparak bir enflasyon yaratmanız mümkündür ancak pratikte bu durum neredeyse hiç yaşanmaz. Tüm büyük enflasyonist süreçlerin temelinde reel kaynak yetersizliği yatar. Örneğin bir petrol krizi, gıda krizi veya hammadde sıkıntısı yaşandığında fiyatlar genel düzeyi yükselir. Neoliberal paradigmanın bir türlü kabullenmek istemediği gerçek şudur: Enflasyon, paradan ziyade üretim kapasitesi ve kaynak kısıtlarıyla ilgilidir. 1970’lerdeki krizlerin veya günümüzdeki küresel dalgalanmaların odağında para arzından ziyade enerji ve hammadde krizleri bulunmaktadır.”

“Japonya neoliberallerin tüm felaket senaryolarını boşa çıkarıyor”

Modern Para Teorisi’nin teorik bir varsayım olmaktan öte, sahadaki gerçekliğini kanıtlayan en somut örneğin Japonya olduğunu ifade eden Hernandez, ünlü iktisatçı Bill Mitchell’ın Japonya’yı bir “laboratuvar” olarak tanımladığını hatırlattı. Japonya’nın on yıllardır uyguladığı para politikalarının ana akım iktisat kitaplarını yeniden yazdırdığını belirten Hernandez, şu ifadeleri kullandı:

“Japonya ekonomisi, neoliberallerin para hakkındaki tüm korku senaryolarını yerle bir ediyor. Japonya’da neredeyse tam istihdamın sağlandığı bir toplumsal yapı mevcut; işsizlik oranları her zaman sıfıra çok yakın seyrediyor. Diğer taraftan, Japon hükümeti ve merkez bankası on yıllardır piyasayı paraya boğarak enflasyon yaratmaya, ekonomiyi canlandırmaya çalışıyor ama bunu başaramıyorlar. Aksine, tam istihdama çok yakın bir yapıda bile deflasyon, yani fiyatların düşmesi sorunuyla karşı karşıyalar. Bu durum, neoklasik modelin ‘para artarsa enflasyon olur’ şeklindeki temel yasasını tamamen geçersiz kılıyor.”

Japonya’nın gayrisafi yurt içi hasılasına oranla yüzde 200’ü aşan kamu borcuna da dikkat çeken Hernandez, bu durumun bir iflas sebebi olmadığını vurguladı:

“Neoliberaller her fırsatta Japonya’nın borç yükünün taşınamaz olduğunu ve ülkenin batacağını iddia ediyor. Bu tamamen yanlıştır. Japonya’nın ulusal borcunun neredeyse tamamı Japon Yeni cinsindendir. Kendi para birimini basma yetkisine sahip bir devlet, kendi parası cinsinden olan bir borcu her zaman ödeyebilir. Japonya’nın iflas etmesi teknik olarak imkansızdır. Dünya piyasaları da bunun farkında olduğu için büyük bir güvenle Japon tahvillerini almaya devam ediyorlar. Japon Yeni ile dünyanın her yerinden yüksek değerli mal ve hizmet satın alabiliyorsunuz. Dolayısıyla borcun miktarı değil, hangi para birimiyle olduğu asıl meseledir.”

“Kamu bütçe açığı aslında özel sektörün tasarrufudur”

Hernandez, ekonomi dilindeki “açık” ve “borç” kelimelerinin ahlaki bir yükle donatılarak halkı korkutmak için kullanıldığını ifade etti. Çift taraflı kayıt sistemine göre kamu kesiminin verdiği her bir birim açığın, aslında özel kesimin elinde bir birim fazlalık veya tasarruf olarak biriktiğini dile getiren yazar, şu analizi yaptı:

“Muhasebe biliminin en temel ilkesi şudur: Birinin borcu, diğerinin varlığıdır. Kamu bütçe açığı demek, hükümetin ekonomiye vergiyle topladığından daha fazla para bırakması demektir. Dolayısıyla kamu açığı, özel sektörün tasarrufuna eşittir. Eğer bir hükümet bütçe fazlası veriyorsa, aslında halkın ve şirketlerin cebindeki parayı çekip alıyor demektir. Bugün Avrupa Birliği gibi neoliberal deneylerin en sert uygulandığı bölgelerde bütçe açıklarına karşı yürütülen savaş, aslında halkın tasarruflarına ve refahına karşı yürütülen bir savaştır. Özel sektör bu tasarrufları yatırım yapmak, tüketmek ve üretim kapasitesini artırmak için kullanır. MMT bu noktada çok berrak bir perspektif sunar.”

Bir devlet için ideal bütçe açığı seviyesinin ne olması gerektiği sorusuna da açıklık getiren Hernandez, “Doğru seviye ne yüzde 3 ne de yüzde 5’tir. Doğru seviye, o ekonomideki tüm atıl kaynakları ve iş gücünü harekete geçiren, tam istihdamı sağlayan ama fiyat istikrarını bozmayan seviyedir. Bu sayı bazen bütçenin yüzde 20’si olabilir, bazen ise bütçe fazlası verilmesi gerekebilir. Sabit rakamlar üzerinden politika yürütmek rasyonel değildir” dedi.

Sosyalizmi üretim araçlarının mülkiyetinden ziyade, bireylerin temel yaşam gereksinimlerine ve refah kalemlerine erişimi üzerinden tanımlayan Hernandez, “Fiat Sosyalizmi” kavramının merkezine “iş garantisi” modelini yerleştirdi. Bu modelin, kapitalizmin en büyük silahı olan “işsizlik korkusunu” ortadan kaldıracağını belirten Hernandez, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Karl Marx, ‘Kapital’ isimli eserinde kapitalizmin işleyebilmesi için bir yedek işsizler ordusuna ihtiyaç duyduğunu söyler. Bu teşhis son derece doğrudur. Kapitalist sistemde işsizlik oranı büyük ölçüde özel şirketlerin kararlarında ve insafındadır. Şirketler maliyetleri düşürmek veya kârlarını artırmak için insanları işten çıkardığında, o bireyler toplumsal hayatın dışına itilir. İş garantisi modeli, işsizlik konusundaki karar yetkisini özel sektörün tekelinden alıp kamuya verir. İsteyen ve çalışabilecek durumda olan her vatandaşa, devlet tarafından makul ücretli ve güvenceli bir iş sağlanır. Bu, işçinin boynundaki o meşhur ‘işsiz kalma’ kılıcını indirir ve pazarlık gücünü eşitler.”

Hernandez, iktisatçı Stuart Chase’in 1940’larda ortaya koyduğu “Beş Temel İhtiyaç” ilkesinin bugün Modern Para Teorisi ile nasıl hayata geçirilebileceğini şöyle özetledi:

“Rasyonel bir hükümetin vatandaşlarına garanti etmesi gereken beş temel unsur vardır: Tam istihdam, gıda güvenliği, nitelikli barınma, ücretsiz sağlık hizmetleri ve eğitim. Bunların yanına yaşlılık, hastalık ve kaza gibi durumları kapsayan sosyal güvenlik ağlarını da eklemeliyiz. Modern Para Teorisi bize gösteriyor ki; bir ülkenin bu hizmetleri sunmak için parası olup olmadığı sorusu tamamen anlamsızdır. Soru şudur: Bu hizmetleri verecek yeterli doktorumuz, öğretmenimiz, inşaat malzememiz ve gıdamız var mı? Eğer reel kaynaklarımız varsa, para yalnızca bu kaynakları mobilize etmek için kullanılan bir araçtır. Bu hedeflere ulaşıldığında, o topluma artık kapitalist diyemezsiniz; o artık bir sosyalist toplumdur.”

“Parasal sistemin gerçek mekanizmalarını anlamak zorundayız”

Gelişmekte olan ülkelerin ve sosyalist eğilimli politikacıların sık sık düştüğü “paramız yok” tuzağına karşı uyarıda bulunan Hernandez, Sovyetler Birliği örneği üzerinden çarpıcı bir kıyaslama yaptı:

“Sovyetler Birliği, devrimden hemen sonra son derece geri kalmış, yoksul bir tarım toplumuydu. Ancak sadece birkaç on yıl içinde uzaya ilk insanı gönderen, dünya savaşını kazanan bir süper güce dönüştü. Bu muazzam kalkınma, fakir köylülerin ödediği vergilerle mi finanse edildi? Elbette hayır. Devlet, tam istihdam politikasını devreye soktu; insanlara ruble ödedi ve onları sanayileşme hamlesinde görevlendirdi. Merkezi bir planlama ve para egemenliği kullanılarak reel bir zenginlik yaratıldı. Bugün de ihtiyacımız olan şey, finansal piyasaların dayattığı sahte kısıtlamalardan kurtulup halkın ihtiyaçlarına odaklanan bir ekonomik mimari inşa etmektir.”

Hernandez, Modern Para Teorisi’nin sadece bir ekonomik model değil, aynı zamanda demokratik bir karar alma mekanizması olduğunu vurguladı. Özel sektörün büyüklüğünün veya kamu harcamalarının önceliklerinin demokratik süreçlerle belirlenebileceğini söyleyen yazar, “Paranın miktarını bir sınır olarak görmeyi bıraktığımızda, önümüzdeki gerçek sınırlara odaklanabiliriz: teknoloji, iş gücü ve doğal kaynaklar. Sosyalist bir dönüşüm için Modern Para Teorisi en güçlü entelektüel araçtır” diyerek sözlerini tamamladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version