Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Finoluktan provokatörlüğe terfi
Geçerken değinmek gerek, zira bu, Britanya’nın tıpkı Ukrayna çatışmasında olduğu gibi yangına uzaktan benzin püskürtüp ellerini ovuşturarak izlemesi gibi Epstein koalisyonunun İran’a saldırısında da parmağını kıpırdatmadan (askeri olarak parmağını kıpırdatmaya mecali yok zaten) fişekleme rolü oynadığını gösteriyor.
2 Nisan’da Bloomberg, Britanya hükümetinin Avrupa, Ortadoğu ve Asya’dan 40 devletin ayrıca Avustralya ve Kanada’nın katılımıyla Hürmüz boğazının açılması için ABD’nin olmadığı online bir toplantı örgütlediğini ve bu “koalisyonun”, ABD’nin İran’a saldırılarını Hürmüz’le ilgili ardına bakmadan durdurabileceği endişesiyle, bu meseleyi kendileri çözmeyi de görüştüklerini yazdı. (Sadece iki gün sonra The New York Times bu toplantıda donanma eskortu, mayın temizliği, hava eskortu ve İran’a ekonomik ve diplomatik baskı seçeneklerinin çıktığını, ilk üçü çok pahalı olduğu için sonuncusunda karar kıldıklarını, yani hiçbir şeye karar veremediklerini hikaye etti gerçi; ama önemli olan sonucun bu olması değil, ABD iradesi dışında, onun arkasından dolanarak toplantı örgütlenmesiydi.) Ertesi gün bu defa Politico, Trump’ın NATO üyelerine İran’da bize katılmıyorsunuz diye azarı ve tehdidi sonrası şu üyelerin ABD’ye karşı “birleştiklerini” ileri sürdü: Britanya, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Estonya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda. Gerçekte bunlar için “üyeler” demek fazla; bunlar sadece Britanya’dır. Trump’ın Britanya öfkesi de, büyük ölçüde, mesela Baltık devletleri gibi manik-obsesif cüceleri ABD manyetik alanından kendi alanına sokup gütmeye başlamış olması yüzündendir.
Her ne kadar ayrı bir yazının konusuysa da, bu başlığı fazla uzatmadan not etmekte yarar var: ABD ve Britanya arasındaki Trump’ın öfke patlamalarına yol açan bu ince gerilim, Britanya’nın ABD’yi veya ABD’ye karşı onun geleneksel müttefiklerini dolaylı yoldan kışkırtıp avantaj sağlama çabası, bana hep 1950’lerdeki Britanya-ABD gerilimini hatırlatır. O gerilimin nedenleri ve sonuçları tamamen farklıdır; ama 2000’lerde “ABD’nin finosu” diye anılan Britanya’nın en güçsüz olduğu bu dönemde bile gerçekte finodan çok fazlası olduğu bellidir.
Karşılıklı şartlar
Gene de hakkını teslim etmeli: ABD, askeri stratejisini değiştirmeye çalıştığı ilk haftalarda henüz “müttefiklerinin” kaygılarını umursamıyor değildi — belki de ABD başkanı “öldürdük bitirdik ordu donanma bırakmadık” diye höykürürken İran’ın ABD şartlarında bir anlaşmaya razı olacağına gerçekten inanıyordu. 25 Mart’ta The New York Times’ın açıkladığı ABD’nin (ilk) 15 maddesi, bana bunu düşündürüyor. Bir açıdan burnu Kaf dağında bir küstahlık, diğer bir açıdan ise endişeli bir görüşme arayışı anlamına gelen 15 madde şöyleydi (hem daha sonraki talepler de bunların etrafında döndüğü, hem de nihai mutabakat olursa eğer tarafların ne kadar taviz verdiklerini tartabilmek için hem ABD’nin hem İran’ın bu ilk şartlarını eksiksiz aktaracağım):
- Hürmüz boğazındaki blokajın açılması ve “serbest seyrüsefer”;
- İran’ın füze programının sayı ve mesafe olarak sınırlanması;
- füzelerin sadece savunma amaçlı konuşlandırılması;
- mevcut nükleer potansiyelinden vazgeçilmesi;
- nükleer silah yapma niyetinden vazgeçilmesi;
- İran topraklarında nükleer malzeme zenginleştirilmesinin yasaklanması;
- bütün zenginleştirilen malzemenin UAEK’na verilmesi;
- nükleer tesislerin tasfiyesi;
- UAEK’na nükleer faaliyetin kontrolü imkânı verilmesi;
- bölgedeki İran yanlısı güçlerin desteklenmesinden vazgeçilmesi;
- Ortadoğu’daki savaşçıların finansman ve silahlandırılmasına son verilmesi;
- İran’a karşı bütün yaptırımların kaldırılması;
- Buşehr’deki sivil nükleer programın geliştirilmesi için ABD’nin yardımda bulunması;
- yaptırımların geri getirilmeyeceğinin garanti edilmesi;
- barış planının görüşülmesi için bir aylık mütareke.
Bu adı konulmamış kapitülasyon teklifinin kabul edilmesi mümkün değildi. Nitekim İran Press TV aracılığıyla derhal kendi teklifleriyle cevap verdi:
- Düşmanın saldırganlık ve terör eylemlerinin son bulması;
- savaşın tekrar etmeyeceği objektif şartların yaratılması;
- kesin ve garantili savaş tazminatı;
- bölgede bu çatışmaya katılan bütün direniş gruplarına karşı bütün cephelerde savaşın durması;
- İran’ın Hürmüz boğazında yegane ve meşru hak sahibi olarak egemenliğinin tanınması.
Bunların medya yoluyla psikolojik savaş değil İran yönetiminin üzerinde çalıştığı ve gönüllü yahut metazori görüş birliğine vardığı maddeler olduğu, 1 Nisan’da İran’ın Moskova büyükelçisi Kazım Calali’nin neredeyse kelimesi kelimesine aynı şartların altını çizmesiyle tekrar açığa çıktı.
Demek ki bu karşılıklı tekliflerin kabul edilmesi mümkün değildi. 28 Şubat’tan beri Epstein koalisyonunun saldırganlığının en canhıraş borazanı olan The Wall Street Journal aynı gün İran’ın da ABD’ye ateşkes görüşmeleri için “çok yüksek” talepler sürdüğünü yazdı ve bu kapsamda, İran’ın taleplerinin, Press TV’nin yukarıda saydığım beş maddesinden çok daha ağır olduğu ortaya çıktı. Bunlar arasında bölgedeki bütün ABD üslerinin kapatılması da vardı; ayrıca direniş grupları arasında Hizbullah somutlanmıştı. Gazeteye göre (lafın gelişi gazete diyorum) ABD yönetiminden üst düzey bir yetkilinin andığı İran’ın diğer taleplerini eklediğimizde şöyle olur:
- Hürmüz’de geçen gemilerden İran’ın aidat almasına imkân verecek yeni bir düzenleme;
- İran’a yönelik bütün yaptırımların kalkması;
- İran’ın nükleer programının meşruiyetinin kabul edilmesi ve sınırlama girişimlerinden vazgeçilmesi.
Journal’a konuşan “yetkiliye” göre bunlar “gerçekçi olmayan, aptalca” taleplerdi.
İran’ın görüşme heyetinden meclis başkanı Galibaf’ın 8 Nisan’daki formülasyonu daha dar ve bu açıdan uzlaşmacılara daha yakındı; burada Hizbullah, yaptırımlar ve tazminattan söz edilmiyordu ama uranyum zenginleştirme hakkı net olarak zikrediliyordu.[1]
Eğer İran’ın (Medvedev’in deyişiyle) elindeki nükleer silah (Hürmüz boğazı) denemesini başarıyla yaptığını kabul edersek, gerçekte siyasi açıdan üstün pozisyonda olan İran’dı ve elini en yukarıdan açması gayet mantıklıydı; ABD’nin olanca küstahlığına rağmen ilki 26 Mart’ta ve 10 günlük olmak üzere arka arkaya ateşkes uzatmalarının bu taleplerin arkasından gelmesi ve İran’ın misillemelerini sürekli olarak önemsiz göstermeye çalışması boşuna değildir. Centcom’un İran’a ve İran gemilerine saldırılarının ardından her defasında “ateşkesin yürürlükte” olduğunu açıklaması da bu kapsamda değerlendirilmeli.
Dahası, İran’ın psikolojik savaşta ABD’nin çok gerisinde kalmadığını ileri sürmek bile mümkündür. 8 Nisan’da Aragçi, İran’ın bütün şartlarının ABD tarafından kabul edildiğini açıkladı; bunlar şöyleydi: temel saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz’de İran kontrolünün devamı, uranyum zenginleştirme, bütün temel ve tali yaptırımların iptali, BM GK ve UAEK’nun bütün kararlarının uygulamasının durdurulması, İran’a tazminat, Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çıkması ve Lübnan’daki islami direniş de dahil bütün cephelerde savaşın durdurulması. Bu kadarı mümkün değildi, ama ABD askeri belirsizlik içinde kuru bir yalanlamayla geçiştirip 11 Nisan’da İslamabad görüşmelerine tıpış tıpış katılmak zorunda kaldı.
İran heyeti görüşmelerde geri adım atmadı. Her ne kadar spekülatif ise de, bana öyle geliyor ki, hükümet kanadı bu konuda uzlaşmaya teşne olmasına rağmen Mücteba Hamaney’in uranyumun akıbetiyle ilgili doğrudan müdahalesi heyetin dik durmasına yardımcı oldu.
ABD ise bu arada alabildiğine esnemiş görünüyordu; ancak şimdi bir Hollywood fotoğrafına ihtiyacı vardı ve daha önce uranyumun kontrolünün UAEK’na bırakılmasını isterken şimdi kendisine teslim edilmesini şart koşuyordu; buna karşılık (Reuters’in aynı günkü haberine bakılırsa) İran’ın Katar ve başka yabancı bankalardaki varlıkları üzerinde blokajın kaldırılmasını kabul etmişti.
Hürmüz, hukuk ve başka şeyler
Böylece Hürmüz’ün açılması meselesi ABD’nin iki temel önceliğinden biri haline geldi.
ABD başkanı İran’ın boğazı mayınladığını iddia ediyor; Centcom ise geçen gün böyle bir bilgileri olmadığını açıkladı. Şaşırtıcı gelebilir, ancak ben, ABD ordu açıklamalarının gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni, ABD ordusunun hiç kuşkusuz emperyalist saldırganlığın doğrudan vasıtası olsa bile kurumsal bağımsızlığını korumayı başarması ve bu sayede Pentagon’da Hegseth gibi ne idüğü belirsiz bir “savaş bakanına” rağmen sadece askeri meselelere değil siyasi meselelere de daha realist ve nesnel bakmasıdır. Nitekim İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı da boğazın mayınlanması tehdidini daha 23 Mart’ta ileriye dönük bir alternatif olarak ve şu sözlerle duyurmuştu: “Düşmanın İran kıyılarına veya adalarına her tür saldırı girişiminin sonucu, normal askeri uygulamaya uygun olarak, İran körfezindeki ve kıyılarındaki bütün geçişlerin ve ulaştırma hatlarının yüzer mayınlar dahil muhtelif deniz mayınlarıyla mayınlanması olacaktır.” İran’ın tehdidinin havada kalmayacağına kuşku yoktur.
Oysa Hürmüz 28 Şubat’tan önce zaten açıktı; Epstein koalisyonunun saldırganlığı olmasaydı gene açık kalacaktı. Dahası, ilk ateşkesin ardından Aragçi, boğazı kısmi olarak tekrar açtıklarını açıklamıştı.[2] Tekrar ve kesin şekilde kapatma kararı ise 13 Nisan’da ABD ablukasının başlamasının ardından 18 Nisan’da alındı.
İran’ın Hürmüz kavgasında düşman cephesini ustalıkla daralttığını da buna eklemek gerek. Irak, Pakistan, diğer “müslüman” ülkeler, doğal ki Çin ve Rusya’dan başka Hindistan’a da boğazın açılması diplomasiyle savaşı bir arada yürütme ustalığı sayılmalıdır. Böylece, ABD’nin şişirdiği “uluslararası koalisyon” hikayesi, Hindistan’ın İran’a ait silahsız bir fırkateyni apar topar gönderip sırtlanların önüne atması ve 80 denizcinin ölümüne neden olmasına rağmen, İran’ın bu hamlesiyle Hindistan’ı kısmen tarafsızlaştırması üzerine hepten suya düştü.
Hürmüz boğazının hukuki statüsü, mesela Karadeniz boğazları gibi tanımlanmış değildir; ancak genel kabul gören deniz hukuku açısından ilkesel olarak deniz ve su yollarının uluslararası ticarete ve sivil seyrüsefere açık olması beklenir. Bununla birlikte gene hukuki açıdan Montrö konvansiyonunun bir emsal teşkil ettiği ve savaş halinde İran’a kendi karasuları içindeki bu su yolunu kapatma hakkını dolaylı olarak verdiği de ileri sürülebilir.
Meselenin bu hukuki yanı tamamen anlamsız değil, ancak çatışma devam ederken hukuka takılmak da saçmalık. Mevcut durum şundan ibaret: uluslararası bir saldırganlığa maruz kalan İran, elindeki bütün vasıtalarla, bu meyanda Hürmüz çevresindeki egemenliğini de kullanarak, saldırganlığa direniyor. Dahası bu egemenlik, İran’a direniş için muazzam bir silah sunuyor. Rusya Güvenlik Konseyi başkan yardımcısı Medvedev’in 8 Nisan’daki sözleri son derece yerindedir: “Şu kesin olarak söylenebilir: İran kendi nükleer silah denemesini yaptı. Silahın adı Hürmüz boğazı.”
Hukuk ancak çatışmayı bitirirken akla gelir. Bu durumda Hürmüz için üç alternatif söz konusu olabilir.
Birincisi, boğazın İran’ın egemenlik bölgesi olarak tanınması ve seyrüsefer güvenliğinin de (geçen gemilerden güvenlik, çevre veya başka gerekçelerle aidat toplanması dahil) tamamen İran’ın keyfiyetine bırakılmasıdır.[3] Bu tamamen imkansız değil; mevcut durumu zikretmekten dahi kaçınarak fiilen kabul edebilirler.
İkinci alternatif, boğaz güvenliğinin kıyısı bulunan iki ülkeye (İran ve Umman) bölünmesidir. Bu da mümkün, kaldı ki 27 Şubat’ta ABD yönetiminin Epstein koalisyonu saldırısının hemen arifesinde İran’ın siyasi gardını düşürmek için Umman üzerinden kabul ettiği yaklaşım da buydu.
Üçüncü alternatif, Körfez monarşileri artı İran’ın, İran Körfezi ve Hürmüz boğazı için bir bölgesel pakt kurmasıdır. İran’ın daha Irak savaşından 2010’lara kadar çağrısı buydu; bu çağrı arka planda ABD ve ortaklarının bölge üzerinde nüfuz ve kuvvetinin yerine bölge ülkelerinin iradesinin geçirilmesini öngörüyordu. Bütün Körfez monarşilerinin on yıllar boyunca karşı çıktığı bu çağrı, nisan ortasında Suudi Arabistan tarafından dile getirildi. Ne var ki bu, o zaman olduğu gibi bugün de, propagandif açıdan tutarlı ise bile siyasi açıdan imkansızdır; böyle bir bölgesel güvenlik ortaklığının yaşaması mümkün değildir; bu sadece çatışmayı ötelemek için geçici hukuki bir gevezelik olur ve hasbelkader gerçekleşirse de bundan başka anlam taşımaz.
Her halükarda üçüncü alternatif en uzak ihtimaldir, ancak tamamen imkansız da sayılamaz. 2 Nisan’da İran enformasyon konseyi başkanı İlyas Hazreti, şu sözlerle, İran’ın, Hürmüz boğazını kullanan ülkelerle boğazın kontrolüne yönelik anlaşma yapma fikrini değerlendirdiğini söylemişti: “İran, Hürmüz boğazını caydırıcı bir şekilde kontrolü altında tutmakta ve bu boğazı kullanan ülkelerle bir kontrol anlaşması ve paktı oluşturma fikrini incelemektedir.” Bu, eğer Körfez monarşileri arasında yarılmayı derinleştirme girişimi değilse, İran yönetiminde en azından bir kesimin boğazın egemenliğini başka devletlerle paylaşma düşüncesinde olduğuna işaret ediyordu.
Bununla birlikte, İran için ideal yaklaşım birincisidir; ama ikincisi de İran’ın egemenliğini sınırlamadığı için optimal kabul edilebilir. Bagai’nin yukarıda aktardığın 25 Mayıs tarihli açıklamasında Hürmüz’ün güvenliği için en büyük sorumluluğu İran ve Umman’ın taşıdıklarını da vurgulaması da, İran’da yönetimin hiç değilse bir kanadının bu optimal çözüm üzerinde durduğuna işaret ediyor.
Ve sadece onların da değil. Associated Press 8 Nisan’da İran ve Umman’ın birlikte Hürmüz’den geçişlerden aidat almayı kararlaştırdıklarını ileri sürerken bu ikisi arasında herhangi bir anlaşma olmadığına göre ajans belki de ABD’nin örtük bir teklifini gündeme getiriyordu. İran dışişleri 25 Mayıs’ta bu projenin arkasında durmaya devam ettiğini gösterdi; sözcü Bagai, İran ve Umman’ı “çizginin aynı tarafında” diye tanımladı ve Avrupalı şeylerin boğazın idaresine katılabilecekleri iddialarını yalanlamakla birlikte İran ve Umman’ın boğazın güvenliği için “en büyük sorumluluğu taşıdıklarını” vurguladı.
Antiemperyalist kanat bu formüle kategorik olarak karşı çıkmayabilir; ancak bugünkü aşamada bu “nükleer silahı” kullanmaya devam etme kararlılığını koruyor. Bu açıdan, Tasnim’in 17 Nisan’daki programatik pozisyonu daha sonra da mütemadiyen teyit edildi. Tasnim, serbest seyrüseferin ancak Lübnan’da ateşkes ve İran’a deniz ablukasının kaldırılması halinde ve gemilerin kendilerinin ve taşıdıkları yüklerin “saldırgan devletlerle hiçbir ilişkisi olmaması” şartıyla izin alması, keza geçiş güzergahının İran makamları tarafından belirlenmesi şartıyla mümkün olacağını açıklamıştı.
Dolayısıyla eğer ABD, Hürmüz üzerinde bir uzlaşmaya varmak istiyorsa, ancak ikincisi mümkün olabilir; ama Umman’ın 27 Şubat’ta düştüğü durumun ardından tekrar buna ikna edilmesi de herhalde başka bir sorun olacaktır.
[1] Bir sinizm örneği olarak eklemek gerek. İran’ın saldırganlık yüzünden uğradığı zarar 250 milyar dolardan fazla olduğu halde Reuters’in 19 Nisan’da yayınladığı Wood Mackenzie ve Kpler’in “dünya ekonomisinin uğradığı zarar” tahmini sadece 50 milyar dolardı. Demek ki İran dünyada değil, İranlılar insan değil, İran’daki de servet değil.
[2] Gerçi daha sonra uzlaşmacı kanadın Aragçi’nin ağzından boğazın açıldığını söyleyerek antiemperyalist kanadı oldubittiye getirmek istediği ortaya çıktı. 19 Nisan’da Devrim muhafızlarına yakın bir telegram kanalından şu mesaj geçti: “Biz boğazı, liderimiz imam Hamaney’in emriyle açarız, bir takım ahmakların tweetleriyle değil.” Bu açıklama ilk anda ABD’nin narsist ve hödük başkanına yorulmuştu; ama The Wall Street Journal, neredeyse açıkça, gerçekte Aragçi’nin ima edildiğini ileri sürdü. Bunun doğru olma ihtimali vardır.
[3] İran parlamentosu milli güvenlik ve dış siyaset komisyonu üyesi Alaaddin Borucerdi, 22 Mart’ta, Hürmüz’ün kontrolü için yeni bir yaklaşım geliştirdiklerini, bunun ilk adımının her geçen gemiden 2 milyon dolar almak olduğunu söylemişti. Borucerdi daha sonraki açıklamalarında da ücretli geçiş fikrinin arkasında durdu. 25 Mayıs’ta İran dışişleri sözcüsü Bagai ise, seyrüsefer yapan gemilerden transit geçiş ücreti değil “güvenlik, çevre ve deniz seyrüsefer idaresi için ödemesi” alacaklarını söyledi. Belli ki İran, meselenin hukuk boyutunu düşünmeye başlamıştı ama hukuki formülasyonun biçimi de antiemperyalist ve uzlaşmacı taraflar arasındaki mücadele alanı.
