Avrupa
Le Pen ve Mélenchon farkı açıyor

Pazartesi günü açıklanan bir anket, Fransa’da Marine Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon’un diğer adaylar üzerindeki üstünlüklerini artırdıklarını ortaya koydu.
Le Pen, anket şirketi Toluna Harris Interactive’in 5 Ekim ile 8 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdiği bir ankette test edilen senaryolara göre, ilk turda %35 ile %37 arasında bir oy oranıyla birinci sırada yer alacak.
Geçen ay yapılan benzer bir ankette ise oy oranı %33 ile %36 arasında çıkmıştı.
Solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) adayı Mélenchon’un, ankette değerlendirilen beş senaryonun hepsinde ikinci tura kalacağı öngörülüyor.
Geçen ay yapılan benzer bir ankette ise, beş senaryodan ikisinde üçüncü sırada yer aldığı görülmüştü.
Le Pen’in ikinci turda Mélenchon’un kolayca yeneceği öngörülüyor.
Melenchon, 2012, 2017 ve 2022 yıllarında üç kez cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olmuş ama hiçbirinde ikinci tura çıkmayı başaramamıştı.
Le Pen de aynı üç seferde aday olmuş, 2017 ve 2022’de ikinci tura kalmış ama Macron’a karşı yenilmişti.
Mélenchon, 11 Ekim Pazar günü düzenlediği cumhurbaşkanlığı seçim mitinginde iki öğrenciyi sahneye çıkardı.
Öğrenciler, Fransa’nın haftalardır süren protestolarla sarsıldığı bir dönemde “genel seferberlik” çağrısında bulundu.
Clermont-Ferrand’da yaklaşık 10.000 destekçisinin önünde konuşan aşırı sol lider, öğrencileri övdü ve kendi deyimiyle “Yeni Fransa” için kurulacak Altıncı Cumhuriyet vizyonunu savundu.
Mélenchon, protestocuların “son derece yüksek siyasi ve sendikal olgunluğunu” övgüyle karşıladı, Parcoursup üniversite giriş platformunu kaldıracağına söz verdi ve oy kullanma yaşının 16’ya indirilmesi talebini yineledi.
Öğrenciler ise Mélenchon ya da partisi tarafından manipüle edilmediklerini vurguladılar.
Ülkenin demografik ve kültürel dönüşümünün yeni bir siyasi düzen gerektirdiğini savunan Fransız lider, genişletilmiş sosyal yardım ve ekolojik bölgeselleştirmenin yanı sıra, vatandaş referandumları ve seçilmiş yetkilileri görevden alma yetkisini de içeren kapsamlı bir anayasa reformu önerdi.
Mélenchon, ABD Başkanı Donald Trump’ı bir “düşman” olarak nitelendirdi ve “Çocuklarımızı ve torunlarımızı, NATO’nun uydurduğu tehlikeli bir operasyon uğruna ölmeye hazırlamıyoruz,” dedi.
Mélenchon’un seçim programında NATO üyeliğinin “Fransa’nın çıkarlarına aykırı” olduğu belirtiliyor, Rusya ile daha iyi bir diyalog kurulması çağrısında bulunuluyor ve Ukrayna’dan hiç bahsedilmiyor.
Avrupa
BSW ile CDU, “AfD sorununu” tartışıyor

Ülke genelinde oyları yüzde 20 civarında seyreden CDU ve Saksonya-Anhalt’teki “yakınlaşma” nedeniyle eleştirilen BSW, AfD ile nasıl başa çıkacağını tartışıyor.
Pazar günü, bu çıkmazdan çıkış yolları bulmak amacıyla Berlin’de parti yürütme kurulunun iki günlük kapalı kapılar ardında toplantısı başladı.
junge Welt’in (jW) aktardığına göre CDU Genel Sekreteri Franziska Hoppermann, toplantının başında hedefin “ülkemizin modernizasyonunu gözden kaçırmadan, bize ve politikalarımıza olan güveni yeniden kazanmak” olduğunu açıkladı.
Yürütme kurulu üyeleri tarafından muhtemelen tartışılacak konulardan biri, Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosu başkanlığına –muhtemelen CDU oylarıyla– AfD üyesi Tobias Rausch’un seçilmesi ve AfD ile nasıl başa çıkılacağı sorusu.
Toplantı başlamadan önce bile, bazı CDU’lu siyasetçiler partinin AfD’ye karşı sergilediği katı mesafeyi bir kez daha sorgularken, diğerleri “güvenlik duvarını” savundu.
Örneğin, Welt am Sonntag (WamS) gazetesine konuşan Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosunun CDU üyesi Guido Heuer, AfD ile “kırmızı çizgilerin” belirlenmesi şartıyla seçici bir işbirliği yapılmasını savundu.
Heuer, “Güvenlik duvarıyla kendimizi duvarların arkasına kapattık fakat duvarın arkasında yangın devam ediyor,” diye açıkladı.
CDU’lu siyasetçi bununla birlikte, AfD veya Sol Parti ile koalisyon kurmayı “söz konusu bile olamaz” diye değerlendirdi.
Meclis grup başkan yardımcısı Günter Krings (CDU) bu önerileri reddetti. WamS’ye verdiği demeçte, “bizim uyumsuzluk kararımız olmasaydı AfD’nin zemin kazanamayacağı” iddiasını riskli bulduğunu belirtti.
CDU Genel Başkan Yardımcısı Karin Prien de partisinin AfD ile arasına net bir çizgi çekmesi konusunda ısrar etti.
Prien, Bayerischer Rundfunk’ta yaptığı açıklamada, CDU’nun AfD ve Sol Parti ile işbirliğini kategorik olarak dışlayan net bir politikası olduğunu belirtti: “Aksi takdirde, CDU uzun vadede mevcut haliyle varlığını sürdüremez.”
BSW’de de hafta sonu AfD ile nasıl başa çıkılacağı konusunda hararetli bir tartışma yaşandı.
Tartışmayı, Saksonya-Anhalt’taki beş BSW eyalet milletvekilinin perşembe günü, Magdeburg’da yeni televizyon stüdyosunun açılışını yapan sağcı Compact dergisinin davetini kabul etmeleri tetikledi.
Konuklar arasında Rausch ve AfD milletvekili grubu başkanı Oliver Kirchner de vardı.
Compact dergisinin genel yayın yönetmeni Jürgen Elsässer, toplantı için “tarihi bir buluşma” dedi.
AfD’den 20 milletvekilinin yanı sıra, beş BSW milletvekili de daveti kabul etti.
Compact dergisi, her iki partiden politikacıların neşeyle kadeh tokuşturduğu fotoğraflarla birlikte, etkinliğin “birbirimizi şahsen tanıma fırsatı sunduğunu, ancak küçük gruplar halinde bir dizi stratejik konunun da tartışıldığını” bildirdi.
Cuma günü, BSW Federal Başkanı Fabio De Masi, X’te bir paylaşım yayınlayarak partisinin AfD’ye ilişkin tutumunu netleştirdi.
Compact etkinliğinden doğrudan bahsetmeden, “Gizli anlaşma ya da ayrıcalıklı bir ortaklık izlenimi oluşmamalı,” diye yazan De masi, AfD’nin kendi “siyasi rakipleri” olduğunu savundu.
BSW’in kamu yayıncılığını reform etmek istese de “bir AfD TV kanalı istemediğini” vurgulayan De Masi, “Tarihsel revizyonizmi ve etno-milliyetçi ideolojiyi, ayrıca engelli kişilere yönelik aşağılayıcı tutumu reddediyoruz,” diye devam etti.
Parti başkan yardımcısı Sevim Dağdelen de De Masi’yi destekledi. BSW’li, AfD’nin “etnik kökeni ve kültürel münhasırlığı siyasi aidiyetin merkezine yerleştiren etnik milliyetçiliği” savunmanın yanı sıra “sosyal kesintileri, NATO’ya bağlılığı, İsrail’e silah sevkiyatlarını ve kitlesel yeniden silahlanmayı” da desteklediğini hatırlattı.
Morning Star’a yazdığı makalede Dağdelen, Magdeburg eyalet meclisinde AfD ile CDU arasında yapılan anlaşmaların, “yerel bir personel meselesinden çok daha fazlası” olduğnu ileri sürdü.
Dağdelen’e göre bu anlaşmalar, seçim kampanyasında savaşa karşı çıkarken iktidara giderken NATO ile uyumlu bir tutum sergileyen, Trump’a yakın bir sağın nasıl şekillendiğini gösteriyor.
Yeni “transatlantik sağ”ın laboratuvarı olarak İtalyan hükümetine işaret eden BSW’li, sırada Fransa ve İspanya’nın olduğunu yazdı.
AfD’nin 29 Eylül tarihli bir strateji belgesinde, Avro bölgesinden ayrılma yönündeki önceki taleplerinden geri adım attığına işaret eden Dağdelen, “Trump’ın beğenisine uygun bir AB, reformların yeni hedefi olarak ortaya çıkıyor,” dedi.
Bu partinin silahlanma ve NATO konusunda her zaman Trump ile uyumlu bir tutum sergilediğini kaydeden Dağdelen, “Rusya ile barışa yönelik savunuculuğu, giderek daha çok, her şeyden önce cumhuriyetin doğusunda oyları en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmış, hedef odaklı bir söylem” olarak tasarladıklarını kaydetti.
Dağdelen’e göre Saksonya-Anhalt’te meclis başkanının AfD-CDU ittifakıyla seçilmesi, “Almanya’daki transatlantik sağın dönüşümünün ne kadar hızlı ilerleyeceği ve bu süreçte AfD ile CDU arasındaki işbirliğinin nasıl bir rol oynayacağı konusunda” bahisler yapılabileceğine işaret ediyor.
Rausch da Dağdelen’in değerlendirmesini doğrulamaya istekli gibi görünüyordu. Pazar günü Compact’a verdiği demeçte, “Öncelikle Amerikan büyükelçisini davet etmeyi gerçekten çok isterim” dedi; ardından İsrail büyükelçisini ve ancak ondan sonra da Rus büyükelçisini davet edeceğini ekledi.
BSW’nin bir diğer başkan yardımcısı Christian Leye de De Masi’ye katılarak şöyle konuştu:
“Eğer biri BSW’nin rotasını AfD’ye yakınlaşacak şekilde değiştirmek istiyorsa, açık ve dürüst bir tartışma yapılmalı; o zaman parti de bu tartışmaya katılabilir.”
Magdeburg’daki BSW milletvekili grubu başkan yardımcısı Claudia Wittig ise X’te bu görüşe karşı çıktı ve “Farklı siyasi görüşlere sahip insanlar birlikte yemek yiyebilir, hatta bir kadeh şarap bile içebilir,” dedi.
AfD ve BSW, geçen hafta Saksonya-Anhalt eyalet meclisinde “Ukrayna’daki Savaşı Tırmandırmak Yerine Barış Görüşmeleri” başlıklı bir önerge sundu.
junge Welt’ten Nick Brauns’a göre BSW, eyalet parlamentosunda belirleyici oyu elinde tutuyor olsa da, kendi iddialarının aksine, AfD’yi “ileriye” çekmiyor.
Yazara göre tam aksine, iktisadi açıdan liberal ve “kısmen faşist” olan bu partiye toplumsal bir kalkan sağlıyor ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar ile Ukrayna’ya yardım kararlarının federal düzeyde alındığı göz önüne alındığında, esasen sembolik bir önerge aracılığıyla partinin kendisini bir “barış partisi” olarak sunmasına imkân tanıyor.
Brauns yorumunu şöyle tamamlıyor:
“‘Alternatif’e bir alternatif olarak kurulan BSW, giderek ona bir köprü olduğunu kanıtlıyor. Bazı BSW üyeleri, AfD’nin kucaklamasından ve medya desteğinden hâlâ gurur duysa da, bu süreçte kenara itildiklerinin farkında bile değiller. Zira AfD, CDU’dan ayrılanlarla birlikte gerici sivil blokun içinden yönetmeyi tercih ediyor.”
Avrupa
İngiliz istihbarat servisleri: Yapay zeka başat bir tehdit

İngiltere’nin istihbarat teşkilatlarının başkanları, yapay zekanın önümüzdeki yıllarda ulusal güvenliğe yönelik en büyük tehditlerden biri olabileceği konusunda hükümeti uyardı.
The Times’ın aktardığına göre MI5 Genel Müdürü Ken McCallum, MI6 Başkanı Blaise Metreweli ve GCHQ Direktörü Anne Keast-Butler, 8 Eylül’deki kabine toplantısında bir brifing verdi.
Genel tehdit tablosu ele alınırken, yapay zekanın kötü niyetli kişiler tarafından İngiltere’ye zarar vermek amacıyla nasıl istismar edilebileceği konusunda uzun bir tartışma yaşandı.
Rusya ve İran gibi “düşman devletlerin” yanı sıra “terörist gruplar ve tek başına hareket eden kişiler” tarafından bu yeni teknolojinin silah olarak kullanılabileceğine dair endişeler dile getirildi.
McCallum’un bakanlara yapay zekanın “düşünmeniz gereken en önemli konu” olduğunu söylediği anlaşılıyor.
Yapay zeka modellerinin gelişme hızı ve Andy Burnham’ın sorunu ne kadar ciddiye aldığı, hükümetin üst kademelerindeki bazı kişilerde endişe yaratıyordu.
Bir bakan, bu durumu, “uyarı ışıklarının yanmasına rağmen asgari düzeyde önlem alındığı Covid pandemisinin ilk aşamalarına ve 2008 finansal krizine” benzetti.
İstihbarat şeflerinin kabineye yaptığı brifing, acil bir tehlike nedeniyle değil, yaklaşık olarak yılda bir kez yapılan tehdit tablosuna ilişkin düzenli güncellemenin bir parçası olarak gerçekleştirildi.
Bu, 17 Temmuz’da başbakan olan Burnham’ın bakanlarını atamasından bu yana yapılan ilk toplantıydı.
Burnham, Liverpool’da düzenlenen İşçi Partisi konferansında yaptığı bir saatlik konuşmada yapay zekaya sadece üstünkörü bir şekilde değinmiş ve görevdeki vizyonunu ana hatlarıyla ortaya koyarken, “yapay zekanın riskleri konusunda net bir bakış açısına sahip olacağını” söylemişti.
Aynı gün, yapay zeka danışmanı Jade Leung görevinden ayrıldığını duyurdu. Başbakanlıkta bu pozisyonun korunup korunmayacağına dair tartışmalar yaşandı ama pozisyonun devam ettirilmesi kararı alındı.
Yapay zeka sektöründen isimler de başbakanın Bilim, İnovasyon ve Teknoloji Bakanlığı’nı feshetmesini ve yapay zeka ile ilgili görevleri birden fazla bakanlığa dağıtmasını eleştirdiler.
Burnham’ın destekçileri ise, tüm bakanlıklara yapay zekayı destekleme görevini vermenin daha mantıklı bir strateji olduğunu savunarak ve başbakanın kabineye bir yapay zeka bakanı atadığını belirterek bu eleştirilere karşı çıkıyor.
Başbakan, dünya liderlerinin katılacağı ve gelecek yıl Manchester’da düzenlenecek G20 zirvesini, yapay zeka kullanımına ilişkin bir “küresel kurallar dizisi” üzerinde anlaşmaya varmak için kullanmayı planlıyor.
Bununla ayrı olarak, Kral geçen ay İskoçya’daki Dumfries House’da yapay zeka sektörü liderleri, hükümet bakanları ve sivil toplum düşünürleriyle bir toplantı düzenleyerek bu teknolojinin getirdiği zorlukları tartıştı.
Nvidia, Anthropic, Google DeepMind ve Open AI gibi dünyanın en güçlü yapay zeka şirketlerinin liderleri etkinliğe katıldı.
Whitehall’dan üst düzey bir isim, istihbarat şefleri ve Kral Charles’ın müdahalelerinin Burnham’ı yapay zeka meselesini daha sıkı bir şekilde ele almaya teşvik ettiğini değerlendirdi.
Kaynak, “Casuslar ona bu konuya önem vermesini söylüyor. Kral da ona bu konuya önem vermesini söylüyor,” dedi.
İstihbarat kurumlarının bu teknolojinin oluşturduğu risk hakkındaki değerlendirmesi, geçen yıl Ekim ayında McCallum’un tehditlere ilişkin güncel bilgileri içeren yıllık kamuya açık konuşmasını yaptığı sırada ortaya çıkmıştı.
O dönemde şunları söylemişti:
“Terörist adayı kişiler, propaganda, silah araştırmaları ve hedef keşifleri için yapay zekayı kullanmaya şimdiden çalışıyor. Devlet aktörleri ise seçimleri manipüle etmek ve siber saldırılarını daha etkili hale getirmek için yapay zekayı istismar ediyor.”
İngiliz istihbarat kurumları için “fırsatlar” olduğunu kabul etse de, MI5 şefi şunları eklemişti:
“Aşırı heyecan ve korku yayma riski göz önüne alındığında, sözlerimi dikkatli seçeceğim. Hollywood filmlerindeki senaryoları öngörmüyorum. Genel olarak, yapay zekanın gerçek faydalar sağladığını gören bir teknoloji iyimseriyim. Fakat yapay zeka yetenekleri hızla ilerlemeye devam ederken, MI5 ve GCHQ gibi kuruluşların ve Birleşik Krallık’ın çığır açan Yapay Zeka Güvenlik Enstitüsü’nün, önümüzdeki yıllarda ülkenin güvenliğini sağlamanın nasıl olması gerektiği konusunda bugün derinlemesine düşünmelerini bekleyebilirsiniz. Yapay zeka bize asla ‘zarar vermek’ niyetinde olmayabilir. Fakat zarar verme potansiyelini görmezden gelmek pervasızlık olur.”
İngiltere’de son haftalarda kamuoyundaki tartışmaların büyük bir kısmı, Rishi Sunak’ın Muhafazakâr hükümeti altında kurulan Yapay Zeka Güvenlik Enstitüsü’nün test amacıyla yeni ABD yapay zeka modellerine erişip erişemeyeceği ve teknolojinin kendisinin insanlık için bir risk oluşturup oluşturmadığı üzerine odaklandı.
Fakat Whitehall’ın bazı çevrelerinde, siber saldırılarda kullanılma da dahil olmak üzere yapay zeka modellerinin oluşturduğu acil tehlikenin çok daha fazla dikkat gerektirdiği yönünde bir görüş hakim.
Bu yaz, Hükümet Siber Koordinasyon Merkezi, devletin bazı birimlerinde en gelişmiş yapay zeka modellerinden kaynaklanan siber saldırılara karşı savunma sistemlerini test etmek amacıyla bir dizi “hackathon” düzenledi.
Bu çalışmalar, dokuz devlet kurumunda 407 güvenlik açığı ortaya çıkardı. Bunlardan biri, bir saldırganın bilgisayar kodunu değiştirmesine ve “önemli bir dijital hizmetin” işleyişini etkilemesine olanak tanıyan “kritik” olarak değerlendirilen bir güvenlik açığıydı.
Sonuçlar kamuoyuna açıklandığında söz konusu hizmetin adı belirtilmedi.
Saldırıların gerçekleştirilmesi sadece 13.000 sterline mal olmuştu. Bu durum, niyetleri kötü aktörlerin nispeten küçük meblağlarla ne kadar büyük hasara yol açabileceğini hatırlattı.
Hem Burnham hem de Maliye Bakanı John Healey, parti kongresindeki konuşmalarında yapay zekanın getirdiği zorluklara değindi ama bu konuyu kısaca ele aldılar.
Hükümet, geçen Kasımda Sovereign AI Fund’ı kurdu; bu fon, siber güvenlik becerilerine sahip olanlar da dahil olmak üzere İngiliz yapay zeka şirketlerine beş yıl boyunca 500 milyon sterlin yatırım yapıyor.
Bir hükümet sözcüsü şunları söyledi:
“Ulusal güvenlik, hükümetin birinci görevidir. Yapay zeka giderek daha güçlü hale geldikçe, İngiltere bunun getireceği tehditlere karşı hazırlıklı olmalıdır. Bu, en gelişmiş sistemleri test etmek, kendi yeteneklerimizi geliştirmek ve savunmamızı güçlendirmek anlamına gelir. İngiliz halkının güvenliğini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız.”
Avrupa
BSW Milletvekili Wittig: Mecliste halkın barış iradesinin sözcülüğünü yapıyoruz

BSW Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili Dr. Claudia Wittig, AfD ile meclise taşıdıkları ortak barış önergesinin gerekçelerini ve eyaletteki hükümet kurma sürecini değerlendirdi. Wittig, Rusya ile müzakerelerin başlatılması, Ukrayna ve kriz bölgelerine silah sevkiyatının derhal durdurulması ve halk iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini bildirdi.
Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ile Almanya için Alternatif (AfD) partilerinin Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosuna sunduğu ortak barış önergesi siyaset sahnesinde geniş yankı uyandırdı.
Ukrayna’daki savaş için barış müzakerelerinin başlatılmasını, silah sevkiyatının derhal durdurulmasını ve Rusya’ya uygulanan yaptırımların kaldırılmasını talep eden önergenin ardından, BSW Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili ve Milletvekili Dr. Claudia Wittig, NachDenkSeiten yayın organından gazeteci Maike Gosch’un sorularını yanıtladı.
Wittig, mülakatta partisinin benimsediği stratejiyi, AfD ile ilişkilerini, Eyalet Parlamentosu Başkanlığı seçimindeki tutumlarını, hükümet kurma sürecindeki kilitlenmeyi, Filistin meselesine yaklaşımı ve Fransa’daki toplumsal olayları kapsamlı şekilde değerlendirdi.
Gazeteci Maike Gosch’un, meclise taşınan özel genel kurul talebinin toplumda ve medyada büyük etki yarattığını hatırlatması ve kamuoyundaki farklı tepkileri sorması üzerine Wittig, seçmenlerinden aldıkları açık yetkinin gereğini yerine getirdiklerini belirtti.
Wittig, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Kesinlikle tam olarak doğru adımı attığımız kanaatindeyim. Bizler bu amaç doğrultusunda meclise seçildik. Özellikle BSW’nin Saksonya-Anhalt genelinde barış odaklı bir siyaset yürütmek ve doğrudan eyalet içerisinden harekete geçmek üzere seçmeninden son derece belirgin bir yetki aldığına inanıyorum. Bu doğrultuda, Rusya ile yürütülecek barış müzakerelerinin tek tek federal eyaletlerin yetki alanı dışında kaldığını söylemekte herhangi bir çelişki görmüyorum.”
“Sadece sembolik bir siyaset yürütmüyoruz”
Girişimin sadece göstermelik bir siyaset olduğu yönündeki medya eleştirilerine karşı çıkan Wittig, hedeflerinin federal hükümete net bir çağrıda bulunmak olduğunu açıkladı.
Eyaletlerin temsil edildiği Federal Konsey mekanizmasının da devreye sokulabileceğini hatırlatan Wittig, şunları kaydetti:
“Bu önergeyle Federal Hükümeti, müzakerelerde diplomasinin yeniden öncelikli hale gelmesini sağlamak amacıyla Federal Konsey girişimi de dahil olmak üzere elindeki tüm imkanları kullanmaya çağırıyoruz. Almanya’nın her yerinde ekonomiyi doğrudan sarsan Rusya ile ticari ilişkilerin normalleşmesini talep ediyoruz. Uygulanan yaptırımların savaşı sonlandırmaya hiçbir katkı sağlamadığı, aksine özellikle güçlü kimya sanayisine sahip Saksonya-Anhalt başta olmak üzere buradaki ekonomiye ağır darbeler indirdiği açıkça görülüyor. Bu nedenle ortada bir tezat görmüyorum; bu sadece sembolik bir siyaset değildir.”
Sembolik siyaset kavramının asıl olarak mevcut federal yönetim tarafından uygulandığını dile getiren Wittig, savaşın gerçek bedelini halkın ödediğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sembolik siyaset, belki de kamu binalarına Ukrayna bayrakları asarak, cephede özellikle genç Ukraynalı erkeklerin feda edildiği ve Ukrayna’nın kendisine hiçbir fayda sağlamayan bir vekalet savaşını sürdürmektir. Bu durum, uzun vadede ne o ülkenin ne de halkının çıkarlarına hizmet ediyor. Meseleyi soğukkanlılıkla ele almalıyız. Elbette Ukrayna’nın savaşı doğrudan kaybetmesini ve ülkeyi Rusya’ya bırakmasını istemiyoruz. Ancak parlamentodan başlayarak müzakerelerin yeniden başlatılmasına büyük önem verdiğimize dair güçlü bir işaret vermeliyiz. Bunun gerçekleşmesi için de sürece dahil olan tüm tarafların gerekli ön koşulları oluşturması gerekiyor.”
Federal hükümetin koalisyon protokolünde Ukrayna’nın NATO ittifakına dahil edilmesi hedefini korumasını eleştiren Wittig, diplomasi kapısının açılması için bu şarttan vazgeçilmesi gerektiğini şu sözlerle ifade etti:
“Mevcut federal hükümet, koalisyon sözleşmesinde Ukrayna’nın eninde sonunda NATO üyesi olması gerektiği hedefini muhafaza ediyor. Bu koşullar altında Rusya ile yürütülecek diplomatik ilişkilerin ciddiye alınması imkansızdır; zira Ukrayna’nın NATO’ya girmemesi yönündeki asgari gereklilik dahi sağlanmış değildir. Savaşın patlak vermesine yol açan ve Rusya’nın bu çatışmayı başlatmasına neden olan temel meseleler henüz çözülmüş ya da ortadan kaldırılmış değil. İlk adım, bu hedefin kesin olarak gündemden düştüğünü açıkça ilan etmek olmalıdır. Silah tedarikini sürdürdüğümüz ve oraya devasa mali kaynaklar aktarmaya devam ettiğimiz müddetçe, Başbakanın geçtiğimiz günlerdeki dil sürçmesinde de işaret ettiği gibi, bu savaş uzayıp gidecektir.”
“Savaş hattını Magdeburg’dan tek başımıza kapatamayız ama halkın iradesini yansıtırız”
Magdeburg’daki eyalet meclisinden savaşı doğrudan sonlandırmanın mümkün olmadığını kabul eden Wittig, temsil yetkisinin önemine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
“Parlamento olarak, Magdeburg’dan savaşı tek başımıza bitirmemiz doğal olarak mümkün olmasa bile, bu meseleyi gündeme getirme hakkına bütünüyle sahibiz. Saksonya-Anhalt’ta nüfusun çoğunluğunun, bu politikayı tam da planlandığı şekilde hayata geçirecek partilere oy verdiğini net bir biçimde görüyoruz. AfD meclise en güçlü grup olarak girdi. Biz de meclise açıkça tanımlanmış bir barış partisi kimliğiyle adım attık. Bu mecliste halk bize müzakerelerin başlatılmasını savunmamız ve federal hükümeti buna göre harekete geçmeye çağırmamız için açık bir yetki verdi.”
Önergenin yürütmeyi bağlayan bir kanun niteliği taşımadığını ancak demokratik çoğunluğun iradesini temsil edeceğini belirten Wittig, Başbakan Reiner Haseloff’un tavrını da eleştirdi:
“Bu bir kanun metni değil. Evet, görevdeki başbakan bu görevi yerine getirmek zorunda kalmayabilir. Ancak meclisteki çoğunluk tarafından kabul edilecek bir önergedir. Bunu görmezden gelmek, Başbakanın görev süresi boyunca sergilediği tuhaf demokrasi anlayışının yeni bir göstergesidir. Aynı zamanda diğer eyaletlerin de bu konuda tutum almasını sağlayacak bir işaret niteliği taşıyor. Almanya’da asıl egemen gücün halk olduğu gerçeği tartışmalarda sıkça unutuluyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları, toplumun çoğunluğunun Başbakanın izlediği savaş çizgisini onaylamadığını ortaya koyuyor. Biz bu önergeyle halkın iradesini net bir şekilde kayda geçiriyoruz.”
Parlamentodaki diğer siyasi partilere, bilhassa Sol Partiye (Die Linke) seslenen Wittig, “Bu özel oturumu meclisteki tartışmayı baştan başlatmak için değerlendirmek istiyoruz. Diğer partilerin de tutumlarını netleştirmesini bekliyoruz. Özellikle Sol Partiye bakıyorum; bu önergeye destek vermeleri onlar açısından son derece doğal olmalıdır. Oturumlarda nasıl bir tavır takınacaklarını ve nasıl oy kullanacaklarını yakından takip edeceğiz. Önerge doğrudan kısa sürede somut müzakere sonuçları doğurmasa bile, halkın iradesini yansıtması bakımından ortaklaşa sunulan ilk girişim olması hasebiyle büyük önem taşıyor” dedi.
“Sadece Ukrayna değil kriz bölgelerine silah akışı bütünüyle durdurulmalı”
Gazeteci Gosch’un, AfD’nin barış siyasetinin samimiyeti konusundaki şüpheleri, partinin Atlantik aşırı eğilimlerini ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi iktidara geldikten sonra çizgi değiştirme ihtimalini sorması üzerine Wittig, partisinin daha geniş kapsamlı bir barış perspektifine sahip olduğunu vurguladı:
“İlk ortak önergemizin doğrudan Ukrayna’ya odaklanmış olması tesadüf değildir. BSW olarak yalnızca Ukrayna’ya değil, tüm kriz bölgelerine silah ihracatının sona erdirilmesini içeren çok daha kapsamlı önergeler hazırlayabilecek konumdayız. Özellikle İsrail’e yapılan silah sevkiyatının durdurulması bizim için hayati bir meseledir. Kısa sürede sadece Ukrayna’yı kapsayan bir önergenin ortaya çıkması, bu konuda masadaki muhataplarımızın BSW kadar tavizsiz bir barış çizgisine sahip olmadığını gösteriyor. Zaten biz de tam bu sebeple bağımsız bir barış partisi olarak seçildik.”
AfD seçmeninin savaşa karşı duruşunda mali gerekçelerin de rol oynadığını ifade eden Wittig, şunları aktardı:
“AfD’nin özellikle Ukrayna konusundaki tutumu nedeniyle tercih edildiği görülüyor; çünkü bu aynı zamanda seçmeni doğrudan vuran mali bir meseledir. Sorun sadece savaşın finanse edilmesi değil, aynı anda sosyal harcamalarda kısıtlamalara gidilirken milyarlarca avroluk vergi gelirinin yok olup gitmesidir. İnsanlar aradaki bu bağı çok iyi kavradı ve bu anlayış AfD tabanında da geniş karşılık buluyor. Ancak diğer kriz bölgeleri, bilhassa ABD’nin İsrail’in yürüttüğü savaşlara müdahil oluşu, AfD içerisinde çok daha ikircikli biçimde değerlendiriliyor. Ukrayna çizgisi de federal düzeydeki AfD içinde bütünüyle tartışmasız değildir; fakat Saksonya-Anhalt’taki oylamada herhangi bir güçlük yaşanmadı.”
Saksonya-Anhalt’ta BSW’nin misyonunun diğer partileri tutarlı bir barış çizgisine çekmek olduğunu kaydeden Wittig, çatışmaların ekonomik sonuçlarına dikkat çekti:
“Saksonya-Anhalt’taki görevimiz, AfD’yi gerçek anlamda barış hedeflerine bağlayacak bir çizgiye doğru yönlendirmektir. Eğer savaş politikalarına destek vermek istemiyorsak, Almanya’dan desteklenen ve büyük acılara yol açan diğer çatışmaları da dürüstçe konuşmalıyız. Genel barış fikrinin ötesinde, bu krizlerin son derece ağır ekonomik etkileri var. Örneğin ABD desteğiyle İsrail ve İran hattında yaşanan gerilimler ve Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alınması riski, bugün ülkemizde ödemek zorunda kaldığımız yüksek akaryakıt fiyatlarının temel sebeplerinden biridir. Saksonya-Anhalt’ta mevcut duruma bizimle benzer pencereden bakan kesimlerle belirli ölçüde temas kurmalıyız. Ancak bu kanadın ne kadar güçlü olduğunu henüz kestiremiyorum; henüz başlangıç aşamasındayız ve teşkilatlanmamızı tamamlamaya çalışıyoruz.”
“Sangerhausen’deki İsrail merkezli silah fabrikası eyalet meclisinin gündemine taşınacak”
Federal düzeydeki yetki sınırlarının ötesinde, doğrudan eyaleti ilgilendiren savunma sanayisi projelerine odaklandıklarını bildiren Wittig, Sangerhausen kentinde planlanan yatırımı gündeme getireceklerini belirtti:
“Sangerhausen kentinde İsrail merkezli bir savunma sanayisi firmasının, İsrail ordusuna insansız hava aracı parçaları üretmesi planlanan bir tesis girişimi bulunuyor. Bu doğrudan eyaletin yetki alanına giren bir meseledir ve BSW olarak bunu eyalet meclisine kesinlikle taşıyacağız. Bu konuda Sol Partiye görüşme teklifinde bulunduk ancak henüz olumlu bir yanıt alamadık. Elimiz açık kalmaya devam edecek; Sol Partiden bu başlıkta net bir işbirliği bekliyoruz. Zira Sol Parti seçim kampanyasında bu tür silahlanma adımlarına karşı duracağını vaat etmişti. Seçmenleri de önergeyi kimin verdiğine bakılmaksızın bu tutumun arkasında durulmasını bekleyecektir.”
Wittig, meclisteki bölünmüş yapıda üstlendikleri role ilişkin olarak, “BSW olarak bu parçalı parlamentoda her iki kanattaki partilerin de gerçek yüzlerini ortaya koymalarını ve samimi tavır takınmalarını talep edeceğiz” dedi.
“Gizli oylamada CDU içinden gelen destekler başbakanlık seçimi için bir denemedir”
Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde AfD adayı Tobias Rausch’un seçilmesine ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden gelen gizli oylara dair değerlendirmelerde bulunan Wittig, BSW’nin ilkeli bir duruş sergilediğini anlattı:
“Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde asıl dikkat çekici husus CDU grubu üyelerinin sergilediği tutum oldu. BSW olarak nasıl davranacağımızı önceden kamuoyuna açıkça ilan etmiştik ve tam olarak söylediğimiz şekilde hareket ettik. Göreve uygun adayları değerlendireceğimizi bildirmiştik. Rausch ile yaptığımız temaslarda, eski hesaplaşmalara girmeyeceğini ve yapıcı bir işbirliği yürütmek istediğini gördük; kendisi sertlik yanlısı ya da meclisi baskıyla yönetecek bir profil çizmedi. Bu görevi layıkıyla yapabileceğine kanaat getirdik.”
Buna karşın Eyalet Meclisi Başkan Vekilliği için adı geçen diğer isimlere dair çekincelerini sıralayan Wittig, kararlarının gerekçelerini paylaştı:
“AfD’li Hans-Thomas Tillschneider’e oy vermeyeceğimizi başından belirttik; çünkü bu makam için uygun bir aday olmadığını düşünüyoruz. Bizim için mesele sadece parti aidiyeti değil, kişilerin bugüne kadar sergilediği siyasi tutumlardır. Tillschneider silahlanma sanayisinin açık bir destekçisidir ve bölgede daha fazla askeri teçhizat bulunmasını savunmaktadır. Daha da önemlisi, kültürel teşviklerde vatanseverlik taahhüdü gibi aşırı ideolojik talepleri dile getirmiştir. Bu yaklaşım meclisteki tüm fikirlerin eşit muamele görmesi ilkesiyle bağdaşmaz. Bu nedenle kendisine oy vermeyeceğimizi açıkça söyledik; fakat başka sıralardan oy alarak seçildi.”
Diğer partilerin adaylarına yönelik oy kullanma tercihlerini de anlatan Wittig, şu bilgileri verdi:
“CDU adayına oy verdik; çünkü meclis grubu büyüklüğü göz önüne alındığında bu doğru bir adımdı ve şahsına yönelik somut bir itirazımız yoktu. Sosyal Demokrat Parti (SPD) adayına ise parti kimliği sebebiyle değil, aynı zamanda bakanlık görevini yürüttüğü için karşı çıktık; yasama ile yürütme erklerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gerektiğine inanıyoruz. Bizim her kararımızın nesnel gerekçeleri vardı. CDU’nun oy verme davranışı ise daha ziyade arka oda pazarlıklarına ve makam paylaşımına dayanıyordu. AfD adaylarının seçilmesi karşılığında CDU adayının desteklenmesi yönünde bir mutabakat sağlandığı çok açıktır. Rausch’a verilen ilave oyların CDU saflarından geldiğine dair hiçbir şüphe taşımıyorum.”
Gizli oylamadaki bu desteğin yaklaşan başbakanlık seçimi için bir zemin yoklaması olduğunu ifade eden Wittig, olası senaryoları şu şekilde aktardı:
“Gizli oylamada bir adayı desteklemek, o sandalyeyi başka bir adayla takas etmek anlamına geldi ve bunun başbakanlık seçimi için bir turnusol kağıdı işlevi gördüğü aşikardır. Eğer CDU içindeki bazı isimler meclis başkanlığı için bu desteği verdiyse, muhtemelen AfD’li Ulrich Siegmund’un başbakanlığı için de oy kullanacaklardır. Bu kişilerin tamamen parti değiştirip açık bir koalisyon kurması ise çok zayıf bir ihtimaldir; zira bu durum CDU’yu temelinden parçalar. Parti içinde şimdiden büyük çatlaklar oluştu. Büyük olasılıkla bu muhalif CDU üyeleri Siegmund’u başbakan seçecek ancak ortada sağlam bir çoğunluk kalmayacaktır. Bizimle bir koalisyon olmayacak, CDU ile de resmi bir ortaklık kurulamayacak. Dolayısıyla Siegmund’un her kararda değişen çoğunluklar aramak zorunda kalacağı bir azınlık hükümeti modeli ortaya çıkacaktır ki BSW olarak bizim başından beri savunduğumuz dinamik meclis modeli de budur.”
“Biz 16 eski NSDAP üyesinin meclis başkanlığı yaptığı bir cumhuriyet geçmişine sahibiz”
Federal Savunma Bakanı Boris Pistorius’un, Saksonya-Anhalt’taki meclis başkanlığı seçimini “90 yılı aşkın süredir görülmemiş bir tabu yıkımı” ve “demokratların faşistlere uşaklık etmesi” olarak nitelemesine sert tepki gösteren Wittig, tarihi hafızanın tek taraflı işletildiğini dile getirdi:
“Pistorius’un Berlin’de, Nazi döneminde kitapların yakıldığı Bebelplatz meydanında yaptığı konuşmayı son derece sorunlu buluyorum. Seçimin ardından organize bir e-posta kampanyasıyla karşılaştık; her gün yaklaşık 300 ileti alıyorum ve bir tarihçi olarak bana geçmiş hatırlatılıyor. Hermann Göring ile Tobias Rausch arasında benzetmeler kuruluyor. Bu son derece temelsiz ve aşırı bir kıyaslamadır. Bizler fazlasıyla seçici bir tarihi hafızaya sahibiz. Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde, geçmişinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) üyeliği bulunan tam 16 eyalet meclisi başkanının görev yaptığı tamamen unutuluyor. Bu kişilerin sonuncusu 1987 yılına kadar görevde kaldı ve biri hariç tamamı CDU üyesiydi. O dönem kimse bunu bir demokrasi krizi olarak görmezken, bugün hiçbir kanıtlanmış suçu bulunmayan bir ismin seçilmesini olağanüstü bir felaket gibi sunmak samimiyetsizliktir.”
Toplumun demokratik tercihine saygı duyulması gerektiğini belirten Wittig, uygulanan dışlama yöntemlerini eleştirdi:
“Pistorius gibi isimlerin kendilerini demokrasinin yegane savunucusu gibi göstermesi büyük bir tezattır. Birincisi, izledikleri politikalarla geniş kitlelerin seslerini duyurabilmek için AfD’ye yönelmesine bizzat zemin hazırladılar. İkincisi, Saksonya-Anhalt’a adeta harçlığı kesilen yaramaz bir çocuk muamelesi yapılıyor. İçişleri Bakanları Konferansı’nda oybirliği ilkesi kaldırılıyor; Başbakanlar Konferansı ve Adalet Bakanları Konferansı Saksonya-Anhalt’ın sırası olmasına rağmen burada yapılmıyor. Eyalete yönelik federal yaptırımlardan ve parti kapatma davalarından söz ediliyor. Yüksek katılımlı bir seçimde halk kendisini temsil ettiğine inandığı partiyi seçti; temsil mekanizmasının özü budur. Alınan kararı beğenmeyip bloke etmeye çalışmak, halkın iradesinin Berlin’deki belirli odaklar tarafından yok sayıldığı hissini pekiştirir.”
Mevcut federal yönetimin otoriter eğilimler sergilediğini kaydeden Wittig, güvenlik bürokrasisinin genişleyen yetkilerine işaret etti:
“Pistorius’un mensubu olduğu hükümet, vatandaşları bütünüyle şeffaf hale getiren otoriter bir devlet yapılanmasına doğru adım atıyor. Federal İstihbarat Teşkilatı (BND) ve Anayasayı Koruma Teşkilatına diğer Avrupa ülkelerinde hayal dahi edilemeyecek geniş dinleme ve izleme yetkileri tanındı. Hükümet eliyle yürütülen siyasi yönlendirme kaygı verici boyutlara ulaştı. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’nın sınırlandırılması planlanıyor; bu da yurttaşların devleti denetleme imkanını elinden alacaktır. Hukuk devletini ve temel hakları asıl aşındıran bu adımları AfD değil, mevcut federal hükümet hayata geçiriyor. Aynı aktörlerin kalkıp demokrasi havarisi kesilmesi büyük bir çelişkidir.”
“Masaya oturmayı reddederek siyaset yürütülemez”
Hükümet kurma arayışları ve istişare süreçlerine dair bilgi veren Wittig, tarafsız bir başbakan önerilerinin diğer partilerce çarpıtıldığını belirtti:
“SPD tarafsız bir başbakan seçimi gündemiyle görüşme çağrısında bulundu. Bizim önerimizi aldılar ancak bilinçli şekilde bağlamından kopardılar. Biz meclisteki derin kutuplaşmayı aşacak, tüm tarafları bir araya getirebilecek bir isim önerdik; onlar ise AfD’nin oylarını tamamen dışarıda bırakan bir denklem kurmaya çalıştı. Üstelik AfD’yi görüşmelere dahil dahi etmediler. Biz bu yaklaşımı eleştirdik ancak her zaman diyaloğu savunduğumuz için toplantıya katıldık. Görüşmeler bir kısır döngüden öteye geçmedi. Sol Parti ve Yeşiller, meclis başkanlığı seçimindeki tutumumuz nedeniyle bizimle her türlü diyaloğu keseceklerini açıkladılar. SPD de bu gerekçeyle görüşme masasını tamamen devirdi.”
Sol partilerin tutumunu yapıcı bulmadığını vurgulayan Wittig, seçim sonrasında Yeşiller temsilcisiyle yaşadığı bir diyaloğu paylaştı:
“Halle kentindeki bir etkinlikte Yeşiller partisinin adayı, gençlere hitaben mevcut kazanımları korumak için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi. Kendisine bunun için BSW’nin oylarına ihtiyaç duyacağını hatırlattığımda, ‘Hayır, BSW ile asla masaya oturmam’ cevabını verdi. İnsanlarla aynı masaya oturmayı baştan reddedip sonra ‘her şeyi yaparım’ demek büyük bir tutarsızlıktır. Meclis aritmetiğinde kilit bir konumdayız. Yeşiller, SPD ve Sol Partinin kendi programlarında yer alan vaatleri gerçekleştirebilmeleri için bizimle işbirliği yapmaları kaçınılmazdır. Sırf yanlış taraftan birileri destek verebilir korkusuyla meclise önerge sunmaktan dahi çekinir hale geldiler. Biz önümüzdeki süreçte bu partilere somut projelerle gitmeye devam edeceğiz. Bizden hoşlanmak zorunda değiller; ancak seçmenlerine verdikleri sözleri tutmak istiyorlarsa bu içerik odaklı teklifleri değerlendirmek mecburiyetindedirler.”
“Gazze ve Lübnan’daki eylemleri eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir”
Filistin meselesi ve Almanya’da giderek daralan ifade özgürlüğü alanına değinen Wittig, antisemitizm suçlamalarının siyasi bir susturma aracına dönüştürüldüğünü belirtti:
“Sol Partinin kendi içerisindeki net duruş sahibi sesleri dışlamasını esefle izliyorum. Müesses nizam tarafından kabul edilebilir bir ortak olarak görülmek uğruna barıştan yana net tavır alan isimler feda ediliyor. İsrail hükümetinin Gazze, Lübnan, Suriye, Irak ve Batı Şeria’daki askeri operasyonlarını eleştirmenin Yahudi düşmanlığıyla hiçbir alakası yoktur. Gerçek antisemitizm elbette kabul edilemez; ancak meşru siyasi eleştirilerin bu kavram altına sokulması tartışmayı tamamen anlamsızlaştırıyor.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) benimsediği tanımın dayatılmasını eleştiren Wittig, Kudüs Bildirgesi’nin çok daha dengeli olduğunu kaydetti:
“IHRA tanımının dayatılması gereksiz bir tavizdir; Kudüs Antlaşması tanımı ifade özgürlüğünü korumak adına çok daha sürdürülebilir bir çerçeve sunuyordu. Berlin’de konutların kamulaştırılması yönündeki referandum dahi kapitalizm eleştirisi içerdiği gerekçesiyle Yahudi karşıtı ilan edildi. Her eleştiriye kolayca bu etiketi yapıştırmak, gerçek Yahudi düşmanlığıyla mücadeleye en büyük zararı veriyor. İnsanlar artık bu suçlamaları ciddiye almaz hale geldi. Berlin sokaklarında göstericilere yönelik sert polis müdahaleleri tansiyonu düşürmez, aksine öfkeyi körükler. İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri demokratik tartışma zeminleri açık tutulmalıdır.”
“Fransa’daki öfke biriken sosyal adaletsizliğin doğal sonucudur”
Fransa’da hükümet politikalarına, zorunlu askerlik planlarına ve eğitimdeki kesintilere karşı gelişen grev ve gösterilere de değinen Wittig, benzer dinamiklerin Almanya için de geçerli olduğunu söyledi:
“Fransa üzerine uzun yıllar araştırmalar yapmış ve orada yaşamış biri olarak süreci yakından izliyorum. Fransız toplumu öfkesini sokakta dile getirme konusunda çok daha deneyimlidir; Alman toplumu gösteriler konusunda daha çekingen kalıyor. Ancak yaşanan hoşnutsuzluğun temel nedenleri bizim için de yabancı değildir. On yıllardır uygulanan neoliberal merkez politikaları toplumsal ayrışmayı derinleştirdi. Göçmenlerin ve dar gelirlilerin sorunlu banliyölere terk edilmesi, ardından da yaşanan her aksaklığın faturasının göçmenlere kesilmesi kolaycılıktır. Asıl sorun, eğitime ve gençlerin geleceğine ayrılmayan bütçeler ve ağır sosyal kesintilerdir.”
Almanya’da da gençlerin zorunlu hizmet ve savaş ihtimaline karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirten Wittig, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Gençlerin savaşa sürüklenmesini engellemek ve barışı savunmak istiyorsak geniş halk kesimlerini içine alan güçlü bir birliktelik kurmak zorundayız. Her konuda aynı düşünmediğimiz insanlarla bile barış gibi hayati bir ortak paydada yan yana durabilmeliyiz. Küçük gruplarla, dar alanlarda kalarak bu politikaları durduramayız. Magdeburg’daki eyalet meclisinden dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz ancak halkın gerçek taleplerini görünür kılabilir, dayatılan kabulleri sorgulatabilir ve alternatif bir siyasetin mümkün olduğunu somut olarak gösterebiliriz.”
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını4 gün önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir









