Ortadoğu
‘Küstahça beklentiler darmadağın oldu’

İslamabad Mutabakat Muhtırası sonrasında İsrail, ABD ve bölge ilişkilerini değerlendiren ABD/Ortadoğu Projesi Başkanı Daniel Levy, çatışmaların ardından şekillenen yeni jeopolitik dengeleri ve Washington ile Tel Aviv arasında derinleşen ayrışmayı kaleme aldı. Levy, İsrail’in askeri güce dayalı bölgeyi domine etme ve Filistinlileri tamamen yok sayma projesinin bu savaşla birlikte hayalden ibaret olduğunun açıkça kanıtlandığını belirtti.
İsrail’de eski Başbakan Ehud Barak hükümetinin kıdemli danışmanlarından olan, 2001 yılındaki Filistin ile yapılan Taba Zirvesi ve 1995 yılındaki ikinci Oslo görüşmelerinde dönemin başbakanı Yitzak Rabin ile birlikte heyette yer alan, 2012-2016 yılları arasında ise Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörlüğü görevini yürüten ve halen New York merkezli ABD/Ortadoğu Projesi adlı düşünce kuruluşunun başkanlığını yapan Daniel Levy, İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın ardından bölgedeki yeni dönemi değerlendirdi.
Levy, 14 maddelik İslamabad Mutabakat Muhtırası’nın gerçek anlamının, ayrıntıların şekilleneceği ya da savaşın yeniden başlayacağı en az 60 günlük müzakere sürecinde belirleneceğini vurguladı.
Yaklaşık iki sayfalık bu muhtırayı 2015 yılındaki 159 sayfalık nükleer anlaşma ile kıyaslamanın anlamsız olduğunu belirten Levy, ABD ve İsrail’in 110 gün önce başlattığı askeri müdahalenin ardından bu anlaşmanın ABD için en iyi alternatif olarak sunulmasının taktiksel nedenleri olduğunu kaydetti.
“Küstahça beklentiler darmadağın oldu”
Savaşın başlangıcında İsrail liderliği tarafından ilan edilen ve ABD Başkanı ile yakın çevresi tarafından desteklenen dört temel hedef olduğunu hatırlatan Daniel Levy, bu hedefleri şöyle sıraladı: İran’ın nükleer programının 2015 anlaşmasından daha kesin bir şekilde sonlandırılması, İran füze tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması, İran’ın bölgedeki vekil güçlerine desteğinin kesilmesi ve son olarak İran’da rejim değişikliği ya da çöküşünün sağlanması. Levy, bu hedeflere daha sonra Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin de İsrail ile normalleşme sürecine dahil edilmesinin eklendiğini belirtti.
Ancak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını ifade eden Levy, şu değerlendirmede bulundu:
“Basitçe söylemek gerekirse, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadı ve 14 maddelik muhtıra, bu konuları hayalperest ve maksimalist bir yaklaşımla değil, gerçekçi bir şekilde ele alıyor. Muhtıranın yürürlüğe girmesiyle birlikte yalnızca savaşın kendisinin yarattığı iki sorun çözülmüş oldu; yani savaşın sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması. Bu nedenle anlaşmanın İsrail siyasi yelpazesinde ve yorumcuları arasında büyük bir başarısızlık ve fiyasko olarak nitelendirilmesi şaşırtıcı değil.”
İsrail’in yıllardır körü körüne güvendiği stratejik varsayımların çöktüğünü belirten Levy, şunları kaydetti:
“On yıllardır süregelen ve artık darmadağın olan İsrail varsayımı, eğer ABD’yi bir savaşa çekebilirseniz İran’ın yenilgisinin, teslimiyetinin veya çöküşünün kaçınılmaz olacağı yönündeydi. İsrail ve ABD, girdikleri kibir sarmalında, İran’ın Batı’nın inatla öğrenmeyi reddettiği bir dersi, yani kibirli bir düşmanı zekasıyla alt etmeye, stratejik öngörüye ve kapsamlı hazırlığa dayalı asimetrik bir stratejinin avantajlarıyla alt etme potansiyeline sahip olabileceğini hiç hesaba katmamışlardı.”
“Savaş planları çöktü ve ABD stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendi”
ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanlış hesaplarına güvenerek başlattığı bu kördüğümden çıkış yolu aradığının uzun süredir anlaşıldığını dile getiren Levy, 39 gün süren aktif Amerikan-İsrail askeri ortaklığının ve mutlak zafer iddialarının ardından savaş planlarının çöktüğünün netleştiğini belirtti.
ABD’nin stratejik bir yenilgiye doğru sürüklendiğini gören karar vericilerin fiili bir ateşkese yöneldiğini, 71 günlük bir gerçekçilik arayışının ardından 18 Haziran’da muhtıranın elektronik olarak imzalandığını aktardı.
Savaşın İran üzerindeki ekonomik ve insani etkilerinin de ağır olduğunu belirten Levy, ülkede enflasyonun fırladığını, temel gıda fiyatlarının ikiye katlandığını, ekonominin yüzde 6 oranında daralmasının beklendiğini ve kritik enerji altyapısının tahrip olduğunu yazdı.
Ancak ABD tarafında da askeri maliyetlerin Moody’s tahminlerine göre 132 milyar doları bulduğunu, kritik silah stoklarının tükendiğini ve ABD’nin müttefiklerinin çıkarlarına yönelik sergilediği kayıtsızlığın küresel imajına uzun vadeli bir zarar verdiğini ekledi.
“İsrail lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek”
Donald Trump’ın son günlerde Netanyahu’ya yönelik eşi benzeri görülmemiş sert eleştiriler yönelttiğine dikkat çeken Levy, bu durumu Trump’ın kendi sorumluluğundan kaçma yöntemi olarak yorumladı.
Trump’ın doğrudan kendisini suçlamadan, faturayı İsrail yanlısı çevrelere kesmek istediğini belirten yazar, ABD iç siyasetindeki dengelerin de değiştiğini ifade etti.
İsrail lobisinin Amerikan siyaseti üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını vurgulayan Levy, şu uyarıda bulundu:
“Hiç şüphe yok ki İsrail, onun yankı odası ve lobisi kolay kolay boyun eğmeyecek. Nasıl geri döneceklerini ve uzun vadeli oyunu nasıl oynayacaklarını çok iyi biliyorlar; ellerindeki araçlar hala oldukça güçlü. ABD’nin hem bu anlaşmayı İsrail’e dayatması hem de aynı anda aralarındaki bağın hala güçlü olduğunu göstermeye çalışarak İsrail’e borçluymuş gibi davranması aynı anda mümkün olabilir.”
Levy, İsrail lobisinin kongre ağını, güçlü medya ortaklıklarını ve seçim dönemlerinde büyük kampanya bütçelerini seferber etme kabiliyetini koruduğunu belirtti. ABD’nin elindeki yaptırım gücünü İsrail’e karşı sürdürülebilir bir şekilde kullanıp kullanmayacağının ise hala şüpheli olduğunu aktardı.
“İsrail bu 60 günlük süreyi çatışmaları yeniden başlatmak için kullanacak”
İsrail’in önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecini kendi pozisyonlarını dayatmak ve çatışmaları yeniden başlatmak için bir fırsat olarak göreceğini belirten Levy, Netanyahu’nun Trump’tan yeni tavizler koparmaya çalışacağını yazdı.
Özellikle Lübnan sınırında işgal edilen bölgelerin korunması, Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’e daha serbest bir hareket alanı tanınması gibi taleplerin masaya geleceğini öngördü.
Geçmişte Barack Obama döneminde de benzer krizler yaşandığını, lobinin Obama’ya karşı amansız saldırılar düzenlediğini ancak buna rağmen ABD tarihinin en büyük askeri yardım paketinin imzalandığını hatırlatan Levy, bugünkü durumun ise daha derin bir kırılmaya işaret edebileceğini belirtti.
“Siyonist muhalefet askeri hedefleri sorgulamıyor, sihirli çözümler pazarlıyor”
İsrail içinde yaklaşan eylül veya ekim seçimleri nedeniyle siyasi atmosferin oldukça gergin olduğunu belirten Levy, Netanyahu’nun anketlerde geride olduğunu ve sürekli bir hayatta kalma savaşı anlatısıyla koltuğunu korumaya çalıştığını yazdı.
İsrail kamuoyundaki sürekli travma psikolojisinin sadece Netanyahu tarafından değil, ona rakip olan diğer siyonist muhalefet partileri tarafından da körüklendiğini belirten Levy, şu ifadeleri kullandı:
“Siyasi muhalefet Netanyahu’yu sağdan sıkıştırmaya çalışıyor. Temel argümanları askeri hedeflerle veya bu hedeflerin sınırlarıyla yüzleşmek değil. Gerçekçi bir tartışmayı teşvik etmek yerine, ellerinde daha iyi sihirli bir çözüm olduğu fikrini pazarlamayı tercih ediyorlar. Netanyahu’nun en büyük rakibi Naftali Bennett, İran’da rejim değişikliği vaat ederken, sonraki hedefin Türkiye olacağını söyleyerek tehditler savuruyor.”
İsrail’in Lübnan’daki işgalini sürdürme ısrarının yeni çatışmaları kaçınılmaz kılacağını vurgulayan Levy, ABD’nin yaptırım gücünü kullanmaması durumunda Lübnan ve Filistin topraklarındaki trajedinin büyüyerek devam edeceğini, İsrail’in uğradığı hüsranın acısını savunmasız Filistin halkından çıkaracağını belirtti.
“Bölge ülkeleri artık yumurtalarını tek sepete koymayacak”
Savaşın bölge ülkeleri açısından da önemli dersler barındırdığını ifade eden Levy, ABD’nin kendi müttefiklerinin uyarılarını dikkate almayıp sadece İsrail’in yönlendirmesiyle hareket etmesinin güven tazelemek yerine derin şüpheler uyandırdığını yazdı.
Levy, bir Suudi dostunun kendisine aktardığı “Akıllı düşman, deli dosttan iyidir” atasözünü paylaşarak, bölge ülkelerinin artık güvenlik stratejilerini çeşitlendireceğini, Çin, Güney Kore ve Avrupa ile ilişkilerini geliştireceğini ve kendi aralarında daha yoğun bir iş birliği zemini arayacağını belirtti.
Levy, yazısını şu sözlerle tamamladı:
“İsrail’in Filistinlilere karşı tamamen yok etmeye dayalı bir projede ısrar etmesi, doğası gereği bölgede düşmanca bir tutum sergilemesi ve kaba kuvvete dayalı bir hakimiyet kurma çabası anlamına gelir. Bu projenin gerçekleştirilemez olduğu, çok somut bir şekilde, gözler önüne serilmiştir. İsrail halkının ve siyasetinin bu yanlış yoldan dönmesi için daha ne kadar yenilgi yaşanması gerekecektir?”
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









