Dünya Basını
Michael Parenti’ye veda
Çağımızda namuslu kalmayı başarabilen az sayıdaki entelektüelden olan Michael Parenti, geçtiğimiz hafta sonu vefat etti. Amerikalı siyaset bilimci, tarihçi ve eleştirmen Parenti, özellikle Marksist perspektiften kaleme aldığı iktidar analizleri, medya eleştirileri ve emperyalizm üzerine çalışmalarıyla bilinir. 1933 yılında New York’ta, İtalyan asıllı işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Parenti, akademik kariyerini Yale Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine doktora yaparak taçlandırmış, ancak ana akım ideolojiye kafa tutan radikal görüşleri nedeniyle akademik çevrelerin dış çeperlerinde kalmayı tercih etmiştir. Elliden fazla kitaba imza atan yazarın en bilinen eserleri arasında, Amerikan siyasetindeki sınıf hakimiyetini irdeleyen Democracy for the Few ve ana akım medyanın statükoyu nasıl beslediğini deşifre eden Inventing Reality yer alır. Parenti’nin anlatımı sadece kuru bir akademik dilden ibaret değildir; “aşağıdan bir tarih” okuması sunar. Özellikle Julius Caesar’ın katlini bir elit komplosu olarak değerlendiren The Assassination of Julius Caesar adlı eseri, tarihin nasıl egemenler lehine çarpıtılabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Parenti, sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda etkileyici bir hatipti. Konuşmalarında sıklıkla emperyalizmin “azgelişmişlik” yaratma biçimlerini, kapitalizmin insan emeği üzerindeki yıkıcı etkilerini ifşa etmiştir. “Sarı Ebeveyn” olarak da anılan Parenti, Batı demokrasilerinin aslında mülkiyet haklarını insan haklarının üzerinde tutan birer “plütokrasi” olduğunu anımsatmıştır.
Aşağıda, Michael Parenti’nin 15 Nisan 1986 tarihinde Colorado Boulder Üniversitesi kürsüsünde yaptığı “ABD müdahaleciliği, Üçüncü Dünya ve SSCB” başlıklı meşhur konuşmasını veriyoruz. Parenti; ABD dış politikasının, Sovyet tehdidini bertaraf etmekten ziyade, küresel kapitalizmin genişleme arzusunu tatmin etmek ve Üçüncü Dünya’daki kaynakları sömürmek üzerine kurulu olduğunu ifade ediyor. Parenti, “yoksul ülkeler” kavramını reddederek, bu ülkelerin aslında zengin kaynaklara sahip olduğunu ancak emperyalist güçler tarafından “aşırı sömürüldüğünü” (over-exploited) vurguluyor. Bunun yanında Parenti, Soğuk Savaş’ın bir “silahlanma yarışı” değil, ABD’nin tek taraflı tırmandırdığı bir “kovalamaca” olduğunu; ABD’nin demokrasi götürme iddiasının aksine, halkçı devrimleri bastırarak faşist rejimleri desteklediğini tarihsel örneklerle (Nikaragua, Şili, Vietnam) detaylandırıyor. Parenti, konuşmasını Gramsci’den ilhamla, karamsar bir gerçeklik analizi ile iradi bir iyimserliği birleştiren devrimci bir umut çağrısı ile noktalıyor. Konuşmanın tercümesi, okurun gözünü yormamak adına düzenlenerek yapılmıştır.
İyi akşamlar. Michael Parenti ben. Bu akşamki konuşmamızın başlığı “Reagan ve Ruslar: Soğuk Savaş’ta ABD Müdahalesi” olacak. Müsadenizle, doğrudan konuya girmek istiyorum.
Kapitalizmin tabiatını genişlemekten alıkoyamazsınız, onu buna ikna edemezsiniz. Bazı saf ekolojistlerin savunduğu “büyümesiz kapitalizm” fikri, eşyanın tabiatına aykırıdır; kendi içinde bir tezattır.[2] Yatırım yapmanın yegâne sebebi birikim sağlamaktır. Sermaye birikiminiz ise, onu emekle harmanlayıp servetinizi daha da artırmadığınız sürece hiçbir anlam ve gaye taşımaz.
Elbette bu servetin büyük bir kısmını kişisel tüketiminiz, siyasi iktidarınız, kültürü kontrol altında tutmanız ve o çok sevdiğiniz o tatlı, mutlu hayatı sürdürmek için kullanırsınız. Tıpkı George Bush’un eşinin dediği gibi: “Biz milyoneriz ve bundan utanmıyoruz. Servetimizin tadını çıkarıyoruz.” Nihayet! Nihayet birileri bunu açıkça söyledi. Oysa alışılagelen terane şöyledir: “Ah, biz zenginlerin çektiği çileler! Yanlış anlaşılıyoruz, zengin olmak ne korkunç şey…”
Şu adamın kim olduğunu merak ettim… Sessizce yaklaşıyor. Tamam, beni şimdi daha iyi duyabiliyor musunuz? Her şey yolunda mı? Sanırım menzil dışına çıkmışım. Aslında bu mikrofonun kendi iradesi var gibi. Pekala.
Şimdi, bu genişleme tabiatı gerçekten de… Yani bu hayati bir zorunluluktur; zira bu, kapitalizmin asla evinde oturamayacağı anlamına gelir. Kapitalizm yurt dışına çıkar. Eğer Controlling Interest filmini izlediyseniz, oradaki şirket başkanının şu sözlerini hatırlarsınız: “Yıllar önce New England’da kalıp ulusal çapta büyümeme kararı alan şirketlerin adını bile hatırlamıyoruz. Onlar öldü. Biz ulusal olmak zorundaydık. Ve şimdi ulusal olanlarımız biliyor ki, uluslararası olmak zorundayız. Yurt dışına yatırım yapmalıyız.” İşte kapitalist hareketin ve gelişimin kanunlarından biri budur: Durmaksızın genişleme.
Bu genişleme, Üçüncü Dünya’nın mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.[2] Portekizliler, İspanyollar, Hollandalılar, Belçikalılar, Fransızlar, İngilizler ve son olarak en başarılı, en etkileyici biçimde Amerikalılar tarafından 400 yıldır sürdürülen bir süreçtir bu. “Amerikalılar” derken, bu ülkelerin egemen sınıflarını kastediyorum, sıradan halkı değil. Sıradan halka düşen pay, imparatorluğun bedelini ödemekten ibaretti. Sıradan halk, oğullarını Hindistan ovalarında, Kongo ormanlarında yahut Latin Amerika’da ölmeye gönderdi. Ancak Üçüncü Dünya’nın bu dört asırlık mülksüzleştirilmesi bizi bir başka ifşaya götürür: Üçüncü Dünya yoksul değildir.
Para kazanmak için yoksul ülkelere gitmezsiniz. Bu dünyada “yoksul ülke” diye bir şey çok azdır. Çoğu ülke zengindir. Filipinler zengindir, Brezilya zengindir, Meksika zengindir, Şili zengindir. Yalnızca halk yoksuldur.
Ama orada yontulacak, çekip alınacak milyarlar vardır. 400 yıldır milyarlarca dolar oradaydı. Batılı kapitalist güçler ve Kuzey Amerika güçleri; keresteyi, keteni, keneviri, kakaoyu, romu, kalayı, bakırı, demiri, kauçuğu, boksiti, köleleri ve ucuz emeği bu ülkelerden söküp almışlardır. Bu ülkeler “az gelişmiş” değildir; bu ülkeler “aşırı sömürülmüş”tür.[3]
Batı sermayesinin cirit attığı ülkelerden biri de Çarlık Rusyası’ydı. Büyük oranda İngiliz, Fransız, biraz Alman ve aralarında Herbert Hoover’ın da bulunduğu bazı Amerikalı yatırımcılar… Herbert Hoover, ünlü İngiliz milyoner Leslie Urquhart ile birlikte Russo-Asiatic Corporation’ın sahibiydi.[4] Eğer Rus Devrimi gerçekleşmeseydi, Herbert Hoover dünyanın en zengin adamlarından biri olacaktı. Ve yıllar sonra, 1931’de, bu ülkenin üçte biri işsizken, insanlar yiyecek bulamazken, halk çaresizliğin eşiğine sürüklenmişken, Başkan Herbert Hoover, San Francisco Examiner’a şöyle diyecekti: “Hayattaki en büyük ihtirasım, Rusya’daki Bolşevizmin devrildiğini görmektir.”
Rus Devrimi ile birlikte uluslararası kapitalist tarihin dokusunda bir yırtılma meydana geldi. Artık Petrograd ve Moskova’nın o “baldırı çıplak” işçilerinin yönetimi ele geçirdiği bir ülke vardı.[5] Toprağa, emeğe, teknolojiye ve kaynaklara bilfiil el koydukları, komünistlerin iktidara geldiği bir yer…
Dışişleri Bakanı Lansing ile Başkan Woodrow Wilson arasındaki yazışmalar dikkate şayandır. Lansing şöyle der: “Bolşevikler siyasi erdemden yoksundur. Onlar sıradan adama, sıkı çalışmak yerine siyasi yollarla yükselebileceğini vaaz ediyorlar. Bu, bizim ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki sıradan adam için çok talihsiz bir örnek teşkil edecektir.” Tehdidin ne olduğunu anlamışlardı. Amerikalıların kendilerinin, Amerikan egemen sınıfının orada çok az sermayesi vardı; Hoover ve birkaç spekülatör dışında pek bir şey yoktu. Ama yine de 14 diğer ulusla birleşip, Çar devrildikten sonra kurulan sosyalist hükümeti yıkmak için Sovyetler Birliği’ni işgal ettiler.
Devrimci bir ülkeyi işgal etme süreci bugün de gözlerimizin önünde devam ediyor. Rus Devrimi’nden sonraki yılları anlamak istiyorsanız, Nikaragua’da olanlara bakmanız kâfidir. İşgal; ya doğrudan kendi askerlerinizle ya da vekil güçler kullanarak yapılır. O zaman Beyaz Orduları, Beyaz Generalleri kullandılar; bugün ambargolar, izolasyon, gıda tedarikini engelleme, sabotaj, kuşatma, diplomatik tanımayı reddetme… Bunlar kullanılan yöntemlerdir ve Reagan tarafından şu an bir başka devrimci hükümete, Nikaragua’ya karşı kullanılan, zamanla onanmış yöntemlerdir.
Bu suyun içinde boğazımdan aşağı kayan buz küpleri var…
Bu kuşatma ve istikrarsızlaştırma süreci II. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Savaşın arifesinde Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov, Batılı güçlere gidip Nazi Almanyası’na karşı İngiltere, ABD ve Fransa ile bir ittifak çağrısında bulundu. Eğer Almanlar Çekoslovakya’ya, Polonya’ya veya herhangi birine saldırırsa, tüm güçlerin Hitler’e karşı birleşip onu çevrelemesini önerdi. Batılı müttefikler Sovyetler Birliği’nden gelen bu açılımları reddetti. “Yatıştırıcı” oldukları veya saf oldukları için değil; bilakis, kendi planları olduğu için. O plan Münih’ti.[6] Plan şuydu: Hitler’e Çekoslovakya’yı veririz, o da Doğu’ya yönelir. Bir savaş bekliyorlardı ve o savaşın gelmesi, Nazi Almanyası’nın Bolşevik Rusya’nın işini bitirmesi gerekiyordu. Tıpkı on yıldan az bir süre önce ordularını Rusya’ya gönderdikleri gibi, şimdi de aynısını planlıyorlardı.
Ve o savaş yapıldı; büyük kısmı Doğu Cephesi’nde cereyan etti. Ölen her on Alman askerinden yedisi Doğu Cephesi’nde öldü. Çatışmaların ölçeği muazzamdı. Kursk, Stalingrad, Berlin muharebeleri… Batı tiyatrosunda buna benzer hiçbir şey yaşanmadı. Berlin Muharebesi’nde 2 milyon Alman askerine karşı 3,5 milyon saldıran Sovyet askeri vardı. Kayıplar dehşet vericiydi.
Ama savaşın sonunda Sovyetler Birliği, çok zayıflamış, endüstrisinin çoğunu kaybetmiş, 20 milyon insanını yitirmiş olsa da büyük bir güç olarak ortaya çıktı. O dönemde ulaşımın çoğu hala at veya öküzle yapılıyordu. Ama yine de Kızıl Ordu’ya sahipti. Fakat Avrupa’yı işgal etme niyeti olan bir ordu değildi bu; bu, NATO’nun o dönem uydurduğu bir efsaneydi. American Historical Review’da yeni yayımlanan belgeler, Batı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın Sovyetlerin Batı Avrupa’yı işgal edeceğine aslında hiç inanmadığını ortaya koyuyor. Bu, bilinçli yayılan bir mitten ibaretti. Yorgun bir savaştan sonra Rus halkının veya liderlerinin isteyeceği son şeyin yeni bir savaş olduğunu biliyorlardı. Almanya’ya karşı savaşları savunma amaçlıydı ve ülkelerini yeniden inşa etmek istiyorlardı.
“Eğer onları durdurmazsak, NATO’yu kurmazsak, savunma güçlerimizi ikiye, üçe katlamazsak Ruslar Zafer Takı’nın altından yürüyecek” miti bilinçli olarak yayıldı.
Buraya kadar anlattıklarımın amacı şunu göstermektir: Soğuk Savaş 1947’de değil, 1917’de başladı. Hatta ABD ve diğer Batılı ülkeler her türlü devrimci gücü bilinçli olarak bastırdığı için, Rus Devrimi’nden önce bile sürüyordu. Ronald Reagan, Sandinistaları durdurmamız gerektiğini çünkü onların Sovyet gücünün bir uzantısı olduğunu söylediğinde kendimize şunu sormalıyız: Biz Nikaragua’ya 11 kez girdik ve bunların en az beşinde ortada Sovyetler Birliği diye bir şey yoktu. Kosta Rika’yı, Haiti’yi, Meksika’yı işgal ettik; o zamanlar Sovyetler yoktu. Biz bu ülkeleri Sovyetler Birliği var olmadan çok önce işgal ettik.
Mesele onların SSCB’nin vekili olması değil; mesele, toprağı, emeği, kaynakları, teknolojiyi ve sermayeyi özel sermaye birikimi için değil, toplumsal ihtiyaçlar için, kâr amacı gütmeyen kamu sektörü gelişimi için kullanacak rakip bir toplumsal düzen geliştirmeleridir. Bu, kapitalizmin, o sınıfın gücünün ve ayrıcalıklarının ölümü demektir. Bayan Bush’un dediği gibi, “servetimizin tadını çıkarıyoruz” dedikleri o hayatı savunmak için dişleriyle tırnaklarıyla savaşacaklardır.
II. Dünya Savaşı sonunda ABD İmparatorluğu, Britanya’nın yerini aldı. İran’da İngilizlerin yerini Amerikan petrol şirketleri, Honduras’ta İngiliz şeker şirketlerinin yerini Amerikan şeker şirketleri aldı. Ve Amerika faturayı üstlendi. Amerika, dünya çapında 2 binden fazla üs (bunların 300’ü büyük üslerdir) kurarak bir imparatorluk inşa etti. Amerikan filoları her okyanusta, uçakları neredeyse her kıtanın semalarında.
Ve böylece Üçüncü Dünya’da muazzam bir yatırım ve bu yatırımla birlikte yoksullukta muazzam bir artış görüyoruz. Bu tuhaf bir durum. Kabul gören ideolojiye, yani “yatırım gelirse refah ve iş gelir” inancına terstir. Oysa Haiti’de yatırım, küçük Haiti çiftçisinin sefaleti demektir. Latin Amerika’da yatırım, köylülüğün yerinden edilmesi, proleterleşmesi, teneke mahallelere sürülmesi, açlık sınırında ücretlere veya kronik işsizliğe mahkum edilmesi demektir.
Yatırım, beraberinde artan cehaleti, hastalığı, yoksulluğu ve mülksüzleşmeyi getirdi. Nakit ürünler için artan yatırım… Meksika Devrimi’nin bütün meselesi buydu: Toprak Meksikalılara ait olsun da fasulye ve yonca ekip halkı doyursunlar diye mi? Yoksa toprak büyük şeker şirketlerine ve latifundia sahiplerine ait olsun da ihraç edilecek şeker, kahve yetiştirip daha çok para, daha çok para kazansınlar diye mi?
Yatırımla birlikte Üçüncü Dünya ülkesinin yapısında bir bozulma meydana gelir; tüm altyapı sermaye çıkarımı etrafında şekillenir. İktisatçı Ray Brown, devrimden önce 1958’de Küba’ya gittiğinde, gördüğü her ana yolun bir şeker plantasyonundan rafineriye veya limana gittiğini, buna karşın halkın doktor, okul veya rahip yüzü görmeyen topluluklarına giden yol olmadığını not etmişti. Şeker şirketlerinin yolları vardı.
O ülkelere dış yardım gönderdiğinizde, o dolarların onda dokuzu altyapıyı kurmaya, özel şirketlerin sermaye yatırımını sübvanse etmeye veya o ülkenin polisini ve ordusunu ödemeye gider. Uruguay, Bolivya’yı işgal edeceği için değil; Tayvan, Filipinler tarafından işgal edileceği için değil. O büyük ordulara, kendi yöneticilerini kendi halklarından korumak için ihtiyaç duyarlar. Çünkü halk sefalet içindedir. İşte dış yardımımız buraya gider. Birinin dediği gibi: Dış yardım, zengin bir ülkenin yoksul insanlarının (yani bizlerin), yoksul bir ülkenin zengin insanlarına para vermesidir.
Kenneth Boulding gibi parlak bir iktisatçı çıkıp “İmparatorluk irrasyoneldir, çünkü maliyeti kazancından fazladır” dediğinde… İşte o zaman Marksist analiz, sınıf analizi olmadan düşünmenin insanı nasıl bir bataklığa, nasıl bir bebeksi saçmalığa sürüklediğini görürsünüz. Boulding diyor ki: “İngilizlerin Hindistan’daki maliyeti kazançlarından fazlaydı. Filipinler’deki Amerikan yatırımı sadece 3,5 milyar dolar ama onlara 6 milyar dolar yardım verdik. Maliyet kazançtan fazla.”
Bu, sınıf analizi olmadan düşünmektir. Çünkü bu akşam bitmeden öğreneceğiniz gibi, bu çok kârlıdır. Çünkü 3 milyar dolarlık yatırıma sahip olanlarla, 6 milyar dolarlık yardımı ödeyenler aynı kişiler değildir! Thorsten Veblen’in ta 1909’da dediği gibi (Boulding onu okumalıydı, Marksist olsa bile): Emperyalizmden elde edilen servet seçkin bir azınlığın kasasına girerken, imparatorluğun maliyeti halkın ortak hazinesinden ödenir.
Britanya İmparatorluğu’nda da böyleydi; imparatorluğun bedelini sıradan İngiliz işçisi ödedi, kaymağı İngiltere Bankası ve Doğu Hindistan Şirketi yedi. Filipinler’de de böyle… Tabii oradaki işbirlikçinize, kompradorunuza da iyi bir pay verirsiniz. Karısının ayakkabılarına, metreslerine giden paralar… Tanrı bilir.
Üçüncü Dünya’da sermaye yatırımını çeken bir diğer kaynak… Kendi kendinize diyorsunuz ki, nedir bu gizemli kaynak? El Salvador’a bakıyorum. Pillsbury, Procter & Gamble, US Steel, Continental, ITT, Firestone, Ford… Kendi kendime diyorum ki, El Salvador’da ne halt var? Şeker mi, muz mu? Bu şirketlerin hepsi orada ne yapıyor?
Yaptıkları şey şu: Enerji çubuklarından kabartma tozuna, araba lastiğinden bilgisayara kadar her şeyi üretiyorlar. El Salvador’dalar çünkü orada çok kıymetli bir kaynak var: Ucuz emek. Detroit’te otomobil işçisine saati 15 dolar ödemek yerine, oraya gidip saati 50 sente adam çalıştırıyorsunuz. Bu çok cazip bir şey.
Güney Kore’ye gidin. New York Times’ta bir haber vardı; tekstil şirketlerinde çalışan Güney Koreli çiftçi kızlar hakkında. Hani şu eskiden New England’da olan, sonra güneye taşınan, güneydeki işçiler sendikalaşınca Güney Kore’ye taşınan şirketler… Güney Kore’de işçilerin sendikalaşmaya kalktığında dayak yediği, hapse atıldığı veya vurulup öldürüldüğü o şirin faşist ülkede… O tekstil kamplarındaki Koreli kızlar saati 18 sente çalışıyor. Saati 18 sent! Günde 12 saat, haftada 7 gün, izin yok. Bir gün izin isterseniz çift vardiya çalışmak zorundasınız. Kamplarda yaşıyorlar. İşte Sanayi Devrimi budur; 1870’lerin şartlarıdır bu, ama büyük kârdır. Buna “sermaye yatırımı”, “kalkınma”, “dost ulus”, “sadık müttefik”, “istikrar” diyorlar.
General Motors size Detroit’i kapatıp fabrikaları durduracağını çünkü arabaların satılmadığını söylediğinde, size anlatmadıkları şey şudur: Son 10 yılda General Motors, bahsettiğim sebeplerden dolayı diğer ülkelerde bir düzine yeni fabrika açtı. Yani asıl kaynak emektir. Çünkü emek, üretim sürecinde kendi değerini tamamen tüketmeyen, aksine servet yaratan tek metadır.
Tüm bunlarla birlikte bir başka gelişme daha yaşandı: Dünyanın her yerinde devrimci hareketler, rakip toplumsal düzenler ortaya çıkmaya başladı. Bu yüzden hedef alınmaları gerekiyordu. ABD, askeri yığınağını ve müdahalelerini sürdürmek, Nikaragua’ya saldırmak, El Salvador’daki gerillalara karşı çıkmak, Afganistan, Angola, Mozambik gibi ülkelerdeki rejimleri devirmek için birçok sebep öne sürdü. Verdikleri sebep “demokrasi” ve “özgürlük”tür. “Orta Amerika’da demokrasiyi savunmak için varız.”
Bir anlık düşünme bile bu hipotez hakkında ciddi sorular doğurur. Çünkü ABD hükümetinin sicili, demokrasiyi devirmekle doludur. Şili’de, serbest seçimle gelen Salvador Allende devrildi, 10 bin kişi idam edildi, on binlercesi sürgüne gönderildi. ABD desteğiyle en kötü faşist diktatörlüklerden biri kuruldu. Guatemala’da 1954’te, demokratik olarak seçilen Arbenz hükümeti; sendikaları yasallaştırdığı, United Fruit Company’nin kullanılmayan topraklarını kamulaştırmaya başladığı için CIA tarafından devrildi. Eisenhower yönetimi bununla gurur duydu.
İran’da Musaddık, Brezilya’da Goulart, Dominik Cumhuriyeti’nde Bosch… Latin Amerika’da en az altı yedi demokratik lider ABD yardımıyla devrildi ve yerlerine generaller getirildi. Yani orada demokrasiyi teşvik etmek için bulunuyor olamayız; demokrasilere karşı savaşıyor gibiyiz. Ayrıca en kötü diktatörleri destekliyoruz. Eğer Reagan tiranlıktan gerçekten nefret etseydi, Paraguay’a, Şili’ye veya Güney Afrika’ya “özgürlük savaşçıları” gönderirdi.
Aslında Libya ile olan kavga, Albay Kaddafi’nin -ki bazı yönlerden tuhaf bir adamdır ama medyanın yansıttığı kadar değil- defalarca Reagan ile müzakere çağrısı yaptığını bilirseniz daha az gizemli olur. Kaddafi barışçıl çözüm istedi, Reagan yönetimi reddetti. Bunu basında okuyamazsınız. Kaddafi’yi tehlikeli yapan şey terörizm değildir; Viyana veya Berlin havaalanı saldırılarının Libya ile ilgisi olduğuna dair kanıt yok, Suriye’den geldiklerine dair kanıt var.
Kaddafi’yle ilgili asıl sorun şu: 1969’da yönetimi devraldığında ülke Suudi Arabistan gibiydi; kitlesel sefalet ve birkaç zenginin cebine giren petrol. Kaddafi zenginleri kovdu, evlerini yoksullara verdi, toprak reformu yaptı, ücretsiz okul ve sağlık sistemi kurdu -ki biz Amerikalıların hala sahip olmadığı bir şey-, 40 milyon ağaç dikti. Libya halkının kişi başına düşen geliri Afrika’nın ve Üçüncü Dünya’nın en yükseğidir. İşte tehlikeli olan budur. Petrolümüzü, muzumuzu, şekerimizi, bakırımızı halk için kullanmaya başladıkları an “tiran” olurlar.
İkinci mit, bu devrimci hükümetlerin bize düşman olduğudur. Sağcı diktatörlükler dosttur, solcular düşmandır. Neden? Ortak sınıf çıkarları yüzünden. Oysa solcu hükümetler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak ABD ile dostane ilişkiler isterler. Sandinistalar Somoza’nın borçlarını bile kabul etti. Küba, Vietnam, hatta Grenada… Hepsi ticaret ve diplomasi istedi. Aşklarından değil, kendi çıkarları için. Küba neden okul otobüsü almak için 16 bin mil ötedeki Japonya’ya gitsin? 90 mil ötedeki Florida’dan almak varken… Tıbbi malzemeleri neden Çin’den alsınlar? Ambargo yüzünden. Yani dostane ilişki onların çıkarınadır. Ama Reagan “evet” cevabını kabul etmez.
Ve o meşhur “Kızıl Dalga” korkusu… Eğer Nikaragua’nın kendi seçtiği hükümetle yaşamasına izin verirsek güvenliğimiz tehlikeye girermiş. O 3 milyonluk minik ulusun Guatemala ve Meksika’yı aşıp Teksas’a kadar yürüyeceğini, Colorado’ya gelip kızınızla dans edeceğini sanırsınız! Bu, Vietnam Savaşı’nda duyduğumuz teranenin aynısıdır. Walter Lippmann’ın dediği gibi: “Vietnamlıların küçük teknelerine binip Pasifik’i geçerek Kaliforniya’yı işgal edeceği fikri, ABD Donanması’na hakarettir.”
Amerikan halkını, United Fruit Company veya Chase Manhattan Bankası için ölmeye ikna etmek zordur. O yüzden “Komünist tehdit” dersiniz. Nikaragua değil, Küba’nın kuklası; Küba da Kremlin’deki “Büyük Kızıl Ayı”nın kuklası…
Peki, komünist nedir? Bize onların sadece iktidar açlığı çektiğini söylerler. Managua rejiminde “saldırgan” olan nedir? Toprak reformu mu? İşsizlere iş yaratmak mı? Her çocuğa fasulye ve pirinç vermek mi? Orta Amerika’daki en düşük bebek ölüm oranı mı? Kosta Rika’dan bile düşük… Managua’da saldırgan olan şey, ezilenlerin üretim sürecini geri almasıdır. “Bu ülke artık bizim, senin değil Gringo” demeleridir. Komünist program budur.
Vermont’ta bir kadın kalkıp şöyle demişti: “İnsanlar Salvadorlu gerillaların komünist olduğunu söylüyor ama onlar komünist değil, sadece köylü. Neden savaşıyoruz?” İma şuydu: Eğer komünist olsalardı onları yok etmek meşru olurdu. Ben de dedim ki: “O cephedeki gruplardan en az ikisi ‘Yo soy communisto’ (Ben komünistim) der ve bunu gururla söyler.” Komünist olmak ne demektir? Kendini halka adamak demektir.
Eğer biz solcular, Marksistler sadece iktidar isteseydik, neden güçsüzlerin yanında duralım? Neden Kissinger’lar, Moynihan’lar, Brzezinski’ler gibi güce dalkavukluk etmeyelim? Henry Kissinger, Nixon’ın danışmanı olduğunda Nelson Rockefeller ona 50 bin dolar “veda hediyesi” verdi. Senato’da Rockefeller’a bunu sorduklarında “Bizim ailede vermek gelenektir” dedi. Aslında şunu diyordu: “Henry, seni Harvard’dan ben çıkardım, o kitapları benim için yazdın. Tricky Dick (Nixon) için çalışacaksın ama kime ait olduğunu unutma.” İktidar açlığı budur. Biz solcular ise yağmurda bekleriz, işimizi, kariyerimizi, hayatımızı riske atarız.
Washington Post yazarı Richard Cohen, “Komünistlerin yaptıklarını kopyalamalıyız, neden hep yanlış taraftayız?” diye soruyor. “Neden hep büyük toprak sahiplerinin, yozlaşmış generallerin yanındayız? Neden komünistlerin taktiklerini kullanıp halkın kalbini kazanmıyoruz?” Komünist taktikler bellidir: Köye giderler, toprak reformu yaparlar, temiz su getirirler, aldıkları yiyeceğin parasını öderler, halkın örgütlenmesine yardım ederler. Eğer biz bunları yaparsak, sadece programlarını çalmış olmayız, onlara dönüşmüş oluruz. Savaşmamızın sebebi zaten bu yapılanları engellemektir! Yanlış taraf, yönetimimizin sınıf çıkarları için doğru taraftır.
Gelelim Sovyetler Birliği’ne… SSCB, dünya kapitalizmi için ciddi bir sorundur çünkü en güçlü sosyalist ülkedir. Ve kuşatılmış durumdadır. Ortada bir “silahlanma yarışı” yoktur; bir “silahlanma kovalamacası” vardır. ABD her seferinde tek taraflı olarak tırmandırmış (atom bombası, hidrojen bombası, nükleer denizaltılar, MIRV’ler, şimdi de Nötron bombası), Sovyetler ise 2 ila 7 yıl geriden gelerek buna cevap vermiştir.
Sovyetler bu yarışı istemiyor çünkü her yeni tank, Moskova metrosu için bir eksik vagon demektir. Her yeni füze, daha az tüketim malı demektir. Sovyetlerin sermaye fazlası değil, sermaye açığı var; işsizliği değil, işgücü açığı var. Gorbachev defalarca “Normal bir yıl istiyoruz” dedi. İşgal, devrim, yine işgal, zorla kolektivizasyon… Hiç normal yılları olmadı.
Sovyetler, NATO ve Varşova Paktı’nın feshedilmesini, nükleer denemelerin yasaklanmasını, uzayın silahsızlandırılmasını önerdi. ABD hepsini reddetti. Avrupa’daki Cruise ve Pershing füzeleri Sovyet topraklarını vurabilir, ama Sovyet SS-20’leri ABD’yi vuramaz. Cruise füzelerinin vuruş süresi 7 dakikadır. Bu, caydırıcılığın sonudur.
İşte bu yüzden Cenevre’den çekildiler. Reagan müzakereyi reddetti. Ve “Yıldız Savaşları” (Star Wars)… Bilim insanları bunun saçma olduğunu söylüyor. “İlk seferde kusursuz çalışmalı” diyorlar. Ama Yıldız Savaşları’nın amacı Sovyetlerin 10 bin füzesini durdurmak değil; ABD ilk vuruşu yaptıktan sonra Sovyetlerden gelecek cılız misillemeyi engellemektir. Reagan’ın kendisi geçen yıl ağzından kaçırdı: “Kusursuz çalışması gerekmiyor.” Eğer Rusların elinde sadece 60-70 füze kalırsa ve kalkan bunların yüzde 90’ını durdurursa, sadece 7-8 tanesi bize isabet eder. Buna “kabul edilebilir ikincil hasar” denir. 20 milyon ölü… “Gipper için bir maç daha kazanmış oluruz” mantığı bu.[7] Pentagon’daki o çılgınlar böyle düşünüyor. Amaç, Sovyetleri 1947’deki gibi köşeye sıkıştırıp şartları dikte etmektir.
Hermann Göring’in dediği gibi: “Hiçbir zavallı savaş istemez. Bir Alman bile istemez. Neden kan kokan bir siperde oturup arkadaşlarının çığlıklarını dinlemek istesin? Evinde, çiftliğinde olmak ister.” Savaş insan doğasında yoktur; insanları zorla sürüklemeniz, bayrak sallamanız gerekir.
Sovyetler Birleşmiş Milletler’de uzayda silahlanmanın yasaklanmasını önerdi. Oylama sonucu: 124’e 1. O “1” kimdi? ABD. Bir de çekimser vardı. İsrail değil, hayır. Margaret Thatcher; yani Reagan’ın kadın kılığındaki hali.
Sovyetler “İlk Kullanmama” taahhüdünü imzaladı. ABD reddetti. Çünkü ABD politikası nükleer tehdit üzerine kuruludur. Kore’de, Vietnam’da (Dien Bien Phu’da Fransızlara teklif ettiler), Küba Krizinde nükleer silah kullanmayı düşündüler. Bu bir blöf değil, politikanın parçasıdır.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, egemen sınıf istediği gibi at koşturamıyor. Reagan zeki bir adam değil belki -gerçi ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim, sınıfının çıkarları için çok başarılı bir lider- ama her istediğini yapamıyor. Nikaragua’yı işgal edemedi. Neden? Calvin Coolidge’den bin kat daha fazla güce sahip ama giremiyor. Çünkü demokratik güçler, barış hareketleri ve bizzat Nikaragua halkının direnişi onu durdurdu. Halk silahlı ve hazır. B-52’lerle halı bombardımanı yapabilir ama asker sokmak zorunda kalırsa kayıplar kabul edilemez olur. Reagan için değil, siyasi olarak kabul edilemez olur.
Size son bir hikaye anlatayım. Washington’da yaşarken, 1981 veya 82’de, bir grup Filipinli sürgün beni Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Park’ta konuşmaya çağırdı. Karşıda, Beyaz Saray’ın bahçesinde limuzinler durdu. Marcos gelmişti. Demokrasi aşığı (!) Reagan onu kucaklıyordu. Etraf polis kaynıyordu, silahlar, roketler… Güç onlardaydı. Biz ise 200 kişilik küçük bir gruptuk, elimizde işkence görmüş Filipinlilerin fotoğrafları vardı. Marcos’un korumalarından biri, bir Filipinli fedai yanımıza geldi, fotoğraflara baktı ve sırıttı.
İçimden bir anlığına o yenilgi hissi geçti: “Tanrım, şu güce bak. Her şeye sahipler. Biz ne yapacağız?”
Ama bakın ne oldu? Üç yıl sonra o Marcos, bir sinek gibi silkelenip atıldı.
Gücün kaynağının kimde olduğunu unutmayın. Halk bir araya geldiğinde, hiçbir diktatör, hiçbir general o saraylarda, o süngülerin arkasında huzurla oturamaz. Antonio Gramsci’nin dediği gibi: “Aklın kötümserliğine, iradenin iyimserliğine” sahip olmalıyız.[8] En kötüyü görüp tahlil etmeli ama özgürlük ve adalet için çalışmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Gelecek buna bağlıdır.
Teşekkür ederim.
(Soru-Cevap Bölümü)
Soru: Libya hakkında konuştunuz mu?
Parenti: Evet, analizimi verdim. Kaddafi’nin şeytanlaştırılması üzerine konuştum.
Soru: Reagan’ın zekası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Parenti: Ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim. Yale’de Chubb Fellow iken onunla karşılaşmıştım, sorulara gayet yetkin cevaplar vermişti. O sınıfının çok etkili bir sözcüsüdür. Enflasyonu düşürdü -işsizlik pahasına da olsa- ve insanlar ceplerini düşünerek ona oy verdi. Aptal değil, sadece artık biraz yaşlı ve yavaş ama müthiş bir yalancı ve demagog.
Soru: Doğu Almanlar neden 60 yaşına kadar ülke dışına çıkamıyor?
Parenti: Savaşta Doğu Almanya yıkıldı, Batı’ya ise Marshall planı yağdı. İnsanlar Batı’daki “ganimetler” için gitmek istedi. Doğu Almanya beyin göçünü, kan kaybını durdurmak için Duvar’ı inşa etti. Haklı olup olmadıkları ayrı konu ama sebep buydu. Ayrıca geri dönenler var; Batı’daki yalnızlıktan kaçıp Doğu’daki topluluk hissine dönenler.
Soru: Sovyetler Birliği Amerika için bir model olabilir mi?
Parenti: Birebir model olamaz, tarihleri çok farklı. Ancak sosyalist ülkeleri değerlendirirken üç kıstas kullanmalısınız:
- Neyi değiştirdiler? (Küba’da köylülerin artık doktora erişebilmesi, okuma yazma öğrenmesi, fahişeliğin bitmesi gibi. Babama kitabımı imzaladığımda ağladı, duygulandığı için değil, okuma bilmediği için ağladı. İşte okuma yazma seferberliği budur.)
- ABD ile kıyaslandığında durum ne? (Bizde zenginlik çok ama dağılım adaletsiz. Bizde yoksullar artıyor.)
- İdealimizdeki modelle kıyaslamak. Mevcut sosyalizmdeki iyi şeyleri (sendikaların gücü, iş garantisi) öğrenmeli, kötü şeyleri reddetmeliyiz.
[1] “A Contradiction in Terms” ve Sermaye Birikimi Döngüsü. Orijinal: “A no growth capitalism… is a contradiction in terms. The reason you invest is to accumulate.” Parenti burada klasik Marksist iktisadın temel aksiyomlarından birine, M-C-M’ (Money-Commodity-Money Prime) döngüsüne atıf yapar. Kapitalizmde para (M), sadece kullanım değeri olan bir meta (C) almak için harcanmaz; daha fazla para (M’) elde etmek için yatırılır. “Contradiction in terms” ifadesi, mantık ilminde contradictio in adjecto (sıfatın isimle çelişmesi) durumudur; “kuru su” veya “köşeli daire” demek gibidir. Parenti, “büyümesiz kapitalizm” (no-growth capitalism) kavramını, sistemin ontolojik yapısına (varlık sebebine) aykırı bulur. Ekolojik kriz ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi (antagonizma) vurgular. (ç.n.)
[2] “Expropriation of the third world”: Marksist literatürde “expropriation”, üreticinin üretim araçlarından koparılmasıdır (Marx’ın Das Kapital‘deki “ilkel birikim” bahsi). Parenti burada kelimeyi jeopolitik bağlamda kullanıyor. Batı, Üçüncü Dünya’nın doğal kaynaklarına “el koyarak” onları mülksüzleştirmiştir. (ç.n.)
[3] “Development of Underdevelopment” (Az Gelişmişliğin Geliştirilmesi): Bu cümle, Bağımlılık Okulu’nun (Dependency Theory) ve özellikle Andre Gunder Frank’ın tezlerinin bir özetidir. Batı merkezli modernleşme teorisi, geri kalmışlığı “henüz gelişememiş olmak” (bir zaman meselesi) olarak görürken; Parenti ve Bağımlılık teorisyenleri bunu yapısal bir zorunluluk olarak görür. İngilizcedeki “Underdeveloped” (Az gelişmiş) kelimesi pasif bir durumu, bir eksikliği imler. Parenti’nin kullandığı “Over-exploited” (Aşırı sömürülmüş) ise aktif bir faili (sömüreni) ve tarihsel bir müdahaleyi işaret eder. (ç.n.)
[4] Herbert Hoover, ABD başkanı olmadan (1929-1933) çok önce, uluslararası çapta ünlü bir maden mühendisi ve sermayedardı. 1900’lerin başında Çarlık Rusyası’nda, Urallar ve Sibirya’daki maden yataklarını işleten devasa Russo-Asiatic Corporation‘ın büyük hissedarlarındandı. Ekim Devrimi (1917) ile Bolşevikler tüm yabancı varlıkları kamulaştırınca, Hoover muazzam bir servet kaybetti. Parenti’nin burada ediği şudur: Hoover’ın (ve Batı elitlerinin) anti-komünizmi sadece ideolojik (özgürlük vs. tiranlık) değildir; doğrudan sınıfsal ve finansal bir kuyruk acısına dayanır. Hoover’ın “Bolşevizmin yıkıldığını görmek en büyük arzumdur” sözü, kaybedilmiş bir servete ağıttır. (ç.n.)
[5] “The Unwashed” (Baldırı Çıplaklar / Ayak Takımı): İngiliz edebiyatında (özellikle Viktorya dönemi) alt sınıflar için kullanılan aşağılayıcı The Great Unwashed (Büyük Yıkanmamış Güruh) tabirine atıftır. Kökeni Edward Bulwer-Lytton’a kadar gider. Parenti bu ifadeyi kullanarak, Batı burjuvazisinin Rus Devrimi’ne bakışının sadece politik değil, estetik ve hijyenik bir tiksinti de barındırdığını gösterir. Onlara göre işçilerin yönetimi ele geçirmesi, “kirli ayak takımının” (sans-culottes) medeniyeti kirletmesidir. (ç.n.)
[6] Münih Anlaşması ve “Drang nach Osten” (Doğuya Yönelim): Batı tarih yazımında 1938 Münih Anlaşması, İngiltere Başbakanı Chamberlain’in “safdilliği” veya savaşı önleme çabası (Appeasement) olarak anlatılır. Parenti ise Sovyet/Marksist tarih tezini savunur: Batı, Hitler’i durdurmak değil, onu Sovyetler Birliği’nin üzerine salmak istemiştir. Alman jeopolitiğindeki Drang nach Osten (Doğuya Yayılma) arzusu ile Batı’nın “Bolşevizmi Naziler eliyle yok etme” stratejisinin örtüştüğü andır. Parenti, II. Dünya Savaşı’nın aslında Batı demokrasileri ile Faşizm arasında değil; Faşizm ile Sosyalizm arasında planlandığını ima eder. (ç.n.)
[7] “Win one for the Gipper” (Gipper İçin Bir Maç Alın): Bu, Amerikan popüler kültürünün en ikonik ve en manipülatif repliklerinden biridir. 1920’lerin efsanevi Notre Dame üniversitesi Amerikan futbolu oyuncusu George “The Gipper” Gipp, genç yaşta ölür. Efsaneye göre ölüm döşeğinde koçuna, “İşler kötü gittiğinde takıma söyle, Gipper için bir maç kazansınlar” der. Ronald Reagan, aktörlük döneminde Knute Rockne, All American (1940) filminde Gipp rolünü oynamıştır. Reagan siyasete atıldığında bu repliği, milliyetçi duyguları köpürtmek ve askeri harcamaları meşrulaştırmak için kullandı. Parenti burada Reagan’ın nükleer savaşı (milyonlarca ölümü), bir Hollywood filmi sahnesine veya bir kolej futbolu maçına indirgeyen sığlığını, bu “kitsch” (rüküş/bayağı) milliyetçiliğini ifşa eder. “Kabul edilebilir hasar” (20 milyon ölü) ile “Gipper için maç kazanmak” arasındaki korkunç tezatı vurgular. (ç.n.)
[8] “Pessimism of the mind, optimism of the will”: İtalyan Komünist Partisi kurucusu Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri‘nden meşhur düsturu. Entelektüel analizin karamsar gerçekliğine (faşizmin yükselişi, kapitalizmin gücü) rağmen, devrimci iradenin eyleme geçme zorunluluğunu ifade eder. (ç.n.)