Diplomasi
Mahmud Abbas: Filistin yönetimi ile birlikte Gazze’ye gideceğim

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, TBMM Genel Kurulu Olağanüstü Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Gazze Şeridi’ne gitme kararı aldığını belirtti.
Mahmud Abbas, Ankara’nın daveti üzerine geldiği Türkiye’de önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştü ardından TBMM Genel Kuruluna hitap etti.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında toplanan Genel Kurul’da Ak Parti Grup sıralarında İran’ın başkenti Tahran’da suikasta uğrayan Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’nin fotoğrafı yer aldı. Başkanlık divanı ve milletvekillerinin oturduğu sıralara Filistin ve Türk bayraklarının yer aldığı atkılar bırakıldı.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un açılış konuşmasıyla başlayan toplantıyı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra bazı parti liderlerinin yanı sıra bakanlar, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, bazı ülkelerin büyükelçileri, Sayıştay Başkanı Metin Yener, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da izledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, TBMM Genel Kurulu Olağanüstü Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin Filistin halkının meşru haklarını savunan duruşunu takdir ettiğini dile getirdi. Türkiye’nin gönderdiği insani yardımlardan duydukları memnuniyeti ifade eden Filistin lideri, “Gazze’de halkımıza on binlerce ton insani yardım gönderen Türkiye’ye teşekkür ediyorum” dedi.
Filistinlilerin direnişinin devam edeceğini vurgulayan Abbas, şunları kaydetti: “Dimdik durmaya devam edeceğiz ve topraklarımızdan ayrılmayacağız. Halkımız ne olursa olsun oradaki (Filistin) gaspçıları defedecektir.”
Filistin Devlet Başkanı Abbas, ayrıca Gazze’ye gitme kararından söz ederek, “Önümüzde hiçbir çözüm yolu kalmadı, bu nedenle de ben ve tüm Filistin yönetimi üyeleri Gazze’ye gitme kararı aldık, bunu yaparız” ifadelerini kullandı.
Abbas, İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırılarında ölen binlerce çocuğu hatırlatarak “Gazze’ye gideceğim. Bizim hayatımız Gazze’deki çocukların hayatından daha değerli değil” dedi.
Hamas, 2007 yılında yapılan seçimleri kazanarak şehri El Fetih’den teslim almasından bu yana Filistin Yönetimi, Gazze’yi yönetmiyor. Ancak ABD, savaş sonrası Hamas’ın yerine Filistin Yönetimi’nin yeniden Gazze’de hakim olmasını, güvenliğin de geçici bir süre bölge ülkelerinden gönderilecek unsurlarla sağlanmasını istiyor. Hamas bu plana karşı olduğunu ve Gazze’nin yönetimini devretmeyeceğini açıklarken Filistin Yönetimi de Filistin’in bağımsızlığına giden bir süreç olmadığı sürece bu planı kabul etmeyeceğini duyurmuştu.
Bu kapsamda Mahmud Abbas’ın “Gazze’ye gideceğim” açıklaması yeni bir duruma işaret ediyor. Ancak bunu Gazze’ye destek için yoksa Gazze’nin yönetimi ile ilgili bir rol çerçevesinde mi yapacağına ilişkin bir bilgi yok. Öte yandan geçen aylarda Çin’de El Fetih ve Hamas başta olmak üzere Filistinli örgütlerin ulusal uzlaşı için anlaşmaya vardığını hatırlatmak gerekiyor.
Filistin lideri Abbas’ın TBMM Genel Kurulunda 46 dakika süren konuşması, Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletvekilleri ve davetliler tarafından ayakta alkışlandı.
Abbas’ın TBMM Genel Kurulu’na hitap etmesi İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ABD Kongresi’nde konuşma yapması ile gündeme gelmişti. Erdoğan, Abbas’ı davet ettiklerini ancak gelmediğini söylemişti.
Diplomasi
Quincy Enstitüsü Direktörü Lieven: Tek kutuplu yanılsama bitti, çok vektörlü dönem başladı

Editörün notu: Washington merkezli düşünce kuruluşu Quincy Enstitüsü’nün Avrasya Programı Direktörü Anatol Lieven, 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da uluslararası sistemin geleceğine dair çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Batı elitlerinin kendi kurdukları yanılsamalara inandığını belirten Lieven, “kurallara dayalı düzen” söyleminin aslında Amerikan hegemonyasını gizleyen bir kılıftan ibaret olduğunu ifade etti. Soğuk Savaş yıllarının küresel güney halkları için bir istikrar dönemi değil, aksine bir kâbus olarak yaşandığını hatırlatan tecrübeli uzman; Orta Doğu ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında da büyük ölçüde Washington’ın yürüttüğü politikaların yattığını vurguladı.
***
Bir İngiliz olarak söylemeliyim ki Kral George ve soyundan gelenler yönetecek olsaydı böyle bir birleşmeye hiç itirazım olmazdı. Ne var ki o günlerden bu yana dengelerin biraz değiştiği de bir gerçek. Gerçi Britanya müesses nizamına kulak verirseniz, başta Amerika olmak üzere Avrupa’da da pek çok bakımdan tuhaf bir yanılsamalar dünyasında yaşadığımızı her zaman fark edemezsiniz. En tehlikeli tarafı da pek çok insanın kendi kurguladığı bu yanılsamalara gerçekten inanması. Bu durum beni, Avrupalıların Amerikan satrapları veya emir erleri rolünü üstlendiği, Amerikan küresel hegemonyasının üstünü örten o meşhur “kurallara dayalı düzen” ifadesine getiriyor.
Yine de Batı elitlerinin büyük kısmının sahiden inandığı bir efsane bu; kendilerini bunun doğruluğuna ikna etmiş durumdalar. Bu inancı ve onun kaçınılmazlığını pekiştirmek için öne sürdükleri -ve hiç şüphesiz gönülden bağlandıkları- temel argümanlardan biri şu: Kurallarını bizzat Amerika’nın koyduğu ve işine geldiğinde yine bizzat kendisinin çiğnediği bu Amerika güdümlü düzen olmasaydı iki ihtimalden biri gerçekleşirdi. İlkine göre, küresel bir hükümdar bulunmadığı takdirde dünya kaosa sürüklenir; Amerika bunları bastırmak ya da arabuluculuk etmek için orada durmadıkça her yerde yeni çatışmalar patlak verirdi. İkinci inanç ise dünyanın Birleşik Devletler -ve elbette onun emir eri rolündeki Avrupa- tarafından yönetilmemesi halinde, tıpkı Amerika’nın yapmaya çalıştığı gibi Çin tarafından yönetileceği yönünde.
Çin, Amerika’nın hegemonik politikalarını aynen taklit etmeye kalkışsaydı, başta Çinlilerin kendisi olmak üzere bu durum kimseye fayda sağlamazdı. Neyse ki böyle bir ihtimalin işaretlerini görmüyorum. Bu yaklaşımın ardında, Sovyetler Birliği ile paylaşılan kısmen iki kutuplu dünyada komünist olmayan kutbu temsil eden Birleşik Devletler’in güya barış ve istikrarı koruduğuna dair büsbütün sahte bir tablo yatıyor; Amerikalıların -ve tuhaf biçimde Avrupalıların da- “özgür dünya” diye adlandırdığı alanda sözümona sağlanan bir istikrar bu. Evet, bu durum Batı Avrupa’da barış ve huzuru büyük ölçüde korudu; ancak bunu Korelilere, Vietnamlılara, Cezayirlilere, Arap dünyasına, Angolalılara, pek çok Güney Amerikalıya ve diğerlerine sorsanız büyük bir şaşkınlıkla karşılarlardı. Onların zaviyesinden bakıldığında Soğuk Savaş, istikrar ve barış dolu bir çağ değil, pek çok açıdan bir kâbustu. Hatta vaktiyle Soğuk Savaş çatışmalarının kavurduğu pek çok bölge, bugün aslında çok daha huzurlu ve istikrarlı. Bugün gerçekten ciddi çatışmaların sürdüğü yerlerde, özellikle de Orta Doğu’da yaşananlar, büyük ölçüde Birleşik Devletler ve yerel müttefiklerinin güttüğü siyasetin bir neticesi; aynı durumun Ukrayna Savaşı için de geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Çin hakkında fazla konuşmayacağım, zira aramızda bu meseleyi benden çok daha iyi aktaracak isimler var. Ancak bana göre gayet açık olan bir husus var ki, Çin tıpkı vaktiyle Britanya’nın yaptığı gibi (gerçi onlar askeri araçlara da başvurmuştu) küresel ekonomik üstünlüğü hedefliyor. Bana kalırsa Çin’in, Amerika’nın peşinden koştuğu türden askerileşmiş bir küresel hâkimiyet arayışında olduğuna dair henüz hiçbir emare yok. Az önce de dinlediğimiz üzere, bu son derece sevindirici bir durum; zira Çin de Donald Trump gibi -ve hatta ekleyeyim, Hillary Clinton ya da oğul George Bush gibi- bir figür çıkarsaydı, dünya muhtemelen şimdiye dek yerle bir olurdu. Fakat vaziyet böyle görünmüyor. Hatta dünyanın belli bölgelerinde Çin’in askeri değil elbette, ama siyasi açıdan çok daha etkin bir rol oynaması gerektiği dahi savunulabilir.
Her şeyden öte, “çok kutupluluk” kavramına pek sıcak bakmıyorum; çünkü iki kutupluluk ya da tek kutupluluk fikrine geri döndüğünüzde bu terim, belki de farkında olmadan, diğer ülkelerin mecburen şu veya bu kutba eklemlenmesi gerektiğini ve başka çarelerinin olmadığını ima ediyor. Bu tespit dünyanın bazı bölgeleri için hâlâ geçerliliğini korusa da, ülkelerin çoğunun hedeflediği şeyin bu olduğunu veya gelecekte kutupların böyle bir dayatmada bulunabileceğini sanmıyorum. Eski Sovyet coğrafyasında hayli vakit geçirmiş biri olarak -bu yaz Özbekistan’daydım- oradaki ülkelerin politikalarını çok kutupluluk üzerinden değil, “çok vektörlü siyaset” kavramıyla tarif ettiklerine sık sık şahit oldum: Kendi komşuları da dâhil olmak üzere diğer tüm devletlerle sağlıklı iş birliği ilişkileri yürütme çabası.
Tek kutuplu, iki kutuplu ya da katı bir çok kutuplu dünyada tâbi ülkeler, genellikle en yakın komşularıyla olan ilişkileri yerine hegemon güçle ilişkilerine öncelik verir; hatta bazen bölgesel münasebetlerini doğrudan yürütmek yerine o hegemon üzerinden yürütür. Bu artık geçerliliğini yitiriyor. Ülkeler ilişkilerini giderek çeşitlendirmeyi ve Amerikan yaklaşımından uzak durmayı amaçlıyor; yani o bitmek bilmeyen “ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız”, kayıtsız şartsız Amerika’nın yanında yer almalısınız, aksi halde düşmansınız dayatmasından kaçınıyorlar. Bu anlayış Donald Trump tarafından akılalmaz boyutlara vardırıldı, ancak Trump yalnızca daha önceki Amerikan liderlerinden defalarca duyduğumuz bir şeyi abartarak sürdürüyor.
Anarşik bir dünyaya, yani merkezi bir hâkimi bulunmayan bir dünyaya gelirsek; antropolojinin temel kabullerinden biridir ki anarşik bir sistem, illaki kaotik bir sistem demek değildir. Anarşik yapılar da çatışmaları çözmek ya da asgariye indirmek, ortak hedeflerin peşinden gitmek için kendi mekanizmalarını ve geleneklerini üretebilir. Yalnızca çatışma riskini azaltmak için değil, aynı zamanda insanlığın iyiliği adına küresel hegemon olduğunu iddia eden Amerika’nın çözmekte tamamen yetersiz kaldığı devasa sınamalar yüzünden de umudumuzu buraya bağlamalıyız. Zira Amerika; bilhassa iklim değişikliği, yapay zekâ ve güvenli uluslararası ticaretin korunması gibi başlıklarda pek çok açıdan açıkça yıkıcı bir aktör gibi davrandı.
Bu anarşik yapının, sorunların üstesinden gelmemizi sağlayacak uzlaşılara zemin hazırlamasını ummalıyız. Başarısız olsak dahi, dünya genelinde Amerikan hegemonyasını özlemle yâd edecek pek kimse kalacağını sanmıyorum. Teşekkür ederim.
Diplomasi
Pekin ve Berlin ticari meseleler üzerine video konferans yaptı

Pekin ve Berlin, Çin’in AB pazarından dışlanması planı iddiaları gölgesinde ‘görüş alışverişinde bulundu’.
Brüksel ile kritik görüşmelere günler kala Çin Ticaret Bakanı, ticari ilişkileri görüşmek üzere Alman mevkidaşıyla video konferans yaptı.
Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao, pazartesi günü Almanya Ekonomi Bakanı Katherina Reiche ile video konferans yoluyla görüştü. Görüşme, Pekin ile Brüksel arasında yapılacak yeni tur ticaret müzakerelerine bir haftadan biraz fazla süre kala gerçekleşti.
Temas, Almanya ve Fransa’nın, Avrupa Birliği’nin gerektiğinde Çin’i Avrupa pazarından hızlı biçimde dışlamasına imkân sağlayacak yeni bir mekanizma için girişimde bulunduğuna ilişkin haberlerin gündeme geldiği bir döneme denk geldi.
Çin tarafının pazartesi günü yayımladığı kısa açıklamaya göre Wang ve Reiche, “Çin-Almanya ve Çin-Avrupa ekonomik ve ticari ilişkileri konusunda görüş alışverişinde bulundu.”
Alman tarafı henüz görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlamadı.
Görüşme, Wang’ın 8 Ekim’de Pekin’de, Avrupa Birliği’ndeki mevkidaşı Maros Sefcovic ile Çin-AB ticaret görüşmelerinin ikinci turu kapsamında bir araya gelmesinin beklendiği tarihten 10 gün önce gerçekleşti.
Diplomasi
ABD elçisi Kimberly Guilfoyle, Yunanistan’da ortalığı karıştırdı

Yunanistan’daki muhalefet partileri, hükümetten ABD Büyükelçisi Kimberly Guilfoyle hakkında ortaya atılan iddialara yanıt vermesini talep etti.
Wall Street Journal’da yer alan habere göre, ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi Guilfoyle, ülkesinin Romanya hükümetinin devrilmesinde rol oynadığını ve ABD’nin Yunanistan’da da aynı şeyi yapabileceğini ima etmiş.
WSJ, ABD Büyükelçisi Kimberly Guilfoyle’un bu sözleri, Mart ayında Yunan ve Amerikalı yetkililerin katıldığı bir akşam yemeğinde sarf ettiğini iddia ediyor.
Buna göre Guilfoyle, Ilie Bolojan liderliğindeki Romanya merkez sağ hükümetinin yaklaşan çöküşüne atıfta bulunarak, Yunanistan Enerji Bakanı Stavros Papastavrou’ya ABD’nin bu devrilme sürecinde rol oynadığını söylediği ve “Bunu istediğimiz herhangi bir ülkeye yapabiliriz. Burada da aynısını yapabiliriz,” dedi.
Gazetenin kaynaklarına göre Papastavrou, halk tarafından seçilmiş olan Yunan hükümetini ABD’nin değiştiremeyeceğini söyledi.
Guilfoyle’un avukatı ise WSJ’de yer alan bu diyalogun aktarımına itiraz etti.
Muhalefetteki PASOK, bir basın açıklamasında şunları söyledi:
“Hükümet ve özellikle Dışişleri ile Enerji ve Çevre bakanlıkları gerekli açıklamaları yapma ve yayınlanan haberin doğruluğunu değerlendirme yetkisine sahip tek kurumdur. Yunanistan bağımsız ve egemen bir demokrasidir ve istisnasız her durumda ve tüm taraflar karşısında bu şekilde hareket etmekle yükümlüdür.”
Yunan Sol İttifakı (ELAS), iddia edilen açıklamaların “benzeri görülmemiş ve kabul edilemez” olduğunu belirtti ve şunları söyledi:
“Hükümet, olayı ne doğruluyor ne de yalanlıyor; sessizliğini koruyor. Bu nedenle Mitsotakis hükümetinden, söz konusu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını; eğer yaşandıysa, neden Mart ayından beri gizlendiğini; ve hükümetin buna yanıt verip vermediğini –ve nasıl yanıt verdiğini– Yunan halkına derhal açıklamasını talep ediyoruz.”
SYRIZA, ortaya çıkan iddiaların “son derece ciddi olduğunu ve hükümetin sessiz kalamayacağını” belirtti… Parti, “Eğer doğruysa, basit bir diplomatik olayla değil, ülkenin yönetim sistemine yönelik bir hakaretle karşı karşıyayız,” dedi.
SYRIZA ayrıca hükümetten, neden Dikey Gaz Koridoru’nun desteklenmesinde ısrar ettiğini ve “Yunanistan’ın Amerikan LNG’sine daha fazla bağımlı hale gelmesini” açıklamasını talep etti.
Yunanistan Komünist Partisi (KKE), ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun birkaç gün içinde Yunanistan’a yapacağı ve bölgedeki ABD planlarını daha da ilerletmeyi ve Yunanistan-ABD stratejik anlaşmasını yenilemeyi amaçlayan ziyaret göz önüne alındığında, hükümetin “ağır bir sorumluluk taşıdığını” belirtti.
Guilfoyle, Rus gazına alternatif olarak Yunanistan’dan Bulgaristan ve Romanya üzerinden Orta ve Doğu Avrupa’ya gaz taşımak üzere tasarlanan bölgesel bir altyapı projesi olan Dikey Gaz Koridoru’nun tanıtımında önemli bir rol oynamıştı.
Yunanistan hükümeti sözcüsü Pavlos Marinakis ise bu konunun “hiç gündeme gelmediğini” ve buna müsamaha gösterilmeyeceğini belirtti.
Marinakis ayrıca Yunanistan ile ABD arasındaki ilişkiyi stratejik olarak nitelendirdi ve ortaklığın karşılıklı saygı ve ortak değerlere dayandığını vurguladı.
WSJ haberinde ayrıca Guilfoyle’un Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazıyla (LNG) ilgili faaliyetleri de inceleniyor.
Guilfoyle’un Güneydoğu Avrupa genelinde ABD’nin enerji satışlarını desteklediği bildiriliyor.
Haberin ayrı bir bölümünde iş adamı Hristos Marafatsos ele alınıyor. Marafatsos’un, Yunan inşaat şirketi Aktor’u temsilen Guilfoyle’a birkaç resmi toplantıda eşlik ettiği söyleniyor.
Habere göre, Aktor, lobi faaliyetleri karşılığında Marafatsos’a 160.000 dolar ödedi. Marafatsos’un bu sürece dahil olması, diplomatik toplantılara özel çıkarların karıştığına dair şüpheler uyandırdı.
Asya2 hafta önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceAkademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Rusya2 hafta önceRomanya’da Lukoil rafinerisinin kapatılması iflas dalgası yaratabilir
Diplomasi2 hafta önceABD ile Almanya savunma sanayii işbirliğini derinleştirecek
Asya2 hafta önceSuudi boru hattına saldırılar sonrası Çin’de petrol fiyatları rekor kırdı
Ortadoğu2 hafta öncePetrol devleri uyardı: Küresel akaryakıt krizi resmen başladı
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair şüpheler artıyor












