Görüş

Milletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 2

Yayınlanma

“İnsan dediğin bilir düşünmesini de” 

İKİNCİ BÖLÜM: AZERBAYCAN VAKASI

Bütün bunları ayrıca incelemek mümkün, ancak bu yazıda “case study” Azerbaycan. Nedeni, tahmin edilebileceği gibi, Aliyev iktidarıyla Rusya arasındaki ilişkilerde kırılmadan başka, Azerbaycan’ın kurucu lideri Haydar Aliyev ve varisi oğul İlham arasındaki ideolojik kopuş.

İlham Aliyev 27 Ağustos’ta, Rusya ile Azerbaycan arasındaki diplomatik krizin en tepe noktasında, Ermenistan’da Paşinyan hükümeti ile Beyaz Saray’da imzaladıkları “Trump koridorunu” savunurken şöyle dedi:

“Sovyet döneminde bu bir problem değildi, çünkü ne sınır vardı ne savaş. İnsanlar otomobillerde veya trenle ana topraklardan Nahcıvan’a serbestçe ulaşabiliyorlardı. Ama Ermenistan Azerbaycan’a karşı saldırganlığa başladıktan sonra bu ulaştırma yolunu kestiler. Koridoru kapattılar. Bugün Nahcıvan’a ulaşmak için ya uçakla ya da Gürcistan ve Türkiye topraklarından geçerek daha da uzun bir yolu aşmamız, ancak ondan sonra Nahcıvan’a girmemiz gerekiyor. Bu da büyük rahatsızlıklar ve problemler yaratıyor.”

Aliyev burada sınırların olmadığı, Ermeniler gibi Azerbaycanlıların da ortak vatanına gönderme yapmaktadır. Bu doğru bir göndermedir: Sovyetler Birliği, bütün birlik halklarının ortak vatanıydı ve en azından 1980’lerin ortasına kadar birlik halkları bunun aksinin olabileceğini hiç düşünmemişlerdir. Milli aidiyetleri Türkmen, Tacik, Rus, Azerbaycanlı, Ermeni, Başkırd olabilir, ama ortak vatanları Sovyetler Birliği’dir.

Bu görüş Putin’in 2021 temmuzunda yayınlanan makalesiyle de örtüşür. Putin orada şöyle demişti:

“SSCB’de cumhuriyetler arasındaki sınırlar elbette ki devlet sınırları olarak tanınmıyor, bir federasyonun bütün özelliklerini taşısa bile esasen yüksek derecede merkezileşmiş tek bir ülke çerçevesinde konvansiyonel nitelik taşıyordu; bu da… SBKP’nin öncü rolü sayesinde (abç. — H.Y.) böyleydi. Ama 1991’de bütün bu topraklar, en önemlisi de buralarda yaşayan insanlar bir anda kendilerini yurtdışında buldular. Ve tarihi vatandan gerçekten de koparılmış oldular.”

Demek ki iki şey söz konusudur: birincisi, SSCB anayasal olarak kurucu cumhuriyetlerin gönüllü birliği şeklinde tanımlanıyor olsa da gerçekte “yüksek derecede merkezileşmiş” bir devletti ve bu devlette birlik cumhuriyetlerinin sınırları esasen fiktifti; ve ikincisi, birlik esasen SBKP’nin öncü rolü sayesinde korunuyordu. Öncü kaybolunca birliğin korunmasının temel şartı da ortadan kalktı.

Ne var ki Aliyev’in sözleriyle Putin’in makalesinin örtüşmesi sadece biçimseldir. Putin’in makalesinde SSCB’ye dair nesnel ve kesinlikle doğru bir değerlendirme vardır ve dahası, çağdaş Rusya’da federal cumhuriyetlerin sınırlarının fiktif niteliğinin ancak Kremlin’in öncü rolü sayesinde korunduğuna ve öyle olması gerektiğine yönelik örtük bir gönderme de sezilir. Aliyev’in yukarıda aktardığım sözlerinin girizgâhı ise bunun tam tersidir.  27 Ağustos’ta El Arabiya’ya verdiği mülakattaki bu sözleri şöyledir:

“Bu (Musavatçı Azerbaycan — H.Y.), 1918 mayıs ayında kurulan, müslüman dünyasındaki ilk demokratik cumhuriyetti. Ama sadece 1920 nisanına kadar hayatta kaldı; o zaman Rusya ordusu Azerbaycan’a girerek işgal etti. 1917’de devrim yapan bolşevikler halka sahte vaatlerde bulundular. Sloganları, ‘fabrikalar işçilere, toprak köylülere, halklara hürriyet’ şeklindeydi. Biz kendi devletimizi kurduk ama bolşevikler bu devleti elimizden aldılar. 1929 nisanında Rus ordusu Azerbaycan’a girip işgal etti. Sadece birkaç ay sonra, aynı yılın kasımında Sovyet hükümeti, Zangezur’u, bizim ‘batı Zangezur’ diye adlandırdığımız bölgeyi Azerbaycan’dan alıp Ermenistan’a verdi. Böylece Azerbaycan ikiye bölündü: anakara ve Nahcıvan. Batı Zangezur ise onların arasında kaldı.”

Aliyev’in ifadelerinin yukarıda aktardığım ikinci bölümü, kendi başına ele alındığında, şimdi aktardığım ilk bölümünün tam bir inkârıdır — orada birlik üyeleri arasında sınır olmayan ortak bir vatan anlatılır; oysa girizgâhta Sovyetler Birliği’ni Azerbaycan ulusunun iradesini çalan lanetli bir gasıp olarak tanımlamayı tercih eder.

Bu karakteristik ifadeler, Azerbaycan’da yeni ulus inşasının anahatlarını yansıtması bakımından özel olarak incelenmelidir.

Tarihi çarpıtma numaraları

Aliyev dört numara birden yapıyor.

Aliyev’in birinci numarası. Musavatçı Azerbaycan’ın bolşevikler tarafından yıkıldığını ileri sürüyor. Bu yalan gerçekte, Azerbaycan Komünist Partisi’nin Musavatçı rejimin yıkılmasındaki rolünü bilinçli olarak karartıyor. Azerbaycan Komünist Partisi, bu dönemde Komintern üyesi komünist partiler arasında en ayrıksılardan biriydi; daha çok Sultan Galiyev çizgisine yakındı ve 1960’larda Çin’de Çu Enlay’ın savunacağı türden proleter milletler savunusuna çok benzer bir ideolojik-siyasi hat tutturmuştu. Partinin lideri Neriman Nerimanov öyle büyük bir prestij sahibiydi ki, 19 Mart 1925’te Moskova’da SSCB Merkez Yürütme Komitesi eşbaşkanı (SSCB devlet başkanlığına eşit bir makam) olarak öldüğünde düzenlenen resmi cenaze töreni Lenin’in cenazesiyle karşılaştırılır; bu sırada Sovyetler Birliği’nde bile (Nerimanov çizgisiyle ideolojik kavgalar devam ettiği halde) “doğunun Lenin’i” diye anılmıştır. Azerbaycan Komünist Partisi’nin kendine has ideolojik özerkliği, sadece 28 Nisan 1920’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonraki ayrıksı ve çatışmalı siyasetinde değil, öncesinde de belirgindir: bu partinin atası olan (gene Nerimanov liderliğindeki) Hümmet, (mesela Ermenistan KP gibi) bolşeviklerin bölgedeki diğer liderlerinin (Mikoyan, Kirov, Orconikidze, vb.) yönlendirdiği (fiilen yönettiği) bir parti değildi; onlarla ideolojik tartışmalardan kaçınmıyor ve kendi ideolojik çizgisini koruyordu.

Musavat rejiminin yıkılması Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle gerçekleşti, ama Kızıl Ordu müdahale etti diye değil. Kızıl Ordu, fiilen yıkılmış bir rejimin ayağının altındaki sehpayı çekip atmaktan başka bir şey yapmadı. Kafkaslardaki ve Orta Asya’daki diğer Sovyet cumhuriyetlerinde Sovyet iktidarlarının Kızıl Ordu’nun doğrudan müdahalesi, dilerseniz devrim ihracıyla kurulduğu az çok ileri sürülebilir; ama Azerbaycan’da olan gerçek bir devrimdi ve bu devrim, hiç de Aliyev ve onun borazanlarının iddia ettiği gibi “Ermeniler” tarafından değil, başta Baku’nun her milliyetten emekçileri tarafından Baku’daki Azerbaycanlı, Rus, Ermeni burjuvazisine ve Britanya işbirlikçilerine karşı yapıldı.

Aliyev’in ikinci numarası 1918’de Baku’nun önce İngilizler sonra Nuri Paşa kuvvetleri tarafından işgalini gizlemesidir. Öyle yapıyor, çünkü bunların ilki doğrudan doğruya Musavat’ın “demokratik” cumhuriyetinin işbirlikçiliğiyle ve başta Baku’nun emekçi halkının iradesine, en önemlisi Baku komününe karşı gerçekleşmişti; onu da şehrin Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu tarafından işgali takip etti. Bu numara, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti adını taşıyan ucubenin gerçekte bağımsız bir devlet filan değil ama işgaller altında itibari, farazi bir devlet olduğunu gizlemek için yapılıyor.

Aliyev’in üçüncü ama dolaylı numarası doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor. Bu numara, Azerbaycan tarihinde Nuri Paşa’nın da adı geçiyor diye Aliyev’in çarpıtılmış tarihine gözyaşlarıyla ağıtlar yakacak Türk milliyetçilerini kazanma manevrası; başka deyişle Azerbaycan iktidarının Türklük, turan vb. demagojileri Türkiye’de aynı demagojileri yayanlarla ortaklık yoluyla siyasi manivela kazanma amacını güdüyor. Ne var ki Aliyev’in eski bir MGİMO profesörü olarak kuşkusuz gayet iyi bildiği ve tam da bu nedenle bilinçli şekilde gizlediği çok önemli bir şey var.

Mutafa Kemal Atatürk’ün analizi

Ama bunu biz söylemek yerine Birinci Meclis tutanaklarından Mustafa Kemal’e bırakalım. Epey uzun bir alıntı olacak bu, çünkü iki ülkenin tarihlerinin kesiştiği an’ın en nesnel analizidir.

Mustafa Kemal 14 Ağustos 1920’de kürsüden şöyle konuşmuştu:

“Efendiler, şark âleminin bilâkaydı şart sahibi, mutasarrıfı olmak emelini mağrur kafalarına sokmuş olan itilaf devletleri, kendi hayat ve mevcudiyetlerinin devam ve bekasının, bu tesahüpte ve bu tasarrufta olduğunu pek güzel takdir etmişlerdir. Binaenaleyh bu tesahüp ve tasarrufu temin etmek için başta İngilizler olmak üzere bütün itilaf devletleri, bir taraftan tekmil kullanabildikleri vasıta ve kuvvetlerle bizi mahvetmek, bizi ezmek için çalıştıkları bir sırada, diğer taraftan da bütün beşeriyet-i mazlûmeyi tahlis için çalışan bolşeviklerin, mazlum milletimize el uzatamaması için yine servetlerini kuvvet ve kudretlerini sarfederek uğraşmışlardır.

“Fakat Bolşevik Cumhuriyeti, hem kendi hayat ve mevcudiyetlerinin ehemmiyetini tazif etmek, hem de itilaf devletlerinin pençe-i zulmünden kurtuldukları takdirde, âlemşümul olan inkılabın istihsali gayatı için kendilerine en kuvvetli, en kudretli bir muavin ve müzahir olacak milletimizin desti vifak ve ittihadını tutmak için teşebbüsat-ı fiiliyede bulunmuştur. Yaptığı teşebbüs efendiler; onuncu ve on birinci ordularını doğrudan doğruya Kafkasya’ya, şark cephesine tahsis etmek oldu. Bu ordular, bizim delaletimiz, tesirimiz ve hizmetimiz sayesinde (abç. – H.Y.), suhuletle şimali Kafkasya’yı geçtiler ve Azerbaycan’a dahil oldular ve Azerbaycanlılar da gelen orduları kemal-i sükûnetle kabul ettiler. Bu ordular bir taraftan Ermenistan ve Gürcistan hudutlarında lazım gelen tedabiri ve vaziyet-i askeriyeyi aldılar. Diğer taraftan da maddeten bizimle tesis-i irtibata tevessül ettiler — ki bu mayıs aylarında idi. Tam bu sırada idi ki, Lehistan’da cereyan eden ahval, vekayi ve hadisat gittikçe bolşeviklerin aleyhine olarak kesb-i ehemmiyet etmişti ve bolşevik hükümeti mümkün olduğu kadar çok kuvveti Lehistan cephesine sevketmek mecburiyetinde idi. Buna binaen Kafkasya’ya sevketmiş olduğu, tahsis ettiği ordulardan onuncu orduyu kâmilen şimale sevketti. Binaenaleyh Kafkasya’da Ermenilere, Gürcülere ve heyet-i umumiyeye karşı maddi kuvvetleri tenakus etti ve zaif bulundu. İşte tam bu sırada, İngilizlerin mütemadi gayretleri ve teşvikleri eseri olarak, İngilizlere bendelik etmekten zevk alan Azerbaycan’ın Müsavat hükümeti ve bu hükümetin hempalarının teşvikatiyle, şüphe yok Gürcülerin ve Ermenilerin dahliyle (abç. – H.Y.), ordunun bolşevik ordusunun tamamen gerilerine düşen Gence havalisinde Azerbaycan’ın muhalif kuvvetleri tarafından bir irtica vücuda getirildi. Bu hadise üzerine on birinci kolordu kumandanı Ermeni ve Gürcü hudutlarında bulunan kuvvetlerin kâffesini çekti ve bunlarla tatil-i musamahat etti ve topladığı kuvvetlerle 22 Mayıs’ta Gence’de isyan eden kuvayi muhalife aleyhine hareket etti ve onları kâmilen tedip ve tenkil etti. Nuri Paşa cümlenizce malum bir zattır. Bu zatın taht-ı kumandasında iki üç bin kişiden mürekkep bir Azeri kuvvet vardı. Bu zatı İngilizler her nasılsa iğfal etmişler, kendisiyle beraber kuvvetini kendi lehlerinde istimal etmişlerdir (abç. – H.Y.). Yani Nuri Paşa ve kuvvetleri dahi bu kırmızı ordu aleyhine diğer iltica edenlerle beraber hareket etmişti. Onun için on birinci ordu Gence’deki usatı tedip ettikten sonra Akdam istikametinde yürüdü. Akdam, Gence’nin cenub-u şarkisindedir. Orada 9 Haziran tarihinde Nuri Paşa kuvvetlerini de mağlup ve perişan etti. Mağlup olan bu kuvvetler Akdam’dan sonra cenuba, İran içlerine doğru çekildi, Akdam hadisesinden sonra Kızıl Ordu Şuşa üzerinden Gerus’e geldi. Bila hadise Gerus’u işgal etti. Gerus’e gelen otuz ikinci Rus kızıl fırkasıdır ki — bu 4 Temmuz’dadır efendim — bu kuvvetin hareketini burada bırakalım ve bizim hududumuzu aynı tarihlerde gözden geçirelim.”

Mustafa Kemal’in dikkatinden kaçmayan İngiliz işbirlikçiliği

Demek ki Azerbaycan’da Musavat iktidarının yıkılarak Sovyet cumhuriyetinin kurulması, doğrudan doğruya kemalistlerin sadece zımni değil fiili desteği ve hatta teşvikiyle de gerçekleşmişti, çünkü Mustafa Kemal Musavat’ın arkasında Britanya’nın olduğundan zerre kadar kuşku duymuyor, dahası, Nuri Paşa’nın da bir Britanya vekil kuvveti olarak oynadığı rolden tiksiniyordu. Mustafa Kemal’in nazarında Nuri Paşa’nın Türklüğü değil tıpkı Musavat gibi Britanya işbirlikçiliği önem taşıyordu ve kesinlikle haklıydı.

Üstelik bu sadece milli mücadele yıllarında takınılmış bir tutum değildir. Aliyev iktidarının bir tür kurucu kahraman haline getirmeye çalıştığı Musavat lideri Resulzade, 1922’de Azerbaycan’da Nerimanov sayesinde serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a geldi. Buradaki faaliyetleri kemalist hükümet tarafından hep sıkı bir takibat altında tutuldu. 1931’de İstanbul’dan ayrılmak zorunda bırakıldı ve Polonya’ya gitti. 1934 gibi görece geç bir tarihte bile Resulzade’nin Paris’te çıkardığı İstiklal dergisinin Türkiye’ye sokulması, “memleketimiz aleyhinde zararlı yazılar yazdığı anlaşıldığından” “Reisicumhur Gazi M. Kemal” imzasını taşıyan bir kararnameyle yasaklandı. Resulzade Türkiye’ye ancak 1947’de, ABD ve Britanya aşkının doğması sayesinde yeniden dönebildi.

Milletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 1

Çok Okunanlar

Exit mobile version