Görüş

Uçurumun eşiğinde – 3

Yayınlanma

Epstein Koalisyonu – İran savaşına dair üç bölümlük yazı dizisinin son kısmı:

***

5) Uzatmalı savaş

ABD-İsrail (“Epstein”) koalisyonu savaşı bitiremiyor; uzatmak da riskli ama başka bir alternatif yok. Doğrudan ve dolaylı sonuçları itibariyle hepimiz açısından en korkunç ihtimal, gerçek bir çılgınlık göstererek nükleer saldırıda bulunmalarıdır. Nihayetinde ABD’nin nükleer doktrini buna imkân veriyor. 2019 tarihli doktrinde şöyle denir: “Nükleer silahların çatışmaya sokulması, savaşın gidişatını radikal şekilde değiştirebilir veya hızlandırabilir. Nükleer silahlar, ABD’nin savaşı kaybettiği sonucuna varıldığında, kontrolün kaybedilmesi riskinde veya çatışmayı ABD için çok daha avantajlı şartlarda bir barışa erişmek hedefiyle tırmandırmak için savaşın gidişatında kullanılabilir.”

Giderek daha sıklıkla telaffuz etmelerine bakılırsa bu seçeneği ciddi olarak düşünmekte oldukları açık. Gerçi bu yolla zafer kazanabileceklerini düşünselerdi belki de bugüne kadar çoktan yaparlardı. Ne var ki riskleri çok büyük. Öncelikle, tek bir nükleer darbeyle İran’a diz çöktürmeleri mümkün değil. Bu durumda karşılaşacakları misillemelerle sadece İsrail’in değil herhalde Körfez hanedanlarının da yüz yıl öncesine, kum fırtınalarıyla yıkanan boş çöllere dönüşme tehlikesi var. Bir dizi taktik nükleer bomba kullanarak riski azaltmak isteyebilirler, ama o zaman bile sonuç kestirilemez, zira ellerindeki istihbaratın İran’ın elindeki balistik füze ve diğer silah depolarını gösteremediği ortada. Veya Buşer nükleer enerji istasyonunu bombalamaya kalkabilirler; bu durumda, Rosatom’un santralde çalışan 300-450 kadar personelini doğrudan hedef almış olurlar.[1] Ancak bu deliliğin sonucu da sadece Rusya’yla bütün mevcut köprülerin atılması anlamına gelmez, aynı zamanda İran’ın İsrail’deki Dimona nükleer santralini tereddütsüz yok etmesine yol açar. Nitekim ISNA 5 Mart’ta Dimona’yı hatırlatmıştı: “İran’ın üst düzey askeri yetkililerinden biri, ABD ve İsrail eğer İran’da rejim değişikliğine yönelirlerse Tahran’ın Dimona nükleer santralini hedef alacağı uyarısını yaptı.”

Demek ki mevcut durumda uzatmalı savaşı göze almaları gerekli. Saldırganlığın başından beri verdikleri vade süresinin sürekli değişmesi de bunu gösteriyor zaten. Narsist hödüğün gevelemelerine bakın. İlk gün “iki-üç gün” vade biçmişti; ikinci gün “iki-üç hafta”, üçüncü gün “dört hafta, hatta daha az”, dördüncü gün “dört hafta, ama altıya da çıkabilir sekize de, yalnız üçe de düşebilir”, beşinci gün “yüz güne hazır olun”, altıncı gün “aslında kazandık da İranlılar bunu söylemiyor”, yedinci gün “savaş sonsuza kadar devam edebilir”, sekizinci gün “daha yeni başlıyoruz”, dokuzuncu gün “birçok açıdan kazandık ama henüz yeterli değil”, onuncu gün Putin’le görüşme, on birinci gün “tankerler korkmadan geçsin, biz arkalarındayız”…

Uçurumun eşiğinde – 2

Bu şartlarda başka alternatif yok; eğer İran’da iktidar mücadeleleri olağanüstü, beklenmedik bir sonuç doğurmazsa çatışma en azından birkaç aya yayılmak zorunda. Ama bu bile yeterli değil. Abraham Lincoln, ABD tarihinin en ilerici önderinin adını taşıyan bu katil uçakgemisi, İran misillemelerinin ardından yarımyol eve dönüş yolunda; Gerald Ford uçakgemisi ise öyle anlaşılıyor ki savaşa karşı olan Amerikalı askerlerin müdahalesiyle yüzen bir kanalizasyonu andırıyor.[2]

Ama savaş kârlı bir iştir, savaş en kârlı iştir. Fırıncı ancak sattığı ekmek tüketilince yenisini satabilir; ama tüketmek için yemek gerek, yemek için de zaman. Silahı tüketmek içinse tetiğe basmak yeterlidir. Amerikan mali oligarşisinin ismiyle müsemma borazanı The Wall Street Journal’ın yukarıda aktardığım editoryalı kan kokusunu alan sivrisinek refleksidir. Şimdi sorun, kimin ölmeye ve öldürmeye hazır olduğu sorunudur.

Amerikalı askerlerin hayatı değerli olduğundan değil, sadece ceset torbalarında döndüklerinde evde patırtı çıkması ihtimali yüzünden tercih edilmez. Ama gene de, en azından İran’daki belli başlı birkaç merkeze indirme yapmayı planladıkları anlaşılıyor. Geçtiğimiz günlerde sızdırılan 20 Şubat tarihli bir “karar öncesi taslak” belgesi, Tebriz-Maşhad veya Kerman-Zahedan havaalanlarına hava indirme yapmak için 30 günlük bir hazırlık süresi öngörüldüğünü gösteriyor. Rusya’daki en önemli İran uzmanlarından Abbas Cuma, 5 Mart’ta, ABD kuvvetlerinin Necef ve Kerbela arasına birkaç savaş helikopteri ile indirme yaptıklarını yazmış ve bunu İranlı yetkililere teyit ettirdiğini ileri sürmüştü; Cuma’ya göre İran’a sızmaya çalışan bu grup tamamen yok edilmiş veya esir alınmıştı.

Cumhurbaşkanlığının 16 Mart tarihli 11068 sayılı “Harp Araç ve Gereçleri ile Silah, Mühimmat ve Bunlara Ait Yedek Parçalar, Askeri Patlayıcı Maddeler, Bunlara Ait Teknolojilerin Türkiye Gümrük Bölgesinden Transit Geçişine ve Transit Ticaret Kapsamında Yeniden İhracatına İlişkin” kararının endişe uyandırması bu yüzden. Umut edilir ki bunun, ABD-İsrail koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığını sürdürmek için yaptığı hazırlıkta lojistik rolü oynamakla bir ilgisi yoktur.

Bu tür girişimler indikleri yerde organize bir beşinci kol faaliyeti yoksa sonu hüsran olur. En azından şimdiye kadar İran içinde iktidara karşı işbirlikçi gösteriler ortaya çıkmamış olması, belki de bu beşinci kol faaliyetinin başarısızlığına yorulabilir. Ne var ki, bu da yetmez. Başka şeyler daha gerekir — daha kompleks, mümkünse bölgesel bir savaşı tetikleyebilecekleri ve böylelikle çok kaybeden arasından sıyrılarak kazanmayı sağlayacak girişimler.

Eğer İran içine karadan muharip birlik geçirilecekse, beşinci kolun yeterince işlevsel olmadığı bölgelerde bunlar Amerikalılardan ibaret olamaz. İran halklarının kendilerinden sayması beklenen başkalarını da bulmak gerekir. ABD’nin ilk aklına gelen Kürt işbirlikçi-milliyetçi örgütleri oldu, ancak bunların hiç değilse bir kısmının başlangıçta iştahı var idiyse bile bu iştah İran’ın direnci ve misilleme kararlılığı karşısında biraz kaçmış olmalı. Kaldı ki coğrafi zorluklar da var. Bu tür paramiliter kuvvetler İran’a ancak Pakistan’dan (Beluciler), Irak’ta KYB bölgesinden veya Türkiye’den girebilir. İlki şimdilik mümkün görünmüyor; ikincisi, İran’ın bu bölgedeki etkisi dikkate alınırsa, İran devleti merkezi yapısını ve direncini koruduğu sürece neredeyse imkânsız. Üçüncüsüyle ilgili de İran’dan herhangi bir şikâyet yok.

Uçurumun eşiğinde – 1

6) Azerbaycan?

Geçen ekim ayında “Milletler, Milliyetçilikler, Azerbaycan” başlıklı üç bölümlük yazı dizisiyle diğer şeylerin yanı sıra Aliyev yönetiminin uluslararası ilişkilerdeki tutumunu değerlendirmeye çalıştım. Orada Aliyev yönetiminin bölgesel dış siyasette cepheleşmeye dayanan bir siyaset güttüğünü ileri sürdüm ve şöyle dedim: “Cepheleşmeye dayanan bir siyasette inisiyatif üstünlüğü kilit önem taşır; hasımların henüz bağımsız eyleme geçmeye fırsat bulamadan senin kendi hamlelerinle onları siyasi olarak önce paralize ve sonra manipüle etmen gerekir. Ne var ki bunu yapabilmek için onları içeriden de kontrol edebilmeli ve onlar üzerinde şantaj araçlarına sahip olmalısın.” Bu, İsrail siyasetidir; bu nedenle birçok defa, Aliyev’in Azerbaycan’ı Kafkasların İsrail’i yapmak istediğini yazdım. Her ne kadar İsrail birçokları için hakaret ifadesi haline gelmiş olsa da, bu benzetmede hakaret kastı yok; tersine, Azerbaycan yönetimi İsrail’in “başarılı” siyasetini (siyasetin niteliği başka bir tartışma, ama başarılı olduğu açık) kendi bölgesinde taklit ediyor, üstelik bu bölge gerçekten de birçok açıdan Ortadoğu’ya benziyor.

Bu hatırlatmaya vesile olan olay, 5 Mart’ta Nahçıvan havaalanının İran’a ait dört saldırı dronuna hedef olduğu iddiasıydı. Azerbaycan’ın resmî açıklamasına göre dronlardan biri havada vurulmuş, ikisi havaalanı arazisine, biri de yakınlarda bir okul binasına düşmüştü. Bunun üzerine birkaç saat içinde İran’ın Baku büyükelçisi derhal bakanlığa çağrılarak nota verildi; ordu, sınır muhafızları ve bütün özel kuvvetler alarm durumuna geçirildi, tek taraflı NOTAM ilan edilerek ülkenin güneyi uçuşa kapatıldı, İran’la bütün sınır geçişleri durduruldu ve Aliyev olayı “İran’ın Azerbaycan devletine karşı terör eylemi” diye niteledi; ertesi gün Tahran büyükelçiliğindeki ve Tebriz konsolosluğundaki personelini geri çağırdı. Bu arada Aliyev basını İran tehdidi üzerine yazıp çizmeye başladı: mesela İsrail’in Baku büyükelçiliğine ve Aşkenazi sinagoguna İran bağlantılı bir terör eylemini ortaya çıkarıverdiler, hatta İran’dan sokulan üç bombayı da derhal tespit edip etkisiz hale getirdiler, bu arada sekiz Azerbaycan vatandaşı gözaltına alındı.

Azerbaycan içinde pek çok “sivil” toplum kuruluşu da “İran’ın saldırısını” kınadı; bunlardan biri özellikle dikkat çekiciydi: “Tebriz Gençlik Birliği” İran yönetiminden derhal açıklama talep etti ve “aksi halde Tebriz’de protesto gösterilerine başlayacağını” duyurdu.

Oysa aynı gün İran dışişleri bakanı Aragçi, Azerbaycanlı meslektaşı Bayramov’u arayarak iddiaları reddetmişti; ertesi gün İran genelkurmayı reddetmişti; 9 Mart’ta Pezeşkiyan Aliyev’i arayarak bir kez daha reddetmişti.

Azerbaycan aynı gün İran bağlantılı transit yük geçişine tekrar izin verdiğini açıkladı; İran’a insani yardımda bulunduklarını da açıkladı. Görünürde tansiyon birkaç gün içinde düşmüştü.

ABD-İsrail koalisyonunun (“Epstein koalisyonu”) saldırıya başladığı gün İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu, açıkça, Azerbaycanlıları da sayarak İran’ı bölme çağrısı yapmıştı: “İran halkının bütün parçalarının, Farsların, Kürtlerin, Azerbaycanlıların, Belucilerin ve Ahvazlıların despotizmin boyunduruğunu atıp İran’ı hürriyete taşıma vakti geldi.” Bu, belli ki, İran Azerbaycan’ını çalkalama çabasını gösteriyordu. Bu yüzden, tansiyonun düşmesinin olumluluğundan çok tansiyonu yükseltmenin amacı üzerinde düşünmek daha doğru olur.

Bu, bizi özel olarak da ilgilendiriyor. Her ne kadar resmi bir anlaşma niteliği kazanmamış olsa bile, 15 Haziran 2021 Şuşa beyannamesine bakmak gerek. Onun dördüncü maddesi şöyledir: “Taraflardan herhangi birinin kanaatine göre onun bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarının dokunulmazlığına veya güvenliğine karşı üçüncü bir devlet veya devletler tarafından tehdit ve saldırı gerçekleştirildiğinde, Taraflar, ortak istişareler yapacak ve bu tehdit veya saldırının önlenmesi amacıyla BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uygun girişimlerde bulunacak, birbirine BM Şartı’na uygun şekilde gerekli yardımı yapacaklardır.”

Saldırganlığın tanımının saldırıya uğradığını iddia eden tarafın keyfiyetine bırakan her anlaşma, bu müddeinin doğrucu Davut olacağı gözü kapalı kabulüne yaslanır; oysa Aliyev iktidarının durumunda çok tartışmalı.

Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri biliniyor. Pek çok dedikodu var bununla ilgili, ama bunca dedikodunun arasında neyin doğru olduğunu bulmak için iğneyle kuyu kazmak gerek, dolayısıyla onlardan bahsetmek yersiz. Ne var ki, 1) Aliyev yönetiminin bölge ülkelerinde iç siyasette ve ekonomide kozlar ele geçirerek inisiyatif üstünlüğü yakalayıp cepheleşme siyaseti açık, 2) İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ilişkiler açık, 3) ABD ile ihtiraslı ikili ilişkiler ve Trump koridoru anlaşması açık, 4) Rusya’yı güney Kafkasya’dan tamamen çıkarma çabası açık, 5) İran’la sürekli bir gerilim hali açık, 6) Netanyahu’nun saldırganlığın ilk saatinde İran’daki diğer etnik unsurlarla birlikte Azerbaycanlılara çağrısı açık, 7) ABD-İsrail koalisyonunun kara harekâtı ihtiyacı açık, 8) bu amaçla İran’ın Epstein koalisyonuna karşı misilleme eylemlerinde bulunmadığı bölge ülkelerinde de provokasyon çabalarına giriştikleri açık.

Böyle bir durumda, Azerbaycan’ın geleceğiyle ilgili her türlü endişe haklıdır. Eğer İran’ın yıkılacağı ve bölüneceği beklentisiyle beslenen ihtiraslar gözlerini kör ederse bunun bir felakete varması işten bile değildir. Savaşın şimşeklerini üzerine çekmekten kaçınmak için Azerbaycan’dan uzak duracak bölge ülkelerini hiç saymıyorum; iş daha oraya varmadan İran büyük bir ateş gücüyle Azerbaycan hedeflerini yok etmeye girişebilir. Bunun “Şuşa beyannamesi” açısından ne sonuç doğuracağına hiç değinmiyorum. “Büyük Azerbaycan” hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.

7) Nereye varır bu işin sonu?

Bu yazı, “nereye varır bu işin sonu?” sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.

[1] Rosatom 11 Mart’ta, Buşer’de 450 personelinin bulunduğunu açıklamıştı; Rosatom genel müdürü Lihaçyov ertesi gün, 150 personelin Azerbaycan üzerinden çıkarıldığını söyledi. 13 Mart’ta başka bir açıklamayla daha, inşaatı sürdürme kararlılığını ifade etti: “Ora­dan ay­rıl­ma­nın za­ma­nı de­ğil. Yü­zey­de olan du­ru­ma ba­kı­lır­sa, ça­tış­ma uza­ya­cak ve dün­ya eko­no­mi­si­ne, kü­re­sel lo­jis­ti­ğe, dün­ya ka­mu­oyu­na kök­lü bir et­ki­de bu­lu­na­cak.”

[2] Yeri gelmişken, söylemeden geçmemek gerek. Uçakgemisindeki askerlerin müdahaleleri antiemperyalist kamuoyunda genellikle “korkaklıkla” ilişkilendirildi. Ben, tam tersine, eğer olay gerçekten buysa, bunun kahramanca bir eylem olduğunu düşünüyorum; çünkü bu insanlar geri dönüşte ağır hapis cezalarını göze alarak haksız bir savaşa karşı koyuyorlar.

Çok Okunanlar

Exit mobile version