Diplomasi
İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında

Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada, Avrupa ülkelerinin özellikle Ukrayna savaşı bağlamında kendi asli iktisadi ve güvenlik menfaatlerini hiçe saydığını dile getirdi. Bu akıldışı politikanın basit bir basiretsizlikle açıklanamayacağını belirten Fazi, Avrupa kıtasının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen bir süreç neticesinde transatlantik çıkarlara bağımlı bir “vasal” haline getirildiğini ifade etti. NATO’nun bir savunma örgütü olmaktan ziyade kıtayı zapturapt altında tutma aygıtı olarak işlediğini vurgulayan yazar, AB’nin de bu emperyalist düzenin siyasi kanadı işlevini gördüğünü kaydetti.
Teşekkür ederim Isabelle. Kuşkusuz, şu sıralar Avrupa’da tecrübe ettiğimiz cinnet halinin ortasında son derece ihtiyaç duyulan bir aklıselim nefesi niteliğindeki bu olağanüstü konferansı düzenledikleri için Ulrike’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne de yürekten teşekkürler.
Sözlerime, Profesör Panda’nın bu sabah ulusal çıkarların geri dönüşünden bahsederken dile getirdiği bir tespitle başlamak istiyorum. Bu tespit beni epey düşündürdü; zira dünyadaki pek çok ülke için geçerli olsa da kanaatimce bu kuralın çok büyük bir istisnası var. O büyük istisna da Avrupa.
Avrupa ülkelerinin son yıllarda iktisat politikasında, güvenlik anlayışında, jeopolitikte ve bilhassa Ukrayna’daki savaş söz konusu olduğunda attığı adımlara bakacak olursak, kavramı ne kadar esnetirseniz esnetin, bu ülkelerin ulusal çıkarlarının peşinden koştuğunu iddia etmek imkânsız. Avrupa ülkeleri asli iktisadi çıkarlarını, güvenliklerini ve jeopolitik menfaatlerini sistemli biçimde dinamitledi. Haliyle asıl soru, yanıtı apaçık aranan o soru şu: Neden? Bana kalırsa bunun iki izahı var.
İlk izah şu: Avrupalı liderler düpedüz yanlış yönlendirildi, basiretsizce davrandı; aksini gösteren onca somut delile rağmen ülkelerinin ulusal çıkarı olduğuna inandıkları şeyin peşinden gitti ve hâlâ gitmeyi sürdürüyor. Şayet bu adımların doğuracağı sonuçları önceden kestirmek imkânsız olsaydı, belki bu ihtimal akla yatkın gelebilirdi. Oysa durum hiç de öyle değildi. Örneğin, ucuz Rus gazıyla bağları koparmanın Avrupa için felaket getireceği, nitekim getirdiği de gün gibi aşikârdı.
Ben de dahil pek çoğumuz bunu Şubat ve Mart 2022’de kaleme aldık. Kâhin olduğumuz için değil, her şey son derece bariz olduğu için yazdık. Tıpkı Ukrayna’nın, arkasına NATO desteğini alsa dahi Rusya’yı askeri açıdan mağlup etme şansının bulunmadığı gibi; dolayısıyla çatışmayı azami sınırlara vardırıp yalnızca askeri bir çözüme dayatmanın, başta elbette Ukrayna olmak üzere, sadece iktisadi bakımdan değil güvenlik açısından da Avrupa için yıkıcı neticeler doğuracağı ne kadar aşikâr idiyse, bu da öyleydi.
Kuşkusuz ve tekrar etmek gerekirse, çoğumuz bunu ilk günden itibaren dile getirdik. Dolayısıyla, Avrupalı liderlerin meseleyi kavrayamadığını, açıkça öyle olan bazıları gibi tüm AB müesses nizamının pek çok gözlemciye aşikâr gelen bu gerçeği göremeyecek kadar idrak yoksunu olduğunu, yani izlenen siyasetin Avrupa’nın çıkarlarıyla düpedüz çeliştiğini anlamadığını ve üstelik bu çelişki ayan beyan ortaya çıktığında aynı siyasete daha da sarıldığını varsaymayacaksak, masadaki diğer alternatifi değerlendirmek zorundayız: Avrupa seçkinleri, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, çok uzun zamandır ne ulusal çıkarları ne de bir bütün olarak Avrupa’nın ortak menfaatini gözetiyor.
Diğer bir deyişle; tüm devletlerin iktisadi, askeri ve benzeri alanlarda menfaatlerini koruma ve en üst düzeye çıkarma eğiliminde olduğunu öne süren klasik realist çerçeve, Avrupa için kesinlikle işlemiyor. Zira bu kuramsal pencereden bakıldığında, Avrupa’nın izlediği hat bütünüyle akıl dışı kalıyor. Avrupa siyasetini anlamlandırabilmek için bambaşka bir kavramsal çerçeveye ihtiyacımız var; bu vakada en işlevsel çerçevenin ise “vasallaşma” olduğu kanaatindeyim. En yalın ifadeyle Avrupa -ki bununla neredeyse tüm AB ülkelerini ve tüm Brüksel bürokrasisini kastediyorum- kendi ülkelerinin somut menfaatlerini zerrece umursamayan, bambaşka çıkarlara göbekten bağlı ulusötesi bir transatlantik seçkinler zümresi tarafından rehin alınmış vaziyette.
Bahsettiğim bu odaklar, dar bir oligarşinin şahsi menfaatleridir. Bugün ağırlıklı olarak ulusötesi finans çevrelerinin, askeri-sınai yapıların ve elbette yabancı güçlerin, bilhassa Washington’ın emperyal nizamının ve doğası gereği İsrail’in çıkarlarından söz ediyoruz. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Kuşkusuz bu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde filizlenen, hayli uzun bir sürecin ürünü. ABD o dönemde küresel hâkimiyet stratejisinin temel sütunlarından biri olarak Avrupa’yı belirlemişti. Amerikan gücünü küreye yaymak; Avrupa’yı iktisadi, askeri ve aynı zamanda kültürel açıdan denetim altında tutmayı gerektiriyordu. Avrupa, fiilen İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin askeri işgali altında. Savaşın bitişinin üzerinden seksen yıl geçmiş olmasına karşın kıtada hâlâ 100 bine yakın Amerikan askeri konuşlu. Avrupa genelinde yaklaşık 30 stratejik Amerikan üssü varlığını koruyor. Resmi söyleme göre bizi korumak için buradalar. Kime karşı korumak? Avrupa için gerçek bir tehdit teşkil etmeyen Rusya’ya karşı mı?
Aslına bakarsanız, Soğuk Savaş yıllarında dahi Rusya’nın gerçek bir tehdit oluşturmadığını savunuyorum. Bu tehdit, büyük ölçüde bizzat NATO tarafından imal edildi ve şişirildi. Haliyle NATO hiçbir zaman Avrupa’yı savunma amacı gütmedi. Asıl gayesi her daim Avrupa’yı zapturapt altında tutmak, kıtanın Amerikan stratejik çıkarlarına tabi kılınmasını sağlamak ve Amerikan gücünü dünya geneline yaymaktı. Bu tespit dün geçerliydi, bugün çok daha geçerli. NATO bugün yalnızca Avrupa’nın Amerikan çıkarları doğrultusunda hizalanmasını sağlamakla kalmıyor -ki Rusya-Ukrayna savaşı bunun en bariz örneğidir- aynı zamanda Amerikan gücünü küreye taşımaya yarıyor. Daha geçen gün, aklındakini dobra dobra söylemesiyle bilinen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına destek amacıyla Avrupa’daki Amerikan üslerinden beş bin sorti yapıldığını ifade etti.
Dolayısıyla Avrupa, bazı liderlerin kınama mesajlarına rağmen İran’a yönelik bu saldırının tastamam suç ortağıdır. Gerçekte Avrupa, Amerikan askeri lojistiğinin doğuda Rusya’ya, güneyde ise Ortadoğu’ya yönelik kuvvet aktarım altyapısının asli parçasını oluşturuyor. NATO 3.0 gevezelikleri veya Avrupa ile Amerika’nın sözde kopuşuna dair anlatıların tamamı koca bir tiyatrodan ibaret. Aksine NATO 3.0, Avrupa’nın ittifaka olan tabiiyetini daha da perçinleyecek.
Elbette NATO araçlardan yalnızca biriydi. Amerika’nın ulusal güvenlik aygıtı, Avrupa ülkelerinin güvenlik teşkilatlarıyla son derece sıkı bağlar tesis etti. Amerika, kıta üzerinde öteden beri muazzam bir iktisadi, teknolojik ve finansal denetim kurdu. Sadece popüler kültür vasıtasıyla değil; İngilizce yayın yapan medya, ahtapot gibi yayılan transatlantik düşünce kuruluşları ve paravan sivil toplum örgütleri üzerinden kıtada devasa bir kültürel ve ideolojik tahakküm kurdu. Bir de genellikle gözden kaçırılan ama bana göre can alıcı nitelikteki son bir sacayağı var: Bizzat Avrupa Birliği’nin kendisi.
Avrupa Birliği öteden beri Amerikan gücünü dengeleyecek potansiyel bir ağırlık gibi sunuldu; oysa hiçbir zaman bu işlevi görmedi. Her zaman Avrupa’yı ABD güdümündeki transatlantik NATO sistemine zincirleyen kritik bir kaldıraç oldu; NATO’nun siyasi kolu işlevi gördü. Bu durum, bugün tekil hükümetlerin iradesini dahi çiğneyerek Avrupa ülkelerini ABD çıkarları doğrultusunda hizaya sokmak için olağanüstü çaba harcayan Ursula von der Leyen yönetiminde çok daha berrak görülüyor.
Bugün son derece tehlikeli bir eşikteyiz. Çünkü yapısal olarak antidemokratik bir kurum olan AB eliyle, transatlantik NATO müesses nizamı Avrupa ülkeleri üzerinde hem iktisadi hem de siyasi tam hâkimiyet kurdu. Avrupa ülkeleri egemen değil; tanım gereği demokratik de değil. Bu durum, seçim sandığı yoluyla sistemsel bir dönüşüm sağlama ihtimalini büsbütün zorlaştırıyor.
Toparlayacak olursam; Avrupa’nın birçok bakımdan işgal altındaki bir kıta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla Avrupa halklarının transatlantik sistemden nasıl yakasını kurtarıp sömürgesizleşeceği, belki de kıtanın bugün yanıt aradığı en hayati sorudur. Umuyorum ki panel boyunca bu sorunun katmanlarını birlikte ele alacağız.
Siyasi mücadele ve dönüşümler, tarihte kaçınılmaz olarak şiddetli çatışmalar içinden geçerek filizlendi; demokrasi öncesi Avrupa’nın tarihi tam olarak bundan ibaret. Bunu bir yöntem olarak savunmaktan ziyade, işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel gerçeğin teslimi olarak görmek gerekir. Bu durum, çok daha köklü bir yapısal soruna işaret ediyor. Konuşmamda ağırlıklı olarak ABD’nin rolüne odaklandım fakat Avrupa’nın dertleri Amerika’dan çok daha eskiye dayanıyor.
Avrupa’nın açmazları, Amerika’nın küresel bir imparatorluk olarak sahneye çıkışının çok öncesine uzanıyor. Sorunun özü, Avrupalı iktisadi ve siyasi seçkinlerin yüzyıllardır demokrasiye ve işçi sınıfına duyduğu köklü husumette yatıyor. Bugün “liberal demokrasi” kavramını kullanırken demokrasinin sanki kendiliğinden liberalizmin bağrından çıktığını varsayıyoruz. Bu külliyen yalan. Büyük liberal düşünürlerin tamamı demokrasiye, yani kitle demokrasisine, herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu düzene iliklerine kadar karşıydı.
Onların tahayyülündeki demokrasi, mülk sahibi sınıfların, sermayeyi elinde tutanların demokrasisiydi. Kitle demokrasisi, işçi sınıflarının ve sosyalist hareketin çoğu zaman kanlı mücadeleleri sayesinde koparılıp alındı. Esas mesele burada yatıyor. Avrupa halkları, kendi seçkinlerine karşı ezelden beri dişe diş bir mücadele yürütmek zorunda kaldı; bu, bitimsiz bir kavgaydı.
Dünyanın en berbat seçkinlerine sahibiz. Yalnızca Küresel Güney halklarının refahını umursamamakla kalmıyorlar; kendi insanlarının, Avrupa halkının esenliğini de zerre kadar dert etmiyorlar. Avrupa’nın geçmişten bugüne şiddete, siyasi çatışmalara ve sınıf kavgalarına batmış olmasının yegâne sebebi budur. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki o “altın çağ”da bile kitle demokrasisi son derece sancılı ve sert geçti. İtalyanım; ülkem altmışlı, yetmişli ve seksenli yıllarda akıl almaz bir siyasi şiddet dalgasına sahne oldu. Benzer dinamikler Almanya’da, Fransa’da ve tüm büyük Avrupa ülkelerinde yaşandı. Kitle demokrasisinin en parlak dönemi buydu; Avrupa’da geniş halk kitleleri adına en büyük sosyal ve iktisadi kazanımlar tam da bu on yıllarda elde edildi.
Fakat bu kazanımların tamamı, yalnızca sandığa gidilerek değil, çetin mücadeleler verilerek kazanıldı. Kanımca bu tablo çok daha derin bir düğümü gözler önüne seriyor. Savaş sonrası dönemde elde edilen haklar halka lütfedilmedi. Kısa bir tarihsel kesit boyunca işçi sınıflarının, geniş kitlelerin örgütlü gücünün bir ürünüydü; seçkinlerin tahkim edilmiş iktidarından zorla sökülüp alındı.
Her zaman göreceli kazanımlardı bunlar; yine de İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk 30-40 yıl boyunca ve elbette öncesinde, sermayenin örgütlü gücünden bir miktar kudret ve denetim koparmayı başardılar. Ne var ki kitle demokrasisini mümkün kılan bu zemin, bugün birçok açıdan ortadan kalkmış durumda.
İşçilerin bir araya gelip örgütlendiği kitlesel üretim sahaları, dev fabrikalar artık yok. Dolayısıyla kitle demokrasisini var eden yapısal ve maddi koşullar geçerliliğini yitirdi. Asıl can alıcı soru şu: Geçmişte bu kazanımları elde etmemizi sağlayan maddi zemin artık mevcut değilken, demokrasiyi nasıl yeniden ayağa kaldıracak ve iktidarı bu siyasi ve iktisadi seçkinlerin elinden -en azından bir kısmını- nasıl söküp alacağız? Karşılarında durabilecek sahici bir denge unsuru kalmadığı için seçkinlerimiz bugün dizginsizce hareket ediyor. Meselenin düğüm noktası büyük oranda burada yatıyor.
Diplomasi
Araştırmacılara göre ABD’nin 11 Eylül sonrası savaşlarında 4,7 milyon kişi öldü

Brown Üniversitesinin “Savaşın Bedeli” projesine göre, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD’nin katıldığı savaşlar dolaylı sonuçlarıyla birlikte 4,5 milyondan fazla, bazı değerlendirmelere göre ise 4,7 milyona kadar insanın ölümüne yol açtı.
ABD’nin 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından girdiği savaşlarda, çatışmaların dolaylı sonuçları da hesaba katıldığında 4,5 milyondan fazla, araştırmacıların değerlendirmelerine göre ise 4,7 milyona kadar insan hayatını kaybetti.
iPaper gazetesinin haberinde yer verilen bu tahminler, Brown Üniversitesinin yürüttüğü “Savaşın Bedeli” (Costs of War) projesine dayanıyor.
Gazete, ABD liderlerinin askeri gücün imkanlarını ve kapasitesini gözlerinde büyüttüğünü, siyasi hedefleri silahlar aracılığıyla çözmeyi umduğunu ve söz konusu can kayıplarının diğer etkenlerin yanı sıra bu yaklaşımla bağlantılı olduğunu yazdı.
Araştırmacıların tahminlerine göre bu savaşlarda yaşamını yitirenlerin 3,6 ila 3,8 milyonu doğrudan doğruya sıcak çatışmalar sırasında değil, savaşların uzun vadeli sonuçları yüzünden öldü.
Antropolog Stephanie Savell, ekonominin, altyapının, kamu hizmetlerinin ve çevrenin tahrip edilmesinin hastalıkların yayılmasına ve çatışmalar sona erdikten yıllar sonra bile yeni ölümlere yol açtığını belirtiyor. Savaşların bu uzun vadeli sonuçları özellikle kadınları ve çocukları ağır biçimde etkiliyor.
Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Yemen’deki çatışmaları kapsayan araştırmanın yazarları, bütün bu çatışmalardaki tam can kaybı sayısının bilinmediğini ve ölü sayısının artmaya devam ettiğini vurguluyor.
Vietnam ve Irak savaşlarındaki can kaybı tahminleri farklılık gösteriyor
Başka çatışmalarda görüldüğü gibi ABD’nin yürüttüğü savaşlardaki can kaybı tahminleri de birbirinden ayrılıyor.
Nitekim Vietnam Savaşı sırasında her iki taraftan asker ve sivil toplam Vietnamlı kayıpları yaklaşık birkaç yüz bin ile birkaç milyon kişi arasında tahmin ediliyor.
Vietnam makamları ise 1995 yılında Kuzey Vietnam ve Vietkong saflarından yaklaşık 1,1 milyon savaşçının ve 2 milyona kadar sivilin öldüğünü açıklamıştı.
Irak’taki tahmin aralığı ise çok daha geniş bir tablo ortaya koyuyor. Kayıt altına alınmış şiddet kaynaklı sivil ölümlerini hesaba katan Iraq Body Count projesi, bu sayıyı 200,1 bin ile 226,6 bin aralığında veriyor.
Anket çalışmalarına dayalı araştırmalar ise savaş olmasaydı meydana gelmeyecek bütün ölümleri ifade eden “fazladan ölümleri” hesaplıyor.
Bu kapsamda The Lancet dergisi 2006 yılına kadar 655 bin ölümü, PLOS Medicine dergisi 2011 yılına kadar yaklaşık 461 bin ölümü, PLOS One dergisinde yayımlanan bir araştırma ise 2003-2023 yılları arasında şiddet kaynaklı 670 bin ölümü tahmin etti.
Eleştirilere göre ABD liderleri silahların kapasitesini abartıyor
iPaper, ABD liderlerinin on yıllar boyunca silahların sunduğu imkanları abarttığını ve savaşları demokrasiyi yaymanın yanı sıra güvenliği sağlamanın bir yolu olarak sunduğunu aktarıyor.
Gazetenin yazarı Dominic Erdozain’in değerlendirmesine göre bu sorun, Donald Trump’ın başkanlığından çok daha önce ortaya çıktı.
Yazar Erdozain, bu duruma örnek olarak Vietnam Savaşı’nı gösteriyor. Kuzey Vietnam’ın yıllar süren bombardımanlara maruz kalması ülke yönetimini direnişten vazgeçmeye zorlayamadı ve savaş sekiz yıl daha devam etti.
Gazeteci Walter Lippmann’ın da vaktiyle belirttiği üzere bu tecrübe, “modern silahların ateş gücünün düşmanı yok etme veya etkisiz hale getirme kapasitesine sahip olduğunu, ancak onu kendi iradesine boyun eğdirmeye yetmediğini” ortaya koydu.
ABD, 11 Eylül terör saldırılarının ardından askeri gücü yeniden yalnızca terörle mücadele amacıyla değil, aynı zamanda devlet inşası için de kullanmaya başladı.
Ancak bu askeri harekatların başarısızlıkları, yaklaşımın bizzat kendisindeki yanlışlıkla değil, strateji ve planlama hatalarıyla açıklandı.
Erdozain’in eleştirilerine yer verdiği askeri operasyon gazileri de güç kullanımının yerel halkın güvenini kazanmaya yardımcı olmadığını ve yeni isyancıların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceğini ifade ediyor.
Eski komutan McRaven İran savaşı ve ABD stratejisini değerlendirdi
Öte yandan Donald Trump’ın İran ile bir anlaşma yapılması ya da “işinin bitirilmesi” arasında bir seçimden söz ettiği siyasi gündem çerçevesinde, ABD Özel Harekat Komutanlığı eski başkanı Amiral William McRaven da bir hafta önce değerlendirmelerini paylaştı.
İran ile yaşanan çatışma ortamında ABD’nin Vietnam, Afganistan ve Irak’taki askeri harekatlarını inceleyen McRaven, ABD’nin askeri üstünlüğünün siyasi hedeflere ulaşmayı garanti etmediğini ve ülke yönetiminde savaşın gidişatı üzerinde kontrol sahibi olunduğu yanılsaması yaratabileceğini bildirdi.
McRaven’ın iddiasına göre 28 Şubat’ta başlayan İran savaşı, Amerikan kapasitesinin ve imkanlarının abartılmasının yeni bir örneği oldu.
Washington’ın bu savaştaki hedefleri, rejim değişikliğinden ve Tahran’ın nükleer emellerinin caydırılmasından Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına kadar uzanan bir çizgide değişiklik gösterdi. Üstelik Donald Trump yönetimi, saldırıları başlatmadan önce müttefiklerin desteğini de almadı.
Askeri gücün karmaşık siyasi meseleleri çözme kabiliyetine duyulan inancın, henüz İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan stratejisinin bir sorunu haline geldiğini düşünen McRaven, özellikle 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nda kazanılan zaferin ardından ABD’nin teknolojik üstünlüğün önemini gözünde büyüttüğünü, Afganistan ve Irak’taki harekatların ise uzadığını ve bu harekatların hedeflerinin defalarca değiştiğini belirtti.
McRaven ayrıca yetkinin başkanda toplanmasının, askeri yönetimin siyasallaşmasının ve yapay zeka da dahil olmak üzere yeni teknolojilerin gelişmesinin bu hataların tekrarlanma riskini artırdığını kaydetti.
Öte yandan savaşın sonucu eskiden olduğu gibi bugün de coğrafyaya, düşmanın kararlılığına, kamuoyu desteğine ve siyasi ve askeri liderliğin niteliğine bağlı kalmaya devam ediyor.
Diplomasi
Güney Kore, Kiev’deki sekiz diplomatını geri çekti

Güney Kore, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin iki Kuzey Koreli esirin Seul’e naklini BM kürsüsünden duyurmasının ardından Kiev’deki sekiz diplomatik personelini geri çekti. Dışişleri Bakanı Cho Hyun, krizin sürmesi halinde diplomatik ilişkilerin tehdit altına girebileceğini ancak Ukrayna’ya yönelik insani desteğin sürdüğünü söyledi.
Güney Kore, Ukrayna’nın iki Kuzey Koreli savaş esirinin Seul’e nakledildiğini kamuoyuna duyurmasıyla patlak veren kriz üzerine Kiev’deki sekiz diplomatik personelini geri çekti.
Gelişmeyi Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun, parlamentoda bakanlığına yönelik düzenlenen denetim oturumunda açıkladı.
Yonhap ajansının haberine göre Cho, yaşanan diplomatik gerilime rağmen sorunu çözüme kavuşturmak amacıyla Ukraynalı mevkidaşıyla temaslarını sürdürdüğünü söyledi.
İki ülke arasındaki ilişkileri geren süreç, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden yaptığı konuşmayla başladı.
Zelenskiy, konuşmasında iki Kuzey Koreli askerin Güney Kore’ye gönderildiğini açıkça dile getirdi.
Seul yönetimi ise söz konusu askerlerin ve Kuzey Kore’de kalan ailelerinin güvenliğini korumak amacıyla nakil işleminin gizli tutulması konusunda Kiev ile en başından beri anlaştıklarını belirtti.
Ukrayna Devlet Başkanlığı Ofisi daha sonra bu bilginin gizli tutulacağına dair bir mutabakat yapıldığını reddetti.
Bunun üzerine Güney Kore, Ukrayna yönetiminden resmi bir açıklama, özür ve benzer bir durumun tekrarlanmayacağına dair güvence istedi.
Beklenen adımların gelmemesi ve Rusya’nın devam eden hava saldırısı tehditleri gerekçe gösterilerek, ay başında Güney Kore’nin Kiev Büyükelçisi Park Ki-chang ülkeye çağrıldı; ardından da büyükelçilikteki bazı görevlilerin geri çekilmesine karar verildi.
Bakan Cho, Ukrayna’nın meseleyi gereğince ele almaması nedeniyle bu kararın kaçınılmaz hale geldiğini vurgulayarak şimdiye kadar sekiz personelin ülkeye döndüğünü ifade etti.
Diplomatik temsil düzeyinin düşürülmesine karşın elçilikte temel hizmetleri yürütecek personelin görev başında kaldığını belirten Cho, bu ekibin Rus saldırıları altında yaşayan Güney Kore vatandaşlarını korumak için çalışmalarına devam ettiğini aktardı.
Parlamentodaki oturumda krizin Kiev ile diplomatik ilişkileri kopma noktasına getirip getirmeyeceği sorusuna da yanıt veren Cho, gerilimin tırmanmayı sürdürmesi halinde meselenin o boyuta ulaşabileceği uyarısını yaptı.
Cho, sorunun en kısa sürede çözülmesi için Ukrayna Dışişleri Bakanı ile iletişim kanallarını açık tuttuğunu sözlerine ekledi.
Yaşanan diplomatik gerginliğe rağmen Güney Kore’nin Ukrayna’ya sunduğu genel desteğin değişmediğini vurgulayan Dışişleri Bakanı, Seul’ün insani yardımları sürdürdüğünü, Ukrayna’nın yeniden inşası konferanslarına katılmaya devam ettiğini ve savaşın sona erdirilmesine yönelik uluslararası girişimlerde yer aldığını hatırlattı.
Diplomasi
AB, Ukrayna’ya destek için Kanada’yı kredi programına çağırıyor

AB ve Kanada liderleri, Montreal Zirvesi’nde Ukrayna’ya yönelik 90 milyar avroluk kredi desteğine Ottawa’nın katılımını ve ikili siyasi ortaklığın geleceğini ele alacak. Zirve taslağında ortak üyelik yerine ekonomik güvenliğe odaklanan “Gelecek İçin İttifak” modelinin başlatılması öneriliyor.
Avrupa Birliği (AB) ve Kanada liderleri, Montreal kentinde düzenlenecek zirvede Kiev yönetimine yönelik mali desteğin genişletilmesini ve yeni bir siyasi ortaklık modelini ele almaya hazırlanıyor.
Rapporteur’ün ulaştığı ortak bildiri taslağında, Kanada’nın Ukrayna’ya yönelik kredi destek programına dahil edilmesi önerisi yer alıyor.
Taslak metinde “Kanada’nın Ukrayna’ya kredi destek programına katılımını memnuniyetle karşılıyoruz” ifadesi yer alırken, söz konusu cümlenin Kanada tarafıyla henüz tam olarak uzlaşmaya varılmadığı için köşeli parantez içinde tutulduğu görülüyor.
Belgede, Kanada’nın bu programa hangi şartlar altında ve ne kadarlık bir mali büyüklükle katılacağına dair somut ayrıntılara henüz yer verilmiyor.
Tarihi 23 Ekim olarak kaydedilen bildirinin son metninde zirveye kadar değişiklik yapılabileceği aktarılıyor.
Ukrayna’ya 90 milyar avroluk kredi paketi planlanıyor
Avrupa Parlamentosu, şubat ayında Ukrayna’ya 90 milyar avro tutarında bir kredi sağlanmasını onaylamıştı.
AB’nin ortak bütçesiyle güvence altına alınan bu mali paketin, 2026 ve 2027 yıllarında 45’er milyar avroluk iki dilim halinde ödenmesi öngörülüyor. Toplam 90 milyar avroluk kaynağın yaklaşık 30 milyar avrosunun Ukrayna’nın bütçe desteğine, 60 milyar avrosunun ise askeri yardımlara tahsis edilmesi hedefleniyor.
Rapporteur tarafından aktarılan bilgilere göre, Kanada’nın bu mali girişime dahil edilmesi, Kiev’in büyüyen finansman açığı karşısında Avrupa ülkelerinin bütçeleri üzerindeki mali yükü hafifletmeyi amaçlıyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, daha önce yaptığı açıklamada, AB tarafından planlanan mevcut ödemelere ek olarak ülkesinin 2027 yılında 70 milyar avroya daha ihtiyaç duyacağını dile getirmişti.
Ortaklık statüsü yerine ‘Gelecek İçin İttifak’ modeli
Montreal’deki zirvenin ikinci önemli gündem maddesini ise Kanada’nın AB ile ilişkilerindeki resmi statüsü oluşturuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, daha önce Kanada’nın AB’nin “ilk ortak üyesi” yapılması ihtimalinin değerlendirilmesini önermişti.
Diplomatik kaynaklar, Almanya’nın “ortak üyelik” kavramının kullanılmasına güçlü şekilde karşı çıktığını belirtirken, benzer çekincelerin Fransa ve İtalya tarafından da paylaşıldığı kaydediliyor.
Bu öneri ABD Başkanı Donald Trump’ın da tepkisini çekmişti. Teklifi “gülünç” olarak nitelendiren Trump, böyle bir adım atılması halinde AB’ye yönelik “çok ağır gümrük vergileri” uygulama tehdidinde bulunmuştu.
Rapporteur, mevcut belge taslağında ifadenin yumuşatıldığını aktarıyor. Buna göre doğrudan bir ortak üyelik statüsü yerine “Gelecek İçin İttifak” (Alliance for the Future) adı altında yeni bir mekanizmanın hayata geçirilmesi teklif ediliyor.
Ekonomik güvenlik ve yakın politika koordinasyonuna odaklanacak bu formatın yanı sıra “ortak üyelik” kavramının nihai tanımının 2027 yılındaki zirveye ertelenmesi öneriliyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Diplomasi2 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını6 gün önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Ortadoğu2 hafta önceINSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor
Ortadoğu1 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi
Ortadoğu2 hafta önceForeign Policy: Trump Ortadoğu’da mezhep hatlarını yeniden açıyor












