Dünya Basını

‘Yaptırımlar kalksa bile küresel bankalar İran’a girmeyecek’

Yayınlanma

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, yaptırımlar kaldırılsa dahi kalıcı riskler nedeniyle küresel finans kuruluşlarının ve büyük şirketlerin İran pazarına girmekten kaçınacağını belirtti. Tannebaum, Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde yaşanan deneyimlerin ve ülkenin mali sistemindeki yapısal sorunların özel sektörün geri dönüşünü zorlaştırdığına dikkat çekti.

Tahran yönetimi ile Batılı ülkeler arasında diplomatik kanallarda yürütülen müzakereler ve mutabakat arayışları, Tahran üzerindeki yaptırım baskısının geleceğini yeniden tartışmaya açtı.

Geçmiş dönemlerde diplomatik çözümlerin en önemli dayanağı olan ekonomik kısıtlamaların günümüz koşullarındaki etkinliği ve küresel özel sektörün bu süreçlere nasıl yaklaşacağı büyük bir soru işareti oluşturuyor.

Uluslararası danışmanlık firması Oliver Wyman’ın Ortağı ve Küresel Mali Suçlarla Mücadele Merkezi Başkanı Daniel Tannebaum, konuya ilişkin değerlendirmelerini Bloomberg televizyonunda yayınlanan hafta sonu kuşağında David Gura ve Christina Ruffini ile paylaştı.

Tannebaum, nükleer anlaşmanın imzalandığı dönem ile günümüz askeri ve siyasi koşullarını karşılaştırarak, kısıtlamaların kağıt üzerinde hafifletilmesinin sahadaki ticari akışları doğrudan değiştirmeyeceğini vurguladı.

2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma sürecinde ekonomik tedbirlerin Tahran’ı müzakere masasına getiren temel unsur olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, günümüzde ise diplomatik adımlardan ziyade askeri yöntemlerin ön plana çıktığını belirtti.

Tannebaum, mutabakat zaptı kapsamında gündeme gelen tedbir gevşetme adımlarının karmaşık hukuki ve mali süreçler barındırdığını ifade ederek, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İran’ın uzun yıllardır son derece ağır yaptırımların altında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu kısıtlamaların bir kısmı, ABD Kongresinin resmi bilgilendirilmesini veya onayını zorunlu kılan yasal düzenlemelere dayanıyor. Dolayısıyla, ne tür bir gevşemenin ne kadar sürede hayata geçirilebileceği konusunda ciddi hukuki soru işaretleri bulunuyor. Hatırlatmak gerekir ki, 2015 yılında imzalanan ve 2016 yılında yürürlüğe giren Kapsamlı Ortak Eylem Planı döneminde bile kısıtlamaların fiilen gevşemeye başlaması tam altı ay sürmüştü. Son günlerde, Tahran’ın petrol ticaretini neredeyse anında ve hiçbir yaptırım endişesi taşımadan yapabilmesine olanak tanıyacak genel bir lisansın yayımlanacağına dair çeşitli söylentiler dolaşıyordu. Ancak geçmiş tecrübeler bize gösteriyor ki, kağıt üzerindeki gevşemeler her zaman ticari gerçekliğe dönüşmüyor.”

“Küresel bankalar yaptırımlar kalksa bile İran’a dokunmak istemiyor”

Geçmişteki nükleer anlaşma sürecinde Tahran yönetiminin ekonomik beklentilerinin tam anlamıyla karşılanamamasının temelinde küresel finans sisteminin ihtiyatlı yaklaşımı olduğunu belirten Daniel Tannebaum, özel sektörün yaptırım risklerine karşı aşırı hassas davrandığına dikkat çekti.

Tannebaum, süreci şu sözlerle aktardı:

“İran’ın nükleer anlaşma sürecinde istediğini alamadığı, tabiri caizse oyunun dışında kaldığı en önemli alan finans sektörü oldu. İkincil yaptırımlar kaldırılmış olmasına, Avrupalı ve Asyalı firmaların ABD yaptırımlarına maruz kalma korkusu olmadan ticaret yapabilmesinin önü açılmasına rağmen, küresel bankalar İran ile çalışmayı kesinlikle kabul etmedi. Firmaların bu dönemi çok iyi hatırladığını ve hafızalarında taze tuttuğunu umuyorum. Bugün de durum çok farklı değil; uluslararası şirketlerin İran pazarına geri dönmek için adeta can attığını ya da kapıda kuyruğa girdiğini söyleyemeyiz. Bu kısıtlamaların tamamen ortadan kalkması ve sistemin güvenli ilan edilmesi her halükarda çok uzun bir zaman alacaktır.”

Müzakere süreçlerinde gündeme gelen fonların serbest bırakılması ve tedbirlerin gevşetilmesi adımlarının sıralamasının da büyük önem taşıdığını kaydeden Tannebaum, mali kaynakların transferinin kısıtlamaların kaldırılmasından önce gerçekleşmesi durumunda bu fonların kullanım alanlarının çok sınırlı kalacağını vurguladı.

Tannebaum, serbest bırakılacak fonların niteliğine ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Eğer bloke edilen fonlar yaptırımların genel olarak kaldırılmasından önce serbest bırakılacaksa, bu kaynaklar sadece yürürlükteki kurallara uygun şekilde, yani tamamen insani amaçlarla kullanılmak zorunda kalacaktır. Ancak burada da teknik bir engel ortaya çıkıyor. Serbest bırakılan paranın, Tahran’ın insani yardım veya tıbbi malzeme satın almak isteyeceği ülkelerde ya da finansal kuruluşlarda kabul göreceğinin hiçbir garantisi yok. İran, küresel finans sisteminde sadece yaptırımlar açısından değil, kara para aklama riskleri açısından da adeta yüksek derecede risk barındıran, temas edilmek istenmeyen bir ülke konumundadır. Dolayısıyla, mevcut rejimin genel yapısı ve uluslararası konumu, bu fonların serbest bırakılsa dahi kullanılabilirliğini ciddi şekilde sınırlandırıyor.”

“İran terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiği için süreç tek bir düğmeyle çözülemez”

Tahran yönetimine yönelik kısıtlamaların çok boyutlu yasal zeminlere dayandığını ve nükleer başlığın dışındaki dosyaların da masada olduğunu hatırlatan Daniel Tannebaum, terörle mücadele mevzuatının bağımsız bir süreç gerektirdiğini belirtti. Tannebaum, konunun hukuki arka planını şu şekilde açıkladı:

“İran’ın uluslararası sistemde terörün devlet sponsoru olarak kabul edildiğini ve bu durumun, nükleer dosyadan tamamen farklı yollarla ve farklı yasal süreçlerle kaldırılması gereken apayrı bir yaptırım rejimi yarattığını unutmamak gerekiyor. Bu durum, bazılarının iddia ettiği gibi tek bir düğmeye basılarak ya da tek bir kararnameyle her şeyin normale döneceği basit bir mesele değildir. Tüm bu süreçlerin son derece metodik ve aşamalı bir şekilde yürütülmesi şarttır. Kapsamlı Ortak Eylem Planı müzakerelerinin tamamlanmasının tam 20 ay sürdüğünü unutmamalıyız. Oysa şu anda zaten oldukça sorunlu ve pürüzlü başlayan 60 günlük bir mutabakat zaptından bahsediyoruz. Dolayısıyla, bu kadar kısa sürede tüm bu hukuki engellerin aşılmasını beklemek gerçekçi görünmüyor.”

Terörün devlet sponsoru listesinde yer alan ülkelerin durumuna değinen ve Suriye örneğini veren Tannebaum, diplomatik ilişkilerin iyileşmesinin yaptırımların otomatik olarak kalkması anlamına gelmediğini vurguladı:

“Terörün devlet sponsoru olarak nitelendirilmek, tamamen kendine has yasal kuralları ve kaldırma prosedürleri olan ağır bir statüdür. Örneğin Suriye, yeni Suriye hükümeti ile ABD arasında görece iyi ilişkiler kurulmuş olmasına rağmen, yapılan değerlendirmeler sonucunda hala bu listede tutulmaya devam ediliyor. Dolayısıyla, İran için de kısıtlamaların kaldırılması süreci bu kadar basit ve doğrusal ilerlemeyecektir. Önümüzde yanıt bekleyen pek çok soru var. En önemlisi de Tahran’ın bu mutabakatın şartlarına gerçekten uyup uymayacağıdır. Bahsettiğimiz mutabakat zaptı, onların gözünde sadece 60 günlük bir geçiş süreci için geçerliydi ve bu sürenin sonunda eski uygulamalarına, örneğin seyrüsefer güvenliğini tehlikeye atacak adımlara geri dönmeyeceklerinin hiçbir garantisi bulunmuyor.”

“Mevcut gerilim ortamında yaptırımların etkinliği zamanla zayıfladı”

Mevcut jeopolitik kriz ortamında ekonomik kısıtlamaların caydırıcılık gücünün tartışmalı hale geldiğini ifade eden Daniel Tannebaum, Joe Biden yönetiminin yaptırım politikasının da bu yönüyle eleştirildiğini hatırlattı. Tannebaum, yaptırımların işlevselliğine dair şunları kaydetti:

“Geçmişte uygulanan ekonomik tedbirler, 2015 yılında İran’ı masaya oturmaya zorlama konusunda gerçekten önemli bir rol oynamıştı. Ancak zaman içinde bu tür ekonomik baskı araçlarının etkinliğinin giderek zayıfladığını ve aşındığını kabul etmek gerekiyor. Son dönemde yaşanan çatışmalara ve bölgesel krizlere baktığımızda, ekonomik kısıtlama yöntemlerinin büyük ölçüde bir kenara bırakıldığını, bunun yerine doğrudan askeri müdahale ve sahada güç kullanımının tercih edildiğini görüyoruz. Mevcut yönetim de bu askeri yaklaşımı oldukça güçlü bir şekilde destekliyor gibi görünüyor. Burada yaptırımlar açısından karmaşık bir ikilem söz konusu; yaptırımları resmi olarak kaldırsanız bile, bu durum özel sektörün o pazara girmek isteyeceği anlamına gelmiyor. Tahran’ın küresel ekonomiye yeniden entegre olmak istiyorsa çözmesi gereken en büyük açmaz budur, fakat bunun şu an için onların öncelikler listesinin ilk sıralarında yer aldığından emin değilim.”

Anlaşmanın uygulanabilirliği ve tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi konusunda Kongre düzeyindeki kuşkuları da dile getiren Tannebaum, bölgedeki deniz güvenliği gibi kritik taahhütlerin yerine getirilmesinin ön koşul olduğunu vurguladı:

“Senatör John Kennedy’nin de ifade ettiği gibi, Tahran’ın boğazların mayından arındırılması gibi güvenlik taahhütlerine ve bu anlaşmanın şartlarına gerçekten uyacağına inanmak için oldukça saftirik olmak gerekir. Kısıtlamaların gerçek anlamda kaldırılabilmesi ve uluslararası ticaretin güvenli bir şekilde başlayabilmesi için öncelikle sahada atılması gereken çok sayıda somut ve önleyici adım bulunuyor. Asıl soru, Washington yönetiminin bu adımların atılmasını sağlama konusunda nasıl bir tavır takınacağı ve nasıl bir denetim mekanizması işleteceğidir.”

“Şirketler için en büyük sorun muhabir bankacılık ilişkilerinin bulunmamasıdır”

Yaptırımlar kağıt üzerinde hafifletilse dahi özel sektörün İran pazarına girmesini engelleyen yapısal sorunların başında finansal altyapı eksikliğinin geldiğini belirten Daniel Tannebaum, ekonomik tesislerin ve bankacılık kanallarının mevcut durumunu şu sözlerle analiz etti:

“Özel sektörün çekingenliğini anlamak için konunun en temel teknik boyutuna, yani ekonomik altyapıya ve para transfer mekanizmalarına bakmak gerekiyor. Bugün İran ile serbest ve güvenli ticaret yapılmasını sağlayacak muhabir bankacılık ilişkileri mevcut değildir. Dünyadaki büyük küresel bankaların ezici çoğunluğu bu ülke ile herhangi bir finansal ilişki kurmak istemiyor ve yakın gelecekte de İran pazarına yeniden dahil olmak gibi bir niyet taşımıyorlar. Biz bu dersi 2015 yılındaki nükleer anlaşma sürecinde çok net bir şekilde aldık. O dönemde Avrupa’nın önde gelen enerji, otomotiv ve havacılık devleri İran pazarına geri dönmek için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladıklarını duyurmuşlardı. Ancak günün sonunda bu anlaşmaların hiçbirini fiilen hayata geçiremediler; çünkü projeleri finanse edecek, sermayeyi bir noktadan diğerine güvenle transfer edecek tek bir küresel banka bile bulamadılar. Bugün de benzer bir sürecin yaşanması kaçınılmazdır; özel sektörün şu anda İran’a yönelik hiçbir somut ilgisi bulunmuyor.”

Bölgedeki güvenlik krizlerinin ve istikrarsızlığın ticari faaliyetleri tamamen durma noktasına getirdiğini belirten Tannebaum, Washington ve Tahran’dan gelen çelişkili açıklamaların piyasadaki belirsizliği artırdığına dikkat çekti:

“Bir tarafta ABD yönetiminin müzakerelere şans tanıyacaklarını ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının üzerine gideceklerini söylediğini duyuyoruz. Ancak hemen diğer tarafta, İran’ın yarı resmi haber ajanslarının Hürmüz Boğazı’nın yeniden ulaşıma kapatıldığını duyurduğu haberleri ekranlara yansıyor. Bu durum, tüm taraflar ve özellikle iş dünyası için muazzam bir belirsizlik ve kafa karışıklığı yaratıyor. Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine baktığımızda, geçtiğimiz günlerde boğazdan sadece yedi geminin geçiş yaptığını, bunlardan altısının giriş, yalnızca birinin çıkış yaptığını görüyoruz. Bu veriler bize bölgede fiilen hiçbir ticari hareketliliğin kalmadığını ve ticaretin durduğunu gösteriyor.”

“Öngörülebilirliğin olmadığı bir ortamda hiçbir büyük müşterimin İran’a yatırım yapmasını beklemem”

Uluslararası büyük şirketlerin ve küresel yatırımcıların bir pazara girmek için öncelikle uzun vadeli bir istikrar ve hukuki güvence aradığını belirten Daniel Tannebaum, jeopolitik risklerin bu denli yüksek olduğu bir iklimde radikal kararlar alınamayacağını vurguladı.

Tannebaum, özel sektörün beklentilerini ve mevcut riskleri şu sözlerle özetledi:

“Gerçekçi olmak gerekirse, batılı dev şirketlerin neredeyse 50 yıldır tamamen dışında kaldığı bir pazardan bahsediyoruz. Özellikle ABD’deki yeni yönetim döneminde jeopolitik dengelerin ve siyasi rüzgarların bu kadar hızlı değişebildiği bir ortamda, şirketlerin aniden yön değiştirmesini beklemek hiç gerçekçi değil. Danışmanlık verdiğim büyük ölçekli küresel müşterilerimin hiçbirinin, öngörülebilirliğin ve hukuki netliğin tamamen ortadan kalktığı böyle bir iklimde İran’a yatırım yapma yönünde bir karar alacağını kesinlikle düşünmüyorum. Bir şirketin yabancı bir ülkeye girip oraya fiziki sermaye yatırması, personel göndermesi ve operasyon kurması çok büyük maliyetler barındırır. Bu kadar büyük risklerin bulunduğu ve en ufak bir siyasi değişimde tüm yatırımların bir gecede kaybedilebileceği bir ortama girmek, ticari açıdan intihar etmekle eşdeğerdir.”

Yatırımcıların geri dönüşü için sadece yaptırımların kalkmasının yetmeyeceğini, zamana ve güçlü kanıtlara ihtiyaç duyulduğunu belirten Tannebaum, yakın geleceğe dair öngörülerini şu ifadelerle tamamladı:

“Özel sektörün yeniden bu pazarla ilgilenmeye başlaması için öncelikle bölgedeki siyasi ve askeri öngörülebilirliğin geri gelmesi, ardından bu istikrarın kalıcı olduğunu gösterecek somut kanıtların ve uzun bir zaman diliminin geçmesi gerekiyor. Ancak mevcut şartlar altında, öngörülebilir gelecekte uluslararası şirketlerin İran’a yönelik ciddi bir yatırım hamlesi yapacağını öngörmüyorum. İran şu aşamada ne yatırım yapılabilir olgunlukta bir pazar sunuyor ne de barındırdığı finansal, hukuki ve askeri riskler üstlenilebilir düzeyde görünüyor. Şirketler için risk ve kazanç dengesi tamamen bozulmuş durumdadır.”

Çok Okunanlar

Exit mobile version