Dünya Basını
Michael Parenti’ye veda

Çağımızda namuslu kalmayı başarabilen az sayıdaki entelektüelden olan Michael Parenti, geçtiğimiz hafta sonu vefat etti. Amerikalı siyaset bilimci, tarihçi ve eleştirmen Parenti, özellikle Marksist perspektiften kaleme aldığı iktidar analizleri, medya eleştirileri ve emperyalizm üzerine çalışmalarıyla bilinir. 1933 yılında New York’ta, İtalyan asıllı işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Parenti, akademik kariyerini Yale Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine doktora yaparak taçlandırmış, ancak ana akım ideolojiye kafa tutan radikal görüşleri nedeniyle akademik çevrelerin dış çeperlerinde kalmayı tercih etmiştir. Elliden fazla kitaba imza atan yazarın en bilinen eserleri arasında, Amerikan siyasetindeki sınıf hakimiyetini irdeleyen Democracy for the Few ve ana akım medyanın statükoyu nasıl beslediğini deşifre eden Inventing Reality yer alır. Parenti’nin anlatımı sadece kuru bir akademik dilden ibaret değildir; “aşağıdan bir tarih” okuması sunar. Özellikle Julius Caesar’ın katlini bir elit komplosu olarak değerlendiren The Assassination of Julius Caesar adlı eseri, tarihin nasıl egemenler lehine çarpıtılabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Parenti, sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda etkileyici bir hatipti. Konuşmalarında sıklıkla emperyalizmin “azgelişmişlik” yaratma biçimlerini, kapitalizmin insan emeği üzerindeki yıkıcı etkilerini ifşa etmiştir. “Sarı Ebeveyn” olarak da anılan Parenti, Batı demokrasilerinin aslında mülkiyet haklarını insan haklarının üzerinde tutan birer “plütokrasi” olduğunu anımsatmıştır.
Aşağıda, Michael Parenti’nin 15 Nisan 1986 tarihinde Colorado Boulder Üniversitesi kürsüsünde yaptığı “ABD müdahaleciliği, Üçüncü Dünya ve SSCB” başlıklı meşhur konuşmasını veriyoruz. Parenti; ABD dış politikasının, Sovyet tehdidini bertaraf etmekten ziyade, küresel kapitalizmin genişleme arzusunu tatmin etmek ve Üçüncü Dünya’daki kaynakları sömürmek üzerine kurulu olduğunu ifade ediyor. Parenti, “yoksul ülkeler” kavramını reddederek, bu ülkelerin aslında zengin kaynaklara sahip olduğunu ancak emperyalist güçler tarafından “aşırı sömürüldüğünü” (over-exploited) vurguluyor. Bunun yanında Parenti, Soğuk Savaş’ın bir “silahlanma yarışı” değil, ABD’nin tek taraflı tırmandırdığı bir “kovalamaca” olduğunu; ABD’nin demokrasi götürme iddiasının aksine, halkçı devrimleri bastırarak faşist rejimleri desteklediğini tarihsel örneklerle (Nikaragua, Şili, Vietnam) detaylandırıyor. Parenti, konuşmasını Gramsci’den ilhamla, karamsar bir gerçeklik analizi ile iradi bir iyimserliği birleştiren devrimci bir umut çağrısı ile noktalıyor. Konuşmanın tercümesi, okurun gözünü yormamak adına düzenlenerek yapılmıştır.
İyi akşamlar. Michael Parenti ben. Bu akşamki konuşmamızın başlığı “Reagan ve Ruslar: Soğuk Savaş’ta ABD Müdahalesi” olacak. Müsadenizle, doğrudan konuya girmek istiyorum.
Kapitalizmin tabiatını genişlemekten alıkoyamazsınız, onu buna ikna edemezsiniz. Bazı saf ekolojistlerin savunduğu “büyümesiz kapitalizm” fikri, eşyanın tabiatına aykırıdır; kendi içinde bir tezattır.[2] Yatırım yapmanın yegâne sebebi birikim sağlamaktır. Sermaye birikiminiz ise, onu emekle harmanlayıp servetinizi daha da artırmadığınız sürece hiçbir anlam ve gaye taşımaz.
Elbette bu servetin büyük bir kısmını kişisel tüketiminiz, siyasi iktidarınız, kültürü kontrol altında tutmanız ve o çok sevdiğiniz o tatlı, mutlu hayatı sürdürmek için kullanırsınız. Tıpkı George Bush’un eşinin dediği gibi: “Biz milyoneriz ve bundan utanmıyoruz. Servetimizin tadını çıkarıyoruz.” Nihayet! Nihayet birileri bunu açıkça söyledi. Oysa alışılagelen terane şöyledir: “Ah, biz zenginlerin çektiği çileler! Yanlış anlaşılıyoruz, zengin olmak ne korkunç şey…”
Şu adamın kim olduğunu merak ettim… Sessizce yaklaşıyor. Tamam, beni şimdi daha iyi duyabiliyor musunuz? Her şey yolunda mı? Sanırım menzil dışına çıkmışım. Aslında bu mikrofonun kendi iradesi var gibi. Pekala.
Şimdi, bu genişleme tabiatı gerçekten de… Yani bu hayati bir zorunluluktur; zira bu, kapitalizmin asla evinde oturamayacağı anlamına gelir. Kapitalizm yurt dışına çıkar. Eğer Controlling Interest filmini izlediyseniz, oradaki şirket başkanının şu sözlerini hatırlarsınız: “Yıllar önce New England’da kalıp ulusal çapta büyümeme kararı alan şirketlerin adını bile hatırlamıyoruz. Onlar öldü. Biz ulusal olmak zorundaydık. Ve şimdi ulusal olanlarımız biliyor ki, uluslararası olmak zorundayız. Yurt dışına yatırım yapmalıyız.” İşte kapitalist hareketin ve gelişimin kanunlarından biri budur: Durmaksızın genişleme.
Bu genişleme, Üçüncü Dünya’nın mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.[2] Portekizliler, İspanyollar, Hollandalılar, Belçikalılar, Fransızlar, İngilizler ve son olarak en başarılı, en etkileyici biçimde Amerikalılar tarafından 400 yıldır sürdürülen bir süreçtir bu. “Amerikalılar” derken, bu ülkelerin egemen sınıflarını kastediyorum, sıradan halkı değil. Sıradan halka düşen pay, imparatorluğun bedelini ödemekten ibaretti. Sıradan halk, oğullarını Hindistan ovalarında, Kongo ormanlarında yahut Latin Amerika’da ölmeye gönderdi. Ancak Üçüncü Dünya’nın bu dört asırlık mülksüzleştirilmesi bizi bir başka ifşaya götürür: Üçüncü Dünya yoksul değildir.
Para kazanmak için yoksul ülkelere gitmezsiniz. Bu dünyada “yoksul ülke” diye bir şey çok azdır. Çoğu ülke zengindir. Filipinler zengindir, Brezilya zengindir, Meksika zengindir, Şili zengindir. Yalnızca halk yoksuldur.
Ama orada yontulacak, çekip alınacak milyarlar vardır. 400 yıldır milyarlarca dolar oradaydı. Batılı kapitalist güçler ve Kuzey Amerika güçleri; keresteyi, keteni, keneviri, kakaoyu, romu, kalayı, bakırı, demiri, kauçuğu, boksiti, köleleri ve ucuz emeği bu ülkelerden söküp almışlardır. Bu ülkeler “az gelişmiş” değildir; bu ülkeler “aşırı sömürülmüş”tür.[3]
Batı sermayesinin cirit attığı ülkelerden biri de Çarlık Rusyası’ydı. Büyük oranda İngiliz, Fransız, biraz Alman ve aralarında Herbert Hoover’ın da bulunduğu bazı Amerikalı yatırımcılar… Herbert Hoover, ünlü İngiliz milyoner Leslie Urquhart ile birlikte Russo-Asiatic Corporation’ın sahibiydi.[4] Eğer Rus Devrimi gerçekleşmeseydi, Herbert Hoover dünyanın en zengin adamlarından biri olacaktı. Ve yıllar sonra, 1931’de, bu ülkenin üçte biri işsizken, insanlar yiyecek bulamazken, halk çaresizliğin eşiğine sürüklenmişken, Başkan Herbert Hoover, San Francisco Examiner’a şöyle diyecekti: “Hayattaki en büyük ihtirasım, Rusya’daki Bolşevizmin devrildiğini görmektir.”
Rus Devrimi ile birlikte uluslararası kapitalist tarihin dokusunda bir yırtılma meydana geldi. Artık Petrograd ve Moskova’nın o “baldırı çıplak” işçilerinin yönetimi ele geçirdiği bir ülke vardı.[5] Toprağa, emeğe, teknolojiye ve kaynaklara bilfiil el koydukları, komünistlerin iktidara geldiği bir yer…
Dışişleri Bakanı Lansing ile Başkan Woodrow Wilson arasındaki yazışmalar dikkate şayandır. Lansing şöyle der: “Bolşevikler siyasi erdemden yoksundur. Onlar sıradan adama, sıkı çalışmak yerine siyasi yollarla yükselebileceğini vaaz ediyorlar. Bu, bizim ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki sıradan adam için çok talihsiz bir örnek teşkil edecektir.” Tehdidin ne olduğunu anlamışlardı. Amerikalıların kendilerinin, Amerikan egemen sınıfının orada çok az sermayesi vardı; Hoover ve birkaç spekülatör dışında pek bir şey yoktu. Ama yine de 14 diğer ulusla birleşip, Çar devrildikten sonra kurulan sosyalist hükümeti yıkmak için Sovyetler Birliği’ni işgal ettiler.
Devrimci bir ülkeyi işgal etme süreci bugün de gözlerimizin önünde devam ediyor. Rus Devrimi’nden sonraki yılları anlamak istiyorsanız, Nikaragua’da olanlara bakmanız kâfidir. İşgal; ya doğrudan kendi askerlerinizle ya da vekil güçler kullanarak yapılır. O zaman Beyaz Orduları, Beyaz Generalleri kullandılar; bugün ambargolar, izolasyon, gıda tedarikini engelleme, sabotaj, kuşatma, diplomatik tanımayı reddetme… Bunlar kullanılan yöntemlerdir ve Reagan tarafından şu an bir başka devrimci hükümete, Nikaragua’ya karşı kullanılan, zamanla onanmış yöntemlerdir.
Bu suyun içinde boğazımdan aşağı kayan buz küpleri var…
Bu kuşatma ve istikrarsızlaştırma süreci II. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Savaşın arifesinde Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov, Batılı güçlere gidip Nazi Almanyası’na karşı İngiltere, ABD ve Fransa ile bir ittifak çağrısında bulundu. Eğer Almanlar Çekoslovakya’ya, Polonya’ya veya herhangi birine saldırırsa, tüm güçlerin Hitler’e karşı birleşip onu çevrelemesini önerdi. Batılı müttefikler Sovyetler Birliği’nden gelen bu açılımları reddetti. “Yatıştırıcı” oldukları veya saf oldukları için değil; bilakis, kendi planları olduğu için. O plan Münih’ti.[6] Plan şuydu: Hitler’e Çekoslovakya’yı veririz, o da Doğu’ya yönelir. Bir savaş bekliyorlardı ve o savaşın gelmesi, Nazi Almanyası’nın Bolşevik Rusya’nın işini bitirmesi gerekiyordu. Tıpkı on yıldan az bir süre önce ordularını Rusya’ya gönderdikleri gibi, şimdi de aynısını planlıyorlardı.
Ve o savaş yapıldı; büyük kısmı Doğu Cephesi’nde cereyan etti. Ölen her on Alman askerinden yedisi Doğu Cephesi’nde öldü. Çatışmaların ölçeği muazzamdı. Kursk, Stalingrad, Berlin muharebeleri… Batı tiyatrosunda buna benzer hiçbir şey yaşanmadı. Berlin Muharebesi’nde 2 milyon Alman askerine karşı 3,5 milyon saldıran Sovyet askeri vardı. Kayıplar dehşet vericiydi.
Ama savaşın sonunda Sovyetler Birliği, çok zayıflamış, endüstrisinin çoğunu kaybetmiş, 20 milyon insanını yitirmiş olsa da büyük bir güç olarak ortaya çıktı. O dönemde ulaşımın çoğu hala at veya öküzle yapılıyordu. Ama yine de Kızıl Ordu’ya sahipti. Fakat Avrupa’yı işgal etme niyeti olan bir ordu değildi bu; bu, NATO’nun o dönem uydurduğu bir efsaneydi. American Historical Review’da yeni yayımlanan belgeler, Batı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın Sovyetlerin Batı Avrupa’yı işgal edeceğine aslında hiç inanmadığını ortaya koyuyor. Bu, bilinçli yayılan bir mitten ibaretti. Yorgun bir savaştan sonra Rus halkının veya liderlerinin isteyeceği son şeyin yeni bir savaş olduğunu biliyorlardı. Almanya’ya karşı savaşları savunma amaçlıydı ve ülkelerini yeniden inşa etmek istiyorlardı.
“Eğer onları durdurmazsak, NATO’yu kurmazsak, savunma güçlerimizi ikiye, üçe katlamazsak Ruslar Zafer Takı’nın altından yürüyecek” miti bilinçli olarak yayıldı.
Buraya kadar anlattıklarımın amacı şunu göstermektir: Soğuk Savaş 1947’de değil, 1917’de başladı. Hatta ABD ve diğer Batılı ülkeler her türlü devrimci gücü bilinçli olarak bastırdığı için, Rus Devrimi’nden önce bile sürüyordu. Ronald Reagan, Sandinistaları durdurmamız gerektiğini çünkü onların Sovyet gücünün bir uzantısı olduğunu söylediğinde kendimize şunu sormalıyız: Biz Nikaragua’ya 11 kez girdik ve bunların en az beşinde ortada Sovyetler Birliği diye bir şey yoktu. Kosta Rika’yı, Haiti’yi, Meksika’yı işgal ettik; o zamanlar Sovyetler yoktu. Biz bu ülkeleri Sovyetler Birliği var olmadan çok önce işgal ettik.
Mesele onların SSCB’nin vekili olması değil; mesele, toprağı, emeği, kaynakları, teknolojiyi ve sermayeyi özel sermaye birikimi için değil, toplumsal ihtiyaçlar için, kâr amacı gütmeyen kamu sektörü gelişimi için kullanacak rakip bir toplumsal düzen geliştirmeleridir. Bu, kapitalizmin, o sınıfın gücünün ve ayrıcalıklarının ölümü demektir. Bayan Bush’un dediği gibi, “servetimizin tadını çıkarıyoruz” dedikleri o hayatı savunmak için dişleriyle tırnaklarıyla savaşacaklardır.
II. Dünya Savaşı sonunda ABD İmparatorluğu, Britanya’nın yerini aldı. İran’da İngilizlerin yerini Amerikan petrol şirketleri, Honduras’ta İngiliz şeker şirketlerinin yerini Amerikan şeker şirketleri aldı. Ve Amerika faturayı üstlendi. Amerika, dünya çapında 2 binden fazla üs (bunların 300’ü büyük üslerdir) kurarak bir imparatorluk inşa etti. Amerikan filoları her okyanusta, uçakları neredeyse her kıtanın semalarında.
Ve böylece Üçüncü Dünya’da muazzam bir yatırım ve bu yatırımla birlikte yoksullukta muazzam bir artış görüyoruz. Bu tuhaf bir durum. Kabul gören ideolojiye, yani “yatırım gelirse refah ve iş gelir” inancına terstir. Oysa Haiti’de yatırım, küçük Haiti çiftçisinin sefaleti demektir. Latin Amerika’da yatırım, köylülüğün yerinden edilmesi, proleterleşmesi, teneke mahallelere sürülmesi, açlık sınırında ücretlere veya kronik işsizliğe mahkum edilmesi demektir.
Yatırım, beraberinde artan cehaleti, hastalığı, yoksulluğu ve mülksüzleşmeyi getirdi. Nakit ürünler için artan yatırım… Meksika Devrimi’nin bütün meselesi buydu: Toprak Meksikalılara ait olsun da fasulye ve yonca ekip halkı doyursunlar diye mi? Yoksa toprak büyük şeker şirketlerine ve latifundia sahiplerine ait olsun da ihraç edilecek şeker, kahve yetiştirip daha çok para, daha çok para kazansınlar diye mi?
Yatırımla birlikte Üçüncü Dünya ülkesinin yapısında bir bozulma meydana gelir; tüm altyapı sermaye çıkarımı etrafında şekillenir. İktisatçı Ray Brown, devrimden önce 1958’de Küba’ya gittiğinde, gördüğü her ana yolun bir şeker plantasyonundan rafineriye veya limana gittiğini, buna karşın halkın doktor, okul veya rahip yüzü görmeyen topluluklarına giden yol olmadığını not etmişti. Şeker şirketlerinin yolları vardı.
O ülkelere dış yardım gönderdiğinizde, o dolarların onda dokuzu altyapıyı kurmaya, özel şirketlerin sermaye yatırımını sübvanse etmeye veya o ülkenin polisini ve ordusunu ödemeye gider. Uruguay, Bolivya’yı işgal edeceği için değil; Tayvan, Filipinler tarafından işgal edileceği için değil. O büyük ordulara, kendi yöneticilerini kendi halklarından korumak için ihtiyaç duyarlar. Çünkü halk sefalet içindedir. İşte dış yardımımız buraya gider. Birinin dediği gibi: Dış yardım, zengin bir ülkenin yoksul insanlarının (yani bizlerin), yoksul bir ülkenin zengin insanlarına para vermesidir.
Kenneth Boulding gibi parlak bir iktisatçı çıkıp “İmparatorluk irrasyoneldir, çünkü maliyeti kazancından fazladır” dediğinde… İşte o zaman Marksist analiz, sınıf analizi olmadan düşünmenin insanı nasıl bir bataklığa, nasıl bir bebeksi saçmalığa sürüklediğini görürsünüz. Boulding diyor ki: “İngilizlerin Hindistan’daki maliyeti kazançlarından fazlaydı. Filipinler’deki Amerikan yatırımı sadece 3,5 milyar dolar ama onlara 6 milyar dolar yardım verdik. Maliyet kazançtan fazla.”
Bu, sınıf analizi olmadan düşünmektir. Çünkü bu akşam bitmeden öğreneceğiniz gibi, bu çok kârlıdır. Çünkü 3 milyar dolarlık yatırıma sahip olanlarla, 6 milyar dolarlık yardımı ödeyenler aynı kişiler değildir! Thorsten Veblen’in ta 1909’da dediği gibi (Boulding onu okumalıydı, Marksist olsa bile): Emperyalizmden elde edilen servet seçkin bir azınlığın kasasına girerken, imparatorluğun maliyeti halkın ortak hazinesinden ödenir.
Britanya İmparatorluğu’nda da böyleydi; imparatorluğun bedelini sıradan İngiliz işçisi ödedi, kaymağı İngiltere Bankası ve Doğu Hindistan Şirketi yedi. Filipinler’de de böyle… Tabii oradaki işbirlikçinize, kompradorunuza da iyi bir pay verirsiniz. Karısının ayakkabılarına, metreslerine giden paralar… Tanrı bilir.
Üçüncü Dünya’da sermaye yatırımını çeken bir diğer kaynak… Kendi kendinize diyorsunuz ki, nedir bu gizemli kaynak? El Salvador’a bakıyorum. Pillsbury, Procter & Gamble, US Steel, Continental, ITT, Firestone, Ford… Kendi kendime diyorum ki, El Salvador’da ne halt var? Şeker mi, muz mu? Bu şirketlerin hepsi orada ne yapıyor?
Yaptıkları şey şu: Enerji çubuklarından kabartma tozuna, araba lastiğinden bilgisayara kadar her şeyi üretiyorlar. El Salvador’dalar çünkü orada çok kıymetli bir kaynak var: Ucuz emek. Detroit’te otomobil işçisine saati 15 dolar ödemek yerine, oraya gidip saati 50 sente adam çalıştırıyorsunuz. Bu çok cazip bir şey.
Güney Kore’ye gidin. New York Times’ta bir haber vardı; tekstil şirketlerinde çalışan Güney Koreli çiftçi kızlar hakkında. Hani şu eskiden New England’da olan, sonra güneye taşınan, güneydeki işçiler sendikalaşınca Güney Kore’ye taşınan şirketler… Güney Kore’de işçilerin sendikalaşmaya kalktığında dayak yediği, hapse atıldığı veya vurulup öldürüldüğü o şirin faşist ülkede… O tekstil kamplarındaki Koreli kızlar saati 18 sente çalışıyor. Saati 18 sent! Günde 12 saat, haftada 7 gün, izin yok. Bir gün izin isterseniz çift vardiya çalışmak zorundasınız. Kamplarda yaşıyorlar. İşte Sanayi Devrimi budur; 1870’lerin şartlarıdır bu, ama büyük kârdır. Buna “sermaye yatırımı”, “kalkınma”, “dost ulus”, “sadık müttefik”, “istikrar” diyorlar.
General Motors size Detroit’i kapatıp fabrikaları durduracağını çünkü arabaların satılmadığını söylediğinde, size anlatmadıkları şey şudur: Son 10 yılda General Motors, bahsettiğim sebeplerden dolayı diğer ülkelerde bir düzine yeni fabrika açtı. Yani asıl kaynak emektir. Çünkü emek, üretim sürecinde kendi değerini tamamen tüketmeyen, aksine servet yaratan tek metadır.
Tüm bunlarla birlikte bir başka gelişme daha yaşandı: Dünyanın her yerinde devrimci hareketler, rakip toplumsal düzenler ortaya çıkmaya başladı. Bu yüzden hedef alınmaları gerekiyordu. ABD, askeri yığınağını ve müdahalelerini sürdürmek, Nikaragua’ya saldırmak, El Salvador’daki gerillalara karşı çıkmak, Afganistan, Angola, Mozambik gibi ülkelerdeki rejimleri devirmek için birçok sebep öne sürdü. Verdikleri sebep “demokrasi” ve “özgürlük”tür. “Orta Amerika’da demokrasiyi savunmak için varız.”
Bir anlık düşünme bile bu hipotez hakkında ciddi sorular doğurur. Çünkü ABD hükümetinin sicili, demokrasiyi devirmekle doludur. Şili’de, serbest seçimle gelen Salvador Allende devrildi, 10 bin kişi idam edildi, on binlercesi sürgüne gönderildi. ABD desteğiyle en kötü faşist diktatörlüklerden biri kuruldu. Guatemala’da 1954’te, demokratik olarak seçilen Arbenz hükümeti; sendikaları yasallaştırdığı, United Fruit Company’nin kullanılmayan topraklarını kamulaştırmaya başladığı için CIA tarafından devrildi. Eisenhower yönetimi bununla gurur duydu.
İran’da Musaddık, Brezilya’da Goulart, Dominik Cumhuriyeti’nde Bosch… Latin Amerika’da en az altı yedi demokratik lider ABD yardımıyla devrildi ve yerlerine generaller getirildi. Yani orada demokrasiyi teşvik etmek için bulunuyor olamayız; demokrasilere karşı savaşıyor gibiyiz. Ayrıca en kötü diktatörleri destekliyoruz. Eğer Reagan tiranlıktan gerçekten nefret etseydi, Paraguay’a, Şili’ye veya Güney Afrika’ya “özgürlük savaşçıları” gönderirdi.
Aslında Libya ile olan kavga, Albay Kaddafi’nin -ki bazı yönlerden tuhaf bir adamdır ama medyanın yansıttığı kadar değil- defalarca Reagan ile müzakere çağrısı yaptığını bilirseniz daha az gizemli olur. Kaddafi barışçıl çözüm istedi, Reagan yönetimi reddetti. Bunu basında okuyamazsınız. Kaddafi’yi tehlikeli yapan şey terörizm değildir; Viyana veya Berlin havaalanı saldırılarının Libya ile ilgisi olduğuna dair kanıt yok, Suriye’den geldiklerine dair kanıt var.
Kaddafi’yle ilgili asıl sorun şu: 1969’da yönetimi devraldığında ülke Suudi Arabistan gibiydi; kitlesel sefalet ve birkaç zenginin cebine giren petrol. Kaddafi zenginleri kovdu, evlerini yoksullara verdi, toprak reformu yaptı, ücretsiz okul ve sağlık sistemi kurdu -ki biz Amerikalıların hala sahip olmadığı bir şey-, 40 milyon ağaç dikti. Libya halkının kişi başına düşen geliri Afrika’nın ve Üçüncü Dünya’nın en yükseğidir. İşte tehlikeli olan budur. Petrolümüzü, muzumuzu, şekerimizi, bakırımızı halk için kullanmaya başladıkları an “tiran” olurlar.
İkinci mit, bu devrimci hükümetlerin bize düşman olduğudur. Sağcı diktatörlükler dosttur, solcular düşmandır. Neden? Ortak sınıf çıkarları yüzünden. Oysa solcu hükümetler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak ABD ile dostane ilişkiler isterler. Sandinistalar Somoza’nın borçlarını bile kabul etti. Küba, Vietnam, hatta Grenada… Hepsi ticaret ve diplomasi istedi. Aşklarından değil, kendi çıkarları için. Küba neden okul otobüsü almak için 16 bin mil ötedeki Japonya’ya gitsin? 90 mil ötedeki Florida’dan almak varken… Tıbbi malzemeleri neden Çin’den alsınlar? Ambargo yüzünden. Yani dostane ilişki onların çıkarınadır. Ama Reagan “evet” cevabını kabul etmez.
Ve o meşhur “Kızıl Dalga” korkusu… Eğer Nikaragua’nın kendi seçtiği hükümetle yaşamasına izin verirsek güvenliğimiz tehlikeye girermiş. O 3 milyonluk minik ulusun Guatemala ve Meksika’yı aşıp Teksas’a kadar yürüyeceğini, Colorado’ya gelip kızınızla dans edeceğini sanırsınız! Bu, Vietnam Savaşı’nda duyduğumuz teranenin aynısıdır. Walter Lippmann’ın dediği gibi: “Vietnamlıların küçük teknelerine binip Pasifik’i geçerek Kaliforniya’yı işgal edeceği fikri, ABD Donanması’na hakarettir.”
Amerikan halkını, United Fruit Company veya Chase Manhattan Bankası için ölmeye ikna etmek zordur. O yüzden “Komünist tehdit” dersiniz. Nikaragua değil, Küba’nın kuklası; Küba da Kremlin’deki “Büyük Kızıl Ayı”nın kuklası…
Peki, komünist nedir? Bize onların sadece iktidar açlığı çektiğini söylerler. Managua rejiminde “saldırgan” olan nedir? Toprak reformu mu? İşsizlere iş yaratmak mı? Her çocuğa fasulye ve pirinç vermek mi? Orta Amerika’daki en düşük bebek ölüm oranı mı? Kosta Rika’dan bile düşük… Managua’da saldırgan olan şey, ezilenlerin üretim sürecini geri almasıdır. “Bu ülke artık bizim, senin değil Gringo” demeleridir. Komünist program budur.
Vermont’ta bir kadın kalkıp şöyle demişti: “İnsanlar Salvadorlu gerillaların komünist olduğunu söylüyor ama onlar komünist değil, sadece köylü. Neden savaşıyoruz?” İma şuydu: Eğer komünist olsalardı onları yok etmek meşru olurdu. Ben de dedim ki: “O cephedeki gruplardan en az ikisi ‘Yo soy communisto’ (Ben komünistim) der ve bunu gururla söyler.” Komünist olmak ne demektir? Kendini halka adamak demektir.
Eğer biz solcular, Marksistler sadece iktidar isteseydik, neden güçsüzlerin yanında duralım? Neden Kissinger’lar, Moynihan’lar, Brzezinski’ler gibi güce dalkavukluk etmeyelim? Henry Kissinger, Nixon’ın danışmanı olduğunda Nelson Rockefeller ona 50 bin dolar “veda hediyesi” verdi. Senato’da Rockefeller’a bunu sorduklarında “Bizim ailede vermek gelenektir” dedi. Aslında şunu diyordu: “Henry, seni Harvard’dan ben çıkardım, o kitapları benim için yazdın. Tricky Dick (Nixon) için çalışacaksın ama kime ait olduğunu unutma.” İktidar açlığı budur. Biz solcular ise yağmurda bekleriz, işimizi, kariyerimizi, hayatımızı riske atarız.
Washington Post yazarı Richard Cohen, “Komünistlerin yaptıklarını kopyalamalıyız, neden hep yanlış taraftayız?” diye soruyor. “Neden hep büyük toprak sahiplerinin, yozlaşmış generallerin yanındayız? Neden komünistlerin taktiklerini kullanıp halkın kalbini kazanmıyoruz?” Komünist taktikler bellidir: Köye giderler, toprak reformu yaparlar, temiz su getirirler, aldıkları yiyeceğin parasını öderler, halkın örgütlenmesine yardım ederler. Eğer biz bunları yaparsak, sadece programlarını çalmış olmayız, onlara dönüşmüş oluruz. Savaşmamızın sebebi zaten bu yapılanları engellemektir! Yanlış taraf, yönetimimizin sınıf çıkarları için doğru taraftır.
Gelelim Sovyetler Birliği’ne… SSCB, dünya kapitalizmi için ciddi bir sorundur çünkü en güçlü sosyalist ülkedir. Ve kuşatılmış durumdadır. Ortada bir “silahlanma yarışı” yoktur; bir “silahlanma kovalamacası” vardır. ABD her seferinde tek taraflı olarak tırmandırmış (atom bombası, hidrojen bombası, nükleer denizaltılar, MIRV’ler, şimdi de Nötron bombası), Sovyetler ise 2 ila 7 yıl geriden gelerek buna cevap vermiştir.
Sovyetler bu yarışı istemiyor çünkü her yeni tank, Moskova metrosu için bir eksik vagon demektir. Her yeni füze, daha az tüketim malı demektir. Sovyetlerin sermaye fazlası değil, sermaye açığı var; işsizliği değil, işgücü açığı var. Gorbachev defalarca “Normal bir yıl istiyoruz” dedi. İşgal, devrim, yine işgal, zorla kolektivizasyon… Hiç normal yılları olmadı.
Sovyetler, NATO ve Varşova Paktı’nın feshedilmesini, nükleer denemelerin yasaklanmasını, uzayın silahsızlandırılmasını önerdi. ABD hepsini reddetti. Avrupa’daki Cruise ve Pershing füzeleri Sovyet topraklarını vurabilir, ama Sovyet SS-20’leri ABD’yi vuramaz. Cruise füzelerinin vuruş süresi 7 dakikadır. Bu, caydırıcılığın sonudur.
İşte bu yüzden Cenevre’den çekildiler. Reagan müzakereyi reddetti. Ve “Yıldız Savaşları” (Star Wars)… Bilim insanları bunun saçma olduğunu söylüyor. “İlk seferde kusursuz çalışmalı” diyorlar. Ama Yıldız Savaşları’nın amacı Sovyetlerin 10 bin füzesini durdurmak değil; ABD ilk vuruşu yaptıktan sonra Sovyetlerden gelecek cılız misillemeyi engellemektir. Reagan’ın kendisi geçen yıl ağzından kaçırdı: “Kusursuz çalışması gerekmiyor.” Eğer Rusların elinde sadece 60-70 füze kalırsa ve kalkan bunların yüzde 90’ını durdurursa, sadece 7-8 tanesi bize isabet eder. Buna “kabul edilebilir ikincil hasar” denir. 20 milyon ölü… “Gipper için bir maç daha kazanmış oluruz” mantığı bu.[7] Pentagon’daki o çılgınlar böyle düşünüyor. Amaç, Sovyetleri 1947’deki gibi köşeye sıkıştırıp şartları dikte etmektir.
Hermann Göring’in dediği gibi: “Hiçbir zavallı savaş istemez. Bir Alman bile istemez. Neden kan kokan bir siperde oturup arkadaşlarının çığlıklarını dinlemek istesin? Evinde, çiftliğinde olmak ister.” Savaş insan doğasında yoktur; insanları zorla sürüklemeniz, bayrak sallamanız gerekir.
Sovyetler Birleşmiş Milletler’de uzayda silahlanmanın yasaklanmasını önerdi. Oylama sonucu: 124’e 1. O “1” kimdi? ABD. Bir de çekimser vardı. İsrail değil, hayır. Margaret Thatcher; yani Reagan’ın kadın kılığındaki hali.
Sovyetler “İlk Kullanmama” taahhüdünü imzaladı. ABD reddetti. Çünkü ABD politikası nükleer tehdit üzerine kuruludur. Kore’de, Vietnam’da (Dien Bien Phu’da Fransızlara teklif ettiler), Küba Krizinde nükleer silah kullanmayı düşündüler. Bu bir blöf değil, politikanın parçasıdır.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, egemen sınıf istediği gibi at koşturamıyor. Reagan zeki bir adam değil belki -gerçi ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim, sınıfının çıkarları için çok başarılı bir lider- ama her istediğini yapamıyor. Nikaragua’yı işgal edemedi. Neden? Calvin Coolidge’den bin kat daha fazla güce sahip ama giremiyor. Çünkü demokratik güçler, barış hareketleri ve bizzat Nikaragua halkının direnişi onu durdurdu. Halk silahlı ve hazır. B-52’lerle halı bombardımanı yapabilir ama asker sokmak zorunda kalırsa kayıplar kabul edilemez olur. Reagan için değil, siyasi olarak kabul edilemez olur.
Size son bir hikaye anlatayım. Washington’da yaşarken, 1981 veya 82’de, bir grup Filipinli sürgün beni Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Park’ta konuşmaya çağırdı. Karşıda, Beyaz Saray’ın bahçesinde limuzinler durdu. Marcos gelmişti. Demokrasi aşığı (!) Reagan onu kucaklıyordu. Etraf polis kaynıyordu, silahlar, roketler… Güç onlardaydı. Biz ise 200 kişilik küçük bir gruptuk, elimizde işkence görmüş Filipinlilerin fotoğrafları vardı. Marcos’un korumalarından biri, bir Filipinli fedai yanımıza geldi, fotoğraflara baktı ve sırıttı.
İçimden bir anlığına o yenilgi hissi geçti: “Tanrım, şu güce bak. Her şeye sahipler. Biz ne yapacağız?”
Ama bakın ne oldu? Üç yıl sonra o Marcos, bir sinek gibi silkelenip atıldı.
Gücün kaynağının kimde olduğunu unutmayın. Halk bir araya geldiğinde, hiçbir diktatör, hiçbir general o saraylarda, o süngülerin arkasında huzurla oturamaz. Antonio Gramsci’nin dediği gibi: “Aklın kötümserliğine, iradenin iyimserliğine” sahip olmalıyız.[8] En kötüyü görüp tahlil etmeli ama özgürlük ve adalet için çalışmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Gelecek buna bağlıdır.
Teşekkür ederim.
(Soru-Cevap Bölümü)
Soru: Libya hakkında konuştunuz mu?
Parenti: Evet, analizimi verdim. Kaddafi’nin şeytanlaştırılması üzerine konuştum.
Soru: Reagan’ın zekası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Parenti: Ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim. Yale’de Chubb Fellow iken onunla karşılaşmıştım, sorulara gayet yetkin cevaplar vermişti. O sınıfının çok etkili bir sözcüsüdür. Enflasyonu düşürdü -işsizlik pahasına da olsa- ve insanlar ceplerini düşünerek ona oy verdi. Aptal değil, sadece artık biraz yaşlı ve yavaş ama müthiş bir yalancı ve demagog.
Soru: Doğu Almanlar neden 60 yaşına kadar ülke dışına çıkamıyor?
Parenti: Savaşta Doğu Almanya yıkıldı, Batı’ya ise Marshall planı yağdı. İnsanlar Batı’daki “ganimetler” için gitmek istedi. Doğu Almanya beyin göçünü, kan kaybını durdurmak için Duvar’ı inşa etti. Haklı olup olmadıkları ayrı konu ama sebep buydu. Ayrıca geri dönenler var; Batı’daki yalnızlıktan kaçıp Doğu’daki topluluk hissine dönenler.
Soru: Sovyetler Birliği Amerika için bir model olabilir mi?
Parenti: Birebir model olamaz, tarihleri çok farklı. Ancak sosyalist ülkeleri değerlendirirken üç kıstas kullanmalısınız:
- Neyi değiştirdiler? (Küba’da köylülerin artık doktora erişebilmesi, okuma yazma öğrenmesi, fahişeliğin bitmesi gibi. Babama kitabımı imzaladığımda ağladı, duygulandığı için değil, okuma bilmediği için ağladı. İşte okuma yazma seferberliği budur.)
- ABD ile kıyaslandığında durum ne? (Bizde zenginlik çok ama dağılım adaletsiz. Bizde yoksullar artıyor.)
- İdealimizdeki modelle kıyaslamak. Mevcut sosyalizmdeki iyi şeyleri (sendikaların gücü, iş garantisi) öğrenmeli, kötü şeyleri reddetmeliyiz.
[1] “A Contradiction in Terms” ve Sermaye Birikimi Döngüsü. Orijinal: “A no growth capitalism… is a contradiction in terms. The reason you invest is to accumulate.” Parenti burada klasik Marksist iktisadın temel aksiyomlarından birine, M-C-M’ (Money-Commodity-Money Prime) döngüsüne atıf yapar. Kapitalizmde para (M), sadece kullanım değeri olan bir meta (C) almak için harcanmaz; daha fazla para (M’) elde etmek için yatırılır. “Contradiction in terms” ifadesi, mantık ilminde contradictio in adjecto (sıfatın isimle çelişmesi) durumudur; “kuru su” veya “köşeli daire” demek gibidir. Parenti, “büyümesiz kapitalizm” (no-growth capitalism) kavramını, sistemin ontolojik yapısına (varlık sebebine) aykırı bulur. Ekolojik kriz ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi (antagonizma) vurgular. (ç.n.)
[2] “Expropriation of the third world”: Marksist literatürde “expropriation”, üreticinin üretim araçlarından koparılmasıdır (Marx’ın Das Kapital‘deki “ilkel birikim” bahsi). Parenti burada kelimeyi jeopolitik bağlamda kullanıyor. Batı, Üçüncü Dünya’nın doğal kaynaklarına “el koyarak” onları mülksüzleştirmiştir. (ç.n.)
[3] “Development of Underdevelopment” (Az Gelişmişliğin Geliştirilmesi): Bu cümle, Bağımlılık Okulu’nun (Dependency Theory) ve özellikle Andre Gunder Frank’ın tezlerinin bir özetidir. Batı merkezli modernleşme teorisi, geri kalmışlığı “henüz gelişememiş olmak” (bir zaman meselesi) olarak görürken; Parenti ve Bağımlılık teorisyenleri bunu yapısal bir zorunluluk olarak görür. İngilizcedeki “Underdeveloped” (Az gelişmiş) kelimesi pasif bir durumu, bir eksikliği imler. Parenti’nin kullandığı “Over-exploited” (Aşırı sömürülmüş) ise aktif bir faili (sömüreni) ve tarihsel bir müdahaleyi işaret eder. (ç.n.)
[4] Herbert Hoover, ABD başkanı olmadan (1929-1933) çok önce, uluslararası çapta ünlü bir maden mühendisi ve sermayedardı. 1900’lerin başında Çarlık Rusyası’nda, Urallar ve Sibirya’daki maden yataklarını işleten devasa Russo-Asiatic Corporation‘ın büyük hissedarlarındandı. Ekim Devrimi (1917) ile Bolşevikler tüm yabancı varlıkları kamulaştırınca, Hoover muazzam bir servet kaybetti. Parenti’nin burada ediği şudur: Hoover’ın (ve Batı elitlerinin) anti-komünizmi sadece ideolojik (özgürlük vs. tiranlık) değildir; doğrudan sınıfsal ve finansal bir kuyruk acısına dayanır. Hoover’ın “Bolşevizmin yıkıldığını görmek en büyük arzumdur” sözü, kaybedilmiş bir servete ağıttır. (ç.n.)
[5] “The Unwashed” (Baldırı Çıplaklar / Ayak Takımı): İngiliz edebiyatında (özellikle Viktorya dönemi) alt sınıflar için kullanılan aşağılayıcı The Great Unwashed (Büyük Yıkanmamış Güruh) tabirine atıftır. Kökeni Edward Bulwer-Lytton’a kadar gider. Parenti bu ifadeyi kullanarak, Batı burjuvazisinin Rus Devrimi’ne bakışının sadece politik değil, estetik ve hijyenik bir tiksinti de barındırdığını gösterir. Onlara göre işçilerin yönetimi ele geçirmesi, “kirli ayak takımının” (sans-culottes) medeniyeti kirletmesidir. (ç.n.)
[6] Münih Anlaşması ve “Drang nach Osten” (Doğuya Yönelim): Batı tarih yazımında 1938 Münih Anlaşması, İngiltere Başbakanı Chamberlain’in “safdilliği” veya savaşı önleme çabası (Appeasement) olarak anlatılır. Parenti ise Sovyet/Marksist tarih tezini savunur: Batı, Hitler’i durdurmak değil, onu Sovyetler Birliği’nin üzerine salmak istemiştir. Alman jeopolitiğindeki Drang nach Osten (Doğuya Yayılma) arzusu ile Batı’nın “Bolşevizmi Naziler eliyle yok etme” stratejisinin örtüştüğü andır. Parenti, II. Dünya Savaşı’nın aslında Batı demokrasileri ile Faşizm arasında değil; Faşizm ile Sosyalizm arasında planlandığını ima eder. (ç.n.)
[7] “Win one for the Gipper” (Gipper İçin Bir Maç Alın): Bu, Amerikan popüler kültürünün en ikonik ve en manipülatif repliklerinden biridir. 1920’lerin efsanevi Notre Dame üniversitesi Amerikan futbolu oyuncusu George “The Gipper” Gipp, genç yaşta ölür. Efsaneye göre ölüm döşeğinde koçuna, “İşler kötü gittiğinde takıma söyle, Gipper için bir maç kazansınlar” der. Ronald Reagan, aktörlük döneminde Knute Rockne, All American (1940) filminde Gipp rolünü oynamıştır. Reagan siyasete atıldığında bu repliği, milliyetçi duyguları köpürtmek ve askeri harcamaları meşrulaştırmak için kullandı. Parenti burada Reagan’ın nükleer savaşı (milyonlarca ölümü), bir Hollywood filmi sahnesine veya bir kolej futbolu maçına indirgeyen sığlığını, bu “kitsch” (rüküş/bayağı) milliyetçiliğini ifşa eder. “Kabul edilebilir hasar” (20 milyon ölü) ile “Gipper için maç kazanmak” arasındaki korkunç tezatı vurgular. (ç.n.)
[8] “Pessimism of the mind, optimism of the will”: İtalyan Komünist Partisi kurucusu Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri‘nden meşhur düsturu. Entelektüel analizin karamsar gerçekliğine (faşizmin yükselişi, kapitalizmin gücü) rağmen, devrimci iradenin eyleme geçme zorunluluğunu ifade eder. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









