Görüş
Milletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 3
“İnsan dediğin bilir düşünmesini de”
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ŞOVENİZMİN AYAK İZLERİ
Aliyev’in üçüncü numarası, bu yeni millet inşasının en önemli halkasıdır. Eski MGİMO profesörü, diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinde kurulan denklemin neredeyse aynısını kuruyor: bolşevikler eşittir düşman eşittir Ruslar. Fazladan bunlara bir de bolşevikler eşittir Ermeniler eşittir onlar zaten düşman eşitliğini ekliyor; buna göre bolşevikler Ermenilerin tarafını tuttukları için Azerbaycan hep mağdur olmuştur.
Sovyet hükümeti bölgede hep “Ermenilerin” menfaatlerini kolladı, Azerbaycan’ın öz bölgelerini ve başta Dağlık Karabağ’ı Ermenileştirdi — anlatının özü bundan ibarettir. Ama bu mağduriyet anlatısı tamamen yalandır. Bizzat baba Aliyev, gerçekte bunun tam tersi olduğunu, Sovyetler Birliği döneminde “kendi aldığı tedbirlerle Karabağ’daki Ermeni nüfusunun azaltıldığını” iddia eder. Üstelik iddiası, abartılı olmasına rağmen tamamen temelsiz de değildir: “1926’da Karabağ nüfusunun yüzde 10’u Azerbaycanlıydı; bu oran 1970’de yüzde 18,1, 1989’da ise yüzde 21,5’tir.” (Bak. “Dağlık Karabağ: tarih ve çözüm”.) Ama işin en eğlenceli tarafı, tıpkı oğul Aliyev iktidarının bolşevikleri Ermeni yanlısı olmakla suçlamaları gibi Ermeni şovenistlerinin de bolşevikleri Azerbaycanlıların tarafını tutmakla suçlamasıdır.
Şimdi, bu yazı dizisinin ilk bölümünün son paragrafına dönebiliriz:
“Bu inkârların… doğal sonucu, bu ülkelerin kendi içinde milli meselenin, en temelde de bu etnisitenin varlığı ölçüsünde güç kazanan Rus meselesinin tetiklenmesidir.”
İki yıl önce gene çok uzun bir yazı dizisiyle post-Sovyet cumhuriyetlerinde milli meseleyi ele almıştım. Orada, Kazakistan örneğini incelerken, gerek bu ülkede gerekse de diğer post-Sovyet cumhuriyetlerinde Rus etnisitelerinin kuşkusuz Sovyet geçmişini eksiksiz savunmadıklarını, herhalde büyük çoğunluğunun komünist de olmadıklarını, ama Sovyet geçmişinin Rus etnisitelerinin milli kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini vurgulamıştım; bu nedenle dekomünizasyon “ister istemez derusifikasyon” anlamına gelir.
Azerbaycan’da Rus nüfusu yüzde 1’in altında; bu tamamen önemsiz bir orandır. Dolayısıyla dekomünizasyon ve/veya tarih inkârı ülke içinde herhangi bir etnik sorunun tetikleyicisi değil. Ama burada başka bir şey var: baştan sona yalana dayalı, uydurulmuş bile değil (çünkü bütün milletler ortaya çıktıkları sırada kendilerine romantik bir tarih yazmak suretiyle zaten uydururlar) ama tamamen çarpıtılmış bir tarih, kaçınılmaz olarak, ortak değerleri attığında kalan şeyler üzerine kurulmak zorundadır. Oysa ortak olanları çıkardığında geride kalan sadece işbirlikçilik, düşmanlık, boğazlaşma, şovenizmdir.
Bu senaryo farklı ölçeklerde ortaya çıkıyor. Orta Asya’nın cumhuriyet adını taşıyan başaşağı feodal hanedanlarının kapalılığı sayesinde düşmanlık dışarıya hiç değilse şimdilik yansımıyor. Baltık’ta manyaklık boyutunda bir Rus düşmanlığı üretiyor. Ukrayna’da ise banderacılığı üretti.
Sovyet tarihini atınca geriye kalanlar…
Bu süreci şöyle ifade etmek de mümkündür: Sovyet tarihini atarsanız geride kalan sadece basmacılar, CIA assetleri, Bandera, musavat ve Daşnaktır. Yeni millet inşası için bunlar kahramanlaştırılır.
Aliyev’in dördüncü numarası, başında bulunduğu devletin kurucusu olan kendi babasını yok saymasıdır. Haydar Aliyev, Neriman Nerimanov’dan sonra Sovyetler Birliği’nde yönetimin en tepesine tırmanmayı başarmış ikinci Azerbaycanlıdır. Daha 19 yaşında, 1944’ten itibaren Nahcıvan’da KGB mensubu, 1964’te başkan yardımcısı, 1967’de tuğgeneral rütbesiyle KGB Azerbaycan dairesi başkanı, 1969-1982 arasında Azerbaycan Komünist Partisi birinci sekreteri, 1976-1982 arasında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi ve Politbüro aday üyesi, 1982’den 1987’ye kadar SBKP Politbüro üyesi ve SSCB Bakanlar Kurulu başkan (başbakan) yardımcısı. Aliyev SBKP’de öylesine etkili bir isimdir ki, bugün bile Sovyetler Birliği’ne özlem duyan insanların ağzından SBKP’nin başında Gorbaçov değil de Aliyev olsaydı birliğin kaderinin çok farklı olabileceğini duymak şaşırtıcı değildir.
Öyle olduğu halde, oğul Aliyev borazanlarında Sovyet dönemi hakkında şunları söylemek âdettendir:
“Azerbaycan’ın sahip olduğu petrol gibi kaynaklar Sovyetler tarafından sömürüldü; Azerbaycan Türkleri yoksullukla boğuşmak zorunda kaldı, Türklerin kültürel varlıkları tahrip edildi, Türk ifadesi kaldırıldı ve Azerbaycanlı ifadesi yerleştirilmeye çalışıldı.”
Baba Aliyev ile Oğul Aliyev’in taban tabana zıt Azerbaycan’ı
Azerbaycan’daki bu yeni millet inşası, tıpkı benzer yeni millet inşası süreçlerinde olduğu gibi, kendi kurucu önderini, kendi babasını bile zımnen alçak ve hain ilan etmekten çekinmiyor — anmalara ve kutlamalara gelince “büyük önder”, tarih yazımına gelince “sömürünün… yoksulluğun müsebbibi… Türklüğün tahribatçısı…”
Ve gerçekten de oğul Aliyev’in Azerbaycan’ı ile baba Aliyev’in Azerbaycan’ı taban tabana zıttır. Baba Aliyev çağdaş Azerbaycan’ın kurucusu olmakla kalmaz, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin, yani oğul Aliyev’in kurduğu denklemle Rusya’nın, “Rusların” en tepe yöneticilerinden biri, dolayısıyla (güya) “Azerbaycan’ın sahip olduğu petrol gibi kaynakların Sovyetler tarafından sömürülmesinin”, “Azerbaycan Türklerinin yoksullukla boğuşmak zorunda kalmasının”, “Türklerin kültürel varlıklarının tahrip edilmesinin”, “Türk ifadesinin kaldırılmasının ve Azerbaycanlı ifadesinin yerleştirilmesinin” başlıca sorumlularındandır. Dahası, bu sorumluluk sadece Sovyetler Birliği’nin yöneticisi olduğu dönemle sınırlı değildir. “Azerbaycanlı ifadesinin yerleştirilmesi” baba Aliyev’in milliyetler siyasetidir zaten. Post-Sovyet Azerbaycan’ın milliyetler siyaseti bu meyanda diğer (Belarus ve Rusya dışında) post-Sovyet cumhuriyetlerinden kökten farklıdır; onlar derusifikasyon eşittir dekomünizasyon yolunda çılgın ve çıplak bir şehvetle koşarken Haydar Aliyev ortak tarih içinde çok-etnisiteli Azerbaycan halkının rolünün altını çizmiştir.
Haydar Aliyev, birçok açıdan, bugünkü Rusya yönetimiyle neredeyse aynı argümanlara sahipti ve aynı devlet yönetme kültürünü paylaşıyordu. Üstelik bugünkü Kremlin yönetimi ancak ülkenin artık sadece toplum değil devlet olarak da yıkımın eşiğine düştüğü 1999 gibi görece geç bir tarihte iktidara geldiği halde Haydar Aliyev bunu 1993 gibi daha erken bir tarihte, dahası, Türkiye’de iktidarın bir kanadının desteklemekle kalmayıp doğrudan kışkırttığı Musavatçı Elçibey ayaklanmasını ezerek başardı. Son derece zeki, pragmatist ve şaşmaz sezgilere sahip bir devlet adamıydı; devletin istikrarlı bir siyasi entite olarak devamlılığının sağlanması, tıpkı Kremlin yönetimi gibi, onun da önceliğiydi.
Bu insanlar kuşkusuz Sovyet sosyalizminin içine düştüğü ekonomik krizden çıkışın tek yolunu yeni kapitalist ilişkilerde görüyorlardı (daha ileri giderek şunu da söyleyeceğim: bu yönetici tipi için önemli olan ekonomik altyapı değil siyasi üstyapıydı; eğer altyapının istikrarını koruduğu şartlarda iktidara gelselerdi yönetici olarak gene aynı şekilde davranırlardı) ama devletin tayin edici rolünün sarsılmasının daha büyük bir felaketle sonuçlanacağının da farkındaydılar. Tıpkı Rusya’da olduğu gibi Azerbaycan’da da devletin bu fetiş anlamı kazanması için her tür zemin vardı: ülke fiilen anarşiye gömülmüştü, böyle bir ortamda halkın düzen arzusu, Sovyet döneminin kanun devleti anlayışıyla çakışıyordu. Aliyev devleti iç savaşın eşiğinden çekip çıkarmakla kalmadı, gerçekte yıkıntının üzerine yenisini kurdu; başta Musavat ve diğer panturanist yahut panislamist akımlar olmak üzere bütün siyasi rakiplerini siyasetten tasfiyesi ve yeniden kuruluş gerçekte eşanlamlı şeylerdi.
Musavat’ın temsilcisinin durduğu yer
Öte yandan, Aliyev ile Elçibey arasındaki mücadele sıradan bir iktidar çatışması değildi. Elçibey (içki sofralarına âşık, romantik bir şair olarak değil, ama başına geçtiği hareketin siyasi hedefleri itibariyle) eski Musavat neyse onu temsil ediyordu — gerçekleşmeyecek emeller. Buna karşılık baba Aliyev, Mustafa Kemal’in CHP kürsüsünden okuduğu Nutuk’taki şu görüşleri herhalde eksisiz paylaşıyordu:
“Panislamizm ve panturanizm siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı saha-i tatbik yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk farkı gözetmeksizin, bütün beşeriyete şamil, cihangirane devlet teşkili hırslarınının netayici de tarihte mazbuttur. Müstevli olmak hevesleri mevzuubahsimizin haricindedir.”
Kuşkusuz, marksizmi gayet iyi bilen biriydi Aliyev, dolayısıyla kendisinin kuracağı devletle ilgili de ham hayaller beslediğini ileri sürmek saflık olur. Başka deyişle, Mustafa Kemal’in bu sözlerine eksiksiz katılıyor olmalıydı ama onun devamı olan şu ifadeler, Aliyev’in soğuk makyavelizmiyle herhalde çelişiyordu:
“İnsanlara her türlü hissiyat ve revabıtı mahsusalarını unutturup onları uhuvvet ve müsavat-ı tâmme dairesinde birleştirerek insani bir devlet kurma nazariyesi de kendine mahsus şeraite maliktir.”
Baba Aliyev, Mustafa Kemal’in 1927’deki romantik pragmatizmi değil kendine (ve Kremlin’e) has bir makyavelist pragmatizm geliştirmişti. Onun önceliği, yeni devleti idealize etmek yerine onu toplumdaki dengelerin çatışmaya varmasını önleyecek bir güçte örgütlemekti. Buysa içeride olduğu gibi dışarıda da ilişkileri büyük bir ustalıkla yönetmeyi gerektiriyordu. Ona göre çözülmesi neredeyse imkansız çatışmalarla yoğrulmuş bir coğrafyada küçük bir devlet için istikrarın tek yolu, büyük komşularıyla kurumsal ilişkiler tesis etmek ve onlarla cepheleşmekten kaçınmaktı.
Ne var ki oğul Aliyev için bu istikrar belli ki yetersiz; babasının cepheleşmeme siyasetini belki de zayıflık olarak görüyor, bunun yerine cepheleşme siyasetini geçiriyor. Gerçekten de uluslararası ilişkiler modellemelerinden biridir bu; istikrar adacıkları olarak kalmayı tercih edebilirsiniz, veya inisiyatif üstünlüğünü kazanarak ve her türlü vasıtayla başkalarının iç siyasetlerine müdahale ederek siyasi üstünlük kurmayı tercih edebilirsiniz.
Aliyev’in cepheleşme siyaseti; inandığından mı?
Rusya’yla diplomatik krizin tırmandığı günlerde oğul Aliyev’in Elçibeyleştiğini yazmıştım. Bu, oğul Aliyev’in artık Elçibey ile aynı gerici romantizme saplandığı anlamına gelmiyor. Hayır, Aliyev babasının eski hasmından belki çok daha zeki, ama kesinlikle çok daha gerçekçi ve pragmatisttir. Bununla birlikte babasının cepheleşmeme siyaseti yerine onun hasmınının (saçma, romantik ve ölümcül ihtiraslar içindeki) cepheleşme siyasetini geçiriyor. Elçibey herhalde gerçekten de inanıyordu panturanizme, Aliyev ise inandığından değil, cepheleşme siyasetinde bir demagoji vasıtası olarak, sınırlı, kontrollü ve esasen komşu ülkelerde siyasi manivelalar kazanmak arzusuyla kullanıyor onu.
Cepheleşmeye dayanan bir siyasette inisiyatif üstünlüğü kilit önem taşır; hasımların henüz bağımsız eyleme geçmeye fırsat bulamadan senin kendi hamlelerinle onları siyasi olarak önce paralize ve sonra manipüle etmen gerekir. Ne var ki bunu yapabilmek için onları içeriden de kontrol edebilmeli ve onlar üzerinde şantaj araçlarına sahip olmalısın.
Böylece Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Azerbaycan’ın oynadığı rolden Rusya’da Azerbaycan diasporasına operasyon düzenlenmesinin Baku’da neden öfke patlamasına yol açtığına kadar birçok olgu yeni bir spot lambasıyla aydınlanır.
* * *
Her gerici inşa, restorasyon, konsolidasyon, provokasyon, savaş hazırlığı ve savaş girişiminde Brecht’in mısraları gelir aklıma:
İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var:
Bilir düşünmesini de.
Doğrusu, geçmişten bugüne neler olup bittiğini yorumlamak nispeten kolay da, gelecekte neler olacağını tahmin etmek zor iş, insan dediğinin bu kusurcuğu yüzünden.
