Diplomasi
Prof. Zhang Weiwei: Batı kriz üretirken Avrasya barış ve kalkınmayı örüyor

Editörün notu: Fudan Üniversitesi Çin Enstitüsü Direktörü ve Deng Şiaoping’in eski tercümanı Prof. Zhang Weiwei, İstanbul’da 25-26 Eylül tarihlerinde düzenlenen East-West Forum‘da çok kutuplu dünyanın gerekliliklerini ve Çin’in bir “uygarlık devleti” olarak üstlendiği küresel rolü değerlendirdi. Çin’in kadim tarih ile modern kapasiteyi bütünleştiren özgün yapısına dikkat çeken Prof. Zhang; liyakat, kamu düzeni ve barış odaklı yaklaşımın küresel istikrara sunduğu somut faydaları vurguladı. Batı’nın askeri müdahaleleri meşrulaştıran ve dünyayı cepheleştiren tavrına karşılık, Şanghay İşbirliği Örgütü ve ASEAN gibi mekanizmaların Avrasya’yı barış ile kalkınma sahasına dönüştürdüğünü belirtti. Çin felsefesinin savaşa başvurma eşiğini en üstte tuttuğunu ve çatışmadan uzlaşma üretmeyi temel aldığını ifade eden Zhang, sınır ihtilaflarında bile azami itidal gösterildiğini kaydetti.
Konferans programında da belirtildiği üzere, dönüşüm geçiren dünya ve bir “uygarlık devleti” olarak Çin başlığına dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi dünya artık fiilen çok kutuplu bir yapıya ulaştı.
Yalnızca dört BRICS üyesinin toplam gayrisafi yurt içi hasılasına baktığınızda bile G7’yi geride bıraktığını görüyorsunuz; ne var ki çok kutuplu dünya düzeni henüz tam anlamıyla doğmuş değil.
İşte tam da burada, İstanbul’daki bu East-West Forum da dahil olmak üzere, inşa etmeye ve şekillendirmeye çalıştığımız zemin devreye giriyor.

Tam bu noktada Çin’in üstleneceği rol karşımıza çıkıyor. Çin şüphesiz nev-i şahsına münhasır bir ülke; daha adil ve hakkaniyetli yeni bir küresel düzene çok önemli katkılar sunma potansiyeline sahip, hatta belki de bu katkıyı sunmaya başladı bile.
Peki, bir “uygarlık devleti” nasıl tanımlanır? Uygarlık devleti, kesintisiz biçimde süregelen dünyanın en köklü medeniyeti ile devasa büyüklükteki modern bir devletin harmanıdır. Ben bu yapıyı dört “muazzam” unsurla özetliyorum: Muazzam bir nüfus, muazzam bir coğrafya, muazzam bir tarihsel derinlik ve muazzam bir kültürel zenginlik. Bu dört unsurun her biri, kadim olanla modernin, geçmişle bugünün sentezinden oluşuyor.
Söz gelimi devasa nüfustan bahsedeceksek; evet, Çin antik çağlardan bu yana hep kalabalık bir ülkeydi ancak bugün bu nüfus son derece yüksek bir eğitim düzeyine sahip.
Her yıl Batı ülkelerinin toplamından daha fazla bilim insanı ve mühendis yetiştiriyoruz. Geniş coğrafyamız için de durum aynı: Bu topraklar tarihten devraldığımız bir miras, fakat aynı zamanda birinci sınıf bir altyapıyla tepeden tırnağa modernize edilmiş vaziyette. Dünyanın en iyi demir yolu ve kara yolu ağlarına, en gelişmiş dijital altyapısına sahibiz. İstisnasız her köyümüze 5G ulaşıyor. Köklü tarihimiz de yine eski ile yeninin bileşimidir.
Çin’in siyasal sistemine baktığınızda, Batı yalnızca sandıktan ibaret bir seçime odaklanırken; Çin sistemi, kökleri kendi geleneğimize dayanan liyakatle belirleme usulü ile Batı geleneğinden uyarladığımız sandık mekanizmasını bir arada işletir.
Kültürel zenginliğimiz de böyledir. Siyaset kültürü açısından baktığımızda, Çin’deki en mühim öncelik halkın geçimi ve refahıdır. Bu yaklaşım baştan aşağı Konfüçyüsçü bir anlayışa dayanır: Ne yaparsanız yapın, devlet halkın hem maddi hem manevi refahını yükseltmek zorundadır.
Kusurlu bir kıyas olacak, yalnızca zihinde canlandırabilmek adına paylaşıyorum: Bugün onlarca İslam ülkesinin tek bir merkezi hükümet çatısı altında, son derece modern bir ekonomiyle ve ortak bir dili konuşarak tek bir ulus halinde birleştiğini düşünün. Evet, ileri düzeyde gelişmiş bir ekonomi, tek bir devlet çatısı altında… Ya da siyaseten pek doğru kaçmayacak başka bir kusurlu benzetmeyle; Roma İmparatorluğu’nun parçalanmayıp günümüze kadar ulaştığını, tüm bu farklı ülkelerin Latince konuşan tek bir bünyede birleştiğini varsayın.
Fakat Çin söz konusu olduğunda, kökleri son derece derin felsefi bir gelenekten bahsediyoruz; bizler barışı her şeyin üstünde tutarız. En kıymetli değerimiz barıştır; son derece modern ama aynı zamanda kadim Asya geleneğinden beslenen bir anlayış. Size anlatmaya çalıştığım ulus devlet, işte böylesi bir uygarlık devletidir.
Şimdi mevcut tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru, bugünkünden çok daha yetkin yeni bir düzen kurma arayışına uluslararası sistem zaviyesinden bakalım. Öncelikle fikirlere ve felsefelere odaklanalım: Çin, ABD’den hangi noktalarda ayrılıyor? Uçurum denecek kadar derin farklar var. Örneğin Çin siyaset felsefesi hiçbir zaman “böl ve yönet” mantığına dayanmaz; bizim ilkemiz hem içeride hem de dış dünyada daima “birleş ve refaha kavuş” olmuştur.

“Çin’in yaklaşımı muhatabını daima ‘dost ya da potansiyel dost’ olarak görmektir”
Stratejik yaklaşım açısından Batı felsefesi genelde dünyayı “dost ya da düşman” ikiliğiyle okur; ya dostsunuzdur ya da hasım. Oysa Çin’in yaklaşımı “dost ya da potansiyel dost” zeminindedir. Bir başka deyişle, bir uygarlık devleti olarak çok daha uzun erimli bir vizyona sahipsinizdir. Dahası, tetiğe basmaya dünden hevesli bir ABD profilinden çok farklıyız.
Tarihine bakıldığında Çin, büyük güçler arasında kuvvete başvurma eşiği en yüksek ülkedir. Kuşkusuz Çin’in çok net kırmızı çizgileri vardır, bu hayati bir meseledir. Fakat yaklaşımımız, Sun Tzu’nun o meşhur Savaş Sanatı eserinin derin tesirini taşır: Asıl maharet, hasmı fiilen savaşmadan alt etmektir.
Dolayısıyla zihninizde bu öğreti ve muhataplarınızı dost ya da müstakbel dost olarak gören bir felsefe varsa, daha baştan pek çok çatışmanın önüne geçebilir, savaşları gerçekleşmeden engelleyebilirsiniz.
Çin işin felsefi boyutunu bu anlayışla yürütüyor. İşin en can alıcı noktası ise insanlığın menfaatini bir bütün olarak görmektir; Batı’nın “masada değilseniz menüdesinizdir” anlayışını Çin vicdanı kesinlikle reddeder.
Bugün insanlığın ortak geleceğinden yahut tek bir insanlık ailesinden söz ettiğimizde, bazıları bunu fazlasıyla idealist bulup somut olarak nasıl hayata geçirileceğini soruyor. Xiangshan Forumu’nda Amerikalı bir akademisyen bana, Çin lideri Xi Jinping’in küresel yönetişim inisiyatifini Birleşmiş Milletler gibi daha köklü bir uluslararası platform yerine neden Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde açıkladığını sordu.
Yanıtım son derece basitti: Çünkü Şanghay İşbirliği Örgütü; Xi Jinping’in kalkınma, güvenlik, medeniyet ve yönetişim alanlarında ortaya koyduğu dört inisiyatifin ete kemiğe bürünmüş halidir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başarısının ardında tam olarak bu dört sütun yer alıyor. Gelinen noktada örgüt; nüfus, coğrafi alan ve somut neticeler bakımından dünyanın en büyük bölgesel işbirliği mekanizmasına dönüştü.
Toplam gayrisafi yurt içi hasılası G7’yi şimdiden aştı. Benzer bir tablo ASEAN ile olan ortaklığımızda da geçerli; zemin yine bu dört temel ilkeye dayanıyor. Neticede Çin bugün küresel ekonomik büyümenin tek başına yüzde 30’unu karşılıyor; ASEAN ise yaklaşık yüzde 7 ila 8’lik bir pay üretiyor. Çin-ASEAN işbirliği sayesinde dünya ekonomik büyümesinin neredeyse yüzde 40’ını bu coğrafya sırtlıyor. Rusya’dan Orta Asya’ya, Çin’den Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan bu muazzam Avrasya kara parçası, geride kalan elli yıl boyunca bir barış ve kalkınma sahası işlevi gördü. Bu muazzam bir kazanımdır.
Çoğu zaman ifade ettiğim gibi: Çin şayet Batı’nın o sözde liberal demokrasi modelini benimsemiş olsaydı, çoktan içinden bir Donald Trump çıkarır ve muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açardı. Profesör Jeffrey Sachs’ın da altını çizdiği üzere, Çin siyasal sistemi sayesinde küresel meselelerde rasyonel kararlar alabilen yegâne aklıselim aktör sahada kalabildi.
Son olarak bu tecrübeye dair küçük bir not düşeyim: Bölgesel örgütlerin ortaya koyduğu sonuçlara baktığınızda, hem Orta Asya hem de Güneydoğu Asya karmaşık coğrafyaları, inanç yapıları ve farklı siyasi rejimleri sebebiyle on yıllar boyunca bir “jeopolitik lanet” olarak nitelendirildi.
Bugün ise iftiharla görüyoruz ki bu bölgeler jeopolitik birer nimete dönüştü. Eskiden denize çıkışı olmayan Orta Asya ülkeleri, bugün kıtaları birbirine bağlayan merkezler haline geldi. Çin’in uygarlık devleti kimliği, daha yaşanabilir bir dünya için hem fikirsel hem de pratik çözümleri işte bu yapıcı yaklaşımla üretiyor.
Güvenilir kamuoyu araştırma kuruluşlarının çalışmalarını incelerseniz, Çin halkının en çok kıymet verdiği değerin kamu düzeni ve toplumsal istikrar olduğunu görürsünüz. Yüz Avrupa ülkesinin toplamına denk genişlikte devasa bir ülkeden söz ediyoruz; bu yüzden Çin, kargaşa ve anarşi kelimesinden nefret eder. Çok kutuplu dünya düzeninden söz ederken benimsediğimiz resmi dilin “daha adil, kurallı ve düzenli bir işleyişi” vurgulaması bundandır. Çin, ASEAN ve Şanghay İşbirliği Örgütü ekseninde şekillenen bu yapı sayesinde, gelecekte çok daha mutedil, adil ve dengeli bir uluslararası düzenin doğacağını bugünden öngörebiliriz.
Çin ile Filipinler arasındaki meseleye değinmek isterim: Şayet Çin, ABD’nin refleksiyle hareket etseydi, elindeki mevcut askeri güçle Filipin ordusunu 24 saat içinde darmadağın edebilirdi. Fakat biz bunu yapmadık; yaşanan tüm gerilimlerde en fazla tazyikli su kullanmakla yetindik. Keza Hindistan sınırındaki gerilimde dahi diğer büyük güçlerin yapacağı türden askeri yıkımlara başvurmadık; askerler arasında yaşanan arbedelerin ötesine geçilmedi ve sorunlar adım adım suhuletle çözülüyor. Nitekim iki ülkenin liderleri bir araya gelerek ilişkileri yeniden rayına oturtma yolunda irade gösterdi. Dünyanın da bu sağduyuyu örnek almasını temenni ederim.

“Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde barışın adı dahi anılmaz”
Son olarak bir iki hususa daha dikkat çekmek istiyorum. İlki, Batı’nın dilinden düşürmediği liberal değerler meselesidir. Xi Jinping’in Küresel Yönetişim İnisiyatifi’ne baktığınızda altı ortak değer görürsünüz: Barış, kalkınma, hakkaniyet, adalet, demokrasi ve özgürlük. En can alıcı nokta ise listenin ilk sırasına barışın yerleşmiş olmasıdır. Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde insan hakları ve demokrasi sürekli öne çıkarılır ama barışın adı dahi anılmaz.
Zira Batı, Küresel Güney ülkelerine karşı askeri güç kullanma hakkını kendinde saklı tutar. Bu kabul edilemez bir tutumdur, baştan aşağı yanlıştır; biz bunu asla onaylamıyoruz. İnsanlığın büyük bir çoğunluğunun da barışı en başa koyan bu yaklaşımı takdir ettiğine inanıyorum.
İkincisi; her medeniyetin kendine has değerleri mevcuttur ancak elimizde ortak asgari müşterek olarak Birleşmiş Milletler Şartı duruyor. Çin uluslararası düzenin ıslah edilmesini savunduğunda, kastettiği şey İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ve ülkelerin ezici çoğunluğu tarafından onaylanan Birleşmiş Milletler Şartı ilkelerine geri dönmektir. Batı’nın “kurallara dayalı düzen” diyerek dayattığı sistem ise BM Şartı değil; bizzat ABD’nin ve onun güdümündeki Avrupalı ortaklarının dünyaya cebren kabul ettirmeye çalıştığı liberal değerler manzumesidir.
Arap Baharı sürecine bakın: Milyonlarca insan yaşamını yitirdi, yüz milyonlarcası evinden barkından oldu; üstelik bunu yapanlar en ufak bir suçluluk dahi hissetmiyor. “Nasılsa liberal düzeni yayıyoruz, her istediğimizi yaparız” kibrindeler. Biz bu anlayışı bütünüyle reddediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Rus dostlarımızla Ukrayna krizinin kökenleri üzerine konuşuyorduk; elbette NATO’nun doğuya doğru genişleme politikasında çok ciddi bir sorun var. Tam beş dalga halinde genişlediler.
Kendilerine şunu söyledim: Şayet bu süreç dördüncü dalgada dursaydı, bu kriz hiç yaşanmayabilirdi. Şahsen Rusya’nın art arda beş genişleme dalgasına neden sabır gösterdiğini anlamakta güçlük çekiyorum; zira Çin, kendi arka bahçesi sayılan Asya coğrafyasında böylesi bir askeri genişlemeye tek bir kez dahi müsaade etmezdi.
Diplomasi
Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.
Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.
Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.
Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.
Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.
Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak
Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.
Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.
BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.
Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.
Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.
Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor
Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.
Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.
İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.
Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak
Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.
Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.
Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.
Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak
Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.
Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.
Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.
Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.
İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.
7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.
Diplomasi
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.
Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.
Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.
Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.
NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.
Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.
Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.
Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.
Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.
Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.
Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.
Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.
Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.
NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.
Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.
Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.
Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.
NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.
Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.
Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.
Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.
Diplomasi
NATO’dan Ukrayna’ya uyarı: Trump Patriot sevkiyatını tamamen durdurabilir

Bloombeg’e konuşan NATO yetkilileri, Donald Trump ile yaşanan kriz nedeniyle ABD’nin Ukrayna’ya yönelik hava savunma sevkiyatını tamamen durdurabileceği uyarısında bulundu. Avrupalı müttefiklerin parasını ödediği Patriot füzelerinin teslimatı ayda 12 adede kadar gerilerken Pentagon Kiev’e üçüncü ülkelerden gidecek sevkiyat izinlerini de askıya aldı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupalı müttefiklerin parasını ödemesine rağmen ABD’nin son aylarda Patriot hava savunma füzelerini son derece düzensiz gönderdiğini açıkladı.
Zelenskiy bu şikayetini, ABD Savaş Bakanlığının geçen hafta Rusya’nın füze saldırılarına dair Kiev’i birkaç kez önceden uyarmaması üzerine dile getirdi.
Bloomberg‘in konuyu bilen kaynaklara dayandırdığı habere göre ise NATO temsilcileri, Ukraynalı yetkilileri bu sevkiyatların tamamen kesilebileceği yönünde uyardı.
Kaynaklardan biri, NATO yönetiminde Zelenskiy ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin onarılamaz biçimde bozulduğuna dair ciddi endişe duyulduğunu aktardı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı dizel mutabakatının ardından Trump, Kiev adına savaşı bitirecek müzakereleri mevcut devlet başkanı yerine belki de başka birinin yürütmesi gerektiğini birkaç kez söyledi.
NATO yetkilileri ise Ukrayna’ya Washington ile gerilimi düşürme çağrısı yapıyor; Zelenskiy adım atmazsa Trump’ın öngörülemez tavrı nedeniyle Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi (PURL) programı kapsamındaki Amerikan silah sevkiyatının tamamen durabileceğini belirtiyor.
Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaç Listesi anlamına gelen PURL programı çerçevesinde, silahları Ukrayna için çoğunlukla Avrupalı ülkeler ABD’den satın alıyor.
Kiev’in en acil ihtiyacını ise Rus balistik füzelerini vurabilen Patriot önleme füzeleri oluşturuyor.
Habere göre ABD şu sıralar Ukrayna’ya ayda yalnızca 12 Patriot füzesi sağlıyor; bu miktar mühimmatı ücretsiz veren önceki başkan Joe Biden dönemindekinin dörtte birine denk geliyor.
Zelenskiy pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın yalnızca pazar günkü saldırıda Kiev ve çevresine 16 balistik füze fırlattığını duyurdu.
Ukrayna lideri, “Ortaklarımızdan bir kez daha hiçbir ön uyarı gelmedi” dedi. Havadan gelen tek bir balistik füzeyi düşürmek için genellikle iki önleme füzesi fırlatılıyor.
Eski ABD savunma bütçesi uzmanı olan ve Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde görev yapan Mark Cancian, Pentagon’un eldeki stokların Ortadoğu operasyonlarına ve Çin ile olası bir çatışmaya yetmeyeceğinden endişelendiğini belirtti.
Cancian, “ABD’nin elindeki Patriot füzesi stokları çok düşük; tahminlerimize göre 800 civarında” değerlendirmesini yaptı.
ABD Avrupa’dan gidecek füzelerin onayını askıda tutuyor
The Washington Post‘a konuşan kaynaklar, Washington’ın yalnızca PURL kapsamındaki teslimatları geciktirmekle kalmadığını, Avrupalı ortakların ellerindeki Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesine onay vermeyi de bıraktığını aktardı.
Bu Amerikan menşeli bir silah sistemi olduğundan mühimmatı devretmek isteyen ülkelerin Washington’dan izin alması gerekiyor.
Yetkililer, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son devir taleplerini resmi olarak reddetmediğini ancak onaylamayarak askıda bıraktığını bildirdi.
Bloomberg‘e konuşan bir kaynak, Avrupalıların Trump yönetimiyle ilişkileri düzeltmesi için Ukrayna’ya yardım etmeye çalıştığını dile getirdi.
Diğer bir yetkili ise bu amaçla henüz kimsenin Washington’a gitme planı yapmadığına dikkat çekti. Oysa mekik diplomasisi, Zelenskiy ile Trump arasında Şubat 2025’te Oval Ofis’te yaşanan gerginlik dahil önceki krizlerde ilişkileri toparlamanın temel yöntemi olarak öne çıkıyordu.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek











