Görüş
Uçurumun eşiğinde – 3

Epstein Koalisyonu – İran savaşına dair üç bölümlük yazı dizisinin son kısmı:
***
5) Uzatmalı savaş
ABD-İsrail (“Epstein”) koalisyonu savaşı bitiremiyor; uzatmak da riskli ama başka bir alternatif yok. Doğrudan ve dolaylı sonuçları itibariyle hepimiz açısından en korkunç ihtimal, gerçek bir çılgınlık göstererek nükleer saldırıda bulunmalarıdır. Nihayetinde ABD’nin nükleer doktrini buna imkân veriyor. 2019 tarihli doktrinde şöyle denir: “Nükleer silahların çatışmaya sokulması, savaşın gidişatını radikal şekilde değiştirebilir veya hızlandırabilir. Nükleer silahlar, ABD’nin savaşı kaybettiği sonucuna varıldığında, kontrolün kaybedilmesi riskinde veya çatışmayı ABD için çok daha avantajlı şartlarda bir barışa erişmek hedefiyle tırmandırmak için savaşın gidişatında kullanılabilir.”
Giderek daha sıklıkla telaffuz etmelerine bakılırsa bu seçeneği ciddi olarak düşünmekte oldukları açık. Gerçi bu yolla zafer kazanabileceklerini düşünselerdi belki de bugüne kadar çoktan yaparlardı. Ne var ki riskleri çok büyük. Öncelikle, tek bir nükleer darbeyle İran’a diz çöktürmeleri mümkün değil. Bu durumda karşılaşacakları misillemelerle sadece İsrail’in değil herhalde Körfez hanedanlarının da yüz yıl öncesine, kum fırtınalarıyla yıkanan boş çöllere dönüşme tehlikesi var. Bir dizi taktik nükleer bomba kullanarak riski azaltmak isteyebilirler, ama o zaman bile sonuç kestirilemez, zira ellerindeki istihbaratın İran’ın elindeki balistik füze ve diğer silah depolarını gösteremediği ortada. Veya Buşer nükleer enerji istasyonunu bombalamaya kalkabilirler; bu durumda, Rosatom’un santralde çalışan 300-450 kadar personelini doğrudan hedef almış olurlar.[1] Ancak bu deliliğin sonucu da sadece Rusya’yla bütün mevcut köprülerin atılması anlamına gelmez, aynı zamanda İran’ın İsrail’deki Dimona nükleer santralini tereddütsüz yok etmesine yol açar. Nitekim ISNA 5 Mart’ta Dimona’yı hatırlatmıştı: “İran’ın üst düzey askeri yetkililerinden biri, ABD ve İsrail eğer İran’da rejim değişikliğine yönelirlerse Tahran’ın Dimona nükleer santralini hedef alacağı uyarısını yaptı.”
Demek ki mevcut durumda uzatmalı savaşı göze almaları gerekli. Saldırganlığın başından beri verdikleri vade süresinin sürekli değişmesi de bunu gösteriyor zaten. Narsist hödüğün gevelemelerine bakın. İlk gün “iki-üç gün” vade biçmişti; ikinci gün “iki-üç hafta”, üçüncü gün “dört hafta, hatta daha az”, dördüncü gün “dört hafta, ama altıya da çıkabilir sekize de, yalnız üçe de düşebilir”, beşinci gün “yüz güne hazır olun”, altıncı gün “aslında kazandık da İranlılar bunu söylemiyor”, yedinci gün “savaş sonsuza kadar devam edebilir”, sekizinci gün “daha yeni başlıyoruz”, dokuzuncu gün “birçok açıdan kazandık ama henüz yeterli değil”, onuncu gün Putin’le görüşme, on birinci gün “tankerler korkmadan geçsin, biz arkalarındayız”…
Bu şartlarda başka alternatif yok; eğer İran’da iktidar mücadeleleri olağanüstü, beklenmedik bir sonuç doğurmazsa çatışma en azından birkaç aya yayılmak zorunda. Ama bu bile yeterli değil. Abraham Lincoln, ABD tarihinin en ilerici önderinin adını taşıyan bu katil uçakgemisi, İran misillemelerinin ardından yarımyol eve dönüş yolunda; Gerald Ford uçakgemisi ise öyle anlaşılıyor ki savaşa karşı olan Amerikalı askerlerin müdahalesiyle yüzen bir kanalizasyonu andırıyor.[2]
Ama savaş kârlı bir iştir, savaş en kârlı iştir. Fırıncı ancak sattığı ekmek tüketilince yenisini satabilir; ama tüketmek için yemek gerek, yemek için de zaman. Silahı tüketmek içinse tetiğe basmak yeterlidir. Amerikan mali oligarşisinin ismiyle müsemma borazanı The Wall Street Journal’ın yukarıda aktardığım editoryalı kan kokusunu alan sivrisinek refleksidir. Şimdi sorun, kimin ölmeye ve öldürmeye hazır olduğu sorunudur.
Amerikalı askerlerin hayatı değerli olduğundan değil, sadece ceset torbalarında döndüklerinde evde patırtı çıkması ihtimali yüzünden tercih edilmez. Ama gene de, en azından İran’daki belli başlı birkaç merkeze indirme yapmayı planladıkları anlaşılıyor. Geçtiğimiz günlerde sızdırılan 20 Şubat tarihli bir “karar öncesi taslak” belgesi, Tebriz-Maşhad veya Kerman-Zahedan havaalanlarına hava indirme yapmak için 30 günlük bir hazırlık süresi öngörüldüğünü gösteriyor. Rusya’daki en önemli İran uzmanlarından Abbas Cuma, 5 Mart’ta, ABD kuvvetlerinin Necef ve Kerbela arasına birkaç savaş helikopteri ile indirme yaptıklarını yazmış ve bunu İranlı yetkililere teyit ettirdiğini ileri sürmüştü; Cuma’ya göre İran’a sızmaya çalışan bu grup tamamen yok edilmiş veya esir alınmıştı.
Cumhurbaşkanlığının 16 Mart tarihli 11068 sayılı “Harp Araç ve Gereçleri ile Silah, Mühimmat ve Bunlara Ait Yedek Parçalar, Askeri Patlayıcı Maddeler, Bunlara Ait Teknolojilerin Türkiye Gümrük Bölgesinden Transit Geçişine ve Transit Ticaret Kapsamında Yeniden İhracatına İlişkin” kararının endişe uyandırması bu yüzden. Umut edilir ki bunun, ABD-İsrail koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığını sürdürmek için yaptığı hazırlıkta lojistik rolü oynamakla bir ilgisi yoktur.
Bu tür girişimler indikleri yerde organize bir beşinci kol faaliyeti yoksa sonu hüsran olur. En azından şimdiye kadar İran içinde iktidara karşı işbirlikçi gösteriler ortaya çıkmamış olması, belki de bu beşinci kol faaliyetinin başarısızlığına yorulabilir. Ne var ki, bu da yetmez. Başka şeyler daha gerekir — daha kompleks, mümkünse bölgesel bir savaşı tetikleyebilecekleri ve böylelikle çok kaybeden arasından sıyrılarak kazanmayı sağlayacak girişimler.
Eğer İran içine karadan muharip birlik geçirilecekse, beşinci kolun yeterince işlevsel olmadığı bölgelerde bunlar Amerikalılardan ibaret olamaz. İran halklarının kendilerinden sayması beklenen başkalarını da bulmak gerekir. ABD’nin ilk aklına gelen Kürt işbirlikçi-milliyetçi örgütleri oldu, ancak bunların hiç değilse bir kısmının başlangıçta iştahı var idiyse bile bu iştah İran’ın direnci ve misilleme kararlılığı karşısında biraz kaçmış olmalı. Kaldı ki coğrafi zorluklar da var. Bu tür paramiliter kuvvetler İran’a ancak Pakistan’dan (Beluciler), Irak’ta KYB bölgesinden veya Türkiye’den girebilir. İlki şimdilik mümkün görünmüyor; ikincisi, İran’ın bu bölgedeki etkisi dikkate alınırsa, İran devleti merkezi yapısını ve direncini koruduğu sürece neredeyse imkânsız. Üçüncüsüyle ilgili de İran’dan herhangi bir şikâyet yok.
6) Azerbaycan?
Geçen ekim ayında “Milletler, Milliyetçilikler, Azerbaycan” başlıklı üç bölümlük yazı dizisiyle diğer şeylerin yanı sıra Aliyev yönetiminin uluslararası ilişkilerdeki tutumunu değerlendirmeye çalıştım. Orada Aliyev yönetiminin bölgesel dış siyasette cepheleşmeye dayanan bir siyaset güttüğünü ileri sürdüm ve şöyle dedim: “Cepheleşmeye dayanan bir siyasette inisiyatif üstünlüğü kilit önem taşır; hasımların henüz bağımsız eyleme geçmeye fırsat bulamadan senin kendi hamlelerinle onları siyasi olarak önce paralize ve sonra manipüle etmen gerekir. Ne var ki bunu yapabilmek için onları içeriden de kontrol edebilmeli ve onlar üzerinde şantaj araçlarına sahip olmalısın.” Bu, İsrail siyasetidir; bu nedenle birçok defa, Aliyev’in Azerbaycan’ı Kafkasların İsrail’i yapmak istediğini yazdım. Her ne kadar İsrail birçokları için hakaret ifadesi haline gelmiş olsa da, bu benzetmede hakaret kastı yok; tersine, Azerbaycan yönetimi İsrail’in “başarılı” siyasetini (siyasetin niteliği başka bir tartışma, ama başarılı olduğu açık) kendi bölgesinde taklit ediyor, üstelik bu bölge gerçekten de birçok açıdan Ortadoğu’ya benziyor.
Bu hatırlatmaya vesile olan olay, 5 Mart’ta Nahçıvan havaalanının İran’a ait dört saldırı dronuna hedef olduğu iddiasıydı. Azerbaycan’ın resmî açıklamasına göre dronlardan biri havada vurulmuş, ikisi havaalanı arazisine, biri de yakınlarda bir okul binasına düşmüştü. Bunun üzerine birkaç saat içinde İran’ın Baku büyükelçisi derhal bakanlığa çağrılarak nota verildi; ordu, sınır muhafızları ve bütün özel kuvvetler alarm durumuna geçirildi, tek taraflı NOTAM ilan edilerek ülkenin güneyi uçuşa kapatıldı, İran’la bütün sınır geçişleri durduruldu ve Aliyev olayı “İran’ın Azerbaycan devletine karşı terör eylemi” diye niteledi; ertesi gün Tahran büyükelçiliğindeki ve Tebriz konsolosluğundaki personelini geri çağırdı. Bu arada Aliyev basını İran tehdidi üzerine yazıp çizmeye başladı: mesela İsrail’in Baku büyükelçiliğine ve Aşkenazi sinagoguna İran bağlantılı bir terör eylemini ortaya çıkarıverdiler, hatta İran’dan sokulan üç bombayı da derhal tespit edip etkisiz hale getirdiler, bu arada sekiz Azerbaycan vatandaşı gözaltına alındı.
Azerbaycan içinde pek çok “sivil” toplum kuruluşu da “İran’ın saldırısını” kınadı; bunlardan biri özellikle dikkat çekiciydi: “Tebriz Gençlik Birliği” İran yönetiminden derhal açıklama talep etti ve “aksi halde Tebriz’de protesto gösterilerine başlayacağını” duyurdu.
Oysa aynı gün İran dışişleri bakanı Aragçi, Azerbaycanlı meslektaşı Bayramov’u arayarak iddiaları reddetmişti; ertesi gün İran genelkurmayı reddetmişti; 9 Mart’ta Pezeşkiyan Aliyev’i arayarak bir kez daha reddetmişti.
Azerbaycan aynı gün İran bağlantılı transit yük geçişine tekrar izin verdiğini açıkladı; İran’a insani yardımda bulunduklarını da açıkladı. Görünürde tansiyon birkaç gün içinde düşmüştü.
ABD-İsrail koalisyonunun (“Epstein koalisyonu”) saldırıya başladığı gün İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu, açıkça, Azerbaycanlıları da sayarak İran’ı bölme çağrısı yapmıştı: “İran halkının bütün parçalarının, Farsların, Kürtlerin, Azerbaycanlıların, Belucilerin ve Ahvazlıların despotizmin boyunduruğunu atıp İran’ı hürriyete taşıma vakti geldi.” Bu, belli ki, İran Azerbaycan’ını çalkalama çabasını gösteriyordu. Bu yüzden, tansiyonun düşmesinin olumluluğundan çok tansiyonu yükseltmenin amacı üzerinde düşünmek daha doğru olur.
Bu, bizi özel olarak da ilgilendiriyor. Her ne kadar resmi bir anlaşma niteliği kazanmamış olsa bile, 15 Haziran 2021 Şuşa beyannamesine bakmak gerek. Onun dördüncü maddesi şöyledir: “Taraflardan herhangi birinin kanaatine göre onun bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarının dokunulmazlığına veya güvenliğine karşı üçüncü bir devlet veya devletler tarafından tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde, Taraflar, ortak istişareler yapacak ve bu tehdit veya saldırının önlenmesi amacıyla BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uygun girişimlerde bulunacak, birbirine BM Şartı’na uygun şekilde gerekli yardımı yapacaklardır.”
Saldırganlığın tanımının saldırıya uğradığını iddia eden tarafın keyfiyetine bırakan her anlaşma, bu müddeinin doğrucu Davut olacağı gözü kapalı kabulüne yaslanır; oysa Aliyev iktidarının durumunda çok tartışmalı.
Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri biliniyor. Pek çok dedikodu var bununla ilgili, ama bunca dedikodunun arasında neyin doğru olduğunu bulmak için iğneyle kuyu kazmak gerek, dolayısıyla onlardan bahsetmek yersiz. Ne var ki, 1) Aliyev yönetiminin bölge ülkelerinde iç siyasette ve ekonomide kozlar ele geçirerek inisiyatif üstünlüğü yakalayıp cepheleşme siyaseti açık, 2) İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ilişkiler açık, 3) ABD ile ihtiraslı ikili ilişkiler ve Trump koridoru anlaşması açık, 4) Rusya’yı güney Kafkasya’dan tamamen çıkarma çabası açık, 5) İran’la sürekli bir gerilim hali açık, 6) Netanyahu’nun saldırganlığın ilk saatinde İran’daki diğer etnik unsurlarla birlikte Azerbaycanlılara çağrısı açık, 7) ABD-İsrail koalisyonunun kara harekâtı ihtiyacı açık, 8) bu amaçla İran’ın Epstein koalisyonuna karşı misilleme eylemlerinde bulunmadığı bölge ülkelerinde de provokasyon çabalarına giriştikleri açık.
Böyle bir durumda, Azerbaycan’ın geleceğiyle ilgili her türlü endişe haklıdır. Eğer İran’ın yıkılacağı ve bölüneceği beklentisiyle beslenen ihtiraslar gözlerini kör ederse bunun bir felakete varması işten bile değildir. Savaşın şimşeklerini üzerine çekmekten kaçınmak için Azerbaycan’dan uzak duracak bölge ülkelerini hiç saymıyorum; iş daha oraya varmadan İran büyük bir ateş gücüyle Azerbaycan hedeflerini yok etmeye girişebilir. Bunun “Şuşa beyannamesi” açısından ne sonuç doğuracağına hiç değinmiyorum. “Büyük Azerbaycan” hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.
7) Nereye varır bu işin sonu?
Bu yazı, “nereye varır bu işin sonu?” sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.
[1] Rosatom 11 Mart’ta, Buşer’de 450 personelinin bulunduğunu açıklamıştı; Rosatom genel müdürü Lihaçyov ertesi gün, 150 personelin Azerbaycan üzerinden çıkarıldığını söyledi. 13 Mart’ta başka bir açıklamayla daha, inşaatı sürdürme kararlılığını ifade etti: “Oradan ayrılmanın zamanı değil. Yüzeyde olan duruma bakılırsa, çatışma uzayacak ve dünya ekonomisine, küresel lojistiğe, dünya kamuoyuna köklü bir etkide bulunacak.”
[2] Yeri gelmişken, söylemeden geçmemek gerek. Uçakgemisindeki askerlerin müdahaleleri antiemperyalist kamuoyunda genellikle “korkaklıkla” ilişkilendirildi. Ben, tam tersine, eğer olay gerçekten buysa, bunun kahramanca bir eylem olduğunu düşünüyorum; çünkü bu insanlar geri dönüşte ağır hapis cezalarını göze alarak haksız bir savaşa karşı koyuyorlar.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











