Görüş

Japonya’nın Orta Doğu’daki Duruşu: Denge Politikası Devam Ettirilebilir mi?

Yayınlanma

Japonya’nın Orta Doğu politikasının temeli, onlarca yıldır tek bir ilkeye dayanıyordu: taraf tutmamak. Tokyo, İsrail ile Arap devletleri arasında, Körfez monarşileri ile İran arasında, ABD’nin bölgesel çıkarları ile petrol tedarikçileriyle ilişkiler arasında hep hassas bir denge kurdu. Bu politika salt bir idealizm değil, varoluşsal bir zorunluluktu. Petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde doksanını Körfez’den karşılayan, ama kendi askeri gücü anayasal kısıtlarla sınırlı bir ada ülkesi için Orta Doğu’da herhangi bir cepheye dahil olmak lüksü yoktu.

Bu “eşit mesafe diplomasisi” zaman zaman Batılı müttefiklerin eleştirisine konu oldu özellikle 1973 petrol krizinde Japonya’nın OAPEC baskısıyla Filistin meselesinde pozisyon değiştirmesi Washington’ı rahatsız etmişti. Ama Tokyo bu eleştirileri göğüsledi; çünkü model işliyordu.

Şimdi o modelin test edildiğini en zor anlardan birine şahitlik ediyoruz.

Ülkenin Resmi Tutumu Hesaplı Bir Belirsizlik

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı ortak saldırılar, operasyonun ilk dalgasında Dini Lider Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesiyle birlikte Orta Doğu’nun çok ötesine sarsıntı gönderdi. Tokyo’nun yanıtı ise diplomatik dilde “stratejik muğlaklık” olarak tanımlanan türden oldu.

Dışişleri Bakanı Motegi Toshimitsu, 1 Mart tarihli resmi açıklamasında “İran’ın nükleer silah geliştirmesi uluslararası nükleer silahların yayılmasının önlenmesi rejimi açısından kesinlikle kabul edilemez” derken, ABD-İsrail operasyonunu ne onayladı ne de eleştirdi. Başbakan Takaichi Sanae de aynı çizgiyi izledi. Japon hükümetinin bu duruşundaki en büyük sebep bu ay beklenen Takaichi-Trump zirvesi öncesinde hükümetin ABD-Japonya ilişkilerini riske atmak istememesi.

Bu hesaplı sessizliğin arkasında üç temel çelişki yatıyor: ABD ittifakı, enerji güvenliği ve onlarca yıllık Orta Doğu diplomasisi. Üçü aynı anda tatmin edilemiyor.

Bu kriz, Japonya’nın İran ile köklü ilişkisine de ağır bir darbe vurdu. Japonya’nın İran ile resmi diplomatik bağları 1929’a, yani neredeyse bir asır öncesine dayanıyor. 1979 devriminden bu yana Tokyo, İran ile Batılı ülkeler arasında hassas mesajlar için bir köprü işlevi gördü.  1980’lerde Batılı ülkelerin büyük çoğunluğu İran’la diplomatik ilişkilerini kestiği dönemde bile Japonya bu ilişkiyi sürdürmeye özen gösterdi.

Ancak bu ilişki zaten yıllardır erozyon yaşıyordu. Trump yönetiminin baskı kampanyası kapsamında yeniden yürürlüğe koyduğu yaptırımların ardından Japonya, İran’dan petrol ithalatını sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Muhalefet Partileri İktidarı Eleştiriyor

İktidar partisinin sessizliği, muhalefette yankı uyandırdı. Ana muhalefet partisi Anayasal Demokrat Parti (CDP), ABD ve İsrail’in askeri saldırısının meşruiyetini doğrudan sorguladı. CDP’nin Politika Araştırma Konseyi Başkanı Tokunaga Eri, nükleer geliştirme meselesi üzerine diyalog sürerken gerçekleştirilen bu saldırının uluslararası hukuk açısından ciddi şüpheler doğurduğunu belirterek tüm askeri operasyonların derhal durdurulmasını talep etti.

En sert ses ise Japonya Komünist Partisi’nden geldi. Genel Başkan Kazuo Shii, 28 Şubat tarihli açıklamasında operasyonu “BM Sözleşmesi’ni ve uluslararası hukuku hunharca çiğneyen hukuksuz bir saldırı” olarak nitelendirerek kınadı. Shii, Trump’ın İran hükümetini “dev bir terör örgütü” ilan etmesine ve açıkça rejim değişikliği çağrısında bulunmasına dikkat çekti; “Eğer ABD ve İsrail bu saldırıları sürdürürse, Orta Doğu’da ve dünyada barış ve istikrara ağır bir darbe vurulacaktır” dedi ve derhal müzakere masasına dönülmesini talep etti.

Japon Medyasına Göre “Gunboat Diplomacy” Dönemine Dönüldü

Liberal yayın organları Tokyo Shimbun ve Asahi Shimbun, saldırıları “uluslararası düzeni tehdit eden bir rezalet” olarak tanımladı. Tokyo Shimbun’un editör yazısı ABD’nin askeri eylemlerinin BM Sözleşmesi’ni hiçe saydığını ve dünyayı “gunboat diplomacy” dönemine geri götürdüğünü savundu. Takaichi hükümetinin sessizliğini ise bu hukuksuzluğa ortak olmak olarak nitelendirdi.

Yomiuri Shimbun ise durumu “son derece kritik bir aşama” olarak tanımladı; hem ABD’nin yöntemlerini hem de İran’ın nükleer şeffafsızlığını eleştiren daha dengeli bir ton benimsedi. Ancak Yomiuri bile, egemen bir devletin liderine yönelik operasyonunun yaratacağı uzun vadeli kaosa ilişkin ciddi uyarılar yaptı.

Ekonomide Alarm Zilleri

Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda, Orta Doğu çatışmasının “ham petrol ve enerji fiyatları ile uluslararası finans piyasaları kanalıyla Japonya ekonomisini ciddi biçimde etkileyebileceği” uyarısında bulundu. Nikkei 225, ilk işlem gününde yüzde iki düşüşle açıldı.

Kaygının temeli rakamlar: Japonya’nın ham petrol ithalatının yüzde doksanı Körfez’den geliyor; Suudi Arabistan yüzde 46, BAE yüzde 30, Katar yüzde 8 ile bu pastanın büyük dilimini oluşturuyor. Hürmüz Boğazı ise dünyada tüketilen petrolün beşte birinin, Avrupa’nın jet yakıtının yüzde otuzunun ve küresel LNG arzının beşte birinin geçtiği stratejik bir su yolu. Japonya 240 günlük stratejik rezerviyle kısa vadede nefes alabilir ama kriz uzarsa küresel fiyat şoku kaçınılmaz.

Sonuç: Denge Kırılıyor mu?

4 Mart 2026 itibarıyla Japonya üç ayrı çekimin ortasında sıkışmış durumda: ABD ittifakı, enerji güvenliği ve onlarca yıllık Orta Doğu diplomatik mirası. Tokyo’nun onlarca yıl boyunca işlettiği “eşit mesafe” modeli ciddi bir sınavla yüz yüze.

Eğer Hürmüz Boğazı üzün sure kapalı kalır, petrol fiyatları ekonomik şok eşiğine ulaşır ya da insani krizler kamuoyu baskısını derinleştirirse Tokyo, bu belirsiz tutumunu sürdüremeyebilir. O noktada Japonya yalnızca bir politika seçmek zorunda kalmayacak, onlarca yılda inşa ettiği Orta Doğu kimliğini de yeniden tanımlamak zorunda kalacak.

Çok Okunanlar

Exit mobile version