Bizi Takip Edin

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Askeri stratejide ilk değişiklik emareleri

İlk aşamada stratejiyi değiştirmek üzere bir dizi çaba görüldü. Öncelikle saldırganlık devam ederken intihar misyonundan farksız askeri girişimler tetiklendi: 5 Mart’ta Necef ve Kerbela arasında (tarafların teyit etmediği) bir helikopter çıkartması, aynı dönemde Tebriz-Meşhed veya Kirman-Zahidan havaalanlarına indirme yapmak için 30 günlük bir hazırlık süresi öngören 20 Şubat tarihli Pentagon sızıntılı bir “taslak karar”, ardından Hark adasına ve boğazdaki İran’a ait diğer küçük adalara çıkartma yapsak mı yapmasak mı kararsızlığı, 4-5 Nisan’da (bugünlerde Hollywood’un bir Rambo hikayesi çıkarmaya hazırlandığı) zenginleştirilmiş uranyumu kaçırma girişimi ve İran’ın kaçırmaya gidenleri kurtarmaya gidenleri de, onları kurtarmaya gidenleri de Isfahan’ın güneyinde paket veya hurdaya çevirmesi… Daha mart sonuna doğru kısa bir süre sonra deneyip çuvallayacakları bu sonuncu projenin çokça yazılıp çizilmiş olması, bütün bunların ve başka eğlenceli şeylerin de Pentagon ve Beyaz Saray odalarında çok öncesinden beri ciddi ciddi tartıldığı ama ancak kolay zafer fotoğrafına ihtiyaç duyulunca mecbur kalındığı anlaşılıyor.

NBC daha 21 Mart’ta, Pentagon’un şu alternatifleri mülahaza ettiğini yazmıştı: İran’ın Körfez’deki limanlarının ve Körfezdeki küçük adaların ele geçirilmesi, zenginleştirilmiş uranyumu gidip almak, İran’ın petrol tesislerinin ele geçirilmesi, Afganistan ve Irak’taki gibi büyük bir askeri birlik çıkarılması. Yegane sebeb-i mevcudiyeti psikolojik harekat olan Axios da bir hafta sonra Pentagon’un İran’a “nihai darbe” için Hark ve Larek adalarına saldırıdan başka batı girişinde Ebu Musa ve iki küçük adanın daha ele geçirilmesi ve İran petrol tankerlerine boğazın doğusunda el konulmasının konuşulduğunu yazdı. Belli ki, üstelik de ABD yönetiminin ilk 10 günlük ateşkesi ilan ettiği gün Axios İran yönetimini paniğe sevk etmeye çalışıyordu.

Öte yandan bunlar tamamen boş tehditler de sayılamaz. ABD yönetimi bütün saldırganlığı içinde savaşı tırmandırma alternatifini ciddi olarak düşünüyordu. Daha 29 Mart’ta The Washington Post, Beyaz Saray’ın emriyle Pentagon’un İran’a karşı birkaç hafta veya birkaç ay sürecek bir kara harekâtına hazırlandığını yazdı. Ancak Post’a göre harekat “tam bir işgal değil” (burnu havada küstahlığa bakın; sanki Türkiye’nin 2 katı, 80 milyonluk bir ülke birkaç haftada veya ayda işgal edilebilirmiş gibi!) sadece özel harekât birliklerinin ve deniz piyadelerinin katılacağı akınlar şeklinde planlanıyordu.

Nisan ayı içinde Beyaz Saray toplantılarında ABD’nin narsist ve hödük başkanının İran’a karşı nükleer silah kullanmayı ciddi olarak gündeme getirdiği, ancak (herhalde JD Vance kanadının da desteğiyle) Pentagon generallerinin kesin şekilde karşı çıktıkları, hatta ABD başkanıyla generallerin karşılıklı “bağrıştıkları” dedikoduları yayıldı. Bu dedikoduların doğruluğunu sınamak, eğer az çok normal bir dünyada yaşamaya devam edersek önümüzdeki 25-30 yıl boyunca pek mümkün olmayacak; ama ben, ABD yönetiminde aklın yerini böceği andıran içgüdünün aldığı mesihçiliğe bakınca inanma eğilimindeyim. Bu nedenle, eğer bu ideolojik manyaklık en büyük çılgınlığı yapmıyorsa, bunun sadece soğukkanlı aklı temsil eden ordu ve CIA tarafından dizginlendiğini ve umarım dizginlenebileceğini düşünüyorum.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

“Duygusal” işler ve kaybederken kazanma ustalığı

“Uçurumun eşiğinde” şöyle yazmıştım: “Ama savaş kârlı bir iştir, savaş en kârlı iştir. Fırıncı ancak sattığı ekmek tüketilince yenisini satabilir; ama tüketmek için yemek gerek, yemek için de zaman. Silahı tüketmek içinse tetiğe basmak yeterlidir.”

Birkaç aydır “ABD savaş yüzünden 10-20-30-50 milyar dolar kayba uğramış, zararı büyük, buna katlanamaz, demek ki artık savaşamaz” şeklinde tahminler sıkça yazılıp çiziliyor. Bu, kapitalizmin mantığını anlamamaktır. Kapitalizmde savaş zarar değil kârdır, bir malın yerine hızla yenisini geçirme, üretimi genişletme imkanıdır. Geçen yıl 954 milyar dolar silahlanma ve ilişkili harcamalar yapmış bir rejim bunların turşusunu kurmayacağına göre elbette tetiğe basacaktır.

Ama sadece bu değil. ABD’de bile hiçbir zaman bugünkü kadar kör gözüm parmağına yapılmayan şeyler de İran’a karşı saldırganlık sürecinde rutinleşti. 22 Mart’ta, ABD başkanının İran’la görüşmelere başlandığı açıklamasının birkaç dakika öncesinde Amerikan borsalarında toplam 1,5 trilyon dolarlık alım-satım yapıldığı ortaya çıktı. Başka deyişle meselenin siyasi, jeopolitik, küresel petrol şoku vb. ilgilendiren boyutlarının yanında basit bir borsa spekülasyonu da işin parçasıydı. Financial Times 24 Temmuz’da bu spekülasyonun mütevazı ölçekte bir özetini çıkardı: ABD başkanının açıklamasından 15 dakika önce sadece petrol hisselerine 580 milyon dolar bahis oynanmış ve fiyatlar düşmüştü. New York saatiyle 6:49-6:50 arasında (ABD’nin narsist ve hödük başkanının açıklamasından hemen önce, 27 saniye boyunca) Brent ve WTI marka petrol için 6.200 vadeli işlem sözleşmesi yapılmıştı ve bunların nominal değeri 580 milyon doları buluyordu. S&P 500 endeksindeki fırlama bunun dışındaydı.

Şartlar değişmedikçe, bir defa olanın tekrarlanmasının önünde hiçbir engel yoktur. Eğer İran’la bir anlaşma kaçınılmazsa, bu anlaşmadan her anlamda en uygun fırsatları yaratmak için en uygun an kollanacaktır.

Ancak İran’la anlaşma girişimlerinin sadece ABD yönetiminin kendi, dost ve aile şirketleri için (bir zamanların moda reklamına atıfla) “duygusal” tatminler kazanmayı amaçladığını ileri sürmek, basit ve anlamsız bir komplo teorisi olarak kalır.

Bir başka tatmin de jeopolitiktir ve bu, hegemonik bir gücün, kendisine askeri stratejiyi değiştirmek zorunda bırakan bir bölgesel yenilgiden başka bir yerde ustalıkla hegemonya pekişmesi yaratmasıyla ilgilidir.

Mart sonunda, artık bir bataklığa iyice gömülmeye başladığı açık seçik ortaya çıktığı günlerde ABD Avrupalılara “küstü” ve NATO kartını öne sürdü. Rubio 1 Nisan’da şöyle demişti: “Avrupa’da Avrupa’yı korumak için birliklerimiz olunca NATO. Ama bizim yardıma ihtiyacımız olunca onlardan hava saldırıları düzenlemelerini istemiyoruz; askeri hava üslerini kullanmaya ihtiyacımız olunca cevapları hayır. O zaman NATO ne işimize yarıyor? Bu soruyu sormak gerek.” Böylece NATO Avrupa komutanlığından kuvvet çekme tartışmaları başladı. Mesele genellikle ABD’nin Avrupa’yı yalnız bırakması, yeni bir Trump doktrini, NATO’nun sonu diye değerlendirildi; ne var ki gerçek durum hiç değilse şimdilik bunun tam tersidir. Daha 7 Nisan’da The National, Rubio’nun kameralar karşısında atıp tutmasına rağmen kuliste tamamen başka türlü davrandığını kaydediyordu; mesela Rubio, Fransa’daki G7 zirvesinde “müttefiklerinden” Hürmüz’ün açılması için derhal kuvvet göndermelerini istemek şöyle dursun Avrupalıların stratejik arterlerin güvenliğinin sağlanmasına ancak askeri çatışmalar bittikten sonra yardım edebileceklerini söylemesine de “anlayışla” yaklaşmıştı. Dahası Rubio, Avrupalıların çatışmaya derhal katılmasını beklemediklerini de açıkça ifade etmişti. Rubio bunun yerine “müttefiklerini” savaştan sonra Hürmüz’ün güvenliğini sağlamaya yönelik uluslararası bir koalisyon oluşturulmasına hazırlanmaya çağırıyordu. Bir ay kadar sonra, 14 Mayıs’ta ortaya çıkacağı gibi, ABD’nin Avrupa’dan kuvvet çekmesi diye bir şey de söz konusu değildi; sadece Almanya’dan Polonya’ya kuvvet rotasyonuna gidiyordu.

Tek başına bu eylem bile hem Almanya’nın hem de Polonya’nın militarizasyonunun hızlandırılması anlamına gelir.

“Aman ha, kuvvet çekmesin de…” köpürtmeleri ise bilinçli ve ustalıklı bir şekilde yapılıyor. En klasik örneklerinden biri, The Wall Street Journal’ın 8 Nisan’daki cızırtısıydı; bu gazete (lafın gelişi öyle diyorum) ABD yönetiminin, Epstein koalisyonunun İran’a saldırılarında “yeterince yararlı olmayan” bazı NATO üyelerini, bu ülkelerdeki Amerikan askeri varlığını çekerek cezalandırmayı düşündüğünü yazıyordu.

Oluşacak siyasi panik ve hız kazanacak olan militarizasyondan en büyük “duygusal” tatmini sağlayacak olan da hem artan petrol ve diğer enerji kaynakları ihracatı,[1] hem Avrupalı silah tekelleriyle yeni ve ballı ortaklıklar (Almanya’dan Rheinmetall, İtalya’dan Leonardo, Fransa’dan Airbus, Britanya’dan BAE ile ABD ortaklıklarının geliştiğini daha önce yazmıştım), hem Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve sanayinin bir kısmının ABD’ye taşınması, hem de Avrupa mali sermayesinin kendi merkezini büsbütün kaybedip ABD merkezli hale gelmesi yoluyla, gene ABD oluyor ve olacak.

Kuşkusuz, çatışmanın devam etmesinin (yani Hürmüz boğazının kapalı kalmasının) küresel resesyonu derinleştireceği açık. Ama hiç değilse ABD açısından (siyasi dumur halindeki Avrupalıları anmaya bile gerek yok) saldırganlıktan çıkış arayışında ABD’nin “zararları” ve resesyonun derinleşmesi ihtimalinin önüne geçme kaygısının tayin edici rol oynadığı iddiası abartılıdır. Resesyon, beyinleri kalmış olsaydı Avrupa’nın elitleri için ürkütücü olabilirdi (daha mart sonunda, Shell CEO’su Wael Sawan, ilk darbeyi güney ardından güneydoğu ve sonra kuzeydoğu Asya’nın yediğini, Avrupa’nın da nisan sonlarına doğru enerji yetersizliğiyle karşı karşıya kalacağını söylemişti), ama akıl yerine ideolojik maniayla kaynaşmış sivrisinek refleksinden başka pek bir şey kalmadığı için çok da umurlarında değil. ABD açısından ise ancak daha sonra başa çıkmak zorunda kalacakları yeni küresel dalgalanmaların yarattığı görece bir endişeden söz edilebilir; başka deyişle, ekonomik anlamda zarara uğramak şöyle dursun işler gayet kârlı.

Anlaşmanın kaçınılmazlığı

Anlaşmanın kaçınılmazlığı hiç de ekonomik nedenlerden değil; sadece siyasi ve askeri nedenlerden ötürü. Çatışmanın devam etmesi, Amerikan savaş sanayisinin yetişemediği boyutta aşırı tüketim anlamına geliyor ve bunun Körfez monarşileri üzerinde de şimdiden kısmen ortaya çıkmış derin siyasi ve sosyal etkileri olacak.

Bu askeri nedenler hafifsenmemelidir. Daha 27 Mart’ta CBS, ABD’nin stoklarındaki Tomahawk seyir füzelerini İran’a karşı ürettiğinden daha büyük hızla tükettiğini yazmıştı. Pentagon kaynaklarına göre o güne kadar 850 seyir füzesi fırlatmışlardı ve bu, Pentagon’un yıllık ortalama alım miktarının 9 katıydı. Pentagon bütçe belgelerine göre yıllık azami üretim de 2330 seyir füzesinden ibaretti ve dahası, ordunun yıllık alımı sadece 90’dı. Donanma da 2026 mali yılında sadece 57 seyir füzesi siparişi vermişti. Öte yandan, üretim kapasitesinin artırılmasındaki güçlüklerden başka bir de “savaş metali” denilen volfram sıkıntısı var ki basit bir madencilik haritası dünyanın neresinde darbe hazırlanmaya başlandığıyla ilgili fikir verebilir.

Ne var ki ABD hedefi değiştiremez; hedefi değiştirmek, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Sadece (yönetimin tamamı değilse bile silaha hükmedenlerin büyük bölümünün) antiemperyalist kararlılığını sürdürdüğü bir İran’la barış demek olduğu için değil; ama bu barış bölgedeki sömürgelerinde, üslerinde, siyasi ve ideolojik nüfuzunda, iktisadi varlığında bir altüst oluş, hatta vazgeçiş demek olacağı için de.

Askeri strateji değişikliği genellikle ve haklı olarak ABD’nin İran karşısında yetersizliği şeklinde anlaşıldı. Mart sonunda başta Bloomberg olmak üzere hemen bütün küresel medya kuruluşları, Körfez monarşilerinin Amerikan güvenlik garantisinden giderek daha çok kuşkuya düştüğünü, ayrıca (çoğu zaman isabetli içgüdüleriyle hareket eden ancak kişilik ve nitelik olarak narsist bir hödükten başka bir şey olmayan) ABD başkanının İran konusunda bir stratejisi olmadığını düşündüğünü, en önemlisi bu ülkelerin topraklarındaki Amerikan üslerinin gerekliliği konusunda da “kuşku duyduğunu” (28 Mart’ta Bloomberg başta BAE ve Suudi Arabistan’ı kastederek böyle yazmıştı) bağırmaya başlamışlardı. Dediklerine göre bunların en büyük endişelerinden biri de narsist hödüğün İran’la, bu ülkenin balistik füze üretimini ve “Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere” desteğini sınırlamayan anlaşma yapması ihtimaliydi. Artık ABD yönetiminin çaresizlik içinde askeri stratejide değişiklik manevralarına giriştiği nisan başında, yani ilk 10 günlük ateşkesin ardından bile bu “endişeler” devam etti; Associated Press 31 Mart’ta, Körfez hanedanlarının İran “henüz yeterince zayıf olmadığı” ve “henüz İran yönetiminde köklü değişiklikler meydana gelmediği” için ABD başkanını savaşa “teşvik ettiklerini” yazmakta sakınca görmedi.

Bu “kuşku ve endişenin”, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin “kuşku ve endişeleriyle” birebir örtüşmesi, tarafların (siyasi ittifakın da ötesinde) fiilen bir askeri blok teşkil ettiğini gösteriyordu. 26 Nisan’da Axios (belki de İsrail’in zayıflayan nüfuzunu ifşa yoluyla tekrar pekiştirmek için) Epstein koalisyonunun İran’a saldırısının daha ilk aşamasında İsrail’in BAE’ye gizlice bir “demir kubbe” bataryasıyla onlarca askeri uzman gönderdiğini yazdı. 13 Mayıs’ta İsrail başbakanlık ofisi, faşist başbakan Netanyahu’nun gizlice BAE’yi ziyaret edip emirbaşıyla görüştüğünü açıkladı. Resmi açıklamada tam tarih yoktu ama gezintinin mart ayında olduğu anlaşılıyordu. 30 Mayıs’ta CNN, İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun ABD-İran arasında olası bir anlaşmanın kilit meseleleri kapsamayacağından “endişeli” olduğunu yazdı; bu meseleler de zenginleştirilmiş uranyum, füze programı ve İran’ın bölgesel müttefikleriydi (yani en başta Hizbullah) idi.

Körfez monarşilerinin bu ilan edilmemiş siyasi ittifak ve fiili askeri bloğa sadakatle bağlılıkları takdire şayandır. Zengin cenneti BAE’nin ışıltısını dron vızıltıları, otellerde ve havaalanlarında patlayan bombalar altında kaybetmesine (The Guardian 7 Nisan’da, BAE’yi yurt tutan zengin Britanyalıların İran misillemeleri üzerine mecburen Milan’ın yolunu tutmaya başladıklarını yazıyordu); Suudi Arabistan’ın Hürmüz çıkışını tamamen kaybetmesine; Katar’ın daha 18 Mart’ta tek bir İran misillemesiyle doğalgaz üretim kapasitesinin (kendi resmi açıklamasına göre) yüzde 17’sini kaybetmesine rağmen sadakatlerini korudular.[2] Katar bu misillemeden bir hafta sonra İtalya, Belçika, G. Kore ve Çin’deki alıcılarına sıvılaştırılmış doğalgaz tedarikine dair uzun vadeli sözleşmelerine mücbir sebep ilan etti. Özellikle bu sonuncu misilleme ABD’nin öyle çok canını yaktı ki, ABD başkanı, İran’ın misillemesine neden olan Pars petrol sahası saldırısını İsrail’in ABD’den habersiz yaptığını, “hem zaten Katar’ın da haberi olmadığını” söyledi ve kuyruğu dik tutmaya çalışarak “bundan sonra değerli Pars sahasına başka hiçbir saldırı yapılmayacağı” sözü verdi. Katar aşkının nedeni, hiç kuşku yok ki, QatarEnergy’nin gaz yatırımlarında Exxon ve Conoco, petrol alanında da Chevron ile proje ortaklıkları olmasıydı. Bu can yakma hali 30 Nisan’da Devrim muhafızlarının İran’a karşı terörist operasyonlara katıldıkları için Amerikalı ve ilişkili teknoloji şirketlerine[3] misillemede bulunacaklarını açıklamasıyla devam etti. Bu, tıpkı geçen yılki haziran misillemelerinde Tel Aviv’de İsrail finans merkezini vurması gibi, tam isabetti.

[1] 2021’de günlük 2,1 milyon varille net petrol ihracatçısı olan ABD, mayıs ortasında yayınlanan belgelere göre ihracatını günlük 6,4 milyon varile çıkarmıştı; hatta Trump daha da ileri giderek Çin başkanı Si Tsinpin’e de İran’la uğraşmayıp ABD’den garantili petrol alımına başlamasını teklif etti. 5 Mayıs’ta Pekin dönüşünde şöyle dedi: “Petrollerinin yaklaşık yüzde 60’ını Hürmüz boğazından alıyorlar. Kendisi (Si Tsinpin — bn.) çok saygın davranıyor. Çin bize tehdit oluşturmuyor. Bu gemilerin yönünü ABD’ye çevirmelerini teklif ettik. Ben, teknelerinizi size çok yakın olan Texas, Louisiana ve Alaska’ya gönderin teklifinde bulundum.”

[2] 10 Mayıs’ta The New York Times’ın yazdığına bakılırsa BAE’nin ABD-İran arasında Pakistan görüşmeleri başladıktan sonra emirliklerdeki çoğu şii binlerce Pakistan vatandaşını ev, işyeri ve hatta sokaklarda avlayarak deport etmesi, belki de Pakistan’ın arabuluculuğuna bir tepkidir.

[3] Listede şunlar vardı: Cisco, HP, Intel, Oracle, Microsoft, Apple, Google, Meta, IBM, Dell, Nvidia, Palantir, JPMorgan, GE ve Boeing, Tesla, G42 (BAE) ve Spire Solution.

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, Bu Orwellvari bir durum, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için henüz çok erken olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı ölçüsüz ve gereksiz olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English