Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:
“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”
Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.
Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.
Dezenformasyon
Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?
Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.
Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.
“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]
Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.
İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.
İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.
Çin
Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]
Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.
İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.
Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.
Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.
Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.
Savaş, siyaset ve hedefler
Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.
Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?
Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.
Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.
Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.
Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.
Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.
Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.
Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.
Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.
[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.
[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Avrupa2 hafta önce“Kararları sağ alıyor, Sol Parti de onlara uyuyor”










