Söyleşi
“Küba halkı, kapitalizmin köleliğine dönmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor”
1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçmasıyla başarıya ulaşan Küba Devrimi, sosyalist karakterini soykırım seviyesine varan Amerikan ablukasına rağmen korumaya çalışıyor. Domuzlar Körfezi müdahalesi ile doruğa ulaşan emperyalist işgal girişimleri, biyolojik saldırı, suikast, iktisadi saldırganlık, karşı-devrimci faşist grupların beslenmesi gibi unsurlarla hayli “renklendirilmiş” durumda. İkinci Trump dönemi ile birlikte, Küba’nın gırtlağına çökme operasyonu, açıkça rejim değişikliği tonlarına sahip ve başını Küba’dan kaçan ve mülksüzleştirilen karşı-devrimci ebeveynlerinin hırsını taşıyan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun çektiği Amerikan yönetimi, yalnızca Devrimi değil, bir bütün olarak Küba halkına yok etmeye ant içmiş gibi görünüyor.
Amerikan ablukası nedeniyle elektrik kesintilerinin artık olağan hale geldiği Ada’dan sorularımıza yanıt veren Kübalı tarihçi, yazar ve akademisyen Frank Josué Solar Cabrales, Küba halkının hem sosyalizmi, hem de ulusal egemenliğini kaybetmemek için Amerikan emperyalizmine direneceğini söylüyor. Ona göre, ABD’nin Küba’da gördüğü şey, 150 km uzaktaki küçük bir adanın burnunun dikine giderek başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesi, yani başta Latin Amerika halklarına olmak üzere, tüm dünyaya “model”olması.
Küba’da sosyalist inşa sürecinin sorunlarını açık yüreklilikle kabul eden Cabrales, özellikle 2011’den sonra hızlandırılan piyasa reformlarının eşitsizlikleri görünür ölçüde artırdığına işaret ediyor. Cabrales, geri adımların meşru olduğunu, ama kapitalist alet çantasından alınan malzemelerin sosyalizmi inşa etmenin bir yolu olarak sunulmasına itiraz ediyor. Amerikan tehdidi nedeniyle “siper” mantığının akılcı olduğunu söylüyor; ama halk katılımının devamlı yenilenmesi ve canlanması için çabaların artırılması gerektiğini düşünüyor. Fidel ve Che’nin uyarılarının bugün de güncel olduğunu düşünüyor.
ABD’nin Küba’yı işgal etmesi durumunda ise, emperyalizmin, karşısında yalnızca silahlanmış Küba halkını ve “tüm halkın savaşı”nı değil, Latin Amerika halklarının kıta çapındaki karşı saldırısını bulacağının ipuçlarını veriyor.
Küba, devrimden hemen sonra ABD tarafından uygulanan korkunç bir abluka ile mücadele ediyor. Donald Trump’ın ikinci döneminde ilan edilen “Donroe Doktrini” ve Küba’nın en önemli müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya karşı yapılan haydutça eylemler, bu ablukanın olumsuz etkilerini daha da şiddetlendirmiş görünüyor. Ablukanın tarihsel etkilerini ve Trump yönetiminin başlattığı yeni dönemin ayırt edici özelliklerini anlatabilir misiniz? Küba Devrimi ve Küba halkı bugün hangi somut tehlikelerle karşı karşıya?
1962 yılında John F. Kennedy yönetimi altında başlayan ABD’nin Küba’ya yönelik ekonomik, ticari ve finansal ablukası, ABD emperyalizminin Küba Devrimi’ne karşı 60 yılı aşkın süredir sürdürdüğü topyekûn savaşın öncüsü ve merkezi çekirdeği olmuştur. Gelecekte bu döneme ilişkin tarih kitapları yazıldığında, Küba’nın kahramanca direnişi büyük harflerle ve altın harflerle kaydedilmek zorunda kalacak. Kısıtlı iktisadi kaynaklara sahip, küçük ve az gelişmiş bir adanın, tarihin en güçlü imparatorluğunun en uzun süreli kuşatmasına direnmesinin destansı öyküsü, Davut ile Calut arasındaki efsanevi çatışmanın modern bir versiyonu.
Kıyılarından 90 mil uzaktaki bu küçük ulusa karşı, ABD elindeki neredeyse tüm araçları kullandı. Terörist sabotaj ve şahsi saldırılardan biyolojik savaşa kadar her şeyin denendiği bu geniş yıkım stratejisinde, ana koçbaşı her zaman iktisadi abluka oldu. Bu, Küba’nın sadece ABD ile değil, diğer ülkelerle de ticaret veya resmi iktisadi ilişkiler kurma olasılığını ortadan kaldırma girişimi. Küba ile iş yapmaya cesaret eden dünyadaki herhangi bir şirket veya işletme, ABD hükümetinden para cezası veya yaptırımlarla karşı karşıya kalma riskini taşır. Küba’nın ticari faaliyetlerini takip etmek için bir ordu kadar memur ve muazzam miktarda federal fon ayıran ABD’nin bu acımasızlığı, bu Karayip adasının isyan etme ve bağımsızlığını koruma cüretini affetmemesinden kaynaklanıyor.
Onlar, herkes için refah, adalet ve haysiyet içeren farklı bir toplum inşa etme devrimci deneyiminin başarısız olmasını sağlamak için, bu örnek Latin Amerika’ya yayılmasın diye, büyük çaba sarf ettiler.
Sovyetler Birliği ve sosyalist blok varken, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi [COMECON] ile kurulan olumlu iktisadi ilişkiler, ablukanın etkilerini büyük ölçüde hafifletmiş ve Küba’nın engelleri başarıyla aşmasını sağlamıştı. Berlin Duvarı yıkılıp SSCB dağıldığında, Küba kendini çok zor bir durumda buldu; uluslararası ticaretinin neredeyse tamamını ve ürünlerini sattığı, hayati önem taşıyan malzemeleri temin ettiği pazarı kaybetti.
Küba Devrimi’nin aşırı zayıflık ve izolasyon içinde olduğu, sadece birkaç ay ömrü kalmış gibi görünen bu koşullarda, ABD emperyalizmi, iktisadi ablukayı sıkılaştırarak son darbeyi vurma zamanının geldiğine inandı. 1992’deki Torricelli Yasası ve 1996’daki Helms-Burton Yasası adlı iki yeni yasa, Küba’ya yönelik boğucu ticari baskıyı daha da artırdı.
İkinci yasa, ablukayı ancak ABD Kongresi tarafından kaldırılabilecek bir yasaya dönüştürdüğü ve bunun için Küba’nın tam teslimiyetini ve egemenliğinin kaybını gerektiren bir dizi şart koştuğu için özellikle zarar verici olmuştu.
Ayrıca, yabancı şirketlerin Küba Devrimi tarafından millileştirilen mülkler veya arazilerde iş yapmaları nedeniyle ABD mahkemelerinde dava edilebilmelerine izin vererek, ablukanın sınır ötesi niteliğini daha da belirgin hale getirmişti.
Tüm zorluklara rağmen Küba, SSCB’nin çöküşünün vurduğu ağır darbeyi atlattı. Fidel Castro’nun hâlâ ülkenin başında olmasıyla, “barış zamanındaki özel dönem” sırasında alınan, kaçınılmaz ancak geçici nitelikteki piyasa açılımı tedbirleri, Küba’nın üretim aygıtının yoğunlaşan emperyalist baskının saldırısına dayanmasını ve galip gelmesini sağladı.
Bu eğilim daha sonra Latin Amerika genelinde ilerici hükümetlerin elverişli ortamı ve Barack Obama yönetimi altında denenen kısa süreli yumuşama ve yakınlaşma dönemi ile pekiştirildi.
Donald Trump’ın iktidara gelmesi, Küba’ya karşı daha da şiddetli bir şekilde uygulanan azami baskı politikasına geri dönüşü işaret etti. Zaten ilk döneminde, ablukayı pekiştiren, ekonomimizin her sektörüne darbe vurmayı amaçlayan ve dünyanın geri kalanıyla olan her türlü ticari alışverişi hedef alan yaklaşık 240 önlem aldı.
Bu ikinci dönemde, aşırı sağcı Küba karşı-devrimci lobisinin doğrudan temsilcisi olan Marco Rubio’nun Dışişleri Bakanı olarak görev yapmasıyla, işi bitirmeyi ve ABD emperyalizminin uzun zamandır beslediği hayali, yani Küba Devrimini devirmeyi gerçekleştirmeyi amaçlıyor.
Göreve geldiği ilk gün yaptığı ilk şey, bizi sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine yeniden dahil etmek oldu; bu da, diğer şeylerin yanı sıra, dünyanın birçok bankasında hesap açmamızı ve finansal işlemler yapmamızı otomatik olarak engelliyor.
Bu listede yer almak, uluslararası ticarette dolar kullanımı ve kredi veya borçlara erişim konusunda ülkemize ek kısıtlamalar getiriyor. Küba, günümüzün son derece birbirine bağlı ekonomisinde tüm ulusların dayandığı uluslararası finansman mekanizmalarının hiçbirine erişemiyor.
Dünyanın önde gelen emperyalist gücünün misilleme tehditleri güçlü bir caydırıcı etki yaratıyor ve birçok şirket ile finans kurumunun Küba ile iş yapmaktan kaçınmasına neden oluyor.
ABD’nin tasvir ettiği gibi belirli mallara yönelik bir ticaret ambargosu olmaktan uzak olan abluka, son altmış yılda onu genişleten, güçlendiren ve derinleştiren çeşitli önlemlerle tam kapsamlı, geniş bir iktisadi savaş. Abluka, karşı-devrimci bir ayaklanma yoluyla rejim değişikliği sağlamak amacıyla Küba halkına mümkün olan en büyük zararı vermek üzere tasarlanmış bir siyaset.
Bu durum, ABD hükümetinin resmi belgelerinde de yansıtılıyor. Örneğin, Dışişleri Bakan Yardımcısı Lester Mallory’nin Nisan 1960 tarihli memorandumu, ablukanın amacının, açlık, yoksulluk, ıstırap ve umutsuzluk yoluyla Küba Devriminin teslim olmasını sağlamak için ülkeyi maddi ve mali kaynaklardan mahrum bırakmak olduğunu açıkça belirtiyor.
Devrimci hükümetin halkın çoğunluğunun desteğine sahip olduğu gerçeğini kabul eden belge, halk arasında hoşnutsuzluk ve muhalefet yaratacak koşullar oluşturmak için, hükümeti devirmenin en etkili yolu olarak ekonomik boğulmayı öneriyor.
Bu memoranduma ilişkin gerekçelerde, emperyalizmin alaycılığı ve egemenliğinden kurtulan halklara nasıl davrandığı tüm çıplaklığıyla görülebilir.
Teslim olmak ya da ölmek, Küba halkı gibi özgür ve onurlu olmaya cesaret eden ve kaderini kendi ellerine alan halklara ABD emperyalizminin dayattığı ikilem. Böyle bir siyaset, Küba ekonomisine muazzam bir zarar vermiştir: resmi rakamlara göre, ablukanın uygulanmaya başladığı tarihten bu yana Küba’ya maliyeti yaklaşık 164 milyar dolar. Ekonominin her sektörü –sanayi, tarım ve hizmetler– emperyalist kuşatmadan etkilendi; bu kuşatma, son zamanlarda Trump döneminde, ülkeye döviz geliri getiren her türlü faaliyete, başta turizm ve uluslararası tıbbi işbirliği olmak üzere, sistematik bir zulüm ve cerrahi bir zarar vermeyle karakterize edildi.
Rakamların ve makroiktisadi göstergelerin ötesinde, abluka tüm sertliğiyle Kübalıların günlük yaşamlarında, sağlık, eğitim, ulaşım, elektrik ve su temini gibi sosyal ve kamu hizmetlerinin sağlanmasındaki zorluklarda ve günlük yaşam için gerekli gıda, ilaç ve temel tüketim mallarındaki kıtlıklarda hissediliyor.
Kübalıların günlük yaşamı, sadece malzeme ve kaynak eksikliğinden değil, aynı zamanda ablukanın etkileriyle tüm iktisadi ve sivil altyapının bozulmasından dolayı da gerçekten çok zor ve karmaşık.
Donald Trump’ın Küba’yı ABD ulusal güvenliğine yönelik olağanüstü ve istisnai bir tehdit ilan etmesi, adaya petrol gönderen herkese gümrük vergisi uygulamakla tehdit etmesi ve Kübalıların ana ham petrol kaynağını kesmesi gibi son zamanlarda aldığı önlemler, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yönelik silahlı saldırı ile birlikte, Küba halkının zaten içinde bulunduğu derin ekonomik krizi daha da şiddetlendirdi.
Üç aydan fazla bir süredir tek bir damla yakıt bile alamamanın etkileri, ülke sakinlerinin günlük yaşamlarında çok çeşitli şekillerde hissedilmeye başlanmış ve her şeyden önce tüm toplumu ve ekonomiyi kesen ve bunların canlılığını sağlayan iki boyutu etkiledi: ulaşım ve elektrik üretimi.
Elektrik kesintisi, günlük yirmi saatten fazla süren kesintiler ve bunun getirdiği, örneğin gıda muhafazası ve yemek pişirme gibi tüm zorluklarla sadece haneleri etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda sanayiyi ve üretici faaliyetleri de felç ediyor.
Ulaşım için yakıt eksikliği ise ülkeyi pratikte durma noktasına getiriyor ve tüm alanlarının ve yapılarının işleyişini etkiliyor. Genel olarak, gıda ve tüketim mallarının fiyatlarında zaten belirgin bir artış var ve Kübalıların maddi yaşam koşulları daha da zorlaşıyor.
Böylesine zor bir durum karşısında, halkın çoğunluğunun kararı kesin: direnmeye devam etmek ve ABD emperyalizminin bize dayatmaya çalıştığı boyun eğme durumuna boyun eğmemek.
‘KÜBA, EMPERYALİST İŞGALE KARŞI HALK SAVAŞINA HAZIRLANIYOR’
ABD hükümetinin Küba için Venezuela tarzı bir işgal operasyonu planladığını okuduk. Küba böyle bir eyleme askeri olarak nasıl yanıt vermeye hazırlanıyor? Devrimci Küba’nın savaş stratejisi nedir? Olası bir Amerikan müdahalesi durumunda Havana’nın Moskova ve Pekin’le, ve öncelikle Latin Amerika halklarıyla ilişkileri nasıl harekete geçirilecek?
Küba, savunması için düzenli birliklere ve profesyonel silahlı kuvvetlere güveniyor; burada tüm gençler askerlik hizmetleri sırasında eğitim alıyor.
Fakat dış saldırılara karşı ana kalkan, “Tüm Halkın Savaşı” olarak bilinen kapsamlı bir silahlı savunma stratejisine tüm halkın dahil olmasından kaynaklanıyor. 1980’lerde Fidel Castro tarafından tasarlanan bu yaygın halk mücadelesine dayalı askeri doktrin, her vatandaşın işgalciye direnmek için gerekli araçlara, bir yere ve bir göreve sahip olmasını sağlar ve askeri üstünlüklerinden bağımsız olarak, düşmanları dayanamayacakları siyasi ve insani maliyetlerle karşı karşıya getirerek caydırmayı ve yenilgiye uğratmayı amaçlar.
ABD yönetiminin yeniden ortaya çıkan saldırı tehditleri karşısında, biz Kübalılar, silahlı çatışmanın temel unsurlarına ilişkin periyodik eğitim tatbikatlarının sıklığını artırarak hazırlıklarımızı güçlendirdik. Modern teknolojiler veya sofistike silahlar olmadan, fakat gerilla savaşının uzun bir tarihsel geleneğine sahip olarak, bağımsızlık mücadelemizin kahramanlarından biri olan Antonio Maceo’nun sözleriyle, Küba’ya girmeye cesaret eden yabancı birliklerin “savaşta telef olmazlarsa, kanla ıslanmış toprağının tozunu toplayacakları”na dair inancı paylaşıyoruz.¹
Sovyetler Birliği veya sosyalist kamp ile olan ilişkiden, hatta sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik bir ittifak olan Venezuela ile olan ilişkiden farklı olarak, bugünün Rusya, Çin veya genel olarak BRICS ülkeleri söz konusu olduğunda, bunlar, ablukayı kınayan ve Küba ile normal ticari ilişkiler sürdürmek isteyen dost ülkeler.
Ne var ki kapitalist mantıkla hareket ederler ve Küba ile olan ticari ilişkileri ve çıkarları, fedakârlık veya insani amaçlarla değil, kendi kârlarını ve jeopolitik avantajlarını elde etme çabasıyla yönlendirilir.
Kapitalizmin uluslararası iktisadi krizi de BRICS’in Küba için temsil edebileceği potansiyel alternatifleri sınırlıyor. Rusya bir savaşın içinde; Çin’in büyüme rakamları artık önceki on yıllarda olduğu gibi değil ve bazı iktisadi zorluklarla karşı karşıya.
Rusya ve Çin’in desteği stratejik nitelikte oldu: Örneğin son zamanlarda, fotovoltaik panellerin kurulumu yoluyla büyük ölçekli güneş enerjisi projelerinin hayata geçirilmesinde ve ülkenin elektrik altyapısının iyileştirilmesi ve modernizasyonunda.
Rusya ve Çin’in işbirliği olmasaydı, Küba’nın petrol kıtlığı ve elektrik şebekeleri ile termik santrallerinin kötü durumunun yol açtığı mevcut elektrik üretim krizini aşması daha zor olurdu.
Fakat Küba saldırıya uğrarsa bu hükümetlerden herhangi bir askeri yardım beklemek naiflik olur. Karayip adasını savunmak için üçüncü bir dünya savaşını tetikleme riskini göze almak onların hesaplarında yok.
Ulusal egemenliğin ve Küba devriminin korunması Kübalıların kendilerine bağlı ve emperyalizmin yenilgisi nihayetinde, radikal dönüşüm ve kapitalizmden kopuş için alternatifler öneren devrimci, sosyalist süreçlerin uluslararası ilerlemesiyle garanti altına alınacak.
Küresel emperyalist bir güç olarak göreli çöküşünün ortasında, ABD hegemonyasını yeniden inşa etmeye ve tarihsel olarak kendi arka bahçesi olarak gördüğü topraklar üzerinde doğrudan kontrolü yeniden ele geçirmeye çalışıyor.
Uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele iddiasının alaycı ve kaba kisvesi altında, Monroe Doktrini ve “büyük sopa”nın bu canlanması, aslında Rio Grande’nin güneyinde, itaatsizlik veya isyan olmadan iradesini dayatabileceği bir alanda tartışmasız hakimiyetini sağlamayı amaçlıyor.
‘ABD KÜBA’YA AYAK BASARSA, LATİN AMERİKA’DA TEK BİR YANKİ ASKERİ VEYA ÜSSÜ KALMAMASI İÇİN ÇABALARIZ’
Eğer ABD emperyalizmi vatanımızın kutsal topraklarına ayak basmaya cüret ederse, halklarımızın birleşik tepkisiyle karşı karşıya kalacak. Bu cüretkarlığının bedelini ağır ödetmeliyiz ve kendimizi direnişle sınırlamamalı, karşı saldırıya geçmeliyiz.
Bolívar’ın kılıcı ve Che’nin tüfeği kıtanın bir ucundan diğer ucuna yayılsın. Latin Amerika’da tek bir Yankee askeri ya da üssü kalmasın. Halklarımız ayaklansın ve mücadelelerini sadece yabancı askeri varlığa değil, emperyalist macerada onların suç ortağı ve destekçisi olan yerel oligarşilere ve kukla hükümetlere de yöneltsin.
Devrimci dalga Wall Street’in kapılarını vursun ve orada, canavarın ağzında, milyonerlerin ve %1’in egemenliğine karşı bir isyanı ateşlesin; zira onlar, güçlülerin savaşlarında savaşmak üzere her zamanki insanları, Kuzey’in mülksüzlerini gönderiyorlar.
Emperyalist askeri saldırı karşısında, Latin Amerika’yı devrimler ve halk iktidarının bölgesi haline getirelim. Tarih, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygı çağrısı gibi soyut çağrıların, sözde kurallara dayalı bir dünya düzenine dayanan BM ve diğer uluslararası kuruluşlara yapılan çağrıların, tek başına füzeleri durduramayacağını veya bombaların düşmesini engelleyemeyeceğini fazlasıyla gösterdi.
Emperyalist savaş makinesi, yalnızca işçi sınıfının örgütlü ve mücadeleci gücüyle, ezilenlerin birleşip özgürlük ve adalet gibi ortak davalar için mücadele ettiklerinde sergiledikleri mücadele ve direniş gücüyle durdurulabilir.
2024 yılında yazdığınız bir makalede (“Küba’nın Sosyalizmi: Kesinlikler ve Yol Ayrımları”), öncelikle iktisadi verimliliği artırmak amacıyla Küba’da yürütülen reformların kapitalist restorasyon tehdidini barındırdığını belirtmiştiniz. Eşitsizliğin arttığı ve piyasa mekanizmalarının uzun süre kök saldığını bir sistemi sürdürürken Küba ekonomisini dönüştürmek ve işçilerin maddi koşullarını iyileştirmek mümkün mü?
2011 yılında Küba Komünist Partisi’nin “Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyasetine İlişkin Yönergeler”in yayınlanmasının ardından, Küba iktisadi modelinin “güncellenmesi” olarak bilinen ve bir dizi piyasa odaklı, kapitalist tarzda önlemi içeren bir reform süreci başladı; tüm bunlar sosyalist yasal, devlet ve siyasi çerçeve içinde gerçekleştirildi.
Bu önlemler, üretimi artırmak için maddi teşvikler, yabancı yatırımı teşvik etme ve önce serbest meslek ile başlayıp daha sonra küçük ve orta ölçekli işletmeleri de kapsayacak şekilde genişleyen özel sektöre daha fazla açıklık gibi, her zaman işe yaramış gibi görünen pratik yaklaşımlara dayanarak, “Özel Dönem”den bu yana adayı saran ekonomik krizi aşmaya yardımcı olabilir.
Piyasanın ve özel mülkiyetin giderek güçlendirilmesi yoluyla iktisadi sorunları çözmeyi amaçlayan ve yukarıdan sosyalist bir yasal ve devlet altyapısı tarafından sınırlandırılan bu model, Küba’nın yaşadığı gibi belirli zorunluluk koşulları altında ve sınırlı bir süre için ekonominin bazı sektörlerini canlandırmaya yardımcı olabilir.
Gelgelelim bu model, her zaman sosyalizmin varlığı için bir tehdit oluşturacak. Bir denge unsuru olmadan, gerçek ve etkili bir halk denetimi olmadan, bu model, sosyalist bir yönelime hizmet etmeyen, aksine sermaye birikimi ve toplumsal ve kolektif çıkarların üzerinde kâr peşinde koşmayı destekleyen ve nihayetinde kapitalizmin yeniden kurulmasını amaçlayan kendi mantığını üretir.
Bu, Yönergelerden bu yana izlenen yol ve bu önlemlerin çoğu daha da yoğunlaştırıldı; bu da Küba Devriminin sosyalist projesine zarar veren her türlü olumsuz olguyu doğurdu.
En acı verici ve endişe verici olanlardan biri, bugün Kübalıların günlük yaşamında da açıkça görüldüğü için muazzam bir etkiye sahip olan eşitsizlik. Bu eşitsizlik, 1990’ların krizi sırasında çok çekingen bir şekilde ortaya çıkmıştı; Fidel daha sonra Fikir Savaşı ile bu krizi ele almaya çalışmıştı, fakar reformların başlamasından bu yana eşitsizlik yoğunlaşıyor ve hızlanıyor.
Özel iktisadi faaliyetlerle bağlantılı azınlık bir kesim, önemli kârlar elde ediyor, zenginleşiyor ve yaşam standartlarında kayda değer bir artış yaşıyor; buna karşılık, nüfusun önemli bir kısmı ise ciddi maddi yoksulluk koşullarında hayatta kalmaya çalışıyor.
Bu eşitsizliğin en acı verici belirtilerinden biri, büyük şehirlerimizin sokaklarında dilencilerin ve sokaklarda dolaşan, sokaklarda yaşayan yaşlıların sayısının artması.
Kapitalist dinamiklerin ilerlemesiyle ilgili diğer zararlı olgular arasında, krizden çıkış yolu veya Küba’da bir yaşam planı görmeyen ve bunu sınırlarımızın ötesinde arayan birçok gencin yer aldığı kitlesel göç ve şeffaf olmayışın, kayırmacılığın ve bürokrasinin belirli işletmeler ve girişimlerle olan doğrudan ve dolaylı bağlarının yeşerdiği verimli bir zemin olan yolsuzluk yer alıyor.
Kapitalist reformlar, tüm adaletsizlikleri sona erdiren ve tüm insanlar için gerçek eşitliği garanti eden daha iyi bir toplum yaratmayı amaçlayan, sadece siyasi değil, kültürel bir proje olarak sosyalizme elverişli olmayan bir ilişki ve sağduyu türünü teşvik ediyor.
Bireysel çözümler ve tüketim mallarına erişimin birincil aracı olarak paraya güvenmek, Küba’daki sosyalizm için tehlikeli unsurlar.
Bana göre bu reformun en büyük hatası, onu kapitalist araçları kullanarak piyasa yoluyla sosyalizmi inşa etmenin bir yolu olarak sunmak; oysa tarih, kapitalizmin araçlarının sadece daha fazla kapitalizm üretmeye yaradığını ve sosyalizmin yaratılmasına hiçbir şekilde katkıda bulunmadığını pratikte defalarca kanıtladı.
Bu araçlar, aşırı bir kriz durumunda hayatta kalmamıza ve ülke ekonomisini canlandırmamıza yardımcı olabilir, fakat zamanla uzar ve gerçek işçi denetimi olmazsa, adalet ve kurtuluş hedeflerimize aykırı bir dizi etkiye yol açacak.
Che, 1960’ların başlarında, sosyalist geçiş analizlerinde kapitalizmin kaba silahlarını kullanmanın tehlikesine karşı uyarmıştı. Fidel de, 1980’lerde hataları ve olumsuz eğilimleri düzeltme sürecini başlattığında, Küba Devriminin ilk günlerinde yol gösterici olan, kapitalizmin iktisadi kategorilerine başvurmadan sosyalizmi inşa etme anlayışına, yani Che’nin anlayışına geri dönülmesi çağrısında bulunmuştu.
Özel Dönemde ise, bunları kullanmaktan başka alternatifi kalmadığında ve bunlarla ve etkileriyle yaşamaya mecbur olduğumuzu açıkladığında, bunları her zaman geçici, o anda gerekli, fakat uzun vadede ulaşmaya çalıştığımız ideal topluma zıt olarak sundu.
‘SOSYALİST DEVRİM, BİR HÜKÜMETTEN FAZLASI; O BİR KURTULUŞ PROJESİ’
Küba’da kapitalizmin yeniden kurulmasının sadece işçiler için yoksulluk ve sefalete dönüş anlamına gelmeyeceğini, aynı zamanda Küba ulusu için bir aşağılanma olacağını da belirtiyorsunuz. ABD emperyalizminin boğucu ablukası ile ülke içindeki kapitalist restorasyoncular arasındaki bağlantı nedir? Dahası, olası bir Amerikan işgali Küba için sınıf temelli bir iç savaş anlamına da gelir mi? Küba’da ne tür “sosyalizm dışı bölgeler” var ve bu, Küba (ulusal) egemenliğinin ulaşamadığı enklavlar olduğu anlamına gelmez mi?
Mülkiyet ilişkilerinde, iktisadi ilişkilerde ve üretim ilişkilerinde yaşadığımız gerilemenin kaçınılmaz olarak siyasi ve ideolojik bir karşılığı vardır. Üst düzey yapılar tarafından onaylanan karar ve siyasetlere yönelik her türlü eleştiri veya itirazın siyasi bir sorun olduğunu ve birliği baltaladığı için zararlı olduğunu öğretirseniz, üstten gelen görüşler ne kadar açık olursa olsun, toplumsal projemize zıt görüşlere bir yanıt çıkmasını bekleyemezsiniz.
İnsanları, temel ilkelerimiz hakkında tartışmaya girmeye ve kökeni ne olursa olsun kurtuluş projemize yönelik tehditleri tespit edebilmeye yönelik eğitmeliyiz.
Sosyalist devrim, bir hükümetten veya siyasi iktidardan çok daha fazlası; insanları, onları ezen tüm zincirlerden kurtarmayı amaçlayan geniş kapsamlı bir kurtuluş projesi. Bu projenin hayata geçirilmesi için iktidara ihtiyaç var ve bu iktidarın, gericilik ve emperyalizmin muazzam karşı güçleriyle yüzleşebilmesi için sağlam olması gerekir.
Fakat bu iktidar her zaman projenin üstün çıkarlarına hizmet etmeli. O gün, bu iktidar projeye hizmet etmeyi bırakıp özgürleştirici hedeflerin gerçekleştirilmesine engel haline geldiğinde; kurtuluşun nihai amaçlarına yanıt vermek yerine, iktidar gruplarının muhafazakâr ve dar çıkarlarına hizmet ettiğinde; hatta kurtuluş projesinin adını, sembollerini ve geleneklerini kendi çıkarları için gasp ettiğinde, onu yeniden yönlendirmek veya değiştirmek için mücadele etmeliyiz. Bu iktidarın dizginleri, yozlaşmasını önlemek için her zaman halkın elinde kalmalı.
Sosyalizm bir hareket, kalıcı bir değişimdir; toplum, devlet veya hükümetin sabit bir modeli değil. Uzun süreli direniş başarı ile eş anlamlıdır ama bu bir noktaya kadar geçerli.
Kuşatmanın bedeli yenilgiye yol açabilir. Sistematik yıpratma, sadece nesnel ve sağduyulu faktörlerin oluşumu yoluyla değil, aynı zamanda bunu arzu edilir ve tercih edilebilir gören, ona meyilli toplumsal kesimlerin yaratılması yoluyla da yavaş yavaş kapitalist restorasyonun lehine işleyebilir.
Devrim, süresiz direniş ve fedakârlık uğruna ya da bir egemenlik düzenini, doğası farklı olsa bile başka bir düzenle değiştirmek için değil, tüm halkın bilinçli seferberliği yoluyla özgürlük, adalet ve refah getirmek için yapılır.
Böylesine büyük görevleri yerine getirmek için sosyalizmin, sınırlı bir süre için, iç ve dış gericiliğin yenilgiye uğratılmasını ve tüm toplumun, üretici güçlerin eşi görülmemiş bir yükselişe ve yeni bir kültürün yaratılmasına yönelik olarak örgütlenmesini sağlayan bir zorlama, şiddet ve uzlaşma devlet aygıtına ihtiyacı var; fakat bu aygıt ilk günden itibaren ortadan kalkmaya başlamalı ve en başından itibaren işçilerin elinde olmalı.
Küba halkının ve devrimin direniş gücü, aynı devrimin ilerlemesine bağlı gibi görünüyor. Küba Komünist Partisi liderliği, sosyalist dönüşümü derinleştirmek ve emperyalizme karşı direnişi güçlendirmek için bugün hangi önlemleri alıyor? Bu önlemlerin önündeki en büyük engellerden birinin abluka olduğunu belirtiyorsunuz ve “bir yandan siper kazarken, diğer yandan bir parlamento kurmaya çalışıyorsunuz” diyorsunuz.
Cintio Vitier’in bir siperde parlamento kurma ihtiyacımızla ilgili metaforu, iktidar ile proje arasındaki sürekli gerilimi göstermeye hizmet ediyor; Fernando Martínez Heredia’ya göre bu, herhangi bir sosyalist geçiş deneyimindeki temel çelişki.
Siper gereklidir, özellikle de ABD’den 90 mil uzaklıkta bulunan Küba gibi bir süreçte; burada birlik, tarihin en güçlü imparatorluğunun neredeyse yetmiş yıldır süren saldırılarına direnmek için temel bir unsur oldu.
Fakat zaman zaman bu gereklilik, siperin parlamentoyu yutması için bir gerekçe olarak da işlev görmüş ve farklı görüşleri bölücü ya da beşinci kolcu olarak nitelendirebilen iktidardakiler için uygun bir argüman haline geldi.
Abluka ve emperyalist düşmanlığın olumsuz ve ters etkilerinin arasına, demokratik işleyişimiz üzerindeki kısıtlamaları da her zaman dahil etmeliyiz. Parlamentodan çok siperlere öncelik vermek, devrimci süreci savunmada kısa vadeli faydalar sağlayabilir; çünkü bu, iktidardakilere iç düzen üzerinde daha fazla kontrol sağlar, çatlakların oluşmasını önler ve düşmanın çalışmalarına etkili bir şekilde karşı koyar.
Fakat uzun vadede, işçi demokrasisine ve aşağıdan gelene kontrolüne, insan vücudunun işlev görmesi ve ilerlemesi için oksijene ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyaç duyan sosyalist inşaya zararlı.
Fidel’in karizması ve tarihsel meşruiyetiyle sağladığı liderlik, bu iki kutup, iktidar ve proje arasındaki dengede önemli bir faktördü. İktisadi sıkıntılar, ablukanın ve düşman faaliyetlerinin yoğunlaşması ve artan toplumsal huzursuzluğun yaşandığı mevcut koşullarda ve artık Fidel’in fiziksel varlığının olmadığı bir ortamda, Devrimin savunulmasını ve sürekliliğini sağlamanın en etkili yolunun, farklı görüşlere şüpheyle yaklaşan ve bunları bir tehdit olarak gören en katı siyasi kontrol olduğunu düşünme ve bu tutumun yerleşmesi riski bulunuyor.
Bürokratik kontrolün ve tartışmaya yer bırakmayan siper zihniyetinin damgasını vurduğu, eleştiri ve muhalefetin tehlikeli görüldüğü kapalı bir ortamda yolsuzluk, verimsizlik ve gerici düşünce yeşerir; egemenliği ve kolektif kazanımları savunmak için yapılan birlik çağrıları ise gerçekte, güçlü grupların ayrıcalıklarını ve çıkarlarını korumak için bir maske görevi görür ve bu gruplar, tabandaki halkın sorgulayıcı ve dikkatli bakışlarından kendilerini korurlar.
‘KÜBA’DA SOSYALİZMİN HAYATTA KALMASI, DİĞER DEVRİMCİ HAREKETLERİN BAŞARISINA BAĞLI’
Küba’nın Sovyet sonrası “özel dönem”inde doğan gençlerin, bir Amerikan işgali tehdidine karşı tutumu nedir? Küba Devriminin tamamlanmış bir proje olmadığını ve bireysel bazda maddi koşulların iyileştirilmesinin Devrimin eksikliklerine bir çözüm olmadığını ısrarla vurguluyorsunuz. Devasa ve kalıcı bir işgal tehdidi karşısında, komünist ütopyanın ruhunu canlandırmak için ne yapılabilir?
Elektrik kesintileri, kıtlıklar ve yoğun baskıya rağmen, Küba halkının ezici çoğunluğu direnmeye devam etmeye karar verdi.
Küba’da sosyalizmin hayatta kalması, dünyanın diğer bölgelerindeki devrimci hareketlerin başarısına da bağlı.
Küba’da önemli doğal kaynaklar, kullanılabilir petrol rezervleri, büyük nehirler ve çıkarılmaları için doğrudan işgale yol açabilecek nadir toprak elementleri bulunmuyor; bu da direniş örneğini daha da dikkat çekici kılıyor.
11 Temmuz 2021’deki protestoların da gösterdiği gibi, iktisadi durum huzursuzluğa neden oldu. Bu olay bir “kusursuz fırtına”ydı: pandemi, ablukanın sıkılaştırılması, gıda kıtlığı ve yurtdışından federal fonlarla finanse edilen, influencer’lar ve YouTuber’lar aracılığıyla ayaklanmayı kışkırtmaya yönelik devasa bir sosyal medya propaganda kampanyası.
Fakat nüfusun çoğunluğu Devrimi savunmak için sokaklara döküldü; çünkü alternatifin, yani yeni sömürgeci kapitalizme dönüşün daha kötü olacağını anladılar.
Bu durum, abluka olmamasına rağmen elektrik kesintilerinin yaşandığı ve Küba’da görülmemiş düzeyde şiddetin yaşandığı Haiti, Porto Riko veya Dominik Cumhuriyeti örnekleriyle kanıtlandı.
Göç, ülkeyi istikrarsızlaştırmak amacıyla yasadışı göçü teşvik eden Küba Uyum Yasası aracılığıyla ABD tarafından siyasi olarak istismar ediliyor. Kübalılar, gerçekte abluka nedeniyle daha da ağırlaşan iktisadi nedenlerle göç etmelerine rağmen, diktatörlükten kaçıyormuş gibi gösterilmek amacıyla yasadışı olarak “kaçmaya” teşvik ediliyor.
Zorluklara rağmen, Küba’da halkın katılımına yönelik mekanizmalar mevcut. Belediye meclisi adayları, parti müdahalesi olmaksızın mahallelerde doğrudan oylama yoluyla seçiliyor. Yoğun bir kamuoyu tartışmasının ardından %70 destekle yakın zamanda onaylanan Aile Yasası² gibi yasalar, tüm işyerlerinde ve topluluklarda tartışılıyor.
Dış düşmana karşı birlik ihtiyacını gerekçe gösteren bürokratik sınırlamalar ve imparatorluğun yararına olacak bölünmeyi önlemek için tek partili sistem mevcut olsa da, sosyalist, doğrudan ve katılımcı bir demokrasiyi derinleştirme çabası sürüyor.
Hegemonik gücü gerçekten rahatsız eden ve Küba’ya karşı acımasız düşmanlığını açıklayan şey, bu adada dünyanın diğer bölgelerindekinden çok daha adil, insancıl ve onurlu olduğu kanıtlanmış bir yaşam tarzının uygulamaya konulmuş olması. Planlı bir ulusal ekonomi modelinin sosyalist yapısı altında, herkes için eşitlik, sağlık hizmetleri, eğitim ve barınmanın garanti edildiği bir yaşam biçimi.
Amerika Birleşik Devletleri’nden 145 km uzaklıktaki Küba’nın varlığı, imparatorluğun, Latin Amerika’nın geri kalanına ve dünyaya yayılmaması için her ne pahasına olursa olsun yok etmeye çalıştığı tehlikeli bir örnek.
Ablukanın varlığı, Küba örneğinin üstünlüğünün somut bir kanıtı; eğer sosyalizm bu kadar verimsiz olsaydı, ABD ablukayı kaldırıp devrimin kendi kendine çökmesine izin verebilirdi. Fakat bunu yapmıyorlar çünkü kıtlıkları haklı çıkarmak için ablukaya bir bahane olarak ihtiyaçları var.
Küba’nın krizden çıkmasının ana yolu, enternasyonal dayanışma ve küresel devrimci hareketin ilerlemesi. Sosyalizm, tek başına izole bir ülkede tam olarak inşa edilemez.
Bu arada Küba, imparatorluğun baskısı altında bile olsa insanı ticari çıkarların önüne koymanın mümkün olduğunu göstererek bir umut ışığı olmaya devam ediyor. Küba ütopyası, direnen ve ilerlemeye devam eden bir hakikat. Küba halkı, kapitalizmin köleliğine ve emperyalizme boyun eğmeye geri dönmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor ve haysiyetleri, egemenlikleri ve sosyal adalet için ne pahasına olursa olsun mücadele etmeye hazır.
Frank Josué Solar Cabrales, yazar ve araştırmacı. Oriente Üniversitesi’nden Tarih Lisans derecesi (2005) ve Küba ve Karayip Çalışmaları Yüksek Lisans derecesi (2007); Tarih Bilimleri Doktora derecesi (Havana Üniversitesi, 2016) sahibi. Oriente Üniversitesi’nde tarihçi; Oriente Üniversitesi Tarih ve Üniversite Mirası Bölümü’nde tam zamanlı profesör; Oriente Üniversitesi Bilimsel Konseyi Başkan Yardımcısı. Devlet ve Hukuk Tarih Çalışmaları Leonardo Griñán Peralta Kürsüsü üyesi ve Oriente Üniversitesi’nde Fidel Castro’nun Düşünce ve Eserleri Çalışmaları Onursal Kürsüsü Başkanı. Küba Yazarlar ve Sanatçılar Ulusal Birliği (UNEAC) ve Küba Tarihçiler Birliği Ulusal Komitesi (UNHIC) üyesi. Küba Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Tarih İşleri Ofisi’nde yardımcı araştırmacı. Küba Tarih Akademisi’nin ulusal muhabir üyesi. La Tizza yayın kolektifinin üyesi. “Juan Pérez de la Riva” Tarih-Toplum Deneme Ödülü (UNEAC), 2017. “Ramiro Guerra” Ulusal Tarih Eleştirisi Ödülü (UNHIC), 2021. “Hortensia Pichardo” Ulusal Tarih Eleştirisi Ödülü (UNHIC), 2023. Bilimsel ve Teknik Eleştiri Ödülü (ICL), 2023. İsyan Küba’sında Birliğin Labirentleri (2019), Mektup ve Saldırı Arasında (2021), İsyan Öyküleri (2021) ve 26 Temmuz: Bulutları Ateşe Veren Saldırı (2023) adlı dört kitabı yayımlandı.
¹ İspanya’dan bağımsızlık ve köleliğin kaldırılması için mücadele eden Küba Kurtuluş Ordusu’nun generallerinden. Cabrales’in alıntıladığı ünlü sözünün tamamı şöyle: “Küba’yı kim ele geçirmeye çalışırsa, eğer bu mücadelede telef olmamışsa, sadece kanla sulanmış toprağın tozunu alacaktır.” (Editörün notu)
² 25 Eylül 2022 tarihinde Küba, bir referandumla yeni bir Aile Yasası’nı onaylayarak 1975’ten beri yürürlükte olan kanunu yürürlükten kaldırdı. Yeni yasaya ilişkin kamuoyu tartışmaları 2018’de başlamıştı; yeni mevzuat, kadınlara daha fazla hak tanıyor ve eşcinsel evlilikleri yasallaştırıyordu. (Editörün notu)