Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Finoluktan provokatörlüğe terfi
Geçerken değinmek gerek, zira bu, Britanya’nın tıpkı Ukrayna çatışmasında olduğu gibi yangına uzaktan benzin püskürtüp ellerini ovuşturarak izlemesi gibi Epstein koalisyonunun İran’a saldırısında da parmağını kıpırdatmadan (askeri olarak parmağını kıpırdatmaya mecali yok zaten) fişekleme rolü oynadığını gösteriyor.
2 Nisan’da Bloomberg, Britanya hükümetinin Avrupa, Ortadoğu ve Asya’dan 40 devletin ayrıca Avustralya ve Kanada’nın katılımıyla Hürmüz boğazının açılması için ABD’nin olmadığı online bir toplantı örgütlediğini ve bu “koalisyonun”, ABD’nin İran’a saldırılarını Hürmüz’le ilgili ardına bakmadan durdurabileceği endişesiyle, bu meseleyi kendileri çözmeyi de görüştüklerini yazdı. (Sadece iki gün sonra The New York Times bu toplantıda donanma eskortu, mayın temizliği, hava eskortu ve İran’a ekonomik ve diplomatik baskı seçeneklerinin çıktığını, ilk üçü çok pahalı olduğu için sonuncusunda karar kıldıklarını, yani hiçbir şeye karar veremediklerini hikaye etti gerçi; ama önemli olan sonucun bu olması değil, ABD iradesi dışında, onun arkasından dolanarak toplantı örgütlenmesiydi.) Ertesi gün bu defa Politico, Trump’ın NATO üyelerine İran’da bize katılmıyorsunuz diye azarı ve tehdidi sonrası şu üyelerin ABD’ye karşı “birleştiklerini” ileri sürdü: Britanya, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Estonya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda. Gerçekte bunlar için “üyeler” demek fazla; bunlar sadece Britanya’dır. Trump’ın Britanya öfkesi de, büyük ölçüde, mesela Baltık devletleri gibi manik-obsesif cüceleri ABD manyetik alanından kendi alanına sokup gütmeye başlamış olması yüzündendir.
Her ne kadar ayrı bir yazının konusuysa da, bu başlığı fazla uzatmadan not etmekte yarar var: ABD ve Britanya arasındaki Trump’ın öfke patlamalarına yol açan bu ince gerilim, Britanya’nın ABD’yi veya ABD’ye karşı onun geleneksel müttefiklerini dolaylı yoldan kışkırtıp avantaj sağlama çabası, bana hep 1950’lerdeki Britanya-ABD gerilimini hatırlatır. O gerilimin nedenleri ve sonuçları tamamen farklıdır; ama 2000’lerde “ABD’nin finosu” diye anılan Britanya’nın en güçsüz olduğu bu dönemde bile gerçekte finodan çok fazlası olduğu bellidir.
Karşılıklı şartlar
Gene de hakkını teslim etmeli: ABD, askeri stratejisini değiştirmeye çalıştığı ilk haftalarda henüz “müttefiklerinin” kaygılarını umursamıyor değildi — belki de ABD başkanı “öldürdük bitirdik ordu donanma bırakmadık” diye höykürürken İran’ın ABD şartlarında bir anlaşmaya razı olacağına gerçekten inanıyordu. 25 Mart’ta The New York Times’ın açıkladığı ABD’nin (ilk) 15 maddesi, bana bunu düşündürüyor. Bir açıdan burnu Kaf dağında bir küstahlık, diğer bir açıdan ise endişeli bir görüşme arayışı anlamına gelen 15 madde şöyleydi (hem daha sonraki talepler de bunların etrafında döndüğü, hem de nihai mutabakat olursa eğer tarafların ne kadar taviz verdiklerini tartabilmek için hem ABD’nin hem İran’ın bu ilk şartlarını eksiksiz aktaracağım):
- Hürmüz boğazındaki blokajın açılması ve “serbest seyrüsefer”;
- İran’ın füze programının sayı ve mesafe olarak sınırlanması;
- füzelerin sadece savunma amaçlı konuşlandırılması;
- mevcut nükleer potansiyelinden vazgeçilmesi;
- nükleer silah yapma niyetinden vazgeçilmesi;
- İran topraklarında nükleer malzeme zenginleştirilmesinin yasaklanması;
- bütün zenginleştirilen malzemenin UAEK’na verilmesi;
- nükleer tesislerin tasfiyesi;
- UAEK’na nükleer faaliyetin kontrolü imkânı verilmesi;
- bölgedeki İran yanlısı güçlerin desteklenmesinden vazgeçilmesi;
- Ortadoğu’daki savaşçıların finansman ve silahlandırılmasına son verilmesi;
- İran’a karşı bütün yaptırımların kaldırılması;
- Buşehr’deki sivil nükleer programın geliştirilmesi için ABD’nin yardımda bulunması;
- yaptırımların geri getirilmeyeceğinin garanti edilmesi;
- barış planının görüşülmesi için bir aylık mütareke.
Bu adı konulmamış kapitülasyon teklifinin kabul edilmesi mümkün değildi. Nitekim İran Press TV aracılığıyla derhal kendi teklifleriyle cevap verdi:
- Düşmanın saldırganlık ve terör eylemlerinin son bulması;
- savaşın tekrar etmeyeceği objektif şartların yaratılması;
- kesin ve garantili savaş tazminatı;
- bölgede bu çatışmaya katılan bütün direniş gruplarına karşı bütün cephelerde savaşın durması;
- İran’ın Hürmüz boğazında yegane ve meşru hak sahibi olarak egemenliğinin tanınması.
Bunların medya yoluyla psikolojik savaş değil İran yönetiminin üzerinde çalıştığı ve gönüllü yahut metazori görüş birliğine vardığı maddeler olduğu, 1 Nisan’da İran’ın Moskova büyükelçisi Kazım Calali’nin neredeyse kelimesi kelimesine aynı şartların altını çizmesiyle tekrar açığa çıktı.
Demek ki bu karşılıklı tekliflerin kabul edilmesi mümkün değildi. 28 Şubat’tan beri Epstein koalisyonunun saldırganlığının en canhıraş borazanı olan The Wall Street Journal aynı gün İran’ın da ABD’ye ateşkes görüşmeleri için “çok yüksek” talepler sürdüğünü yazdı ve bu kapsamda, İran’ın taleplerinin, Press TV’nin yukarıda saydığım beş maddesinden çok daha ağır olduğu ortaya çıktı. Bunlar arasında bölgedeki bütün ABD üslerinin kapatılması da vardı; ayrıca direniş grupları arasında Hizbullah somutlanmıştı. Gazeteye göre (lafın gelişi gazete diyorum) ABD yönetiminden üst düzey bir yetkilinin andığı İran’ın diğer taleplerini eklediğimizde şöyle olur:
- Hürmüz’de geçen gemilerden İran’ın aidat almasına imkân verecek yeni bir düzenleme;
- İran’a yönelik bütün yaptırımların kalkması;
- İran’ın nükleer programının meşruiyetinin kabul edilmesi ve sınırlama girişimlerinden vazgeçilmesi.
Journal’a konuşan “yetkiliye” göre bunlar “gerçekçi olmayan, aptalca” taleplerdi.
İran’ın görüşme heyetinden meclis başkanı Galibaf’ın 8 Nisan’daki formülasyonu daha dar ve bu açıdan uzlaşmacılara daha yakındı; burada Hizbullah, yaptırımlar ve tazminattan söz edilmiyordu ama uranyum zenginleştirme hakkı net olarak zikrediliyordu.[1]
Eğer İran’ın (Medvedev’in deyişiyle) elindeki nükleer silah (Hürmüz boğazı) denemesini başarıyla yaptığını kabul edersek, gerçekte siyasi açıdan üstün pozisyonda olan İran’dı ve elini en yukarıdan açması gayet mantıklıydı; ABD’nin olanca küstahlığına rağmen ilki 26 Mart’ta ve 10 günlük olmak üzere arka arkaya ateşkes uzatmalarının bu taleplerin arkasından gelmesi ve İran’ın misillemelerini sürekli olarak önemsiz göstermeye çalışması boşuna değildir. Centcom’un İran’a ve İran gemilerine saldırılarının ardından her defasında “ateşkesin yürürlükte” olduğunu açıklaması da bu kapsamda değerlendirilmeli.
Dahası, İran’ın psikolojik savaşta ABD’nin çok gerisinde kalmadığını ileri sürmek bile mümkündür. 8 Nisan’da Aragçi, İran’ın bütün şartlarının ABD tarafından kabul edildiğini açıkladı; bunlar şöyleydi: temel saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz’de İran kontrolünün devamı, uranyum zenginleştirme, bütün temel ve tali yaptırımların iptali, BM GK ve UAEK’nun bütün kararlarının uygulamasının durdurulması, İran’a tazminat, Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çıkması ve Lübnan’daki islami direniş de dahil bütün cephelerde savaşın durdurulması. Bu kadarı mümkün değildi, ama ABD askeri belirsizlik içinde kuru bir yalanlamayla geçiştirip 11 Nisan’da İslamabad görüşmelerine tıpış tıpış katılmak zorunda kaldı.
İran heyeti görüşmelerde geri adım atmadı. Her ne kadar spekülatif ise de, bana öyle geliyor ki, hükümet kanadı bu konuda uzlaşmaya teşne olmasına rağmen Mücteba Hamaney’in uranyumun akıbetiyle ilgili doğrudan müdahalesi heyetin dik durmasına yardımcı oldu.
ABD ise bu arada alabildiğine esnemiş görünüyordu; ancak şimdi bir Hollywood fotoğrafına ihtiyacı vardı ve daha önce uranyumun kontrolünün UAEK’na bırakılmasını isterken şimdi kendisine teslim edilmesini şart koşuyordu; buna karşılık (Reuters’in aynı günkü haberine bakılırsa) İran’ın Katar ve başka yabancı bankalardaki varlıkları üzerinde blokajın kaldırılmasını kabul etmişti.
Hürmüz, hukuk ve başka şeyler
Böylece Hürmüz’ün açılması meselesi ABD’nin iki temel önceliğinden biri haline geldi.
ABD başkanı İran’ın boğazı mayınladığını iddia ediyor; Centcom ise geçen gün böyle bir bilgileri olmadığını açıkladı. Şaşırtıcı gelebilir, ancak ben, ABD ordu açıklamalarının gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni, ABD ordusunun hiç kuşkusuz emperyalist saldırganlığın doğrudan vasıtası olsa bile kurumsal bağımsızlığını korumayı başarması ve bu sayede Pentagon’da Hegseth gibi ne idüğü belirsiz bir “savaş bakanına” rağmen sadece askeri meselelere değil siyasi meselelere de daha realist ve nesnel bakmasıdır. Nitekim İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı da boğazın mayınlanması tehdidini daha 23 Mart’ta ileriye dönük bir alternatif olarak ve şu sözlerle duyurmuştu: “Düşmanın İran kıyılarına veya adalarına her tür saldırı girişiminin sonucu, normal askeri uygulamaya uygun olarak, İran körfezindeki ve kıyılarındaki bütün geçişlerin ve ulaştırma hatlarının yüzer mayınlar dahil muhtelif deniz mayınlarıyla mayınlanması olacaktır.” İran’ın tehdidinin havada kalmayacağına kuşku yoktur.
Oysa Hürmüz 28 Şubat’tan önce zaten açıktı; Epstein koalisyonunun saldırganlığı olmasaydı gene açık kalacaktı. Dahası, ilk ateşkesin ardından Aragçi, boğazı kısmi olarak tekrar açtıklarını açıklamıştı.[2] Tekrar ve kesin şekilde kapatma kararı ise 13 Nisan’da ABD ablukasının başlamasının ardından 18 Nisan’da alındı.
İran’ın Hürmüz kavgasında düşman cephesini ustalıkla daralttığını da buna eklemek gerek. Irak, Pakistan, diğer “müslüman” ülkeler, doğal ki Çin ve Rusya’dan başka Hindistan’a da boğazın açılması diplomasiyle savaşı bir arada yürütme ustalığı sayılmalıdır. Böylece, ABD’nin şişirdiği “uluslararası koalisyon” hikayesi, Hindistan’ın İran’a ait silahsız bir fırkateyni apar topar gönderip sırtlanların önüne atması ve 80 denizcinin ölümüne neden olmasına rağmen, İran’ın bu hamlesiyle Hindistan’ı kısmen tarafsızlaştırması üzerine hepten suya düştü.
Hürmüz boğazının hukuki statüsü, mesela Karadeniz boğazları gibi tanımlanmış değildir; ancak genel kabul gören deniz hukuku açısından ilkesel olarak deniz ve su yollarının uluslararası ticarete ve sivil seyrüsefere açık olması beklenir. Bununla birlikte gene hukuki açıdan Montrö konvansiyonunun bir emsal teşkil ettiği ve savaş halinde İran’a kendi karasuları içindeki bu su yolunu kapatma hakkını dolaylı olarak verdiği de ileri sürülebilir.
Meselenin bu hukuki yanı tamamen anlamsız değil, ancak çatışma devam ederken hukuka takılmak da saçmalık. Mevcut durum şundan ibaret: uluslararası bir saldırganlığa maruz kalan İran, elindeki bütün vasıtalarla, bu meyanda Hürmüz çevresindeki egemenliğini de kullanarak, saldırganlığa direniyor. Dahası bu egemenlik, İran’a direniş için muazzam bir silah sunuyor. Rusya Güvenlik Konseyi başkan yardımcısı Medvedev’in 8 Nisan’daki sözleri son derece yerindedir: “Şu kesin olarak söylenebilir: İran kendi nükleer silah denemesini yaptı. Silahın adı Hürmüz boğazı.”
Hukuk ancak çatışmayı bitirirken akla gelir. Bu durumda Hürmüz için üç alternatif söz konusu olabilir.
Birincisi, boğazın İran’ın egemenlik bölgesi olarak tanınması ve seyrüsefer güvenliğinin de (geçen gemilerden güvenlik, çevre veya başka gerekçelerle aidat toplanması dahil) tamamen İran’ın keyfiyetine bırakılmasıdır.[3] Bu tamamen imkansız değil; mevcut durumu zikretmekten dahi kaçınarak fiilen kabul edebilirler.
İkinci alternatif, boğaz güvenliğinin kıyısı bulunan iki ülkeye (İran ve Umman) bölünmesidir. Bu da mümkün, kaldı ki 27 Şubat’ta ABD yönetiminin Epstein koalisyonu saldırısının hemen arifesinde İran’ın siyasi gardını düşürmek için Umman üzerinden kabul ettiği yaklaşım da buydu.
Üçüncü alternatif, Körfez monarşileri artı İran’ın, İran Körfezi ve Hürmüz boğazı için bir bölgesel pakt kurmasıdır. İran’ın daha Irak savaşından 2010’lara kadar çağrısı buydu; bu çağrı arka planda ABD ve ortaklarının bölge üzerinde nüfuz ve kuvvetinin yerine bölge ülkelerinin iradesinin geçirilmesini öngörüyordu. Bütün Körfez monarşilerinin on yıllar boyunca karşı çıktığı bu çağrı, nisan ortasında Suudi Arabistan tarafından dile getirildi. Ne var ki bu, o zaman olduğu gibi bugün de, propagandif açıdan tutarlı ise bile siyasi açıdan imkansızdır; böyle bir bölgesel güvenlik ortaklığının yaşaması mümkün değildir; bu sadece çatışmayı ötelemek için geçici hukuki bir gevezelik olur ve hasbelkader gerçekleşirse de bundan başka anlam taşımaz.
Her halükarda üçüncü alternatif en uzak ihtimaldir, ancak tamamen imkansız da sayılamaz. 2 Nisan’da İran enformasyon konseyi başkanı İlyas Hazreti, şu sözlerle, İran’ın, Hürmüz boğazını kullanan ülkelerle boğazın kontrolüne yönelik anlaşma yapma fikrini değerlendirdiğini söylemişti: “İran, Hürmüz boğazını caydırıcı bir şekilde kontrolü altında tutmakta ve bu boğazı kullanan ülkelerle bir kontrol anlaşması ve paktı oluşturma fikrini incelemektedir.” Bu, eğer Körfez monarşileri arasında yarılmayı derinleştirme girişimi değilse, İran yönetiminde en azından bir kesimin boğazın egemenliğini başka devletlerle paylaşma düşüncesinde olduğuna işaret ediyordu.
Bununla birlikte, İran için ideal yaklaşım birincisidir; ama ikincisi de İran’ın egemenliğini sınırlamadığı için optimal kabul edilebilir. Bagai’nin yukarıda aktardığın 25 Mayıs tarihli açıklamasında Hürmüz’ün güvenliği için en büyük sorumluluğu İran ve Umman’ın taşıdıklarını da vurgulaması da, İran’da yönetimin hiç değilse bir kanadının bu optimal çözüm üzerinde durduğuna işaret ediyor.
Ve sadece onların da değil. Associated Press 8 Nisan’da İran ve Umman’ın birlikte Hürmüz’den geçişlerden aidat almayı kararlaştırdıklarını ileri sürerken bu ikisi arasında herhangi bir anlaşma olmadığına göre ajans belki de ABD’nin örtük bir teklifini gündeme getiriyordu. İran dışişleri 25 Mayıs’ta bu projenin arkasında durmaya devam ettiğini gösterdi; sözcü Bagai, İran ve Umman’ı “çizginin aynı tarafında” diye tanımladı ve Avrupalı şeylerin boğazın idaresine katılabilecekleri iddialarını yalanlamakla birlikte İran ve Umman’ın boğazın güvenliği için “en büyük sorumluluğu taşıdıklarını” vurguladı.
Antiemperyalist kanat bu formüle kategorik olarak karşı çıkmayabilir; ancak bugünkü aşamada bu “nükleer silahı” kullanmaya devam etme kararlılığını koruyor. Bu açıdan, Tasnim’in 17 Nisan’daki programatik pozisyonu daha sonra da mütemadiyen teyit edildi. Tasnim, serbest seyrüseferin ancak Lübnan’da ateşkes ve İran’a deniz ablukasının kaldırılması halinde ve gemilerin kendilerinin ve taşıdıkları yüklerin “saldırgan devletlerle hiçbir ilişkisi olmaması” şartıyla izin alması, keza geçiş güzergahının İran makamları tarafından belirlenmesi şartıyla mümkün olacağını açıklamıştı.
Dolayısıyla eğer ABD, Hürmüz üzerinde bir uzlaşmaya varmak istiyorsa, ancak ikincisi mümkün olabilir; ama Umman’ın 27 Şubat’ta düştüğü durumun ardından tekrar buna ikna edilmesi de herhalde başka bir sorun olacaktır.
[1] Bir sinizm örneği olarak eklemek gerek. İran’ın saldırganlık yüzünden uğradığı zarar 250 milyar dolardan fazla olduğu halde Reuters’in 19 Nisan’da yayınladığı Wood Mackenzie ve Kpler’in “dünya ekonomisinin uğradığı zarar” tahmini sadece 50 milyar dolardı. Demek ki İran dünyada değil, İranlılar insan değil, İran’daki de servet değil.
[2] Gerçi daha sonra uzlaşmacı kanadın Aragçi’nin ağzından boğazın açıldığını söyleyerek antiemperyalist kanadı oldubittiye getirmek istediği ortaya çıktı. 19 Nisan’da Devrim muhafızlarına yakın bir telegram kanalından şu mesaj geçti: “Biz boğazı, liderimiz imam Hamaney’in emriyle açarız, bir takım ahmakların tweetleriyle değil.” Bu açıklama ilk anda ABD’nin narsist ve hödük başkanına yorulmuştu; ama The Wall Street Journal, neredeyse açıkça, gerçekte Aragçi’nin ima edildiğini ileri sürdü. Bunun doğru olma ihtimali vardır.
[3] İran parlamentosu milli güvenlik ve dış siyaset komisyonu üyesi Alaaddin Borucerdi, 22 Mart’ta, Hürmüz’ün kontrolü için yeni bir yaklaşım geliştirdiklerini, bunun ilk adımının her geçen gemiden 2 milyon dolar almak olduğunu söylemişti. Borucerdi daha sonraki açıklamalarında da ücretli geçiş fikrinin arkasında durdu. 25 Mayıs’ta İran dışişleri sözcüsü Bagai ise, seyrüsefer yapan gemilerden transit geçiş ücreti değil “güvenlik, çevre ve deniz seyrüsefer idaresi için ödemesi” alacaklarını söyledi. Belli ki İran, meselenin hukuk boyutunu düşünmeye başlamıştı ama hukuki formülasyonun biçimi de antiemperyalist ve uzlaşmacı taraflar arasındaki mücadele alanı.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya6 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı











