Bizi Takip Edin

Avrupa

İngiliz futbol kulüplerinin yarısından fazlası iflas riskiyle karşı karşıya

Yayınlanma

İngiltere’de profesyonel futbol kulüplerinin büyük bölümü mali açıdan sürdürülemez bir yapıyla karşı karşıya. Bağımsız Futbol Düzenleme Kurumunun raporuna göre kulüplerin yüzde 94’ü zarar ederken yüzde 66’sı dış finansman olmadan 90 günden fazla ayakta kalamıyor

İngiltere’de profesyonel futbol kulüplerinin büyük bölümü ciddi mali sorunlarla karşı karşıya. İngiliz Bağımsız Futbol Düzenleme Kurumu (IFR), kulüplerin yarısından fazlasının teknik açıdan ödeme güçlüğü yaşadığını ortaya koyarken mevcut mali yapının değişmemesi halinde futbol sektörünü ağır bir krizin beklediği uyarısında bulundu.

IFR’nin yayımladığı “Oyunun Durumu” başlıklı rapora göre İngiliz futbol kulüpleri 1992’den bu yana ülke ekonomisinden 10 kat daha hızlı büyüdü. Ancak en üst düzey beş ligdeki kulüplerin yüzde 94’ü, 2025/26 sezonunu zararla kapattı.

2025 yılında İngiltere’de kabul edilen Futbol Yönetimi Yasası uyarınca kurulan IFR, Avrupa Süper Ligi girişimi ve kulüplerdeki mali usulsüzlüklerin ardından futbolun mali denetimini güçlendirmek amacıyla oluşturuldu. Kurum, Manchester City hakkındaki mali usulsüzlük iddialarına ilişkin soruşturmalarda da rol üstleniyor.

Kulüplerin üçte ikisi dış finansman olmadan ayakta kalamıyor

Rapora göre Premier Lig kulüplerinin yüzde 20’si, İngiltere Futbol Ligi (EFL) bünyesindeki ikinci, üçüncü ve dördüncü ligler ile beşinci, altıncı ve yedinci kademeleri kapsayan Ulusal Lig sistemindeki kulüplerin ise yüzde 60’ı teknik açıdan ödeme güçlüğü yaşıyor.

EFL ve Ulusal Lig kapsamındaki 17 kulüp, futbolcularına hiç maaş ödemese bile zarar etmekten kurtulamıyor. Bu liglerdeki kulüplerin yüzde 60’ından fazlasının mali yükümlülükleri, bilançolarında kayıtlı varlıklarının değerini aşıyor.

Kulüplerin yüzde 66’sı, yeni sahiplerinden finansman desteği alamamaları halinde 90 günden fazla faaliyetlerini sürdüremeyeceklerini bildirdi. Bu süreyi 30 günün altında gösteren kulüplerin oranı yüzde 29’a ulaşırken kulüplerin yüzde 68’inin mevcut sahiplerinin ayrılması ihtimaline karşı hazırlanmış herhangi bir eylem planı yok.

Futbolcu maaşları kulüplerin gelirlerini tüketiyor

İngiliz futbolunda mali sorunları derinleştiren başlıca etkenlerden biri, futbolcu ücretlerindeki artış. Rapora göre 2021’den bu yana bütün liglerde maaş harcamaları belirgin biçimde yükseldi.

Maaş giderlerinin gelirlere oranı Premier Lig’de ortalama yüzde 33, ikinci kademe Championship’te yüzde 32, üçüncü ligde yüzde 71, dördüncü ligde ise yüzde 63 düzeyinde.

Alt liglerdeki 20 kulüp, gelirlerinin yüzde 80’inden fazlasını futbolcu maaşlarına harcadı. Üçüncü ligde mücadele eden iki kulüpte ise maaş giderleri toplam gelirin tamamına ulaştı.

EFL kulüplerinin ankete katılan sahiplerinin yüzde 94’ü, harcamaların daha sıkı denetlenmesini destekledi. Kulüp sahipleri, İngiliz futbolunun karşı karşıya olduğu en büyük sorunun futbolcu maaşları olduğunu belirtti.

Bazı kulüpler, mali düzenlemelere uyum sağlamak amacıyla kadın futbol takımlarını, otellerini ve diğer varlıklarını satmaya yöneldi. Ancak IFR’ye göre bu satışlar, kulüplerin yapısal mali sorunlarını çözmüyor.

Transfer borçları 3,3 milyar sterline ulaştı

Raporda, transfer harcamalarından kaynaklanan net borçların giderek arttığına da dikkat çekildi. Transfer bedellerinin ertelenerek ödenmesi ve gelecekteki transfer gelirlerinin teminat gösterilerek bugünden finansmana dönüştürülmesi, kulüplerin mali çöküş riskini artırıyor.

2020/21 sezonunda 55 milyon sterlin düzeyindeki transfer finansmanı, 2024/25 sezonunda 779 milyon sterline yükseldi. Böylece söz konusu finansman hacmi dört sezonda 14 kattan fazla arttı.

Bugüne kadar gelecekte elde edilmesi beklenen yaklaşık 1,2 milyar sterlinlik transfer geliri önceden nakde çevrildi. Bu tutar, 2020/21 sezonundaki seviyenin yaklaşık 22 katına karşılık geliyor.

İngiliz futbolunda transfer sözleşmelerinden kaynaklanan ödeme yükümlülükleri, transferlerden elde edilen gelirlerin 3,3 katına ulaştı. Kulüpler 2025/26 sezonunda 4,8 milyar sterlinlik transfer ödemesi yükümlülüğü ve 1,5 milyar sterlinlik transfer geliri bildirdi. Böylece net transfer borcu yaklaşık 3,3 milyar sterlin olarak hesaplandı.

Premier Lig’de gelir uçurumu giderek büyüyor

İngiliz futbol kulüplerinin 2025/26 sezonundaki toplam geliri 9 milyar sterline ulaşmasına rağmen bu kaynağın büyük bölümü Premier Lig’de toplandı. Üst düzey kulüplerin Avrupa kupalarından elde ettiği gelirler de aradaki farkı büyüttü.

İngiliz takımları, UEFA Şampiyonlar Ligi’nin lig aşamasına katılımlarından ortalama 80 milyon sterlin gelir elde ediyor. Chelsea ise 2025 FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nı kazanarak 84 milyon sterlinden fazla gelir sağladı.

Premier Lig’in en yüksek gelirli altı kulübü ile diğer takımları arasındaki fark son otuz yılda belirgin biçimde açıldı. 1992/93 sezonunda en yüksek gelirli altı kulübün ortalama geliri diğer kulüplerinkinden 9,4 milyon sterlin fazlayken bu fark 2024/25 sezonunda 421 milyon sterline yükseldi.

Premier Lig gelirlerinin yüzde 56’sı en yüksek gelirli altı kulübe giderken kalan 14 takım toplam gelirin yüzde 44’ünü paylaşıyor.

Üst lig ile alt ligler arasındaki eşitsizlik de büyüyor. Premier Lig’deki bir kulübün ortalama geliri, Championship’te mücadele eden bir kulübün gelirinin sekiz katını aşıyor. Bu oran 1992/93 sezonunda 2,7 düzeyindeydi.

Premier Lig ile EFL arasında, üst lig gelirlerinin futbol piramidinin diğer kademeleriyle daha geniş ölçekte paylaşılmasını sağlayacak yeni finansman düzenlemesi konusunda yıllardır süren görüşmelerden henüz anlaşma çıkmadı.

Raporda, Premier Lig’den Championship’e düşen kulüplere yapılan mali destek ödemeleri de eleştirildi. IFR’ye göre mevcut sistem, Championship kulüplerini mali imkanlarının üzerinde harcama yapmaya yöneltiyor ve futbolcu maaşlarındaki enflasyonu körüklüyor.

Düzenleyici kurum müdahale yetkisini kullanabileceği uyarısı yaptı

IFR, mali denetimlerin sıkılaştırılması ve hukuki süreçlerin artmasının kulüplerin maliyetlerini yükseltebileceğini, bunun da İngiliz futbolunun yatırımcılar açısından cazibesini azaltabileceğini belirtti.

Kurum, kulüplere mevcut sahiplerinin finansman desteğini kesmesi ihtimaline karşı güvenilir eylem planları hazırlama çağrısında bulundu. Ligler arasındaki gelir paylaşımının yeniden düzenlenmesini, kulüplerin zararlarının azaltılmasını ve alt ligler için uzun vadeli kalkınma stratejisi geliştirilmesini istedi.

IFR, gerekli değişikliklerin futbolun kendi kurumları arasında uzlaşmayla gerçekleştirilememesi halinde düzenleyici yetkilerini kullanabileceğini de hatırlattı.

Kurum, “Futbol kendi içinde çözüm üretemezse” sonraki adımları değerlendireceğini ve uzun vadeli değişimi sağlamak amacıyla “elindeki bütün yetkileri kullanmaktan çekinmeyeceğini” açıkladı.

Avrupa

Ukrayna’daki Avrupa gücüne olası saldırıda yanıt izni verilecek

Yayınlanma

Guardian gazetesinde yer alan haberde; İngiltere ve Fransa öncülüğünde Ukrayna’da görevlendirilmesi planlanan barış gücü askerlerine saldırı halinde Rus güçlerine ateşle karşılık verme yetkisi tanınacağı öne sürüldü. Avrupa ülkeleri ayrıca Polonya’da 2 bin 800 askerin katılacağı intikal tatbikatına hazırlanıyor.

İngiltere ve Fransa öncülüğünde Ukrayna’da görevlendirilmesi planlanan barış gücü askerlerinin, saldırıya uğramaları halinde Rus güçlerine “ateşle karşılık vermelerine izin verileceği” öne sürüldü.

İngiliz The Guardian gazetesinin planlar hakkında bilgi sahibi bir yetkiliye dayandırdığı habere göre, söz konusu misyon Elon Musk’a ait Starlink dahil olmak üzere ABD’nin sistem ve teknolojilerine bağımlı olmayacak.

Sky News da konuya ilişkin benzer iddiaları aktardı.

Adı açıklanmayan yetkili gazeteye yaptığı açıklamada, “Açıkçası güçlerimizi savunacağız.” dedi. Yetkili, Ukrayna’daki Batılı askerlerin “savunma odaklı” hareket edeceğini de sözlerine ekledi.

Polonya’da 11 ülkenin katılımıyla tatbikat düzenlenecek

Askerlere verilecek olası yanıt yetkisine ilişkin bilgiler, Londra ve Paris’in kasım ayı sonunda Polonya’da Koalicja adlı ortak tatbikatın yapılacağını duyurmasının ardından gündeme geldi.

Tatbikata 11 ülkeden toplam 2 bin 800 askeri personelin katılması öngörülüyor. Söz konusu tatbikatın, çatışmaların sona ermesinin ardından Avrupa silahlı kuvvetlerinin Ukrayna’ya hızlı intikal senaryosunu denemeyi hedeflediği belirtiliyor.

Ukrayna Çok Uluslu Güç Komutanı Tom Bateman, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin “çatışmaların durmasından sonra Ukrayna’ya güvenilir ve bağlayıcı güvenlik garantileri sağlama” taahhüdüne bağlı olduğunu ifade etti.

Öte yandan İngiliz The Times gazetesi, İngiltere ve Fransa’nın olası bir barış anlaşması durumunda Ukrayna’ya en fazla 15 bin asker gönderebileceğini, bu sayının başlangıçta öngörülenden kayda değer ölçüde daha az olduğunu yazmıştı.

Moskova yönetimi ise NATO ülkelerinin katılımıyla Ukrayna topraklarında askeri güç konuşlandırılmasını içeren her türlü senaryoya kesin bir dille karşı çıkıyor.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, bu yöndeki adımların “savaşın kontrolsüz biçimde şiddetlenmesine ve öngörülemez sonuçlara yol açacağını” savunuyor.

Bakanlık, NATO ülkelerinden gelen bu tür açıklamaların “Ukrayna istikametinde açıkça kışkırtıcı ve yağmacı hedefleri” ortaya koyduğunu ileri sürüyor.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da ağustos ayında yaptığı açıklamada, çatışmalar sona erse dahi Ukrayna’ya yabancı askeri birlik konuşlandırılmasını kabul edilemez bulduklarını dile getirmişti.

Peskov, “Birliğin konuşlandırılmasının bizim için kabul edilemez olduğu yönündeki tutumumuzu en farklı düzeylerde defalarca tekrarladık.” ifadesini kullanmıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Frontex dronları, Libya ve Tunus’tan gelen on binlerce göçmeni geri döndürdü

Yayınlanma

AB’nin sınır ajansı Frontex, Orta Akdeniz’de 2018 sonundan 2024’e kadar 33.000’den fazla kişinin yakalanmasına ve Libya ile Tunus’a geri gönderilmesinde doğrudan rol oynadı.

AB tarafından finanse edilen Liminal projesi tarafından bugün (3 Kasım) açıklanan bulgular, Varşova merkezli Frontex’in daha fazla sınır dışı etme yetkisi ve sınır öncesi istihbarat toplama kapasitesine kavuşmaya hazırlandığı bir dönemde ortaya çıktı.

Liminal’e göre, mevcut en eksiksiz verilerin bulunduğu 2021 yılında, Frontex uçakları tarafından tespit edilenler, kaydedilen tüm geri itmelerin en az yüzde 36’sını oluşturdu.

Ajans, 2027 yılı için hava gözetimine şimdiden 330 milyon avro ayırmış durumda.

Avrupa Komisyonu ise insansız hava araçları, deniz ekipmanları ve son teknoloji ürünü yüksek irtifa sistemleri için ek 169 milyon avro talep ediyor.

Temmuz ayında ajans, İtalya ile yürütülen pilot test kapsamında, denizde bir gemiden en büyük insansız hava araçlarını uçurarak gözetimin erişim alanını ve menzilini genişletti.

Para ve politika bir yana, Liminal’ın bulguları, AB’nin yıllar içinde yasal sorumluluğu belirsizleştiren, Libya ve Tunus’u AB’nin göçmen karşıtı polis vekilleri haline getiren ve insanları kurtarmayı bırakmaları için yardım kuruluşlarına ait kurtarma gemileri üzerinde giderek artan bir baskı uygulayan bir sistem oluşturduğunu da net bir şekilde ortaya koyuyor.

Yasal belirsizlik, Libya’nın kurtarma bölgesinin finansmanına ve kurulmasına yardım etmeyi de içeriyor.

Bu bölgede artık saldırgan Libya sahil güvenlik botları, normalde Malta tarafından devriye gezilen alanların oldukça içine kadar düzenli olarak giriyor.

Liminal, Frontex’in hava araçlarının bir göçmen botunu tespit ettiği fakat yardım edebilecek yakınlardaki yardım gemilerini doğrudan uyarmadığı 16 vaka belirlediklerini söylüyor.

Ajans, kamuya açık radyo frekansları üzerinden uyarılar yayınlıyor ve bu uyarılar, yayın menzili içindeki herkes tarafından alınabiliyor.

Kurtarılan göçmenlere İtalya’da “sınır tarama” uygulaması

Alman STK’sı SOS Humanity tarafından yakın zamanda gerçekleştirilen bir deniz yoluyla göçmen kurtarma operasyonunda hayatta kalanlar, AB topraklarına ilk kez ayak bastıkları sırada liman rıhtımlarında taramadan geçirildiler.

Bu durum, AB’nin yeni Göç ve İltica Paktı’nın merkezinde yer alan yeni uygulamaları ortaya koyuyor.

2026 yılının Haziran ayında yürürlüğe giren anlaşma kapsamındaki kabul politikaları, AB’ye yeni gelenlerin ilk tarama sürecinin en fazla yedi gün sürmesini öngörüyor.

Orta Akdeniz’de fırtınalı bir gecede aşırı kalabalık bir lastik botun içinden kurtarılan 28 kişi, cumartesi günü (31 Ekim) karaya çıkarıldı ve akşam saatlerine kadar işlemleri tamamlandı.

Yeni anlaşma uyarınca bu, sığınma kararlarının büyük olasılıkla o anda ve o yerde verilmiş olacağı anlamına geliyor.

Humanity 1 gemisinin yanındaki platform, koruyucu giysiler giymiş görevliler ve polislerle doluydu. İtalya’nın kuzeyindeki Livorno limanında, Kızıl Haç’ın sağlık taraması, AB İltica Ajansı’nın savunmasızlık taraması ve hukuki bilgilendirme oturumu ile polisin sorgulamalarını gerçekleştirmek üzere geçici bir işlem merkezi kuruldu.

Tüm bu işlemler, göçmenlerin şaşkın bir şekilde varışlarından sonraki birkaç saat içinde tamamlanacaktı.

SOS Humanity’nin koruma görevlisi Marta (STK, gazeteciler tarafından sadece ilk adının kullanılmasını talep ediyor), gemiden kurtarılanlar yetkililer tarafından karaya indirilirken, “Kurtarma operasyonunun hemen ardından, insanların sadece dinlenmeye ihtiyacı varken, yetkililerin aceleyle bir kontrol listesini işaretleme alıştırmasını tamamlayabilmesi için sıkıştırılmış bir taramaya tabi tutuluyorlar,” dedi.

Marta, EUobserver’a verdiği demeçte, bazı sınır sorgulamalarının “şiddetli bir hal alabildiğini” söyleyerek, insanların gemiden yeni inmişken birdenbire saatler süren sorgulamalara maruz kaldığını vurguladı.

Marta limanda, geminin yanında duran ve göçmenlerin en savunmasız anlarında üzerlerine tepeden bakan silahlı Frontex veya Europol görevlilerini sık sık görmüş.

Yeni göç paktı, diğer üye devletlerle bilgi paylaşımı amacıyla oluşturulan Eurodac veri tabanına polis tarafından kayıt yapılmasını öngörüyor.

Bunun ardından, yeni gelen bir kişinin hızlandırılmış sığınma prosedürüne hak kazanıp kazanmayacağına dair derhal bir karar verilecek.

Bu, sığınma hakkı tanınma olasılığı daha düşük olan uyruklara sahip kişilerin 12 hafta içinde bir yanıt alacağı ve büyük olasılıkla başvurularının reddedileceği anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Avrupa’da “sola yasak” çağrıları yükseliyor

Yayınlanma

Başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinde yayılan gençlik eylemleri, sağ partilerin ve hükümetlerin “yasak” çağrılarını yükseltmesine vesile oluyor.

Örneğin Fransa’da Senato Başkanı Gérard Larcher ve cumhurbaşkanlığı adayı Bruno Retailleau (Les Républicains – LR) gibi sağcı-muhafazakar siyasetçiler artık La France insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa – LFI) partisinin yasaklanmasını açıkça talep ediyorlar.

Marine Le Pen’in liderlik ettiği Rassemblement National (Ulusal Birlik – RN) partisinden Avrupa Parlamentosu Üyesi Matthieu Valet ise 24–25 Ekim tarihlerinde Orléans’ta düzenlenen parti kongresinde, “Tüm antifaşist örgütleri feshedeceğiz,” dedi.

Anketler, Nisan 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde RN adayı Marine Le Pen’in oyların başında olduğunu oybirliğiyle gösteriyor.

İspanya’da ise yükselen sağcı parti Vox, Aralık 2025’te antifaşist hareketle bağlantılı örgütleri feshedecek bir yasa tasarısını Parlamento’ya sunmuştu.

Vox’un son anketlerdeki oy oranı yüzde 19 ve parti, 29 Kasım’daki seçimlerin ardından muhafazakâr Partido Popular (Halk Partisi – PP) ile koalisyon kurarak hükümete katılmayı umuyor.

Bu durumda İspanya’da antifaşist örgütlerin yasaklanması mümkün hale gelebilir.

Şu anda, protesto gösterileriyle bağlantılı şiddet eylemleri, sol örgütleri yasaklama tehdidinde bulunmak için giderek daha fazla kullanılıyor.

Belçika da buna bir örnek teşkil ediyor. İçişleri Bakanı Bernard Quintin, geçen yıldan beri “ulusal güvenliği veya hukukun üstünlüğünün temellerini” tehdit eden örgütleri yasaklamaya çalışıyor.

Bu bağlamda, hükümet yetkilileri “Antifa”yı örnek gösteriyor. 2025 sonbaharında bile, Quintin’in partisi Mouvement Reformateur’ün (Reform Hareketi – MR) başkanı Georges-Louis Bouchez, açıkça “Antifa’nın feshedilmesi” çağrısında bulunmuştu.

Bu yılın Ekim ayı başında Belçika’nın Liège kentinde öğrenci protestolarının kenarlarında mülke zarar verme olayları meydana geldiğinde, Quintin, bu örgütleri yasaklama planları ışığında bir kez daha “Antifa türü” örgütlere işaret etmişti. 

Haziran ayında, Savunma Bakanı Theo Francken (Nieuw-Vlaamse Alliantie – Yeni Flaman İttifakı) de Brüksel’deki protestoların kenarlarında meydana gelen mülke hasar olaylarının ardından, herhangi bir kanıt sunmadan muhalefetteki Belçika İşçi Partisi’nin (PTB-PVDA) sorumlu olduğunu iddia etmişti.

PTB-PVDA, hükümetin militarizasyon ve sosyal kesinti politikasına karşı Belçika’da ivme kazanan protestoları destekliyor.

Anketlere göre, parti şu anda ülke genelinde yüzde 23 oy oranıyla ikinci en güçlü parti konumunda ve Brüksel başkent bölgesinde yüzde 26 ile en güçlü parti konumunda.

CDU, öğrenci eylemlerine karşı ordunun kullanılmasını istedi

Almanya’da ise Die Linke’nin (Sol Parti) yasaklanması olasılığı etkili ana akım gazete Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde gündeme getirildi.

Gazetenin yakın tarihli bir başyazısında şu soru soruldu: “Die Linke’yi neden yasaklamayalım?”

Öte yandan şu anda gençlik gösterilerinin yasaklanması tartışılıyor. Belçika örneğinde olduğu gibi, barışçıl gösterilerin kenarlarında meydana gelen münferit şiddet olayları gerekçe olarak gösteriliyor ve sonuç olarak protestoların tamamı itibarsızlaştırılıyor.

Federal İçişleri Bakanı Dobrindt, “sol gruplara” karşı sadece kanıt sunmadan genel suçlamalarda bulunmakla kalmıyor; aynı zamanda, mülke zarar verme vakalarını da “göçmen topluluğundan çıkan kışkırtıcılar”a atfediyor.

Hessen Eyaleti İçişleri Bakanı Roman Poseck de, cumartesi günü saldırı suçlamasıyla gözaltına alınanların “ağırlıklı olarak Alman vatandaşları” olduğunu kabul etti ama yine de bunların “ağırlıklı olarak göçmen kökenli” olduğunu iddia etti.

Dolayısıyla bu açıklamalar, şiddetin sorumluluğunu bir yandan solculara, diğer yandan da Alman kökenli olmayan kişilere atfediyor.

Dobrindt yönetimindeki Federal İçişleri Bakanlığı’ndan bir temsilci de, Beyaz Saray Politikadan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller’ın antifaşistleri (“Antifa”) genel olarak terörizmle eşdeğer gördüğü ve onları “medeniyetin düşmanları” olarak sınıflandırdığı konferansa katılmıştı.

Çevrimiçi portal Frag den Staat’ın araştırmasına göre, bu temsilci Kamu Güvenliği Dairesi Başkanı Christian Klos’tu.

Klos’un, “Aşırı Sol Terörizmin Tehdit Manzarası” konulu bir “sabah paneli” kapsamında Washington’da yer aldığı bildirildi.

Orada ne söylediği ise belirsiz: Frag den Staat, Federal İçişleri Bakanlığının, sunumla ilgili birkaç hazırlık belgesini, gizli olarak sınıflandırıldıklarını gerekçe göstererek yayınlamayı reddettiğini aktardı.

Fakat İçişleri Bakanlığı’nın Mayıs ayında ABD’de “ilgili uzmanlık birimi düzeyinde” iki yetkiliyle bir hazırlık çalıştayına katıldığı artık biliniyor.

Buna ek olarak, federal hükümet Ekim ayı başında Washington konferansının devamı niteliğinde bir etkinliğin bu sonbaharda düzenleneceğini doğruladı.

Etkinliğin odak noktası, “çeşitli ülkelerden güvenlik ve kolluk kuvvetleri arasında profesyonel deneyim paylaşımı” olacak ve özellikle “şiddet içeren sol aşırılıkçılık alanındaki tezahürler, gelişmeler ve zorluklar” üzerinde durulacak.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 16 Temmuz’da Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa ve Asya’nın bazı bölgelerinden 60’tan fazla ülkenin temsilcilerinin katılımıyla bir konferans düzenlemişti.

Konferansın odak noktası, “aşırı sol siyasi terörizmin uluslararası çapta yeniden canlanması”ydı.

Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yanı sıra, Stephen Miller de konferansın gidişatını belirlemişti.

Miller yaptığı bir konuşmada, solcuların “temelde kıskançlık, nefret ve haset tarafından yönlendirildiğini” iddia etmiş; ayrıca antifaşist gösterilerde kimsenin “normal bir insan gibi” görünmediğini de eklemişti.

Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, yıllardır sol örgütlere yönelik baskılarda önemli bir rol oynuyor.

2011 ve 2012 yıllarında CSU Genel Sekreteri olarak görev yaparken, söylemleri kendi partisi içinde bile şaşkınlığa yol açmıştı.

Örneğin Ağustos 2011’de yetkililerden “Die Linke’yi yasaklama işlemlerinin başlatılıp başlatılmayacağının incelenmesini” talep etmişti.

Ocak 2012’de ise “orta vadede [Die Linke partisini] yasaklama işlemlerini de başlatmak için her türlü çabayı göstermemiz gerektiğini düşündüğünü” belirtmişti.

O dönemde CSU’nun Federal Meclis’teki eyalet meclis grubu başkanı Gerda Hasselfeldt şaşkınlığını şöyle dile getirmişti: “Şu anda Die Linke’yi yasaklama işlemleri için bir gerekçe görmüyorum.”

Federal İçişleri Bakanı olarak göreve başladıktan sonra bile Dobrindt, dikkat çekici söylemleriyle öne çıkmaya devam etti.

Haziran 2025’te Federal Anayasa Koruma Dairesi’nin raporunun sunumu sırasında, farklı ölçeklere sahip grafikler göstererek Almanya’daki “aşırı solcuların” sayısının aşırı sağcıların sayısından daha fazla olduğunu ima etti.

Aralık 2025’te ise “solcu aşırılık yanlılarının” yabancı güçler adına “casusluk veya sabotaj” faaliyetlerinde bulunabileceğini öne sürdü.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English