Diplomasi
Prof. Zhang Weiwei: Batı kriz üretirken Avrasya barış ve kalkınmayı örüyor
Editörün notu: Fudan Üniversitesi Çin Enstitüsü Direktörü ve Deng Şiaoping’in eski tercümanı Prof. Zhang Weiwei, İstanbul’da 25-26 Eylül tarihlerinde düzenlenen East-West Forum‘da çok kutuplu dünyanın gerekliliklerini ve Çin’in bir “uygarlık devleti” olarak üstlendiği küresel rolü değerlendirdi. Çin’in kadim tarih ile modern kapasiteyi bütünleştiren özgün yapısına dikkat çeken Prof. Zhang; liyakat, kamu düzeni ve barış odaklı yaklaşımın küresel istikrara sunduğu somut faydaları vurguladı. Batı’nın askeri müdahaleleri meşrulaştıran ve dünyayı cepheleştiren tavrına karşılık, Şanghay İşbirliği Örgütü ve ASEAN gibi mekanizmaların Avrasya’yı barış ile kalkınma sahasına dönüştürdüğünü belirtti. Çin felsefesinin savaşa başvurma eşiğini en üstte tuttuğunu ve çatışmadan uzlaşma üretmeyi temel aldığını ifade eden Zhang, sınır ihtilaflarında bile azami itidal gösterildiğini kaydetti.
Konferans programında da belirtildiği üzere, dönüşüm geçiren dünya ve bir “uygarlık devleti” olarak Çin başlığına dair görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi dünya artık fiilen çok kutuplu bir yapıya ulaştı.
Yalnızca dört BRICS üyesinin toplam gayrisafi yurt içi hasılasına baktığınızda bile G7’yi geride bıraktığını görüyorsunuz; ne var ki çok kutuplu dünya düzeni henüz tam anlamıyla doğmuş değil.
İşte tam da burada, İstanbul’daki bu East-West Forum da dahil olmak üzere, inşa etmeye ve şekillendirmeye çalıştığımız zemin devreye giriyor.
Tam bu noktada Çin’in üstleneceği rol karşımıza çıkıyor. Çin şüphesiz nev-i şahsına münhasır bir ülke; daha adil ve hakkaniyetli yeni bir küresel düzene çok önemli katkılar sunma potansiyeline sahip, hatta belki de bu katkıyı sunmaya başladı bile.
Peki, bir “uygarlık devleti” nasıl tanımlanır? Uygarlık devleti, kesintisiz biçimde süregelen dünyanın en köklü medeniyeti ile devasa büyüklükteki modern bir devletin harmanıdır. Ben bu yapıyı dört “muazzam” unsurla özetliyorum: Muazzam bir nüfus, muazzam bir coğrafya, muazzam bir tarihsel derinlik ve muazzam bir kültürel zenginlik. Bu dört unsurun her biri, kadim olanla modernin, geçmişle bugünün sentezinden oluşuyor.
Söz gelimi devasa nüfustan bahsedeceksek; evet, Çin antik çağlardan bu yana hep kalabalık bir ülkeydi ancak bugün bu nüfus son derece yüksek bir eğitim düzeyine sahip.
Her yıl Batı ülkelerinin toplamından daha fazla bilim insanı ve mühendis yetiştiriyoruz. Geniş coğrafyamız için de durum aynı: Bu topraklar tarihten devraldığımız bir miras, fakat aynı zamanda birinci sınıf bir altyapıyla tepeden tırnağa modernize edilmiş vaziyette. Dünyanın en iyi demir yolu ve kara yolu ağlarına, en gelişmiş dijital altyapısına sahibiz. İstisnasız her köyümüze 5G ulaşıyor. Köklü tarihimiz de yine eski ile yeninin bileşimidir.
Çin’in siyasal sistemine baktığınızda, Batı yalnızca sandıktan ibaret bir seçime odaklanırken; Çin sistemi, kökleri kendi geleneğimize dayanan liyakatle belirleme usulü ile Batı geleneğinden uyarladığımız sandık mekanizmasını bir arada işletir.
Kültürel zenginliğimiz de böyledir. Siyaset kültürü açısından baktığımızda, Çin’deki en mühim öncelik halkın geçimi ve refahıdır. Bu yaklaşım baştan aşağı Konfüçyüsçü bir anlayışa dayanır: Ne yaparsanız yapın, devlet halkın hem maddi hem manevi refahını yükseltmek zorundadır.
Kusurlu bir kıyas olacak, yalnızca zihinde canlandırabilmek adına paylaşıyorum: Bugün onlarca İslam ülkesinin tek bir merkezi hükümet çatısı altında, son derece modern bir ekonomiyle ve ortak bir dili konuşarak tek bir ulus halinde birleştiğini düşünün. Evet, ileri düzeyde gelişmiş bir ekonomi, tek bir devlet çatısı altında… Ya da siyaseten pek doğru kaçmayacak başka bir kusurlu benzetmeyle; Roma İmparatorluğu’nun parçalanmayıp günümüze kadar ulaştığını, tüm bu farklı ülkelerin Latince konuşan tek bir bünyede birleştiğini varsayın.
Fakat Çin söz konusu olduğunda, kökleri son derece derin felsefi bir gelenekten bahsediyoruz; bizler barışı her şeyin üstünde tutarız. En kıymetli değerimiz barıştır; son derece modern ama aynı zamanda kadim Asya geleneğinden beslenen bir anlayış. Size anlatmaya çalıştığım ulus devlet, işte böylesi bir uygarlık devletidir.
Şimdi mevcut tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru, bugünkünden çok daha yetkin yeni bir düzen kurma arayışına uluslararası sistem zaviyesinden bakalım. Öncelikle fikirlere ve felsefelere odaklanalım: Çin, ABD’den hangi noktalarda ayrılıyor? Uçurum denecek kadar derin farklar var. Örneğin Çin siyaset felsefesi hiçbir zaman “böl ve yönet” mantığına dayanmaz; bizim ilkemiz hem içeride hem de dış dünyada daima “birleş ve refaha kavuş” olmuştur.
“Çin’in yaklaşımı muhatabını daima ‘dost ya da potansiyel dost’ olarak görmektir”
Stratejik yaklaşım açısından Batı felsefesi genelde dünyayı “dost ya da düşman” ikiliğiyle okur; ya dostsunuzdur ya da hasım. Oysa Çin’in yaklaşımı “dost ya da potansiyel dost” zeminindedir. Bir başka deyişle, bir uygarlık devleti olarak çok daha uzun erimli bir vizyona sahipsinizdir. Dahası, tetiğe basmaya dünden hevesli bir ABD profilinden çok farklıyız.
Tarihine bakıldığında Çin, büyük güçler arasında kuvvete başvurma eşiği en yüksek ülkedir. Kuşkusuz Çin’in çok net kırmızı çizgileri vardır, bu hayati bir meseledir. Fakat yaklaşımımız, Sun Tzu’nun o meşhur Savaş Sanatı eserinin derin tesirini taşır: Asıl maharet, hasmı fiilen savaşmadan alt etmektir.
Dolayısıyla zihninizde bu öğreti ve muhataplarınızı dost ya da müstakbel dost olarak gören bir felsefe varsa, daha baştan pek çok çatışmanın önüne geçebilir, savaşları gerçekleşmeden engelleyebilirsiniz.
Çin işin felsefi boyutunu bu anlayışla yürütüyor. İşin en can alıcı noktası ise insanlığın menfaatini bir bütün olarak görmektir; Batı’nın “masada değilseniz menüdesinizdir” anlayışını Çin vicdanı kesinlikle reddeder.
Bugün insanlığın ortak geleceğinden yahut tek bir insanlık ailesinden söz ettiğimizde, bazıları bunu fazlasıyla idealist bulup somut olarak nasıl hayata geçirileceğini soruyor. Xiangshan Forumu’nda Amerikalı bir akademisyen bana, Çin lideri Xi Jinping’in küresel yönetişim inisiyatifini Birleşmiş Milletler gibi daha köklü bir uluslararası platform yerine neden Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde açıkladığını sordu.
Yanıtım son derece basitti: Çünkü Şanghay İşbirliği Örgütü; Xi Jinping’in kalkınma, güvenlik, medeniyet ve yönetişim alanlarında ortaya koyduğu dört inisiyatifin ete kemiğe bürünmüş halidir. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başarısının ardında tam olarak bu dört sütun yer alıyor. Gelinen noktada örgüt; nüfus, coğrafi alan ve somut neticeler bakımından dünyanın en büyük bölgesel işbirliği mekanizmasına dönüştü.
Toplam gayrisafi yurt içi hasılası G7’yi şimdiden aştı. Benzer bir tablo ASEAN ile olan ortaklığımızda da geçerli; zemin yine bu dört temel ilkeye dayanıyor. Neticede Çin bugün küresel ekonomik büyümenin tek başına yüzde 30’unu karşılıyor; ASEAN ise yaklaşık yüzde 7 ila 8’lik bir pay üretiyor. Çin-ASEAN işbirliği sayesinde dünya ekonomik büyümesinin neredeyse yüzde 40’ını bu coğrafya sırtlıyor. Rusya’dan Orta Asya’ya, Çin’den Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan bu muazzam Avrasya kara parçası, geride kalan elli yıl boyunca bir barış ve kalkınma sahası işlevi gördü. Bu muazzam bir kazanımdır.
Çoğu zaman ifade ettiğim gibi: Çin şayet Batı’nın o sözde liberal demokrasi modelini benimsemiş olsaydı, çoktan içinden bir Donald Trump çıkarır ve muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açardı. Profesör Jeffrey Sachs’ın da altını çizdiği üzere, Çin siyasal sistemi sayesinde küresel meselelerde rasyonel kararlar alabilen yegâne aklıselim aktör sahada kalabildi.
Son olarak bu tecrübeye dair küçük bir not düşeyim: Bölgesel örgütlerin ortaya koyduğu sonuçlara baktığınızda, hem Orta Asya hem de Güneydoğu Asya karmaşık coğrafyaları, inanç yapıları ve farklı siyasi rejimleri sebebiyle on yıllar boyunca bir “jeopolitik lanet” olarak nitelendirildi.
Bugün ise iftiharla görüyoruz ki bu bölgeler jeopolitik birer nimete dönüştü. Eskiden denize çıkışı olmayan Orta Asya ülkeleri, bugün kıtaları birbirine bağlayan merkezler haline geldi. Çin’in uygarlık devleti kimliği, daha yaşanabilir bir dünya için hem fikirsel hem de pratik çözümleri işte bu yapıcı yaklaşımla üretiyor.
Güvenilir kamuoyu araştırma kuruluşlarının çalışmalarını incelerseniz, Çin halkının en çok kıymet verdiği değerin kamu düzeni ve toplumsal istikrar olduğunu görürsünüz. Yüz Avrupa ülkesinin toplamına denk genişlikte devasa bir ülkeden söz ediyoruz; bu yüzden Çin, kargaşa ve anarşi kelimesinden nefret eder. Çok kutuplu dünya düzeninden söz ederken benimsediğimiz resmi dilin “daha adil, kurallı ve düzenli bir işleyişi” vurgulaması bundandır. Çin, ASEAN ve Şanghay İşbirliği Örgütü ekseninde şekillenen bu yapı sayesinde, gelecekte çok daha mutedil, adil ve dengeli bir uluslararası düzenin doğacağını bugünden öngörebiliriz.
Çin ile Filipinler arasındaki meseleye değinmek isterim: Şayet Çin, ABD’nin refleksiyle hareket etseydi, elindeki mevcut askeri güçle Filipin ordusunu 24 saat içinde darmadağın edebilirdi. Fakat biz bunu yapmadık; yaşanan tüm gerilimlerde en fazla tazyikli su kullanmakla yetindik. Keza Hindistan sınırındaki gerilimde dahi diğer büyük güçlerin yapacağı türden askeri yıkımlara başvurmadık; askerler arasında yaşanan arbedelerin ötesine geçilmedi ve sorunlar adım adım suhuletle çözülüyor. Nitekim iki ülkenin liderleri bir araya gelerek ilişkileri yeniden rayına oturtma yolunda irade gösterdi. Dünyanın da bu sağduyuyu örnek almasını temenni ederim.
“Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde barışın adı dahi anılmaz”
Son olarak bir iki hususa daha dikkat çekmek istiyorum. İlki, Batı’nın dilinden düşürmediği liberal değerler meselesidir. Xi Jinping’in Küresel Yönetişim İnisiyatifi’ne baktığınızda altı ortak değer görürsünüz: Barış, kalkınma, hakkaniyet, adalet, demokrasi ve özgürlük. En can alıcı nokta ise listenin ilk sırasına barışın yerleşmiş olmasıdır. Batı’nın o sözde evrensel değerler söyleminde insan hakları ve demokrasi sürekli öne çıkarılır ama barışın adı dahi anılmaz.
Zira Batı, Küresel Güney ülkelerine karşı askeri güç kullanma hakkını kendinde saklı tutar. Bu kabul edilemez bir tutumdur, baştan aşağı yanlıştır; biz bunu asla onaylamıyoruz. İnsanlığın büyük bir çoğunluğunun da barışı en başa koyan bu yaklaşımı takdir ettiğine inanıyorum.
İkincisi; her medeniyetin kendine has değerleri mevcuttur ancak elimizde ortak asgari müşterek olarak Birleşmiş Milletler Şartı duruyor. Çin uluslararası düzenin ıslah edilmesini savunduğunda, kastettiği şey İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ve ülkelerin ezici çoğunluğu tarafından onaylanan Birleşmiş Milletler Şartı ilkelerine geri dönmektir. Batı’nın “kurallara dayalı düzen” diyerek dayattığı sistem ise BM Şartı değil; bizzat ABD’nin ve onun güdümündeki Avrupalı ortaklarının dünyaya cebren kabul ettirmeye çalıştığı liberal değerler manzumesidir.
Arap Baharı sürecine bakın: Milyonlarca insan yaşamını yitirdi, yüz milyonlarcası evinden barkından oldu; üstelik bunu yapanlar en ufak bir suçluluk dahi hissetmiyor. “Nasılsa liberal düzeni yayıyoruz, her istediğimizi yaparız” kibrindeler. Biz bu anlayışı bütünüyle reddediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Rus dostlarımızla Ukrayna krizinin kökenleri üzerine konuşuyorduk; elbette NATO’nun doğuya doğru genişleme politikasında çok ciddi bir sorun var. Tam beş dalga halinde genişlediler.
Kendilerine şunu söyledim: Şayet bu süreç dördüncü dalgada dursaydı, bu kriz hiç yaşanmayabilirdi. Şahsen Rusya’nın art arda beş genişleme dalgasına neden sabır gösterdiğini anlamakta güçlük çekiyorum; zira Çin, kendi arka bahçesi sayılan Asya coğrafyasında böylesi bir askeri genişlemeye tek bir kez dahi müsaade etmezdi.