Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Finoluktan provokatörlüğe terfi
Geçerken değinmek gerek, zira bu, Britanya’nın tıpkı Ukrayna çatışmasında olduğu gibi yangına uzaktan benzin püskürtüp ellerini ovuşturarak izlemesi gibi Epstein koalisyonunun İran’a saldırısında da parmağını kıpırdatmadan (askeri olarak parmağını kıpırdatmaya mecali yok zaten) fişekleme rolü oynadığını gösteriyor.
2 Nisan’da Bloomberg, Britanya hükümetinin Avrupa, Ortadoğu ve Asya’dan 40 devletin ayrıca Avustralya ve Kanada’nın katılımıyla Hürmüz boğazının açılması için ABD’nin olmadığı online bir toplantı örgütlediğini ve bu “koalisyonun”, ABD’nin İran’a saldırılarını Hürmüz’le ilgili ardına bakmadan durdurabileceği endişesiyle, bu meseleyi kendileri çözmeyi de görüştüklerini yazdı. (Sadece iki gün sonra The New York Times bu toplantıda donanma eskortu, mayın temizliği, hava eskortu ve İran’a ekonomik ve diplomatik baskı seçeneklerinin çıktığını, ilk üçü çok pahalı olduğu için sonuncusunda karar kıldıklarını, yani hiçbir şeye karar veremediklerini hikaye etti gerçi; ama önemli olan sonucun bu olması değil, ABD iradesi dışında, onun arkasından dolanarak toplantı örgütlenmesiydi.) Ertesi gün bu defa Politico, Trump’ın NATO üyelerine İran’da bize katılmıyorsunuz diye azarı ve tehdidi sonrası şu üyelerin ABD’ye karşı “birleştiklerini” ileri sürdü: Britanya, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Estonya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda. Gerçekte bunlar için “üyeler” demek fazla; bunlar sadece Britanya’dır. Trump’ın Britanya öfkesi de, büyük ölçüde, mesela Baltık devletleri gibi manik-obsesif cüceleri ABD manyetik alanından kendi alanına sokup gütmeye başlamış olması yüzündendir.
Her ne kadar ayrı bir yazının konusuysa da, bu başlığı fazla uzatmadan not etmekte yarar var: ABD ve Britanya arasındaki Trump’ın öfke patlamalarına yol açan bu ince gerilim, Britanya’nın ABD’yi veya ABD’ye karşı onun geleneksel müttefiklerini dolaylı yoldan kışkırtıp avantaj sağlama çabası, bana hep 1950’lerdeki Britanya-ABD gerilimini hatırlatır. O gerilimin nedenleri ve sonuçları tamamen farklıdır; ama 2000’lerde “ABD’nin finosu” diye anılan Britanya’nın en güçsüz olduğu bu dönemde bile gerçekte finodan çok fazlası olduğu bellidir.
Karşılıklı şartlar
Gene de hakkını teslim etmeli: ABD, askeri stratejisini değiştirmeye çalıştığı ilk haftalarda henüz “müttefiklerinin” kaygılarını umursamıyor değildi — belki de ABD başkanı “öldürdük bitirdik ordu donanma bırakmadık” diye höykürürken İran’ın ABD şartlarında bir anlaşmaya razı olacağına gerçekten inanıyordu. 25 Mart’ta The New York Times’ın açıkladığı ABD’nin (ilk) 15 maddesi, bana bunu düşündürüyor. Bir açıdan burnu Kaf dağında bir küstahlık, diğer bir açıdan ise endişeli bir görüşme arayışı anlamına gelen 15 madde şöyleydi (hem daha sonraki talepler de bunların etrafında döndüğü, hem de nihai mutabakat olursa eğer tarafların ne kadar taviz verdiklerini tartabilmek için hem ABD’nin hem İran’ın bu ilk şartlarını eksiksiz aktaracağım):
- Hürmüz boğazındaki blokajın açılması ve “serbest seyrüsefer”;
- İran’ın füze programının sayı ve mesafe olarak sınırlanması;
- füzelerin sadece savunma amaçlı konuşlandırılması;
- mevcut nükleer potansiyelinden vazgeçilmesi;
- nükleer silah yapma niyetinden vazgeçilmesi;
- İran topraklarında nükleer malzeme zenginleştirilmesinin yasaklanması;
- bütün zenginleştirilen malzemenin UAEK’na verilmesi;
- nükleer tesislerin tasfiyesi;
- UAEK’na nükleer faaliyetin kontrolü imkânı verilmesi;
- bölgedeki İran yanlısı güçlerin desteklenmesinden vazgeçilmesi;
- Ortadoğu’daki savaşçıların finansman ve silahlandırılmasına son verilmesi;
- İran’a karşı bütün yaptırımların kaldırılması;
- Buşehr’deki sivil nükleer programın geliştirilmesi için ABD’nin yardımda bulunması;
- yaptırımların geri getirilmeyeceğinin garanti edilmesi;
- barış planının görüşülmesi için bir aylık mütareke.
Bu adı konulmamış kapitülasyon teklifinin kabul edilmesi mümkün değildi. Nitekim İran Press TV aracılığıyla derhal kendi teklifleriyle cevap verdi:
- Düşmanın saldırganlık ve terör eylemlerinin son bulması;
- savaşın tekrar etmeyeceği objektif şartların yaratılması;
- kesin ve garantili savaş tazminatı;
- bölgede bu çatışmaya katılan bütün direniş gruplarına karşı bütün cephelerde savaşın durması;
- İran’ın Hürmüz boğazında yegane ve meşru hak sahibi olarak egemenliğinin tanınması.
Bunların medya yoluyla psikolojik savaş değil İran yönetiminin üzerinde çalıştığı ve gönüllü yahut metazori görüş birliğine vardığı maddeler olduğu, 1 Nisan’da İran’ın Moskova büyükelçisi Kazım Calali’nin neredeyse kelimesi kelimesine aynı şartların altını çizmesiyle tekrar açığa çıktı.
Demek ki bu karşılıklı tekliflerin kabul edilmesi mümkün değildi. 28 Şubat’tan beri Epstein koalisyonunun saldırganlığının en canhıraş borazanı olan The Wall Street Journal aynı gün İran’ın da ABD’ye ateşkes görüşmeleri için “çok yüksek” talepler sürdüğünü yazdı ve bu kapsamda, İran’ın taleplerinin, Press TV’nin yukarıda saydığım beş maddesinden çok daha ağır olduğu ortaya çıktı. Bunlar arasında bölgedeki bütün ABD üslerinin kapatılması da vardı; ayrıca direniş grupları arasında Hizbullah somutlanmıştı. Gazeteye göre (lafın gelişi gazete diyorum) ABD yönetiminden üst düzey bir yetkilinin andığı İran’ın diğer taleplerini eklediğimizde şöyle olur:
- Hürmüz’de geçen gemilerden İran’ın aidat almasına imkân verecek yeni bir düzenleme;
- İran’a yönelik bütün yaptırımların kalkması;
- İran’ın nükleer programının meşruiyetinin kabul edilmesi ve sınırlama girişimlerinden vazgeçilmesi.
Journal’a konuşan “yetkiliye” göre bunlar “gerçekçi olmayan, aptalca” taleplerdi.
İran’ın görüşme heyetinden meclis başkanı Galibaf’ın 8 Nisan’daki formülasyonu daha dar ve bu açıdan uzlaşmacılara daha yakındı; burada Hizbullah, yaptırımlar ve tazminattan söz edilmiyordu ama uranyum zenginleştirme hakkı net olarak zikrediliyordu.[1]
Eğer İran’ın (Medvedev’in deyişiyle) elindeki nükleer silah (Hürmüz boğazı) denemesini başarıyla yaptığını kabul edersek, gerçekte siyasi açıdan üstün pozisyonda olan İran’dı ve elini en yukarıdan açması gayet mantıklıydı; ABD’nin olanca küstahlığına rağmen ilki 26 Mart’ta ve 10 günlük olmak üzere arka arkaya ateşkes uzatmalarının bu taleplerin arkasından gelmesi ve İran’ın misillemelerini sürekli olarak önemsiz göstermeye çalışması boşuna değildir. Centcom’un İran’a ve İran gemilerine saldırılarının ardından her defasında “ateşkesin yürürlükte” olduğunu açıklaması da bu kapsamda değerlendirilmeli.
Dahası, İran’ın psikolojik savaşta ABD’nin çok gerisinde kalmadığını ileri sürmek bile mümkündür. 8 Nisan’da Aragçi, İran’ın bütün şartlarının ABD tarafından kabul edildiğini açıkladı; bunlar şöyleydi: temel saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz’de İran kontrolünün devamı, uranyum zenginleştirme, bütün temel ve tali yaptırımların iptali, BM GK ve UAEK’nun bütün kararlarının uygulamasının durdurulması, İran’a tazminat, Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çıkması ve Lübnan’daki islami direniş de dahil bütün cephelerde savaşın durdurulması. Bu kadarı mümkün değildi, ama ABD askeri belirsizlik içinde kuru bir yalanlamayla geçiştirip 11 Nisan’da İslamabad görüşmelerine tıpış tıpış katılmak zorunda kaldı.
İran heyeti görüşmelerde geri adım atmadı. Her ne kadar spekülatif ise de, bana öyle geliyor ki, hükümet kanadı bu konuda uzlaşmaya teşne olmasına rağmen Mücteba Hamaney’in uranyumun akıbetiyle ilgili doğrudan müdahalesi heyetin dik durmasına yardımcı oldu.
ABD ise bu arada alabildiğine esnemiş görünüyordu; ancak şimdi bir Hollywood fotoğrafına ihtiyacı vardı ve daha önce uranyumun kontrolünün UAEK’na bırakılmasını isterken şimdi kendisine teslim edilmesini şart koşuyordu; buna karşılık (Reuters’in aynı günkü haberine bakılırsa) İran’ın Katar ve başka yabancı bankalardaki varlıkları üzerinde blokajın kaldırılmasını kabul etmişti.
Hürmüz, hukuk ve başka şeyler
Böylece Hürmüz’ün açılması meselesi ABD’nin iki temel önceliğinden biri haline geldi.
ABD başkanı İran’ın boğazı mayınladığını iddia ediyor; Centcom ise geçen gün böyle bir bilgileri olmadığını açıkladı. Şaşırtıcı gelebilir, ancak ben, ABD ordu açıklamalarının gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni, ABD ordusunun hiç kuşkusuz emperyalist saldırganlığın doğrudan vasıtası olsa bile kurumsal bağımsızlığını korumayı başarması ve bu sayede Pentagon’da Hegseth gibi ne idüğü belirsiz bir “savaş bakanına” rağmen sadece askeri meselelere değil siyasi meselelere de daha realist ve nesnel bakmasıdır. Nitekim İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı da boğazın mayınlanması tehdidini daha 23 Mart’ta ileriye dönük bir alternatif olarak ve şu sözlerle duyurmuştu: “Düşmanın İran kıyılarına veya adalarına her tür saldırı girişiminin sonucu, normal askeri uygulamaya uygun olarak, İran körfezindeki ve kıyılarındaki bütün geçişlerin ve ulaştırma hatlarının yüzer mayınlar dahil muhtelif deniz mayınlarıyla mayınlanması olacaktır.” İran’ın tehdidinin havada kalmayacağına kuşku yoktur.
Oysa Hürmüz 28 Şubat’tan önce zaten açıktı; Epstein koalisyonunun saldırganlığı olmasaydı gene açık kalacaktı. Dahası, ilk ateşkesin ardından Aragçi, boğazı kısmi olarak tekrar açtıklarını açıklamıştı.[2] Tekrar ve kesin şekilde kapatma kararı ise 13 Nisan’da ABD ablukasının başlamasının ardından 18 Nisan’da alındı.
İran’ın Hürmüz kavgasında düşman cephesini ustalıkla daralttığını da buna eklemek gerek. Irak, Pakistan, diğer “müslüman” ülkeler, doğal ki Çin ve Rusya’dan başka Hindistan’a da boğazın açılması diplomasiyle savaşı bir arada yürütme ustalığı sayılmalıdır. Böylece, ABD’nin şişirdiği “uluslararası koalisyon” hikayesi, Hindistan’ın İran’a ait silahsız bir fırkateyni apar topar gönderip sırtlanların önüne atması ve 80 denizcinin ölümüne neden olmasına rağmen, İran’ın bu hamlesiyle Hindistan’ı kısmen tarafsızlaştırması üzerine hepten suya düştü.
Hürmüz boğazının hukuki statüsü, mesela Karadeniz boğazları gibi tanımlanmış değildir; ancak genel kabul gören deniz hukuku açısından ilkesel olarak deniz ve su yollarının uluslararası ticarete ve sivil seyrüsefere açık olması beklenir. Bununla birlikte gene hukuki açıdan Montrö konvansiyonunun bir emsal teşkil ettiği ve savaş halinde İran’a kendi karasuları içindeki bu su yolunu kapatma hakkını dolaylı olarak verdiği de ileri sürülebilir.
Meselenin bu hukuki yanı tamamen anlamsız değil, ancak çatışma devam ederken hukuka takılmak da saçmalık. Mevcut durum şundan ibaret: uluslararası bir saldırganlığa maruz kalan İran, elindeki bütün vasıtalarla, bu meyanda Hürmüz çevresindeki egemenliğini de kullanarak, saldırganlığa direniyor. Dahası bu egemenlik, İran’a direniş için muazzam bir silah sunuyor. Rusya Güvenlik Konseyi başkan yardımcısı Medvedev’in 8 Nisan’daki sözleri son derece yerindedir: “Şu kesin olarak söylenebilir: İran kendi nükleer silah denemesini yaptı. Silahın adı Hürmüz boğazı.”
Hukuk ancak çatışmayı bitirirken akla gelir. Bu durumda Hürmüz için üç alternatif söz konusu olabilir.
Birincisi, boğazın İran’ın egemenlik bölgesi olarak tanınması ve seyrüsefer güvenliğinin de (geçen gemilerden güvenlik, çevre veya başka gerekçelerle aidat toplanması dahil) tamamen İran’ın keyfiyetine bırakılmasıdır.[3] Bu tamamen imkansız değil; mevcut durumu zikretmekten dahi kaçınarak fiilen kabul edebilirler.
İkinci alternatif, boğaz güvenliğinin kıyısı bulunan iki ülkeye (İran ve Umman) bölünmesidir. Bu da mümkün, kaldı ki 27 Şubat’ta ABD yönetiminin Epstein koalisyonu saldırısının hemen arifesinde İran’ın siyasi gardını düşürmek için Umman üzerinden kabul ettiği yaklaşım da buydu.
Üçüncü alternatif, Körfez monarşileri artı İran’ın, İran Körfezi ve Hürmüz boğazı için bir bölgesel pakt kurmasıdır. İran’ın daha Irak savaşından 2010’lara kadar çağrısı buydu; bu çağrı arka planda ABD ve ortaklarının bölge üzerinde nüfuz ve kuvvetinin yerine bölge ülkelerinin iradesinin geçirilmesini öngörüyordu. Bütün Körfez monarşilerinin on yıllar boyunca karşı çıktığı bu çağrı, nisan ortasında Suudi Arabistan tarafından dile getirildi. Ne var ki bu, o zaman olduğu gibi bugün de, propagandif açıdan tutarlı ise bile siyasi açıdan imkansızdır; böyle bir bölgesel güvenlik ortaklığının yaşaması mümkün değildir; bu sadece çatışmayı ötelemek için geçici hukuki bir gevezelik olur ve hasbelkader gerçekleşirse de bundan başka anlam taşımaz.
Her halükarda üçüncü alternatif en uzak ihtimaldir, ancak tamamen imkansız da sayılamaz. 2 Nisan’da İran enformasyon konseyi başkanı İlyas Hazreti, şu sözlerle, İran’ın, Hürmüz boğazını kullanan ülkelerle boğazın kontrolüne yönelik anlaşma yapma fikrini değerlendirdiğini söylemişti: “İran, Hürmüz boğazını caydırıcı bir şekilde kontrolü altında tutmakta ve bu boğazı kullanan ülkelerle bir kontrol anlaşması ve paktı oluşturma fikrini incelemektedir.” Bu, eğer Körfez monarşileri arasında yarılmayı derinleştirme girişimi değilse, İran yönetiminde en azından bir kesimin boğazın egemenliğini başka devletlerle paylaşma düşüncesinde olduğuna işaret ediyordu.
Bununla birlikte, İran için ideal yaklaşım birincisidir; ama ikincisi de İran’ın egemenliğini sınırlamadığı için optimal kabul edilebilir. Bagai’nin yukarıda aktardığın 25 Mayıs tarihli açıklamasında Hürmüz’ün güvenliği için en büyük sorumluluğu İran ve Umman’ın taşıdıklarını da vurgulaması da, İran’da yönetimin hiç değilse bir kanadının bu optimal çözüm üzerinde durduğuna işaret ediyor.
Ve sadece onların da değil. Associated Press 8 Nisan’da İran ve Umman’ın birlikte Hürmüz’den geçişlerden aidat almayı kararlaştırdıklarını ileri sürerken bu ikisi arasında herhangi bir anlaşma olmadığına göre ajans belki de ABD’nin örtük bir teklifini gündeme getiriyordu. İran dışişleri 25 Mayıs’ta bu projenin arkasında durmaya devam ettiğini gösterdi; sözcü Bagai, İran ve Umman’ı “çizginin aynı tarafında” diye tanımladı ve Avrupalı şeylerin boğazın idaresine katılabilecekleri iddialarını yalanlamakla birlikte İran ve Umman’ın boğazın güvenliği için “en büyük sorumluluğu taşıdıklarını” vurguladı.
Antiemperyalist kanat bu formüle kategorik olarak karşı çıkmayabilir; ancak bugünkü aşamada bu “nükleer silahı” kullanmaya devam etme kararlılığını koruyor. Bu açıdan, Tasnim’in 17 Nisan’daki programatik pozisyonu daha sonra da mütemadiyen teyit edildi. Tasnim, serbest seyrüseferin ancak Lübnan’da ateşkes ve İran’a deniz ablukasının kaldırılması halinde ve gemilerin kendilerinin ve taşıdıkları yüklerin “saldırgan devletlerle hiçbir ilişkisi olmaması” şartıyla izin alması, keza geçiş güzergahının İran makamları tarafından belirlenmesi şartıyla mümkün olacağını açıklamıştı.
Dolayısıyla eğer ABD, Hürmüz üzerinde bir uzlaşmaya varmak istiyorsa, ancak ikincisi mümkün olabilir; ama Umman’ın 27 Şubat’ta düştüğü durumun ardından tekrar buna ikna edilmesi de herhalde başka bir sorun olacaktır.
[1] Bir sinizm örneği olarak eklemek gerek. İran’ın saldırganlık yüzünden uğradığı zarar 250 milyar dolardan fazla olduğu halde Reuters’in 19 Nisan’da yayınladığı Wood Mackenzie ve Kpler’in “dünya ekonomisinin uğradığı zarar” tahmini sadece 50 milyar dolardı. Demek ki İran dünyada değil, İranlılar insan değil, İran’daki de servet değil.
[2] Gerçi daha sonra uzlaşmacı kanadın Aragçi’nin ağzından boğazın açıldığını söyleyerek antiemperyalist kanadı oldubittiye getirmek istediği ortaya çıktı. 19 Nisan’da Devrim muhafızlarına yakın bir telegram kanalından şu mesaj geçti: “Biz boğazı, liderimiz imam Hamaney’in emriyle açarız, bir takım ahmakların tweetleriyle değil.” Bu açıklama ilk anda ABD’nin narsist ve hödük başkanına yorulmuştu; ama The Wall Street Journal, neredeyse açıkça, gerçekte Aragçi’nin ima edildiğini ileri sürdü. Bunun doğru olma ihtimali vardır.
[3] İran parlamentosu milli güvenlik ve dış siyaset komisyonu üyesi Alaaddin Borucerdi, 22 Mart’ta, Hürmüz’ün kontrolü için yeni bir yaklaşım geliştirdiklerini, bunun ilk adımının her geçen gemiden 2 milyon dolar almak olduğunu söylemişti. Borucerdi daha sonraki açıklamalarında da ücretli geçiş fikrinin arkasında durdu. 25 Mayıs’ta İran dışişleri sözcüsü Bagai ise, seyrüsefer yapan gemilerden transit geçiş ücreti değil “güvenlik, çevre ve deniz seyrüsefer idaresi için ödemesi” alacaklarını söyledi. Belli ki İran, meselenin hukuk boyutunu düşünmeye başlamıştı ama hukuki formülasyonun biçimi de antiemperyalist ve uzlaşmacı taraflar arasındaki mücadele alanı.
Görüş
Türkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği

İsrail basınında son bir buçuk aydır Türkiye ile yayınlanmış birkaç editoryal ve köşe yazısını olabildiğince yorumsuz inceleyelim ve ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin olası geleceğine dair tahminlere geçelim. Bild kıvamındaki bulvar gazetelerine ve onların türevi çok takipçili Telegram kanallarına bakmaya gerek yok; ama gene de, ilk iş olarak, aşağıda özetleyeceğim yorumların bu basında ve kanallarda hararetle kabartıldığını ve çatışma riski üzerinde giderek daha sıklıkla durulduğunu söylemeli.
Yazıyı hazırlarken Arap-Türk-Pakistan ittifakı tartışmaları vardı, ama imzalar henüz atılmamıştı. Dolayısıyla, bu meseleye ayrı bir yazıyla bakmak gerekecek. Bunun meşum Bağdat paktıyla tuhaf bir benzerlik gösterdiğine değinmekle geçelim.
- Haaretz, 29-30 Haziran
Haaretz’in baş editörü Esther Solomon’un yazısı, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin 1915 Ermeni soykırımını tanıma kararıyla ilgili. Bu tartışmalı meseleye dair tarihi anlatılar önemli değil; Solomon da bunlar üzerinde değil, İsrail hükümetinin kararının arka planı ve olası sonuçları üzerinde duruyor. Solomon, bu kararın Ermenistan’la ilişkileri iyileştirmeye yol açmayacağını, zaten amacının da bu olmadığını vurguluyor: “… soykırım tartışması aslında İsrail ile Türkiye arasında süren bir vekalet savaşıdır ve bu savaşta belirleyici oy Beyaz Saray’daki Trump’a aittir. … İşin özü tamamen F-35’lerle ilgilidir.” Solomon’a göre: “İsrail, Türkiye’nin bu gelişmiş hayalet uçakları edinmesinin bölgesel hava üstünlüğünü tehdit edeceğinden korkuyor.”
Ama bunun, İsrail’in Kafkaslardaki müttefiki saymak gereken Azerbaycan’la da bir ilişkisi var: “Azerbaycan’ın İsrail kabinesinin kararından ‘ciddi endişe’ duyması ve kararı yeniden gözden geçirmeye çağırması şaşırtıcı değildir.”
Aynı meseleye ertesi gün Zvi Bar’el de el atmış. Bar’el burada, “iki ülkenin de birbirlerine zarar verme kapasitelerini çoktan tükettiklerini” belirtiyor; ancak “hükümet düzeyinde olmasa bile özel şirketler arasında ticari bağlar”, “7 Ekim saldırısından önce olduğundan daha düşük seviyede olsa da istihbarat işbirliği” ve “Suriye konusunda hem doğrudan hem dolaylı güvenlik koordinasyonunun” devam ettiğini vurguluyor. Ve buna, İsrail’in petrol ihtiyacının yüzde 40-50’sinin Azerbaycan’dan ve Türkiye üzerinden geldiğini hatırlatarak bunun belki de “en endişe verici” nokta olduğunu belirtiyor.
Böylece, zurnanın zırt dediği ilk üç yer, F-35’ler ve Kaan motorları (veya en genelde askeri bağımlılık), Suriye meselesi ve Azerbaycan meselesidir.
- Haaretz, 7 Temmuz
Zvi Bar’el’in 7 Temmuz’da Haaretz’te yayınlanan yazısı Türkiye’de de epey gürültü kopardı ve genellikle Türkiye’nin NATO zirvesindeki “başarısının” kanıtı olarak sunuldu.[1] Oysa yazının muhtevası tamamen farklı ve bu açıdan çok daha önemli. Bar’el, Ali Mammadov’un bir süre önce West Point Modern Savaş Enstitüsü internet sitesinde yayınlanan ve şu ifadeleri kullandığı yazısına atıfta bulunuyor: “Tehdit algısı arttığında müttefikler Türkiye’nin stratejik değerini yeniden keşfeder; tehdit algısı azaldığında ise Türkiye’nin kimliği, güvenilirliği ve siyasi yönelimi hakkındaki endişeler yeniden güç kazanır.” Bar’el, Türkiye’nin bütün bölge ülkeleriyle yakın ilişkilerine dikkat çekiyor; “Suriye’yi hem siyasi hem de askeri açıdan bir uydu devlet haline getirdiğini” vurguluyor ve “kendisini… bölgesel çatışmaların çözümünde hayati öneme sahip bir ülke olarak da sunduğunu” ve hem Suriye, hem Gazze meselelerinde “şimdiden başkan Trump’tan bolca övgü aldığını” söylüyor.
“Avrupa ülkeleri Rusya tehdidine karşı bir askeri ittifak kurarken, (Türkiye de — bn.) yalnızca ABD’ye bağımlı kalmak yerine, bu ülkelerin hizmetinde olacak yeni bir güvenlik kolu olarak kendini konumlandırıyor. … Türkiye, askeri tehditlerle kendi başına başa çıkabilecek bir Arap-Türk-Pakistan siyasi-askeri ekseninin kurulması anlamına gelen ‘güvenlik sahipliği’ doktrininin somutlaştırılmasıyla Trump’ın İran siyasetinden hayal kırıklığına uğramış Körfez ülkelerine de bağımlılıktan ‘kurtuluş’ öneriyor. Oysa Erdoğan, NATO üyesi olmayan ülkelere sunabildiği şeyleri kendisi benimsememeye özen gösteriyor. Erdoğan, Türkiye’nin ittifakla sürdürdüğü ortaklığı, ülkenin kendine siyasi özerklik kazandırabilen bir stratejik kimliği tanımlayan denklemin hayati bir bileşeni olarak görmeye devam ediyor.”
Bar’el, bununla birlikte, “Türkiye’nin bu ‘bağımsızlık’ çerçevesi içinde bile ABD savunma sanayisine büyük ölçüde bağımlılılığının” sürdüğünü ekliyor; F-35 ve Kaan için gerekli motor tedariki meselesini örnek veriyor. Ama ona göre NATO ülkeleri, Türkiye’nin “askeri değerini” takdir ediyor olsalar da, “NATO’yu ittifak stratejisinin bir parçası olarak öngörülmeyen alanlara sürükleyebilecek yüksek riskli bir ülke” olarak da değerlendiriyorlar. Bir Avrupalı diplomata göre:
“Türkiye, bölgedeki ülkelerle gerçekten iyi bağlantılara sahip, ancak ülkenin çözmeyi başardığı ulusal ya da uluslararası bir çatışmaya işaret etmek zor…”
Yazıda belki en önemli noktalardan biri de şu ifadeler:
“Erdoğan’ın konuklarına (NATO zirvesi — bn.) pazarlamaya çalışacağı düğün Ortadoğu’dur — İran’a karşı savaşta müttefik ülkelerin işbirliği eksikliğinden bıkmış olan başkan Trump’ı da kendi safına çekebileceği bir arena.” Bu ifadelere daha büyük önem katan iddia ise, Bar’el’in görüştüğünü söylediği “Türkiye’de hükümet yanlısı bir gazetede yazan bir yorumcudan” aktardığı şu sözler: “NATO Ortadoğu’ya gelmek istemiyorsa, Erdoğan onlara Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini açıkça gösterecektir.” Bu kişiye göre, Ortadoğu’da NATO’nun temsilcisi Türkiye’dir; dolayısıyla, “çatışmaları alevlendiren ve çözümlerinin önündeki en büyük engel haline gelen” İsrail’e karşı ittifakın tutumunu da Türkiye belirleyecek.
Bar’el son olarak, Türkiye’nin dışişlerinden bir yetkiliyle görüştüğünü ileri sürüyor; bu kişiye göre: “Artık Beyaz Saray’da ya da bölge ülkelerinde nüfuz için İsrail ile rekabet etmediğimiz sonucuna vardık. İsrail’in bir tehdit olarak algılanması çoktan içselleştirildi ve Türkiye için asıl soru, bu gerçeği somut siyasi kazanımlara nasıl dönüştüreceğimizdir.”
Zurnanın zırt dediği yerlerin başlıcaları, böylece, İran meselesi ve NATO’nun Ortadoğu’ya genişlemesidir.
- Yedioth Ahronoth, 9 Temmuz
Yedioth Ahronoth İsrail’in en saldırgan gazetelerinden biri. Fas merkezli Middle East Forum’dan Amine Ayoub’un, Mısır ve Türkiye’nin ortak “Golden Eagle” tatbikatıyla ilgili yazısı dikkat çekici. Yazar sık sık, Mısır ve Türkiye’nin “otokratik hayatta kalış ihtiyacına” gönderme yapıyor — öyle ya, İsrail demokrasinin kutsal kâsesi. Bu kendini bilmez zırvalar önemsiz. Ancak yazı, İsrail yönetiminde bölgesel bir endişeye işaret ettiği için önemli. Yazar, bu tatbikatın Türkiye ve Mısır arasında Kahire’de imzalanan savunma çerçeve anlaşmasının ardından geldiğini ve bunun bir rutin olmadığını ileri sürüyor. Mısır hava kuvvetlerinin, Golden Eagle ardından Azerbaycan ve NATO unsurlarıyla birlikte Anadolu Kartalı 2026 tatbikatına katıldıklarını da hatırlatıyor. Dolayısıyla, Ayoub’a göre bu “geçici bir diplomatik flört değil”:
“Bu, bölgenin en büyük iki ordusunun son derece koordineli, çok alanlı bir entegrasyonudur.”
Peki İsrail’in geleceği açısından askeri ve siyasi önemi nedir bütün bunların?
“Bu iç siyasi kayma, doğrudan Doğu Akdeniz’deki jeopolitik yeniden yapılanmalarla kesişiyor; bu alan, devasa doğal gaz keşifleri ve tartışmalı deniz sınırlarıyla karakterize edilen son derece rekabetçi bir arena. Kahire ve Ankara arasındaki derinleşen askeri bağ, hassas güç dengesini tamamen altüst ediyor. … İsrail umursamaz davranmaya devam ederse, yakında güney sınırında Ankara’daki öngörülemez bir islamcı ve Kahire’deki ekonomik açıdan çaresiz bir adam tarafından yönetilen, ağır silahlanmış ve son derece senkronize bir eksenle karşı karşıya kalacaktır.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, öyle görünüyor ki, doğu Akdeniz meseleleridir.
- The Jerusalem Post, 27 Temmuz
Dean Shumuel Elmas’ın yazısı, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri işbirliği meselesine odaklanmış. Açıkça şöyle diyor: “Yunanistan’ın (İsrail’den 3,5 milyar avroluk — bn.) en son tedarik girişimi Türkiye’ye karşı bölgesel bir ittifakın geliştiğini yansıtıyor.” Elmas anlaşmayı, “Yunanistan’ın caydırıcılık ihtiyacı” olarak tanımlamış; Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarmasının Türkiye tarafından casus belli olarak görüleceğini hatırlattıktan sonra “mavi vatan” kanunuyla Türkiye’nin kendi karasularını Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölgelerini kapsayacak şekilde genişletme girişimlerinin “kronik gerilim” olduğunu yazıyor. Dediğine göre, kanunun çoktan geçmiş olması bekleniyordu ama Ankara bunu, Amerikan ara seçimlerinden sonraya bıraktı.
Çok kapsamlı bir anlaşma bu: Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” adını verdiği hava savunma sistemine İsrail’den alınacak şu sistemler kademeli olarak entegre edilecek: üst katmanda Davud’un Sapanı, orta katmanda Barak MX (ikisi de İsrail’in), alt katmanda Rafael’in Spyder sistemi. Dahası, genel olarak askeri anlaşmalarda, özel olarak da İsrail’in askeri anlaşmalarında hiç rastlanmadığı şekilde, elektronik kaynak kodları da verilecek.
The Jerusalem Post’a göre Türkiye’nin Yunanistan siyaseti İsrail’e de zarar veriyor; mesela, Yunanistan geçen yıl İsrail elektrik şebekesini Avrupa’ya bağlayacak kabloyu döşemek için Kasos ve Karpathos adalarının etrafını kapalı deniz alanı ilan etmiş, ancak Türkiye’nin kabloyu kesebileceği açıklaması ve askeri çatışma ihtimali yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Öyleyse zurnanın zırt dediği bir yer de Yunanistan ve İsrail ilişkileridir, ancak bu ikisine bir de G. Kıbrıs eklenmelidir. Hatırlayalım: geçen yıl 22 Aralık’ta bu üç ülkenin liderleri Kudüs’te toplandılar. Zirvenin amacı “Türkiye’yi caydırmaya yönelik yaklaşımlar” olarak açıklandı. Bu kapsamda İsrail ve Yunanistan’dan 1000’er, G. Kıbrıs’tan ise 500 kişinin katılımıyla “ortak acil müdahale gücü” oluşturulması ve bu üç ülke arasında “askeri koordinasyonun artırılması” da görüşüldü. Yukarıda söz ettiğim denizaltı elektrik kablo şebekesi de bu kapsamda planlanmıştı.
Demek ki, zurnanın zırt dediği bir başka yer, bu üç ülke arasında doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef alan bir ittifak girişimidir.
- The Jerusalem Post, 5 Ağustos; Yedioth Ahronoth, 7 Ağustos
The Jerusalem Post’ta Jonah Davidov, Katar’ın Hamas faaliyetlerine getirdiği engellerin arkasından örgütün önemli birimlerini Türkiye’ye kaydırdığını ve böylece Türkiye’nin bir “operasyonel üs” haline geldiğini iddia ediyor
İsrail ordusu kriz yönetimi ve müzakere birlikleri eski komutanı Doron Hadar’ın Yedioth Ahronoth’taki yazısı, Gazze savaşının geleceğiyle ilgili. Hadar’a göre, ABD başkanının “Barış Konseyi” özel temsilcisi Nikolay Mladenov, 20 maddelik bir Hamas anlaşması için aylardır Katar, Türkiye ve Mısır’ın yardımıyla çalışıyordu; anlaşmanın çerçevesi sonunda netleşti: buna göre Hamas, Gazze’deki sivil kontrolü diğer Filistinli “aktörlere” devrediyor, ağır silahlarını teslim etmeyi ve hafif silahlarını da kontrolü sağlayacak bu “aktörlere” devretmeyi taahhüt ediyor. Ama Hadar, bunun Hamas açısından bir şeyi değiştirmeyeceğini, Hamas’ın mensuplarına ödeme yapmak için Katar’dan fon almaya devam edeceğini, yeniden inşa fonlarının Gazze’ye aktarılmasına ses çıkarmayacağını ama bunların önemli kısmının kendi hesaplarına aktarılacağını, bu sırada yeraltı tesislerindeki silah stoklarını tutacağını ve bu sürece yeniden güç toplamak için taktik geri çekilme olarak kullanacağını ileri sürüyor. Hadar’a göre:
“İsrail hükümeti, Hamas’ın en zayıf olduğu noktada yönetici bir alternatif yaratamadı ve şimdi gerçek bir ikilemle karşı karşıya.”
Dolayısıyla, açıkça söylemese bile, muhalefet şerhlerini düşerek anlaşmayı kabul etmek gerektiğini ve bu sırada “gerçek bir yönetim alternatifi” yaratılmasını savunuyor.
Gazze Barış Konseyi denen şey ve bu anlaşma gerçekte Singapur formülüdür. Üç yıl önce, Hamas’ın 9 Ekim saldırısının hemen ardından bu formülü şöyle formüle etmiştim (bak. https://harici.com.tr/filistinin-gelecegi-4/):
“Filistin’de, esas itibariyle de çatışmanın merkez üssü durumundaki Gazze şeridinde bir işbirlikçi sınıf yaratılması; bu sınıfın önüne İsrail sermayesiyle ortaklaşa zenginleşme imkânı serilmesi. Dönemin savunma bakanı faşist Liberman tarafından daha 2018’de Gazze için Singapur formülünün ileri sürülmesi boşuna değildir. Bu faşist o zaman şöyle demişti: “Biz kendi açımızdan gecekondu mülteci kamplarını Ortadoğu’nun Singapur’una dönüştürme işinde sizin için mükemmel ortaklar olabiliriz.”
Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, demek ki, Gazze meselesidir.
Zurnanın zırt dediği yerler
Şimdi, zurnanın zırt dediği bu yerlerden yola çıkarak şu sonuçlara varmak mümkün görünüyor:
- İsrail, eskiden Suriye olan ülkede askeri varlığını geliştirirken Türkiye’nin askeri ve siyasi varlığını da mümkün olduğunca çepere itmeye çalışıyor.
- İsrail, Ermeni soykırımının tanınmasıyla, kendisine Kafkaslarda bir artı getirmeyeceği gibi Azerbaycan ile adı konulmamış ittifak ilişkilerinin sarsılmasını dahi göze alarak, Türkiye ile diplomatik mücadelede el yükseltiyor.
- İsrail, Gazze meselesinde ABD’nin Singapur formülünü kendi maksimalist taleplerine uygun bir noktaya çekmeye çalışıyor. Benim açımdan İhvan ve Hamas çizgisinin siyasi açıdan savunulacak bir yanı yoktur; ama bugün bundan daha önemlisi şudur: İsrail’in soykırımı terörle mücadele diye pazarlamaya Filistin’in meşru müdafaa hakkını Hamas çuvalına doldurup yok saymaya hakkı yoktur.
- İsrail, F-35 ve Kaan motorları meselesinde, ABD’deki yahudi lobisi eliyle bugünkü Amerikan yönetimini, kendisinin bölgedeki askeri-teknolojik tekelini pekiştirmeye yöneltecek kararlar almaya itiyor.
- İsrail, en genelde doğu Akdeniz meselelerinde ve özel olarak da G. Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerinde, planlı bir şekilde, Türkiye’ye karşı askeri-siyasi ittifak peşinde koşuyor.
- Türkiye, Bar’el’in deyişiyle, eğer gerçekten Ortadoğu’da NATO için bir “düğün” pazarlamaya çalışıyorsa, bunun hiçbir başarı şansı yoktur
Bugün İsrail dahil batı siyasetinde ne bir Churchill var, ne De Gaulle, ne Brandt, ne Nixon, ne de hatta Reagan. Bu tür isimler geçen yüzyılın dönemeçlerinde az çok uzun dönemli stratejik kararlar almayı başardılar — bu kararlar iyi hesaplanmış stratejilere dayanıyordu ve o stratejiler de genel olarak başarıya ulaştı. Bugünse, ABD’nin başında narsist bir hödük, Fransa’nın başında zibidi bir banker, Britanya’nın başında başsızlık, Almanya’nın başında Rheinmetall şansöliyesi var. Bunların hiçbiri uzun vadeli stratejiler geliştirebilecek çap, kapasite ve entelektüel derinliğe sahip değiller. Dolayısıyla, bugünün stratejileri eklektik, şekilsiz; tutmazsa ayaküstü yenisi yazılır.
Ama böyle dönemler en tehlikeli dönemlerdir, çünkü, birincisi, öngörülemezlikler derinleşir; ikincisi de keskin dönemeçlerin kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Dolayısıyla, öngörülemezlik çatışma riskini belirgin şekilde artırabilir. Ve bu da, kaçınılmaz olarak, tarafların, çatışmayı önleyebilecek tek güç durumundaki ABD’nin hegemonyasına daha çok sığınması sonucunu doğuracaktır.
Amerikan yönetiminin, İsrail’deki faşist Netanhayu hükümetinin Amerikan siyasetini de domine etmesinden rahatsız olduğu ve dahası, Ortadoğu meselelerinde Türkiye ile ilişkileri devam ettirme istek ve kararlılığı ortada. Bunun Türkiye’ye bedeli ne olur sorusu, bu yazının çerçevesi dışında kalıyor. İsrail-ABD ilişkileri açısından ise aynı soru biri yanlış biri doğru iki şekilde formüle edilebilir. Birincisi: İsrail, ABD siyasetindeki ayrıcalıklı konumunu kaybeder mi? Soru yanlış, çünkü cevabı çok açık: hayır, öngörülebilir bir gelecekte bu mümkün değil. İkincisi, doğru formüle edilmiş soru şudur: Amerikan yönetimindeki hizipler koalisyonu, Amerikan müesses nizamıyla bütünleşmesini tamamlarsa, İsrail ve Türkiye arasındaki gerilimi faşist Netanyahu hükümetini hizaya çekmek için kullanabilirler mi? Askeri bir çatışmaya izin vermeden, bu mümkün.[2]
[1] Geçerken eklemeli. Yazı, Türkçe çeviride şu başlıkla sunuldu: “Erdoğan’ın şekillendirmeyi hedeflediği NATO’da İsrail, ittifak ülkeleri için bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanacak”. Oysa gerçek başlığı şöyleydi: “Erdoğan’ın NATO vizyonunda İsrail ittifaka tehdit olarak görülüyor”.
[2] Demokratik partiden Pensilvanya senatörü John Fetterman’ın Netanyahu ile görüşürken gayet iştahlı destek mesajları verirken bacağında şort, sırtında tişört, ayağında spor ayakkabılar olması, belki de buna işaret sayılabilir.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Görüş
Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.
29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam
Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.
Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.
Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.
Neden Mısır?
Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.
Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.
Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.
Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.
Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar
Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.
İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.
Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.
İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi
Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.
Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.
Saldırının Arkasındaki Mesajlar
Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.
Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.
Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.
Mısır’ın Resmi Tepkisi
Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.
Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.
Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.
Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.
Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi
Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.
Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.
Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.
Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?
İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.
İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.
Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.
Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç
Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Kaynaklar:
- https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
- https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
- https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
- https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor









