Görüş
Uçurumun eşiğinde – 2
Epstein Koalisyonu – İran savaşına dair üç bölümlük yazı dizisinin ikinci kısmı:
***
3) “İran’ı unutun, Küba verelim,” formülü işler mi?
Amerikan yönetimi aylardır, hatta daha Venezuela saldırısı ve Maduro’nun kaçırılmasından önce bu konuda büyük bir iştaha kapılmış gibi görünüyor. Bunda Rubio’nun Küba kökenli olmasının da etkisi var. Sadece seçmen ilişkilerinden ötürü değil; daha önemlisi, bu bir ideolojik saplantı.
Bu ideolojik saplantıların gücü üzerinde durmak gerek. Delice, tahripkâr, sadece kendi kişisel iktidarının değil uzun vadede temsil ettiği sınıfın temel menfaatlerini de sarsan liderler normal kapitalist düzende burjuva demokrasisi işlediği sürece kolaylıkla posa haline getirilip dışarı atılabilir. “Demokrasi” budur zaten. Ama ideolojik kriz dönemlerinde obsesif, sosyopat, hasta, hatta düpedüz manyak tipler, bu obsesyonları egemen sınıfın kısa vadeli menfaatleriyle çakışarak kolaylıkla iktidara yükselir ve orada kalabilirler. Genellikle alabildiğine pragmatist olması beklenen egemen elit böylece sınıf menfaatlerinden ve hatta suç ortaklıklarından başka bu ortak ideolojik obsesyonla da kenetlenir. Avrupa elitinin Rusya düşmanlığının altında, resesyondan çıkışın yolunu silahlanmada, sosyal çalkantılardan çıkışın yolunu terörde, düşen kâr oranlarını ve emek verimliliğini yükseltmenin yolunu yayılmacılıkta ve militarizmde gören burjuvazinin sınıf menfaatleri vardır kuşkusuz; ama bu menfaatler şimdi elitin obsesif manyaklığıyla çakışmıştır. Dolayısıyla bu ikincisi de artık basit bir psikoloji meselesi olmaktan çıkmıştır.
ABD’deki durum da böyle. Venezuela petrolü Amerikan müesses nizamı için önemlidir; ama zaten kriz içinde hayatta kalmaya çalışan ve ezilen halklar için bir umut ışığı olma niteliği de büyük ölçüde aşınmış Küba’nın gerçekte ciddi bir ekonomik ve siyasi önemi yoktur; “aklıselim” bir yönetim olsaydı eğer bu meseleyi eski yollardan halletmeyi tercih ederdi. Ama Küba’nın bugünkü Amerikan eliti için ideolojik bir önemi vardır; bu manyakların kendileri için kişisel kahramanlık hikâyelerine de ihtiyacı vardır.
“İran’ı unutun, Küba verelim,” formülü, eğer Küba Venezuela olursa, yani kolaylıkla teslim alınabilirse kısmen işler. Bu durumda Trump yönetimi, İran’da yenilgiyi Küba’da istilayla telafi edebilir. Ama bundan emin olmadıkları anlaşılıyor; Küba’daki bütün aşınmaya rağmen halkın direnci karşısında bu yeni girişimin de bir Domuzlar Körfezi bozgunuyla sonuçlanabileceği korkusu var. Bu yüzden şimdilik sadece tehditle kalıyor.
Ve zaten, İran’da ABD’nin kabul edebileceği bir yenilgiyi İran kabul etmediği sürece, Küba istilası bile Trump’ı kurtaramaz.
4) Nereye kadar Trump?
Olanca narsisizmine rağmen Ortadoğu’da battığı batağı göremeyecek kadar kör değil; üstelik (bir ara bizde de pek moda olan ifadeyle) “ekibi iyi”. Bu çatışmalı iktidar formülünde Trump’ın en büyük becerisi düşman “evlatlarını” idare etme becerisi. Dışişleri bakanı Rubio ve başkan yardımcısı JD Vance tamamen başka sosyal tabanlara dayanıyorlar, tamamen başka ideolojik tutuma sahipler ve tamamen başka siyasi çizgileri savunuyorlar. Rubio, geleneksel neoconları bile geride bırakan benzersiz bir müdahaleci, rakibi (düşman kardeşi) Vance ise alabildiğine pragmatist bir izolasyonist. Amerikan siyasetinde bu ikisi hep çatışma halinde olmuştur; ama ikisinin birden hem de aynı yönetim içinde aynı anda üstelik böylesine müfrit halde yer bulduğu, bir ilk.
Bunların ilki, beklenebileceği gibi, büyük burjuvazinin gözdesi. Bild birkaç gün önce, Trump’ın bağışçıları arasında veliahtlarından hangisini tercih ettiklerini soruşturduğunu yazdı; neredeyse hiç istisnasız bütün hepsi bir ağızdan Rubio cevabı vermişti. Bu aynı zamanda Amerikan müesses nizamının tercihidir; çünkü müesses nizamın temelini, esas itibariyle silah, petrol, bankacılık ve bilişim sektörleri oluşturur (bu sektörler zaten iç içedirler). Bild’e göre JD Vance diyenler ise cumhuriyetçilerin sans-culottes’udur; yani çulsuzlar, Amerikan siyasetinin figüranları, birincisine kitle tabanı oluşturmaktan başka bir önemi olmayanlar, yangında ilk terk edilecekler.
Gene de (bunu söylemekten kendimi alamayacağım) ABD birçok açıdan bütün Avrupa ülkelerinin topundan daha demokratiktir; Avrupa’da çulsuzların itirazlarının da kıymet-i harbiyesi yoktur (çünkü bunlar son derece örgütlü olan Yeşiller, sosyal-demokratlar, giderek “aşırı sağ” vb. tarafından yönlendirilir, oysa ABD’de örgütsüz, kendiliğinden, dolayısıyla daha etkilidirler) ama ABD’de onlar onaylamadığında iktidar kurulamaz ve örgütsüz kalarak bile (belki de bu sayede) iktidarı düşürebilirler.
Öte yandan, iktidar hesapları sadece bu refah sarsıntısıyla sınırlı değil. Trump’ın öngörülemezliği müesses nizam için de tehdit niteliğini artırıyor; bu, yükselişi kadar hızlı bir düşüşe yol açabilir, o zaman halefleri arasında ya yeni ve geçici bir ittifak ya da düpedüz kapışma ortaya çıkar.
Ama bütün bunlar olacaksa bile en erken kasım ayında Kongre ara seçimlerinde olacak. Oysa sorun çok acil: Amerikan yönetimi, halkın alışkın olduğu refah seviyesini korumak zorunda. Ne var ki Hürmüz boğazının bloke edilmesi, bütün dünyayı hızla kaçınılmaz bir petrol şokuna doğru sürüklüyor. ABD bu yılın başında 443 milyon varil olan stratejik petrol rezervlerinin 172 milyonunun mührünü şimdiden kırdı. US EIA verilerine göre 16 Şubat’ta ABD ortalaması 2,79 dolar olan bir galon benzin 9 Mart’ta 3,36 dolara çıkmıştı (yüzde 20 artış). Kuşkusuz bu durumdan Amerikan petrol üreticileri büyük kârlarla çıkacaklar (ABD petrol sektörü net ihracatçıdır); ancak aşırı ihracat artışı şimdiden iç piyasada da petrol fiyatlarının yükselmesine yol açıyor ve dahası, Hürmüz boğazı açılamazsa bu sürecin sonu ABD açısından ihracat yetersizliğine varacaktır.
Sonuç olarak, Trump’ın geleceği parlak değil. Ahmet Erozan bu durumu şöyle özetlemişti: “ABD’de seçimi iki şey kaybettirir… Sağlık sigortası primleri ve pompada galon benzinin fiyatı.” En iyi ihtimal, Epstein dosyalarının baskısıyla Trump’ın istifaya zorlanması (bir tür saray darbesi) olabilir; ne var ki bu da şu anda pek gerçekçi görünmüyor. Nedeni, The Wall Street Journal’ın 12 Mart tarihli editoryalının başlık ve spotunda. Bu ismiyle müsemma mali oligarşi borazanı şöyle yazmıştı: “İran bu savaşı kazanmıyor. Ama ABD yüksek petrol fiyatları yüzünden bombalamaları durdurursa, kazanabilir.” Yani, bombalamalara devam, diyordu borazan. Demek ki hiç değilse bu aşamada Trump yönetiminin arkasında kapı gibi Wall Street desteği var.
4) Ya o zamana kadar?
Ama kasıma daha çok var. ABD-İsrail’in ise (“Epstein koalisyonu”) o zamana kadar bir yolunu bulup üstesinden gelme umutları hâlâ canlı görünüyor.
İyi ama, İran’ın teslim olmaya, ABD’nin ise yenilgiye hazır olmadığı bir durumda nasıl bir yol bulunabilir?
Ama belki önce başka bir soru sormak gerek: ABD ne planlamıştı; veya daha doğru bir ifadeyle: ABD-İsrail koalisyonunun (“Epstein koalisyonu”) İran’a karşı bu saldırganlığa girişirken hedefi neydi, ve sonuçta eğer ne olsaydı planlanan hedefe ulaşmış ve zafer kazanmış sayılabilirlerdi?
Kullandıkları araçlara rağmen yedikleri sille hedefe ufuktan bile bakmalarına engel olacak kadar ağır olunca lafı eğip bükmeye başladılar, ama hedef tartışma götürmeyecek kadar açıktı: İran’da “rejim” değişikliği. Saldırganlık, onlara göre bu değişikliği tetikleyecekti; bu da şu iki seçenekten biri yoluyla gerçekleşecekti: (1) ya ordu, mesela Irak’ta ve Libya’da yaşandığı gibi süratle deklase olacak ve merkezi otorite tamamen dağılacak, böylece kolaylıkla bir kukla rejim Tahran’a paraşütle indirilecek yahut ışınlanacaktı; (2) ya da “liberal” hükümetle Hamaney’in temsil ettiği antiemperyalist tutum arasındaki yarılma derinleşecek, liberaller diğerlerini tasfiye ederek ordu ve kolluk üzerinde denetim sağlayacak ve böylece ABD’nin şartlarında mis gibi bir çözüm olacaktı.
Birincisinin olacağına inanmak için hem küstah hem de ahmak olmak gerekirdi; öyle olduklarını gösterdiler. İkinci alternatif ise daha gerçekçi görünüyordu ve hatta, Pezeşkiyan’ın ABD’ye topraklarını açan Körfez monarşilerinden özür açıklamasına bakılırsa, hükümet içinde buna teşne olanlar hiç de azımsanacak sayıda değildi; ama bir şey, bütün planı çökertti: Ali Hamaney’in öldürülmesi İran’da bütün gerçek iktidar kompozisyonunu değiştirdi.
Öncelikle, antiemperyalist kanadın olası bir saldırıya belki de hükümete rağmen çok iyi hazırlandığı ortaya çıktı. Askeri liderlik tepedeki bütün büyük kayıplarına rağmen merkezi yapısını korudu ve güçlendirdi. Aksi takdirde böylesine koordineli ve kompleks misillemeler yapmaları mümkün olmazdı. Bugün artık neredeyse kesinlikle ileri sürülebilir ki Hamaney halkının kaderini paylaşmaktaki kararlılığı ve kahramanca ölümüyle ordu ve Devrim muhafızlarının yeni yöneticilerini siyasi olarak çok daha güçlü bir pozisyona taşıdı ve dahası, belki de zaten ölümüyle bunu hedefledi.
Antiemperyalist kanat lehine bu değişikliğin ne kadar süreceğini tahmin etmek güç. “Epstein koalisyonunun” saldırganlığının üçüncü gününde düştüğüm not, bu açıdan, sanırım bugün de güncelliğini koruyor: “Liberal tandanslı yönetimin bu süreçte siyasi olarak zayıf düşmesi mümkün, ancak bunu kesin bir iddia olarak ileri sürmek de bana doğru görünmüyor. Pezeşkiyan… Paşinyan siyaseti uyguluyor; bu durumda kazanan hep kasa olur. İkincisi, anladığım kadarıyla Devrim muhafızları ve ordu hâlâ sadece askeri bir yönetim, ama siyasi değil. … Dolayısıyla eğer siyasi kontrolü sağlayamazsa ülkenin geleceğini tayin edemez. Şu anda hiç kuşku yok ki İran ordusu ve halkı ABD’ye cehennem yaşatmaya devam ediyor ve edecek… Ancak Tahran’da iktidarın Pezeşkiyan ve ‘liberallerde’ kalması durumunda Hamaney bir kahramanlık nostaljisine dönüşür ve yenisömürgeleşme süreci başlar. Ceset torbalarında ayrılan ABD sömürgeci sermayeyle (en çok da mali sermayeyle) geri döner. Buna engel olunmasının tek yolu ordunun sermaye ilişkilerinden az çok bağımsız siyasi-askeri liderlik oluşturması. Bunu yapabilirler mi, bilmiyorum.”
Ama bu görece uzun vadeli bir kaygı ve gerçekleşmesi için ABD’nin “liberallerin” önünü açacak atraksiyonlarda bulunması gerekli. Şu anda bunun yolu görülmüyor; antiemperyalist kanata daha yıkıcı darbeler indirmesi bile ancak öncelikle öfke ve kararlılığın pekişmesine hizmet eder.[1] “Liberaller” bu süreçte kendilerince antiemperyalistçilik oynamaya ve Rusya-Çin’e karşı hasmane tutumu derinleştirerek diğer kapıyı aralamaya devam edebilirler; ama bu da halkın halet-i ruhiyesini hele savaş şartlarında bugünden yarına değiştiremez.
Yani sorun gene orta yerde: bu durumda ne olacak?
[1] Bu yazıyı hazırlarken düşen bir haber, İsrail’in Ali Laricani’yi öldürdüğü, hiç kuşkusuz ağır bir kayıptır. Laricani İran devletinin en önemli figürüdür; entelektüel kapasitesinden başka uluslararası ilişkilerdeki rolü de buna tanıklık eder. (Laricani’nin 30 Ocak’ta olağanüstü bir ziyaretle Moskova’da Putin ile görüştüğünü tekrar hatırlatacağım.) Bununla birlikte Laricani’nin kaybının Devrim muhafızları ve ordunun kararlılığını sarsacağını ve “liberallerin” elini güçlendireceğini düşünmek için hiç değilse şimdilik bir neden yok.
