Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Yaptırımlar kalksa bile küresel bankalar İran’a girmeyecek’

Yayınlanma

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, yaptırımlar kaldırılsa dahi kalıcı riskler nedeniyle küresel finans kuruluşlarının ve büyük şirketlerin İran pazarına girmekten kaçınacağını belirtti. Tannebaum, Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde yaşanan deneyimlerin ve ülkenin mali sistemindeki yapısal sorunların özel sektörün geri dönüşünü zorlaştırdığına dikkat çekti.

Tahran yönetimi ile Batılı ülkeler arasında diplomatik kanallarda yürütülen müzakereler ve mutabakat arayışları, Tahran üzerindeki yaptırım baskısının geleceğini yeniden tartışmaya açtı.

Geçmiş dönemlerde diplomatik çözümlerin en önemli dayanağı olan ekonomik kısıtlamaların günümüz koşullarındaki etkinliği ve küresel özel sektörün bu süreçlere nasıl yaklaşacağı büyük bir soru işareti oluşturuyor.

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, konuya ilişkin değerlendirmelerini Bloomberg televizyonunda yayınlanan hafta sonu kuşağında David Gura ve Christina Ruffini ile paylaştı.

Tannebaum, nükleer anlaşmanın imzalandığı dönem ile günümüz askeri ve siyasi koşullarını karşılaştırarak, kısıtlamaların kağıt üzerinde hafifletilmesinin sahadaki ticari akışları doğrudan değiştirmeyeceğini vurguladı.

2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma sürecinde ekonomik tedbirlerin Tahran’ı müzakere masasına getiren temel unsur olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, günümüzde ise diplomatik adımlardan ziyade askeri yöntemlerin ön plana çıktığını belirtti.

Tannebaum, mutabakat zaptı kapsamında gündeme gelen tedbir gevşetme adımlarının karmaşık hukuki ve mali süreçler barındırdığını ifade ederek, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İran’ın uzun yıllardır son derece ağır yaptırımların altında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu kısıtlamaların bir kısmı, ABD Kongresinin resmi bilgilendirilmesini veya onayını zorunlu kılan yasal düzenlemelere dayanıyor. Dolayısıyla, ne tür bir gevşemenin ne kadar sürede hayata geçirilebileceği konusunda ciddi hukuki soru işaretleri bulunuyor. Hatırlatmak gerekir ki, 2015 yılında imzalanan ve 2016 yılında yürürlüğe giren Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde bile kısıtlamaların fiilen gevşemeye başlaması tam altı ay sürmüştü. Son günlerde, Tahran’ın petrol ticaretini neredeyse anında ve hiçbir yaptırım endişesi taşımadan yapabilmesine olanak tanıyacak genel bir lisansın yayımlanacağına dair çeşitli söylentiler dolaşıyordu. Ancak geçmiş tecrübeler bize gösteriyor ki, kağıt üzerindeki gevşemeler her zaman ticari gerçekliğe dönüşmüyor.”

“Küresel bankalar yaptırımlar kalksa bile İran’a dokunmak istemiyor”

Geçmişteki nükleer anlaşma sürecinde Tahran yönetiminin ekonomik beklentilerinin tam anlamıyla karşılanamamasının temelinde küresel finans sisteminin ihtiyatlı yaklaşımı olduğunu belirten Daniel Tannebaum, özel sektörün yaptırım risklerine karşı aşırı hassas davrandığına dikkat çekti.

Tannebaum, süreci şu sözlerle aktardı:

“İran’ın nükleer anlaşma sürecinde istediğini alamadığı, tabiri caizse oyunun dışında kaldığı en önemli alan finans sektörü oldu. İkincil yaptırımlar kaldırılmış olmasına, Avrupalı ve Asyalı firmaların ABD yaptırımlarına maruz kalma korkusu olmadan ticaret yapabilmesinin önü açılmasına rağmen, küresel bankalar İran ile çalışmayı kesinlikle kabul etmedi. Firmaların bu dönemi çok iyi hatırladığını ve hafızalarında taze tuttuğunu umuyorum. Bugün de durum çok farklı değil; uluslararası şirketlerin İran pazarına geri dönmek için adeta can attığını ya da kapıda kuyruğa girdiğini söyleyemeyiz. Bu kısıtlamaların tamamen ortadan kalkması ve sistemin güvenli ilan edilmesi her halükarda çok uzun bir zaman alacaktır.”

Müzakere süreçlerinde gündeme gelen fonların serbest bırakılması ve tedbirlerin gevşetilmesi adımlarının sıralamasının da büyük önem taşıdığını kaydeden Tannebaum, mali kaynakların transferinin kısıtlamaların kaldırılmasından önce gerçekleşmesi durumunda bu fonların kullanım alanlarının çok sınırlı kalacağını vurguladı.

Tannebaum, serbest bırakılacak fonların niteliğine ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Eğer bloke edilen fonlar yaptırımların genel olarak kaldırılmasından önce serbest bırakılacaksa, bu kaynaklar sadece yürürlükteki kurallara uygun şekilde, yani tamamen insani amaçlarla kullanılmak zorunda kalacaktır. Ancak burada da teknik bir engel ortaya çıkıyor. Serbest bırakılan paranın, Tahran’ın insani yardım veya tıbbi malzeme satın almak isteyeceği ülkelerde ya da finansal kuruluşlarda kabul göreceğinin hiçbir garantisi yok. İran, küresel finans sisteminde sadece yaptırımlar açısından değil, kara para aklama riskleri açısından da adeta yüksek derecede risk barındıran, temas edilmek istenmeyen bir ülke konumundadır. Dolayısıyla, mevcut rejimin genel yapısı ve uluslararası konumu, bu fonların serbest bırakılsa dahi kullanılabilirliğini ciddi şekilde sınırlandırıyor.”

“İran terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiği için süreç tek bir düğmeyle çözülemez”

Tahran yönetimine yönelik kısıtlamaların çok boyutlu yasal zeminlere dayandığını ve nükleer başlığın dışındaki dosyaların da masada olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, terörle mücadele mevzuatının bağımsız bir süreç gerektirdiğini belirtti. Tannebaum, konunun hukuki arka planını şu şekilde açıkladı:

“İran’ın uluslararası sistemde terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiğini ve bu durumun, nükleer dosyadan tamamen farklı yollarla ve farklı yasal süreçlerle kaldırılması gereken apayrı bir yaptırım rejimi yarattığını unutmamak gerekiyor. Bu durum, bazılarının iddia ettiği gibi tek bir düğmeye basılarak ya da tek bir kararnameyle her şeyin normale döneceği basit bir mesele değildir. Tüm bu süreçlerin son derece metodik ve aşamalı bir şekilde yürütülmesi şarttır. Kapsamlı Ortak Eylem Planı müzakerelerinin tamamlanmasının tam 20 ay sürdüğünü unutmamalıyız. Oysa şu anda zaten oldukça sorunlu ve pürüzlü başlayan 60 günlük bir mutabakat zaptından bahsediyoruz. Dolayısıyla, bu kadar kısa sürede tüm bu hukuki engellerin aşılmasını beklemek gerçekçi görünmüyor.”

Terörün devlet sponsoru listesinde yer alan ülkelerin durumuna değinen ve Suriye örneğini veren Tannebaum, diplomatik ilişkilerin iyileşmesinin yaptırımların otomatik olarak kalkması anlamına gelmediğini vurguladı:

“Terörün devlet sponsoru olarak nitelendirilmek, tamamen kendine has yasal kuralları ve kaldırma prosedürleri olan ağır bir statüdür. Örneğin Suriye, yeni Suriye hükümeti ile ABD arasında görece iyi ilişkiler kurulmuş olmasına rağmen, yapılan değerlendirmeler sonucunda hala bu listede tutulmaya devam ediliyor. Dolayısıyla, İran için de kısıtlamaların kaldırılması süreci bu kadar basit ve doğrusal ilerlemeyecektir. Önümüzde yanıt bekleyen pek çok soru var. En önemlisi de Tahran’ın bu mutabakatın şartlarına gerçekten uyup uymayacağıdır. Bahsettiğimiz mutabakat zaptı, onların gözünde sadece 60 günlük bir geçiş süreci için geçerliydi ve bu sürenin sonunda eski uygulamalarına, örneğin seyrüsefer güvenliğini tehlikeye atacak adımlara geri dönmeyeceklerinin hiçbir garantisi bulunmuyor.”

“Mevcut gerilim ortamında yaptırımların etkinliği zamanla zayıfladı”

Mevcut jeopolitik kriz ortamında ekonomik kısıtlamaların caydırıcılık gücünün tartışmalı hale geldiğini ifade eden Daniel Tannebaum, Joe Biden yönetiminin yaptırım politikasının da bu yönüyle eleştirildiğini hatırlattı. Tannebaum, yaptırımların işlevselliğine dair şunları kaydetti:

“Geçmişte uygulanan ekonomik tedbirler, 2015 yılında İran’ı masaya oturmaya zorlama konusunda gerçekten önemli bir rol oynamıştı. Ancak zaman içinde bu tür ekonomik baskı araçlarının etkinliğinin giderek zayıfladığını ve aşındığını kabul etmek gerekiyor. Son dönemde yaşanan çatışmalara ve bölgesel krizlere baktığımızda, ekonomik kısıtlama yöntemlerinin büyük ölçüde bir kenara bırakıldığını, bunun yerine doğrudan askeri müdahale ve sahada güç kullanımının tercih edildiğini görüyoruz. Mevcut yönetim de bu askeri yaklaşımı oldukça güçlü bir şekilde destekliyor gibi görünüyor. Burada yaptırımlar açısından karmaşık bir ikilem söz konusu; yaptırımları resmi olarak kaldırsanız bile, bu durum özel sektörün o pazara girmek isteyeceği anlamına gelmiyor. Tahran’ın küresel ekonomiye yeniden entegre olmak istiyorsa çözmesi gereken en büyük açmaz budur, fakat bunun şu an için onların öncelikler listesinin ilk sıralarında yer aldığından emin değilim.”

Anlaşmanın uygulanabilirliği ve tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunda Kongre düzeyindeki kuşkuları da dile getiren Tannebaum, bölgedeki deniz güvenliği gibi kritik taahhütlerin yerine getirilmesinin ön koşul olduğunu vurguladı:

“Senatör John Kennedy’nin de ifade ettiği gibi, Tahran’ın boğazların mayından arındırılması gibi güvenlik taahhütlerine ve bu anlaşmanın şartlarına gerçekten uyacağına inanmak için oldukça saftirik olmak gerekir. Kısıtlamaların gerçek anlamda kaldırılabilmesi ve uluslararası ticaretin güvenli bir şekilde başlayabilmesi için öncelikle sahada atılması gereken çok sayıda somut ve önleyici adım bulunuyor. Asıl soru, Washington yönetiminin bu adımların atılmasını sağlama konusunda nasıl bir tavır takınacağı ve nasıl bir denetim mekanizması işleteceğidir.”

“Şirketler için en büyük sorun muhabir bankacılık ilişkilerinin bulunmamasıdır”

Yaptırımlar kağıt üzerinde hafifletilse dahi özel sektörün İran pazarına girmesini engelleyen yapısal sorunların başında finansal altyapı eksikliğinin geldiğini belirten Daniel Tannebaum, ekonomik tesislerin ve bankacılık kanallarının mevcut durumunu şu sözlerle analiz etti:

“Özel sektörün çekingenliğini anlamak için konunun en temel teknik boyutuna, yani ekonomik altyapıya ve para transfer mekanizmalarına bakmak gerekiyor. Bugün İran ile serbest ve güvenli ticaret yapılmasını sağlayacak muhabir bankacılık ilişkileri mevcut değildir. Dünyadaki büyük küresel bankaların ezici çoğunluğu bu ülke ile herhangi bir finansal ilişki kurmak istemiyor ve yakın gelecekte de İran pazarına yeniden dahil olmak gibi bir niyet taşımıyorlar. Biz bu dersi 2015 yılındaki nükleer anlaşma sürecinde çok net bir şekilde aldık. O dönemde Avrupa’nın önde gelen enerji, otomotiv ve havacılık devleri İran pazarına geri dönmek için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladıklarını duyurmuşlardı. Ancak günün sonunda bu anlaşmaların hiçbirini fiilen hayata geçiremediler; çünkü projeleri finanse edecek, sermayeyi bir noktadan diğerine güvenle transfer edecek tek bir küresel banka bile bulamadılar. Bugün de benzer bir sürecin yaşanması kaçınılmazdır; özel sektörün şu anda İran’a yönelik hiçbir somut ilgisi bulunmuyor.”

Bölgedeki güvenlik krizlerinin ve istikrarsızlığın ticari faaliyetleri tamamen durma noktasına getirdiğini belirten Tannebaum, Washington ve Tahran’dan gelen çelişkili açıklamaların piyasadaki belirsizliği artırdığına dikkat çekti:

“Bir tarafta ABD yönetiminin müzakerelere şans tanıyacaklarını ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının üzerine gideceklerini söylediğini duyuyoruz. Ancak hemen diğer tarafta, İran’ın yarı resmi haber ajanslarının Hürmüz Boğazı’nın yeniden ulaşıma kapatıldığını duyurduğu haberleri ekranlara yansıyor. Bu durum, tüm taraflar ve özellikle iş dünyası için muazzam bir belirsizlik ve kafa karışıklığı yaratıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine baktığımızda, geçtiğimiz günlerde boğazdan sadece yedi geminin geçiş yaptığını, bunlardan altısının giriş, yalnızca birinin çıkış yaptığını görüyoruz. Bu veriler bize bölgede fiilen hiçbir ticari hareketliliğin kalmadığını ve ticaretin durduğunu gösteriyor.”

“Öngörülebilirliğin olmadığı bir ortamda hiçbir büyük müşterimin İran’a yatırım yapmasını beklemem”

Uluslararası büyük şirketlerin ve küresel yatırımcıların bir pazara girmek için öncelikle uzun vadeli bir istikrar ve hukuki güvence aradığını belirten Daniel Tannebaum, jeopolitik risklerin bu denli yüksek olduğu bir iklimde radikal kararlar alınamayacağını vurguladı.

Tannebaum, özel sektörün beklentilerini ve mevcut riskleri şu sözlerle özetledi:

“Gerçekçi olmak gerekirse, batılı dev şirketlerin neredeyse 50 yıldır tamamen dışında kaldığı bir pazardan bahsediyoruz. Özellikle ABD’deki yeni yönetim döneminde jeopolitik dengelerin ve siyasi rüzgarların bu kadar hızlı değişebildiği bir ortamda, şirketlerin aniden yön değiştirmesini beklemek hiç gerçekçi değil. Danışmanlık verdiğim büyük ölçekli küresel müşterilerimin hiçbirinin, öngörülebilirliğin ve hukuki netliğin tamamen ortadan kalktığı böyle bir iklimde İran’a yatırım yapma yönünde bir karar alacağını kesinlikle düşünmüyorum. Bir şirketin yabancı bir ülkeye girip oraya fiziki sermaye yatırması, personel göndermesi ve operasyon kurması çok büyük maliyetler barındırır. Bu kadar büyük risklerin bulunduğu ve en ufak bir siyasi değişimde tüm yatırımların bir gecede kaybedilebileceği bir ortama girmek, ticari açıdan intihar etmekle eşdeğerdir.”

Yatırımcıların geri dönüşü için sadece yaptırımların kalkmasının yetmeyeceğini, zamana ve güçlü kanıtlara ihtiyaç duyulduğunu belirten Tannebaum, yakın geleceğe dair öngörülerini şu ifadelerle tamamladı:

“Özel sektörün yeniden bu pazarla ilgilenmeye başlaması için öncelikle bölgedeki siyasi ve askeri öngörülebilirliğin geri gelmesi, ardından bu istikrarın kalıcı olduğunu gösterecek somut kanıtların ve uzun bir zaman diliminin geçmesi gerekiyor. Ancak mevcut şartlar altında, öngörülebilir gelecekte uluslararası şirketlerin İran’a yönelik ciddi bir yatırım hamlesi yapacağını öngörmüyorum. İran şu aşamada ne yatırım yapılabilir olgunlukta bir pazar sunuyor ne de barındırdığı finansal, hukuki ve askeri riskler üstlenilebilir düzeyde görünüyor. Şirketler için risk ve kazanç dengesi tamamen bozulmuş durumdadır.”

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English