Dünya Basını
İran’ın Yeni Büyük Stratejisi

Yeniden Şekillenen İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu’yu Nasıl Dönüştürecek?
Narges Bajoghli & Vali Nasr
Foreign Affairs, 3 Haziran 2026
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcında İslam Cumhuriyeti hırpalanmış ve zayıflamış görünüyordu. Geniş çaplı bombardıman sanayiyi ve altyapıyı tahrip etmiş, ABD’nin deniz ablukası zaten hasta durumdaki ekonomiyi mahvetmişti. Mart başında ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One’da gazetecilere, “Onların bütün şeytani imparatorluğunu paramparça ettik,” dedi. Birkaç hafta sonra ise “tam ve kesin zafer” ilan etti.
Ancak savaşın üçüncü ayında tablo oldukça farklı görünüyor. İran askeri ve sınai kapasitesini koruyor; Trump’ın İranlılara rejimi devirmeleri çağrısına rağmen ufukta bir halk ayaklanması görünmüyor. Savaşın ilk hedefi —İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe indirmek— ulaşılamaz olduğunu kanıtladı.
İran’ı kırmak yerine, savaşın ateşten imtihanı onu beklenmedik biçimlerde dönüştürdü. Hayatta kalmak ve yeni stratejik avantajlar elde etmek için İslam Cumhuriyeti uyum sağlamak ve yenilik yapmak zorunda kaldı; savaşı yürütme biçimini, devleti idare etme yöntemlerini ve toplumu yönetme tarzını değiştirdi. Üstelik bunu benzeri görülmemiş bir hızla yapmak zorundaydı. Tahran artık başardıklarından emin ve bu kazanımları ülke içinde ve dışında pekiştirmeye kararlı. Savaş, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek ve jeopolitiğin seyrini yıllar boyunca etkileyecek yeni bir İran doğurdu.
Sessiz bir halefiyet
İran rejiminin İsrail’in Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı ve Ocak 2026’daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünen İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlar yoluyla hızlı bir zafer bekliyorlardı. Ancak baş kesme stratejisi rejimin çöküşünü getirmedi. Bunun yerine yeni bir kuşağın iktidarı devralmasının kapısını açtı.
Birçok Batılı gözlemci, savaş sırasında ortaya çıkan ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun hâkim olduğu yeni liderliği ABD ve İsrail’e karşı daha ideolojik, daha katı ve daha şahin görüyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Onu asıl ayırt eden şey daha incelikli ve daha sonuç alıcı olması. İran dışındaki gözlemciler, yeni dini lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi gibi birkaç üst düzey lidere odaklanıyor. Oysa daha önemlisi, onların altındaki kademelerde yaşanan dönüşüm: 1979 devriminden sonra yetişmiş yeni bir Devrim Muhafızları komutanları ve sivil güvenlik yetkilileri kuşağı. Bu isimler artık kilit karar alma pozisyonlarını elinde tutuyor ve devlet yönetimi ile güvenliğe ilişkin milliyetçi bakış açıları İslam Cumhuriyeti’ni yeniden tanımlıyor.
Devrimin kurucu kuşağının —eski liderler Ruhullah Humeyni ve Ali Hamaney dahil— dünya görüşü, Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ABD destekli yönetimine karşı uzun muhalefetleri ve şahın hapishanelerinde ya da sürgünde geçirdikleri yıllar tarafından şekillendirilmişti. Bugün dümenin başında olanlar, yani Mücteba Hamaney, Kalibaf ve Vahidi dahil İran’ın ikinci devrimci kuşağı, İran-Irak Savaşı sırasında ergenlik ve genç yetişkinlik çağındaydı. Onların dünya görüşü, yirminci yüzyılın en uzun konvansiyonel savaşının siperlerinde sertleşti. İran’ın siyasi ve silahlı güçlerindeki yeni yönetici sınıfı oluşturanlar, yani devrimin üçüncü kuşağı ise devrim sonrası İran’dan başka bir şey bilmiyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları’ndaki bu subay sınıfı ile onlara bağlı güvenlik kurumları, yapılandırılmış ve teknokratik bir kültür ile devrimci ideoloji değil ulusal savunma etrafında kurulmuş stratejik bir bakış benimsedi. Ve kendilerini, askeri bakımdan üstün iki güce karşı iki savaşta —geçen yılki 12 günlük savaş ve bu yılki çok daha büyük çatışma— İran’ı başarıyla savunduklarına inanan liderlerin özgüveniyle yönetiyorlar. Onlara göre devrimin vaat ettiği şeyi başardılar: Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerçek anlamda zayıflatılması.
Şubat savaşının ilk gününde öldürülen önceki dini lider Ayetullah Ali Hamaney, Pehlevi dönemindeki devrim öncesi İran’ın entelektüel ve siyasi akımlarının ürünüydü. Siyasi eğitimi, monarşiyi devirmek ve Batı emperyalizmine karşı durmak gibi hedefleri paylaşan seküler milliyetçiler, solcular ve liberallerle yürüttüğü tartışmalarla şekillenmişti. İktidara geldiklerinde devrimin liderleri ideolojilerini İran’a dayattı, ancak toplumun bütünüyle boyun eğmediği bir ülkede yönetme hakkı iddia etmenin doğasında bulunan güvensizliği hiçbir zaman aşamadılar.
Yeni kuşak bütün bunları doğrudan yaşamadı. Çoğu İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çocuktu ve onun yönetme hakkına inanarak yetiştirildi. Bu kişiler iktidara savaşarak gelmedi; iktidar kurumlarının içinde olgunlaştı ve meşruiyetlerini verili kabul etti. Kurucu kuşağı belirleyen güvensizlik —devrimin gerçek olduğunu, iddialarının ciddi olduğunu, eski seçkinlerin gerçekten yenildiğini sürekli kanıtlama ihtiyacı— büyük ölçüde yok. Onlar bir devrimi savunmuyor. Bir devleti idare ediyorlar.
Bu psikolojik farkın çok büyük pratik sonuçları var. Ali Hamaney’in kuşağı dünyayla karşı karşıya geldiğinde —rehine müzakerelerinde, nükleer görüşmelerde, bölgesel çatışmalarda— her zaman bir mağduriyet alt akıntısı vardı; tarihsel adaletsizlik ve İslami haklılık retoriğinde yükselen bir ses. Bu güçlü ve gerçekti, ancak stratejik bir yüktü. Onları öngörülebilir, savunmacı ve ideolojilerinin savunusuyla İran’ın ulusal çıkarlarının savunusunu birbirine karıştırmaya yatkın hale getiriyordu; oysa bu ikisi her zaman kolayca örtüşmüyordu.
Yeni kuşak devrim ile devlet yönetimini birbirinden ayırdı. İçeride ve dışarıda ne devrimci ihtişam söylemini benimsiyor ne de devrimci aktivizmi savunuyor. Yeni liderler müesses nizam aktörleri: İran’ın imkân ve kırılganlıklarını net gözle değerlendiren pragmatik, sertleşmiş milliyetçiler. Öncekilerin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve kararlı hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarına sık sık ve kamuoyu önünde bakıyorlar —kurucu kuşağın dürüstçe yapamayacak kadar güvensiz olduğu bir şey— ve bunları çözülmesi gereken problemler olarak ele alıyorlar. Tahran’ın iki savaş arasında yaptığı değişikliklerin arkasında bu içgüdü vardı.
Savaşla sertleşmiş
Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısından önce İran yöneticileri, ABD ve İsrail’le ne savaş ne barış durumunu süresiz sürdürebileceklerini varsayıyordu. Yanıldıkları ortaya çıktı ve bu rehavetle yüzleşme 12 günlük savaş biter bitmez başladı. Yeni Devrim Muhafızları liderliği, Haziran ateşkesinin çökeceğini ve muhtemelen ABD’nin başından itibaren dahil olacağı yeni bir savaşın geleceğini bekliyordu. İran’daki üniversiteler, araştırma kurumları, düşünce kuruluşları ve kamu kurumları, çıkarılan dersler ve gerekli değişiklikler üzerine tartışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. O sekiz ayda, önceki on yılın tamamından daha fazla kurumsal değişim yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomik-sosyal hizmetlerin yönetimine ilişkin birçok yürütme kararı Tahran’dan eyalet merkezlerine devredildi. Propaganda, iç kamuoyuyla iletişim ve yurtdışına bilgi yayımını denetleyen kurumlar kuşaksal bir yenilenmeden geçti. Kurumsal ataleti uzun süredir İslam Cumhuriyeti bürokrasisinin belirleyici özelliğiydi; şimdi bunun yerini hızlı uyum zorunluluğu aldı. Bu süreçte teknokrat karar alıcılar kontrolü ele geçirdi.
Hamaney bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürüldükten sonra oğlu Mücteba’nın halefiyeti hızlı ve dikkat çekici biçimde düzenli gerçekleşti. Haziran 2025 savaşından çıkan yeni kuşak onu kısmen uzun süredir kendilerini desteklediği için seçti. Mücteba, Devrim Muhafızları mensubuydu ve din adamı olmak üzere medreseye girmeden önce İran-Irak Savaşı’nda savaşmıştı. Daha sonra babasının yanında görev yaptı; Devrim Muhafızları’nın dönüşümünü ve gelecekteki liderliğinin yükselişini denetledi. Mücteba’nın yükselişi kuşaksal dönüşümü teyit etti ve hızlandırdı; Washington’ın beklediği kurumsal çöküşü değil, tam tersini üretti.
Yaşlı Hamaney’in bir sığınakta değil evinde öldürülmüş olması çok büyük önem taşıdı. Yeni liderler onun ölümünü derhal şehadet olarak çerçeveledi ve bu çerçeve tuttu. Hamaney suikastı sistemi moral olarak çökertmek yerine yeni lider kuşağına yön ve amaç verdi; ilk eylemleri İslam Cumhuriyeti’nin taban kadrolarını onun ölümü etrafında seferber etmek oldu. Bu mesaj, İran toplumunun daha geniş bir kesimini de bayrak etrafında kenetlenmeye çekti.
İran’ın sonraki savaşta izlediği çizgi, yeni kuşağın teknokratik yaklaşımını yansıttı. İslam Cumhuriyeti uzun süre, bitmek bilmeyen iç tartışmalar ve kireçlenmiş bir atalete yol açan rakip güç merkezlerinin kaotik labirenti içinde işledi. Fakat iki savaş arasında bu kaosun yerini örgütsel disiplin ve direnç aldı. Askeri değişiklikleri hızlandırmak için Devrim Muhafızları generalleri Abdürrahim Musevi, Muhammed Pakpur ve Ali Şemhani tarafından yönetilen yeni bir Yüksek Savunma Konseyi kuruldu. 2020’de Meclis Başkanı olan eski Devrim Muhafızları generali Kalibaf ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, sivil ve ekonomik bürokraside paralel roller üstlendi; bakanlıklar ve belediye otoriteleri üzerinden çalıştı. İran-Irak Savaşı gazileri olan bu adamlar cephe hattında aşılmaz görünen koşullar altında yönetmeyi öğrenmişti. İran’ın 1980’lerden bu yana karşılaştığı en büyük meydan okumayla yüzleşirken devrimin kurucu kuşağı devlet yönetimini savaş etrafında hızla yeniden örgütledi. Bu yaşlı liderler, iktidarın dağınık düğümlerini tek bir liderin kaybına dayanabilecek tutarlı bir karar alma yapısına hızla dönüştüren yeni kuşağa geçişi denetledi.
İran silahlı kuvvetleri, konvansiyonel bir ordudan çok gerilla gücünü andıran bir operasyonel komutalar ağına dönüştürüldü; yetki farklı fraksiyonlar arasında dağıtılmak yerine benzer düşünen kohortlarda yoğunlaştırıldı. Laricani, Musevi, Pakpur ve Şemhani sonraki İsrail saldırılarında öldürüldü, ancak inşasına katkıda bulundukları direnç azalmadı.
Sahada İran silahlı kuvvetleri Haziran 2025 savaşının derslerini hassasiyetle uyguladı. Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısına, bölge genelinde ABD ve İsrail önleyici füze stoklarını tüketmek üzere tasarlanmış sistematik füze ve drone salvolarıyla yanıt verdiler. Düşmanlarının İran’ın füze kabiliyetini hızla yok etmeyi beklediği ve uzun süreli bir kampanyaya hazır olmadığı sonucuna varmışlardı. 2025 savaşı sırasında İsrail, İran’ın “füze şehirlerinin” girişlerini hedef almış, bunları fiilen kapatmış ve İran’ı esas olarak İsrail’in erişiminin ötesindeki doğu bölgelerinden fırlatma yapmaya zorlamıştı. İran buna füze fırlatıcılarını geniş coğrafyasına dağıtarak ve hasarlı fırlatıcıları ve girişleri gerçek zamanlı onarmak için füze şehirlerinin içine askeri personelin yanında mühendisler yerleştirerek karşılık verdi. Bu, İran’ın İsrail ve ABD’nin beklediğinden daha uzun süre ateş etmeyi sürdürmesini sağladı.
Devrim Muhafızları ayrıca ucuz drone’ları kullanarak Basra Körfezi ve İsrail genelinde ABD radar sistemlerini ve askeri mevzilerini zorladı; bombardıman kampanyasını sekteye uğrattı ve bölgenin dört bir yanındaki hedeflere füze güzergâhları açtı. Asimetrik savaş mantığından —ve 1980’lerde Irak mevzilerini ezmek için insan dalgası saldırıları kullanma deneyiminden— hareketle İran Şahid drone sürüleri gönderdi. Bu ucuz, gözden çıkarılabilir silahlar, ABD üslerini ve Washington’ın Arap müttefiklerinin üslerini koruyan hava savunmalarını aşındırdı ve hassas füzelerin yüksek değerli hedefleri vurması için koridorlar açtı. İran ordusu yalnızca cezaya dayanmayı değil, düşmanlarının savaş hedeflerini boşa çıkararak stratejik avantaj kazanmayı da öğrenmişti.
Yeni bir güç dengesi
Yeni lider kuşağının en önemli zaferi basitçe stratejisinin işlemiş olmasıdır. Devlet baş kesme girişiminden sağ çıktı. Ağır ABD ve İsrail bombardımanına dayandı, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurdu ve ABD deniz ablukasına karşı koydu. Bu süreçte savaş alanını Basra Körfezi’ne genişletti; 16 ABD üssüne ağır hasar verdi ve birkaçını kullanılamaz hale getirdi. Mart ayında Iraklı milisler, ABD’yi 2003’ten beri Amerikan güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki büyük askeri tesis Camp Victory’yi terk etmeye zorladı.
İran saldırıları Körfez devletleri arasında da bir güven krizi yarattı. ABD savaşı onların şehirlerine ve hayati altyapılarına taşımış, onları koruyamamıştı. Ekonomileri tali hasar haline geldi. Körfez başkentleri ile Washington arasındaki güven kırılması, mevcut çatışmadan daha uzun sürecek. Kaç ABD üssünün yeniden inşa edileceği ve ABD’nin ya da Arap müttefiklerinin, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebileceğini göstermiş bir İran’a karşı bu üslerde ne kadar fayda göreceği açık bir soru olarak duruyor.
İran boğazı kapatarak ve enerji altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarına ve ticarete önemli maliyetler yükledi. Drone sürüleri, hızlı botlardan oluşan bir “sivrisinek filosu” ve mayın tehdidini birleştiren bu taarruz, Washington’ın uzun süre hafife aldığı bir kabiliyeti gösterdi. Tahran ortaya çıkan açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor. ABD deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırdı, ancak bunun bedeli İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetinin stratejik önemini açıkça ortaya sermek oldu. ABD hava savaşından deniz ablukasına geçerek, fiilen İran’ın çatışmanın yaşanacağı savaş alanını değiştirdiğini kabul etti.
Trump deniz ablukasını savaşı kazandıracak sihirli çözüm olarak benimsedi, ancak bu yalnızca küresel ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı. Açmaz daha büyük bir stratejik eşitliğe işaret ediyordu; İran liderliği de savaşın ancak ABD ve İran’ın Basra Körfezi üzerindeki boğucu kontrollerini kaldırmasıyla sona ereceğini söyleyerek bunu vurguladı. Bundan sonra, tartışmasız hayati bir küresel ekonomik dar boğaz olan boğaz üzerindeki kontrol, Tahran için ekonomik bir kaldıraç ve gelecekteki saldırılara karşı caydırıcı işlev görecek. İran liderleri açısından yeni fark edilen bu güç, savaş sırasında katlandığı maliyetleri —Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın aşınması dahil— ve son yıllarda yaşadığı diğer gerilemeleri, örneğin Arap dünyasındaki en sıkı müttefiki olan Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi stratejik koridor olarak kaybetmesini kısmen telafi ediyor.
Tahran’ın gözünde ABD’nin İran’ı on yıllardır çevreleme politikası sona erdi. Yeni bölgesel düzen Amerikan önceliğinden çok çok kutupluluk tarafından tanımlanacak; Çin giderek daha merkezi bir oyuncu olacak ve İran marjinal değil, ayrılmaz bir aktör haline gelecek. Tahran, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada bu kazanımları kilitlemek istiyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ve geçen gemilerden ücret alma ısrarı ile müzakereler için ön koşulları —Lübnan’da ateşkes ve ABD deniz ablukasının sona ermesi— liderliğin savaşın güç dengesini kendi lehine değiştirdiğine inandığını yansıtıyor. İran’ın yeni yöneticileri de buna göre müzakere ediyor.
İdeoloji yerine devlet aklı
İran bu stratejik kazanımları 12 günlük savaşın derslerini şaşırtıcı bir hızla uygulayarak elde etti. Haziran 2025’te İran kendini İsrail’in şartlarında savaşırken bulmuştu. Bu kez kendi şartlarında savaşmaya kararlıydı. İran ordusunun yeniden örgütlenmesinin ötesinde birkaç özel gelişme öne çıkıyor. Bunlardan biri Tahran’ın bilgi altyapısına saldırısıydı. İranlı komutanlar, ABD ve İsrail’in uydu istihbaratı, hassas saldırılar ve entegre hava savunmasındaki üstünlükleriyle boy ölçüşemeyeceklerini erken fark etti. Yapabilecekleri şey, sensörlerin gördüğü ile komutanların yorumladığı şey arasında boşluklar yaratarak ABD ve İsrail’in muharebe sahası karar alma süreçlerini aksatmaktı. Basra Körfezi genelindeki ABD radar tesislerine yönelik saldırılar, bölgedeki ABD ve İsrail hava operasyonlarının dayandığı erken uyarı ve hedefleme altyapısını zayıflattı. İran, düşmanın teknolojik üstünlüğüyle doğrudan karşı karşıya gelmek yerine onu sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirmesi bir başka büyük gelişmeydi. Boğazın kapatılması Tahran’da uzun süredir pratik bir seçenek olarak tartışılmış; Washington’da ise bunun İran’ın kendi ihracatına zarar vereceği gerekçesiyle uzun süre küçümsenmişti. Ayrıca ABD’li yetkililer, Amerikan deniz gücünün savaşın başında İran’ın yüzey filosunu yok edebileceğini ve Tahran’ın boğazı kapatma kabiliyetini fiilen ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. İran tüm bu varsayımların yanlış olduğunu kanıtladı. Kırk yılı aşkın süredir İran askeri doktrini, ABD ve İsrail konvansiyonel güçlerinin kırılganlıklarını kullanmaya yönelik asimetrik savaş üzerine kuruluydu. Boğazı kapatmak için geleneksel bir donanmaya ihtiyacı yoktu. Drone’lar, hızlı botlar ve mayın tehdidini kullanarak boğaz üzerinde kontrol uyguladı; baskıyı yöntemli biçimde ayarladı, haftalarca sürdürdü ve kazanmaya hazır olmadığı tam ölçekli çatışmadan kaçındı.
Hürmüz Boğazı artık tüm taraflarca Amerikan garantisiyle açık tutulan bir deniz yolu değil, bir İran varlığı olarak anlaşılıyor. Bir İranlı analist bize, “Yaptırım rahatlaması artık bizim için önemli değil, çünkü gelmeyeceğini biliyoruz; gelse bile uzun ömürlü olmayacak,” dedi ve ekledi: “Önceki hataları yapmıyoruz. Artık kilit mesele Hürmüz’ü yönetmek.” Bu, İran’ın ekonomik stratejisinde temel bir yeniden yönelimi temsil ediyor: Yeni kuşağın ulaşılamaz gördüğü Batı liderliğindeki finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışından uzaklaşıp İran’ın kritik coğrafya üzerindeki hâkimiyetini kaldıraç olarak kullanmaya doğru.
Tahran açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor.
Savaş ayrıca Tahran’ı Çin’le taktik uyumunu derinleştirmeye ve stratejik ortaklığa daha yakın bir şey inşa etmeye zorladı. İran liderliği, ABD ile normalleşmeye giden bir yol olmadığı, ancak ABD ve İsrail baskısıyla tek başına yüzleşemeyeceği sonucuna vardı. Tahran’a göre Pekin, dirençli bir İran’ı değerli ve kendini kanıtlamış bir müttefik olarak görüyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mayıs ayında Pekin’de Çinli mevkidaşıyla görüştükten sonra, “Çinli dostlarımız İran’ın uluslararası konumunun savaş başladığından bu yana güçlendiğine inanıyor. İran ile Çin arasında yeni bir işbirliği dönemi önümüzde duruyor” dedi. Savaş sonrası yeniden inşa göreviyle karşı karşıya kalacak olan İranlı liderler, Çin’i yeniden inşa ve ekonomik toparlanma için başlıca dış ortak olarak görmeye her zamankinden daha açık.
Tahran’ın savaş sırasındaki iletişim kampanyası da geçmişten bir kopuşa işaret etti. İran hükümetinin medya ve diplomatik kanallar üzerinden yürüttüğü mesajlaşma, küresel kitlelere ilişkin sofistike bir kavrayış sergiledi. İran büyükelçilikleri sosyal medyada, Lego figürlerinin yer aldığı animasyon müzik videoları dahil viral içerikler paylaştı; bu içerikler Ortadoğu’nun çok ötesinde kamusal tartışmayı yönlendirdi. İran’ın savaşı çerçeveleme biçimi Arap dünyasında, Afrika’da, Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da ve hatta ABD ile Avrupa’da kitlelere ulaştı ve onları ikna etti. İran’ın stratejik iletişimi, askeri kampanyayı karakterize eden aynı teknokratik çevikliği yansıtıyor.
Son olarak İranlı liderler, ekonomik durgunluğun siyasi istikrarlarına yönelik en büyük tehdit olduğunu anlamış durumda. Son ülke çapındaki protestolardan çıkardıkları ders, ekonomik şikâyetin muhalefet için bir güç çarpanı işlevi gördüğüydü. Nisan ayında ateşkes ilan edilir edilmez hükümet, bir dizi sübvansiyonu ve siyasi koruma altındaki programı sona erdiren ekonomik reform paketini ilerletti; liderlik bu hamleyi savaşın ekonomik sonuçlarını yönetmek için gerekli diye gerekçelendirdi. Altyapı yeniden inşa projelerini —köprüler, demiryolları, hastaneler— hızla kamuoyuna duyurma yarışı, hükümetin ideolojiden ziyade kanıtlanmış yeterlilik üzerine kurulacak yeni bir toplumsal sözleşmeye yöneldiğine işaret ediyor. Devrim Muhafızları muharebe sahasında teknokratik kabiliyetlerini kamuoyu önünde sergiledi. Aynı verimliliği ekonomi yönetimine getirip getiremeyeceği, İran’ın yeni liderlerinin şimdi kendilerine sorduğu soru.
Milliyetçi dönüş
Ocak 2026’daki kitlesel ayaklanmalar ve ardından protestocuların katledilmesi sonrasında İranlılar rejime karşı birleşmiş görünüyordu. Ülke siyaseti o dönemde, izolasyondan ve ABD ekonomik yaptırımlarının derinleşen acısından bıkmış huzursuz bir nüfus ile giderek daha sevilmeyen ve kuşatma altındaki hükümet arasındaki kopuşla tanımlanıyordu. Savaş bu tabloyu karmaşıklaştırdı.
Savaşın yıkımı çok büyük oldu: Kamu altyapısı, fabrikalar, okullar, hastaneler, tarihi anıtlar ve hatta bütün mahalleler harabeye döndü. İsrail ve Amerikan bombaları ve füzeleri ülkeyi döverken Trump ayrılıkçıları silahlandırmakla, İran’ın sınırlarını yeniden çizmekle, ekonomisini ezmekle ve medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu askeri ve retorik saldırılar birlikte, siyasi ayrımları aşan milliyetçi bir tepki doğurdu. Rejime yönelik kamu öfkesi kaybolmuş değil. On yıllarca süren kötü yönetim ve baskının kederi, hayal kırıklığı ve birikmiş hıncı hâlâ duruyor. Değişen şey, bu duyguların ifade bulduğu siyasi manzara. Muhalefet artık İranlıların MÖ dördüncü yüzyılda Pers İmparatorluğu’nu fetheden Büyük İskender’e, MS yedinci yüzyılda istilaya gelen Arap ordularına ve altı yüzyıl sonra gelen Moğollara benzettiği yabancı bir düşmana karşı ulusal mücadele prizmasından kırılıyor.
Amerikan ve İsrail beklentilerinin aksine savaş sokak gösterilerini tetiklemedi. Savaş uzadıkça rejim halk ayaklanmaları tarafından daha az tehdit ediliyor görünmeye başladı. İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu; ülke genelinde günlük mitingler düzenledi, enerji santrallerini korumak için insan zincirleri oluşturdu ve Trump’ın tehdit ettiği köprülerde toplandı. Ocak ayında İran’ı karakterize eden devlet-toplum arasındaki keskin ayrım, ikna ya da baskıyla değil, bombardıman altında yaşamanın ve onun yıkımına tanıklık etmenin ortak deneyimiyle bulanıklaştı.
Bloomberg analizine göre ateşkesten önce Tahran’da vurulan hedeflerin üçte ikisi konut, ticari yapı ve diğer sivil binalardı. İranlılar röportaj üstüne röportajda gece gündüz bedenlerinde yankılanan patlamaları ve bunların bıraktığı derin psikolojik yaraları anlattı. Onlar için İran silahlı kuvvetleri artık baskıcılar değil, savunuculardı. İran’ın füze ve drone saldırılarını desteklemek için ülke genelindeki mitinglerde duyulan bir slogan ruh halindeki değişimi yakalıyordu: “Vur, ne güzel vuruyorsun.” İranlı filozof ve muhalif Muhammed Mehdi Erdebilî’nin savaşın beşinci haftasında Tahran’da söylediği gibi: “Zamanın bu anında İslam Cumhuriyeti ile İran bir ve aynıdır. İslam Cumhuriyeti düşerse İran düşer.”
Bu duygu, savaşın ülke içinde yönetilme biçimine de yayıldı. İranlılar, haftalarca süren bombardıman ve deniz ablukasından sonra bile gıda ya da yakıt kıtlığı olmadığını ve günlük hayatın büyük ölçüde kesintisiz sürdüğünü bazen şaşkınlıkla not etti. Bir Tahran sakini bize, “Bombalar dışında savaşta olduğumuzu hissetmiyorduk. İslam Cumhuriyeti toplumu her zaman bu kadar verimli yönetebilseydi, onlarla ilgili genelde ettiğimiz şikâyetlerin sayısı bu kadar fazla olmazdı” dedi. Bu gözlemler destek beyanı değildir, ancak İranlıların liderlerine bakışında bir değişimi yansıtır.
Hükümetin internet kesintileri bu dinamiği yoğunlaştırdı. Hükümet, ABD ve İsrail istihbarat operasyonlarına karşı savunma olarak dış bilgi akışını kestiğinde İranlılar mutsuzdu, ancak yerli intranet ve medyaya dönmekten başka çok az seçenekleri vardı. Karartma, muhalefeti seferber etmeye dönük diaspora medyasını ve sosyal medyayı ortadan kaldırdı ve farklı türden bir ulusal konuşma üretti. Devrim Muhafızları, İran’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri ve ülkenin inşa ettiği ve savunması gereken şeyler dahil daha yeni ve karmaşık perspektifler kök saldı. Aktivizmi nedeniyle defalarca sorgulanmış uzun süreli bir sivil toplum örgütçüsü, “Devrim Muhafızları’nın ya da yönetim sisteminin İsrail veya ABD hakkında söylediklerini hep görmezden gelir ya da reddederdim,” dedi. “Ama son birkaç haftadır yalnızca İran içi mesajlaşma ve haber uygulamalarına erişimim var; onların pozisyonlarını dikkate almak ve her gün saldırıya uğramanın gerçekliğini görmek zorunda kaldık” diye ekledi. Bir üniversite profesörü ise bize, “Ülke ulusal bir savaşa girdi ve yeni bir kimlik şekilleniyor,” dedi.
“Yeterince İranlı mısın?”
İslam Cumhuriyeti her zaman nüfusuyla bir toplumsal sözleşme aradı, ancak bunun şartları tarihi boyunca dramatik biçimde değişti. İlk yıllarda bu mutabakat devrimci dönüşüm ve servetin yeniden dağıtımı üzerine kuruluydu. 1990’larda siyasi sessizlik karşılığında ekonomik büyüme ve sınırlı sosyal açılımlara kaydı. Yirmi yıl önce Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad petrol gelirlerini resmi ideolojiye sadakat karşılığında yoksullara yönlendirdi. Halefi Hasan Ruhani ise bir nükleer anlaşma ve yaptırım rahatlaması yoluyla ekonomik büyüme vaat etti. Bu çabaların tümü farklı derecelerde ve farklı nedenlerle devlet ile toplum arasında istikrarlı bir ilişki kurmakta başarısız oldu.
Şimdi sunulan şey, devlet meşruiyetinin ülkeyi savunma ve yeniden inşa etme kabiliyetini kanıtlamasına dayandığı milliyetçi-teknokratik bir pazarlık. Şartlar İslami değil, ulusal. Devlet medyası, başörtülü ve başörtüsüz kadınların yan yana durduğu görüntüleri normalleştiren, İran kimliğini salt dini değil kültürel olarak çerçeveleyen ve gençlik ile kentli orta sınıf gibi İslam Cumhuriyeti’ni en kapsamlı biçimde reddetmiş toplum kesimlerine ulaşmaya çalışan içerikler üretiyor.
Bu liberalleşme değil; nitekim rejim siyasi muhalefeti sert biçimde bastırmayı sürdürüyor. Ancak devlet artık yalnızca İslamcı ideolojinin sağlayabileceğinden çok daha geniş bir toplumsal tabana ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. İslam Cumhuriyeti giderek, teokrasiden ziyade, sağcı milliyetçi otoriter bir devlet görünümüne bürünüyor. İslamcı ideoloji varlığını sürdürüyor, ancak ulusal birlik zorunluluğuna tabi kılınıyor. Siyasi sadakatin sınavı artık “Yeterince İslami misin?” değil, “Yeterince İranlı mısın?” Camii hâlâ mevcut, ancak gençlerin ve yaşlıların taktığı kolyelerde ve yakalara takılan rozetlerde baskın siyasi sembol artık ülkenin haritası. Vatan savunması için düzenlenen hükümet mitingleri, geçmişte muhalefetleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bazı rejim eleştirmenlerini bile çekiyor. Bu buluşmalar, İran medeniyetini korumaya ve ezici güç karşısında onurlu biçimde hayatta kalmayı kutlamaya odaklanan bir milliyetçiliğin odak noktaları haline geldi.
Liderlik bunun benzersiz ve muhtemelen geçici bir an olduğunu anlıyor. Enerji santrallerini koruyan aynı toplum, acil tehdit geri çekildiğinde şikâyetlerine dönecek. İran halkının baskı, ekonomik kötü yönetim ve kadınlar ile azınlıklara yönelik kötü muamele konusundaki öfkesi savaş tarafından ikincil plana itilmiş durumda; yok olmuş değil. Devletin sosyal meselelerdeki tavizleri —başörtüsü uygulamasının fiilen gevşetilmesi, konserlere ve kadınların motosiklet kullanmasına tolerans gösterilmesi— siyasi rüzgâr dönmeden önce savaş zamanı birliğini kalıcı hale getirme girişimini temsil ediyor. Bunların devlet-toplum ilişkisini temelden değiştirmeye yetip yetmeyeceği henüz görülecek.
İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu.
İran yöneticileri açısından savaş sona erdiğinde ekonomik şikâyetleri ele almak zorunlu olacak. Washington, Tahran’ın yaptırım rahatlaması için müzakereyle hâlâ ilgilendiğini varsayıyor. Ancak Devrim Muhafızları diplomasiye bel bağlamıyor; artık ABD’nin yaptırımları hiçbir zaman kaldıracağına inanmıyor. Bunun yerine savaşı bitiren, İran’ın kazanımlarını pekiştiren ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğini vergilendirerek ekonomik kazançların yolunu açan bir anlaşma arıyor.
Washington bu yeni tutumu, Tahran’daki ideolojik katılıktan ve hizip rekabetinden doğan bir inatçılık olarak yorumluyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio nisan ayında, “Ne yazık ki o ülkede geleceğe dair kıyametçi bir vizyona sahip sertlik yanlıları nihai güce sahip,” dedi. “Müzakerecilerimiz yalnızca İranlılarla müzakere etmiyor,” diye ekledi. “O İranlıların sonra neyi kabul edebileceklerini, ne teklif edebileceklerini, ne yapmaya istekli olduklarını, hatta kiminle görüşmeye razı olduklarını anlamak için başka İranlılarla müzakere etmesi gerekiyor.” Başkan Yardımcısı JD Vance mayıs ayında benzer bir görüş dile getirdi. “Belki İranlıların kendileri de hangi yöne gitmek istedikleri konusunda tam net değildir,” dedi. “Ayrıca onlar parçalanmış bir ülke” diye ekledi.
Rubio ve Vance yanılıyor. Tahran’ın meydan okuyan yaklaşımı ne ideolojik katılığı ne de hizip içi kavgayı yansıtıyor. Bunun yerine İran’ın yeni özgüvenini ve savaştan ve önceki müzakere turlarından çıkarılan dersleri gösteriyor. Ülke liderleri, ABD’nin savaşta elde edemediğini müzakerelerde almaya çalıştığını ve Washington’ın bir anlaşmayla değil İran’ın teslimiyetiyle ilgilendiğini anlıyor. Daha önce iki kez, geçen haziran ve şubatta, ABD ile görüşmeler ABD ve İsrail saldırılarıyla kesintiye uğramıştı. 12 Nisan’da İslamabad’daki görüşmelerin çökmesinin ardından Washington derhal deniz ablukası uyguladı ve ardından İran’ın koşulsuz teslimiyetini talep etti. İranlı liderler zaten savaşı kazandıklarını iddia ediyor. Elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeye ya da savaş öncesinde içinde bulundukları çevreleme kafesine dönmeye hazır değiller. Savaşın İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiği inancına dayanan bu özgüven, onların uluslararası bakışını şekillendiriyor. Aynı zamanda içeride aradıkları meşruiyetin de merkezinde yer alıyor. Diplomatik nihai hedefleri, İran’ın meydan okumasının savaşta kazandığı şeyleri yansıtmak zorunda.
Çok cepheli doktrin
İran’ın içeride belirgin milliyetçi dönüşü, Tahran’ın bölgesel müttefiklerini terk edeceği anlamına gelmiyor. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husilerle ilişkilerini temelden yeniden müzakere etmeyecek. Ancak bunları daha fazla stratejik disiplin ve daha az ideolojik romantizmle yönetecek. Yeni İran liderliği, İran’ın çıkarlarını devrimci dayanışma sunağında feda etmeyecek. Bu ittifaklar, ABD ve İsrail baskısı sürdükçe İran’ın stratejik derinliğini korumak üzere tasarlanmış tutarlı bir bölgesel stratejinin parçası olarak kullanılacak.
İranlı stratejistler, Gazze savaşı sırasında İsrail’e Tahran’ın “direniş ekseni”nin farklı düğümleriyle teker teker savaşma zamanı tanımanın hata olduğu sonucuna vardı. Geçen yılki ABD-İsrail saldırıları doğrudan bu koordinasyon başarısızlığının ardından geldi. Ancak şubatta İran dersini almış olarak Hizbullah’ı Lübnan’da ve Iraklı milisleri eş zamanlı biçimde hızla aktive etti; İsrail için Lübnan’da ikinci bir cephe oluşturdu, savaşı bölge geneline yaydı ve ABD’yi Irak’taki Camp Victory’yi kapatmaya zorladı. Tahran bunu çok cepheli doktrininin doğrulanması olarak görüyor.
İranlı komutanlar bölgesel ağlarını ideolojik bir güç yansıtma arzusundan değil, İran’ın ABD ve İsrail’den gelen askeri tehditler ve ekonomik boğma ile karşı karşıya kaldığı sürece tam anlamıyla egemen olamayacağı hesabından koruyor. İran’ın ABD ile müzakerelerin Lübnan’da ateşkese bağlı olduğu ve nihai anlaşmanın tüm cephelerde savaşı sona erdirerek İran’ın stratejik kazanımlarını yansıtması gerektiği yönündeki ısrarı, bu genişletilmiş bölgesel savunma anlayışını gösteriyor. Tahran’ın analizine göre ABD ve İsrail politikası, Ortadoğu genelinde İsrail hegemonyasını hedefliyor; bu hedef de zayıf ve parçalanmış bir İran gerektiriyor.
Bir zamanlar birçok İranlı tarafından ideolojik bir amaç uğruna yapılan hayır işi olarak küçümsenen direniş ekseni, artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından ulusal savunma aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki hasarlı radar tesislerini yeniden inşa etmesini engelleme hedefi de aynı mantığın bir başka ifadesi: İran’ın stratejik arka bahçesi olarak gördüğü sularda ABD askeri hâkimiyetini destekleyen erken uyarı altyapısını aşındırmaya yönelik bilinçli bir çaba.
Yeni bir İslam Cumhuriyeti
Savaş, İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonunu ve kuruluşundan bu yana ilk büyük kuşaksal değişimi şekillendiren bir ateşten imtihan oldu. Güç artık kurucuların elinde değil. İkinci kuşak şimdi askeri ve siyasi işleri yürütürken üçüncü ve dördüncü kuşaklar iletişimi ve uluslararası açılımı yönetiyor.
Humeyni yönetimindeki ilk yıllarında İslam Cumhuriyeti devrimci bir devletti: İdeolojik dönüşüm etrafında örgütlenmiş, dini liderin karizmatik otoritesi ve Tanrı’nın iradesini uygulama iddiasıyla meşrulaştırılmış, dış politikada devrimi ihraç etmeye yönelmişti. Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, reform dönemi boyunca ve Hamaney yönetimindeki sertlik yanlısı konsolidasyon sürecinde cumhuriyet, kurucu ideolojisi ile yönetimin gerekleri arasında sürekli pazarlık yapan post-devrimci bir devletti. Liderlik giderek daha kuşkucu hale gelen bir nüfusu baskı, himaye ağları ve sınırlı açılımlarla yönetti. Amerikan nüfuzuna direnişi anti-emperyalist bir zorunluluk olarak gördü, ancak hâlâ her şeyden önce kurucu kuşak tarafından yönetilen ve onun iç mücadeleleriyle hareket eden bir İslam cumhuriyetiydi.
ABD-İsrail savaşlarından doğan cumhuriyet ise ideolojiden çok milliyetçilikle, devrimden çok devlet yönetimiyle, ruhani karizmadan çok yeni bir subay sınıfının özgüveni ve teknokratik ethosuyla tanımlanıyor. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, yirminci yüzyılın asker öncülüğündeki milliyetçi devletlerine benziyor: Geç Kemalist dönem Türkiye’si, Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır gibi. Bu örneklerde ideoloji varlığını sürdürmüş, ancak ulusal çıkarlara ve devlet gücünün gereklerine tabi kılınmıştı.
Dogmadan uzaklaşıp pragmatik devlet yönetimine yönelmek İslam Cumhuriyeti’ni daha iyi huylu kılmaz. Milliyetçi güvenlik devletleri çoğu zaman kendi halklarına karşı acımasız ve uluslararası düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Ortaya çıkan İslam Cumhuriyeti son derece otoriter kalacaktır. Ancak Batılı analistlerin onun farklı fraksiyonlarını tanımlamak için sıkça kullandığı kategoriler —sertlik yanlıları ile ılımlılar, ideologlar ile reformistler— her zamankinden daha az isabetli olacaktır. Yeni İslam Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bunları takip etme biçimi, İsrail ve ABD ile yaşadığı iki savaşın özgül deneyimleri tarafından şekillenecek: İran’ın uğradığı kayıplar, liderliğinin kazandığı özgüven ve savaşın hem gerekli hem de mümkün kıldığı yeni toplumsal sözleşme.
Dünya Basını
Akademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı

Amerikalı akademisyen Norman Finkelstein, katıldığı programda İsrail’in Gazze harekatlarını, abluka koşullarını ve ABD’deki akademik sansür mekanizmalarını değerlendirdi. 1948 yılından bugüne uzanan tarihsel süreci ve sivil can kayıplarını ele alan Finkelstein, yıkımın arkasındaki temel askeri ve diplomatik etkenlere dikkat çekti.
Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Tucker Carlson’ın çevrim içi yayınlanan programına konuk olan, “Soykırım Endüstrisi” kitabının yazarı, siyaset bilimci ve akademisyen Norman Finkelstein, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan gelişmeler, İsrail’in askeri harekatları, Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü krizleri ve Gazze’nin tarihsel arka planı üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Carlson’ın 7 Ekim eylemlerinin öncesinde Gazze’de yaşanan koşullara ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, meselenin köklerinin 1948 yılına kadar uzandığını belirtti.
“Gazze 1948 yılında Gazze oldu”
Gazze Şeridi’nin bugünkü demografik yapısının 1948 yılındaki zorunlu göçle şekillendiğini anlatan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Gazze, İsrail’in yaklaşık 750 bin Filistinli Arabı kendi sınırları içine kattığı topraklardan sürmesi neticesinde 1948 yılında Gazze haline geldi. Sürülen 750 bin kişinin yaklaşık 300 bini Gazze’ye gönderildi ve bu nüfus Gazze halkının kabaca yüzde 80’ini oluşturdu. Yerleşik halk bu büyük göç dalgasının altında kaldı. O tarihte Gazze, İngiliz Mandası altındaki Filistin’in bir parçasıydı.”
Finkelstein, 1948 sonrasında Mısır idaresine geçen bölgedeki koşulların daha ilk yıllardan itibaren uluslararası gözlemcilerin dikkatini çektiğini kaydetti.
Henüz 1950’li yıllarda Gazze’de görev yapan Birleşmiş Milletler yetkililerinin bölgeyi açıkça bir toplama kampına benzettiğini hatırlatan Finkelstein, dönemin tanıklıklarına değindi:
“Temmuz 1967’de Tennessee Senatörü olan baba Al Gore, Gazze’yi ziyaret etti. ABD Kongresi’ne döndüğünde gördüklerini anlatırken Gazze’yi kumların üzerine kurulmuş bir toplama kampı olarak nitelendirdi. Dolayısıyla 1948’den itibaren bölgeye giden dış gözlemcilerin kullandığı ortak kavram hep bu oldu.”
İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Giora Eiland’ın ifadelerine dikkat çeken Finkelstein, Eiland’ın barış yanlısı bir profil çizmediğini, güncel İsrail hükümetine danışmanlık yapmayı sürdürdüğünü ve Gazze’nin güneyinde salgın hastalıkların patlak vermesini memnuniyetle karşılayacağını açıkça dile getirdiğini söyledi.
Finkelstein, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Giora Eiland 2004 yılında üst düzey Amerikalı yetkililerle yaptığı bir görüşmede Gazze’yi devasa bir toplama kampı olarak tanımladı. Eiland bir İsrailli, bir Yahudi ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanıydı. Bir toprak parçasını toplama kampı olarak nitelemenin tarihsel ağırlığını elbette çok iyi biliyordu. İşin en acı tarafı, o günlerin Gazze’nin en iyi günleri olmasıydı.”
“Açlık sınırında tutulan bir toplama kampı”
Eski ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin 2006 yılındaki demokrasi teşviki programı kapsamında Filistinlileri seçim yapmaya zorladığını aktaran Finkelstein, Hamas’ın 1993 Oslo Anlaşması’nı meşrulaştıracağı gerekçesiyle başlangıçta sürece katılmak istemediğini anlattı.
Filistin Yönetimi içindeki yolsuzluklara tepki gösteren halkın desteğini alan Hamas’ın seçimleri kazandığını hatırlatan Finkelstein, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın seçim sonucuna yönelik pişmanlık dile getiren sözlerine atıfta bulundu. Seçim sürecini bizzat yerinde takip eden eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın oylamayı bütünüyle serbest ve adil olarak tanımladığını belirten Finkelstein, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Seçimlerin hemen akabinde İsrail, ardından ABD ve Avrupa Birliği, Gazze’ye orta çağ şartlarını andıran bir abluka getirdi. Gazze’ye sokulması yasaklanan maddeler için uzun listeler hazırlandı. Çikolata, civciv, cips, baharat, müzik aletleri ve defter girişi engellendi. Resmi belgeler daha sonra açığa çıktı; Gazze halkını asgari insani beslenme düzeyinde tutacaklarını açıkladılar. Bu, insanları açlık sınırında yaşatmanın diplomatik kılıfıydı. Gazze ekonomisini çöküşün eşiğinde tutarak halkın Hamas’ı devirmesini amaçladılar. Şili’de 1971 yılında Salvador Allende hükümeti başa geldiğinde ABD ekonomiyi çığlık attırana kadar sıkıştıracağız demişti. İsrail de Gazze’de tıpkı bunu yaptı.”
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson’ın 2008 yılındaki Gazze ziyaretinde bütün bir medeniyetin yok edildiğini kaydettiğini belirten Finkelstein, 7 Ekim 2023 öncesinde uluslararası kurumların Gazze’yi batan bir gemi ve zehirli bir gecekondu bölgesi olarak tarif ettiğini dile getirdi.
İsrail’in yıllar boyunca uyguladığı askeri harekatları çimleri biçmek metaforuyla adlandırdığına işaret eden Finkelstein, Gazze nüfusunun yarısının çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında bu ifadenin dehşet verici bir anlama büründüğünü vurguladı.
“Çocukların hedef alınması soykırım göstergesidir”
Finkelstein, 2008 yılındaki Dökme Kurşun, 2012’deki Savunma Sütunu ve 2014 yılındaki Koruyucu Hat operasyonlarını yüksek teknolojili katliam dalgaları olarak tanımladı.
2014’teki saldırının ardından bölgeye giden Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer’in hayatında Gazze’deki boyutta bir yıkım görmediğini açıkladığını aktaran Finkelstein, geçmiş saldırılar ile güncel durum arasındaki uçurumu sayılarla açıkladı:
“Koruyucu Hat operasyonunda 18 bin ev yıkıldı veya ağır hasar aldı. Geride yaklaşık 2,5 milyon ton enkaz kaldı. 7 Ekim’den bu yana ise yıkılan konut sayısı 325 bini aştı. Gazze’de biriken moloz miktarı 61 milyon tona ulaştı. 2014 yılındaki yıkım eşsiz kabul edilirken bugünkü tablonun yanında artık bir ayrıntı bile sayılmıyor.”
Gazze’deki can kayıplarının boyutuna değinen Finkelstein, doğrudan bombardıman ve topçu ateşi neticesinde ölenlerin yanı sıra açlık ve çöken bağışıklık sistemi nedeniyle hayatını kaybeden çocukların varlığına dikkat çekti.
Kesin bir sayı vermenin güçlüğünü belirten Finkelstein, konuyu soykırım tartışmaları bağlamında ele aldı:
“Birleşmiş Milletler’in çocuk ölümlerine dair yayımladığı son rapor, bir çatışmanın savaş mı yoksa soykırım mı olduğunu ayırt etmede çocukların doğrudan hedef alınmasını temel bir gösterge kabul ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre öldürülenlerin yaklaşık yüzde 30’u çocuklardan oluşuyor. Nazi soykırımında hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin 1,5 milyonu çocuktu; bu oran yaklaşık yüzde 25’e tekabül ediyordu. Şayet Nazi katliamının soykırım olduğu konusunda hepimiz hemfikirsek ve oradaki kurbanların yüzde 25’i çocuksa, Gazze’de katledilenlerin yüzde 30’unun çocuk olması meselenin bir soykırım olduğunu kanıtlayan güçlü bir veridir.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımında İsrail politikalarını Nazilerle kıyaslamanın yasaklandığını hatırlatan Carlson’a yanıt veren Finkelstein, İsrailli siyasetçilerin geçmişten bugüne rakiplerini sürekli Adolf Hitler ile özdeşleştirdiğini belirtti.
Cemal Abdül Nasır, Saddam Hüseyin, İranlı liderler ve Hamas için bizzat İsrail yönetimi tarafından Hitler benzetmesi yapıldığını kaydeden Finkelstein, İsrail eylemlerini eleştirenlerin bu kıyası yapmasının yasaklanmasındaki çelişkiye işaret etti.
“Amaç sadece soykırım değil, Gazze’yi tamamen boşaltmak”
Gazze’deki yıkımın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Dresden bombardımanından dahi daha yoğun ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin yerle bir edildiğini, hastanelerin, sağlık çalışanlarının, Birleşmiş Milletler personelinin ve gazetecilerin benzeri görülmemiş biçimde hedef alındığını anlattı.
Finkelstein, İsrail’in temel niyetini şu sözlerle açıkladı:
“Ben İsrail’in öncelikli amacının doğrudan soykırım yapmak olduğunu düşünmüyorum. İsrail’in asıl gayesi Gazze’yi tamamen boşaltmak. Etnik temizlik yapmak istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise Gazze halkını topraklarını terk edene kadar yok etmek. Sınırlar kapalı olduğu ve çevre ülkeler onları kabul etmediği için bu katliamı hedeflerine ulaşana kadar sürdürecekler. Gazze sorununu kökünden çözmekte kararlılar. Onlar için bu sorunu çözmek, nüfusu tamamen sürmek anlamına geliyor. İnsanları gitmeye ve komşu ülkeleri onları almaya ikna etmenin tek yolunu soykırım uygulamakta görüyorlar.”
Uluslararası hukuk uzmanlarının, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kurucusu Aryeh Neier’in, örgütün eski direktörü Kenneth Roth’un, İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in eylemlerini soykırım çerçevesinde değerlendirdiğini aktaran Finkelstein, dikkat çekici bir toplumsal veriyi paylaştı:
“Amerikalı Yahudilerin yüzde 30 ila 40’ı İsrail’in soykırım işlediği kanaatini taşıyor. Bu fevkalade çarpıcı bir durum. Küçüklüklerinden itibaren İsrail’e koşulsuz sevgi aşılanan, sinagoglarda bu bağlılığı bir aidiyet şartı olarak öğrenen eğitimli bir topluluktan söz ediyoruz. Kolayca kandırılamayacak bu insanların böylesi bir sonuca varmış olması tarihi bir duruştur.”
“Akademik özgürlüğe yönelik eşi görülmemiş saldırı”
7 Ekim’den sonra İsrail eylemlerini açıkça savunmanın zorlaştığını, İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaş askerlerin işledikleri fiilleri bizzat sosyal medyada paylaşarak dehşeti gizlenemez kıldığını belirten Finkelstein, bu aşamada finansal baskı araçlarının devreye sokulduğunu anlattı.
Milyarder bağışçıların üniversite yönetimlerine şantaj yaptığını ifade eden Finkelstein, Harvard, Pennsylvania ve Columbia üniversitelerindeki rektör istifalarına değindi:
“Bill Ackman gibi isimler kamuoyu önünde üniversite yönetimlerini hedef aldı. Gazze’ye destek veren öğrencilerin kampları dağıtılmazsa mezun bağışlarını keseceklerini duyurdular. Harvard gibi devasa bütçelere sahip okullarda bile tek bir mezunun 50 milyon ila 300 milyon dolar bağışladığı düşünüldüğünde bu baskı sonuç verdi. Harvard Rektörü Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi Rektörü Elizabeth Magill ve Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik görevlerinden uzaklaştırıldı. Magill görevden ayrıldığında yakın bir tanıdığıma yalnızca iki kelime söyledi: Para konuşur.”
Üniversitelerde, hastanelerde ve kültür kurumlarında büyük bir korku iklimi inşa edildiğini dile getiren Finkelstein, tıp çalışanlarının sosyal medya paylaşımları sebebiyle işlerini kaybettiğini, New York’taki kütüphane ve sanat kurumlarının finansal bağımlılıkları yüzünden sessizliğe gömüldüğünü söyledi.
ABD tarihindeki akademik baskı dönemlerini inceleyen bir akademisyen olarak mevcut tabloyu kıyaslayan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Ülke tarihimizde böylesi görülmedi. Yirminci yüzyılın başındaki Kızıl Tehlike veya McCarthy dönemi dahil, akademik özgürlüğe yönelik bu çapta cüretkar bir saldırı yaşanmadı. Görevden alınan üç rektör de kadındı ve ikisi azınlık mensubuydu. Tüm ilerici kültürel koruma mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen hiçbiri koltuğunu koruyamadı. New York Times gibi yayın organları sessiz kaldı. Bu terör dalgası halen sürüyor. 2024 baharından bu yana koca ABD’de konuşma yapmam için sadece iki üniversiteden davet aldım. Geçmişte yılda 40 farklı okulda ders ve konferans veren biri olarak kendi yaşadığım New York’ta tek bir kuruma bile çağrılmadım.”
Öğrencilerin yüzlerinin kamyonetlere yansıtılarak terörist ilan edildiğini, ailelerinin yaşadığı mahallelerde dahi teşhir edildiklerini anlatan Finkelstein, Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı 312 sayfalık antisemitizm raporunu bizzat okuduğunu belirtti.
Raporda somut bir vakanın yer almadığını, İsrailli öğrencilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerinin antisemitizm torbasına doldurulduğunu ifade eden Finkelstein, Harvard Rektörü Alan Garber’ın da rapordaki iddiaların büyük bölümünün aslında İsrail devletine yönelik siyasi eleştirilerden ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını hatırlattı.
ABD Yüksek Mahkemesi içtihatlarına göre anayasanın Amerikan bayrağını yakmayı ve hükümetin şiddet yoluyla devrilmesini savunmayı dahi ifade özgürlüğü kapsamında koruduğuna dikkat çeken Finkelstein, “Nehirden denize” sloganının suç sayılmaya çalışılmasının hiçbir yasal zemini bulunmadığını söyledi.
“Netanyahu İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şahsi siyasi geleceğine yönelik soruları yanıtlayan Finkelstein, Netanyahu’nun görevden düşeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.
Netanyahu’nun İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olduğunu hatırlatan Finkelstein, siyasetçinin toplumla olan bağını şu sözlerle tanımladı:
“Sürekli olarak Netanyahu’nun devrileceği, yolsuzluk davaları yüzünden siyasetten silineceği söyleniyor ama bu asla gerçekleşmiyor. Bunun yegane sebebi, Netanyahu’nun İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması olmasıdır. Kibirli, kendini haklı gören bir Yahudi üstünlükçüsü portresi çiziyor. İsrail toplumu ona baktığında kendi yansımasını görüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları veya şahsi skandallar İsrail kamuoyunun umurunda bile değil.”
Geçmişte işgal altındaki Filistin topraklarına giderken 1989 ve 2004 yıllarında İsrail’e girişinin engellendiğini anlatan Finkelstein, Noam Chomsky dahil işgale karşı çıkan pek çok Yahudi entelektüelin İsrail tarafından kara listeye alındığını aktardı.
Gençlik yıllarından bu yana adalet arayışını hayatının merkezine koyduğunu ve bunun bedellerini ödemeye her zaman hazır olduğunu söyleyen Finkelstein, akademik kariyerinde maruz kaldığı engellemelere değindi.
DePaul Üniversitesi’ndeki kadro başvurusunun 2007 yılında dış baskılar ve akademisyen Alan Dershowitz’in müdahaleleriyle reddedilmesinin akabinde 13 yıl boyunca tamamen işsiz kaldığını açıklayan Finkelstein, yaşadığı zorlu süreci şöyle aktardı:
“2007’den 2020 yılına kadar hiçbir iş bulamadım. Tamamen işsizdim. İnsanların hayat ritmi dış etkenlerle belirlenir; işe gidersiniz, sorumluluklarınız vardır. Ben ise her sabah uyandığımda varlığıma bir amaç bulmak zorundaydım. Hayatımın karanlık bir dönemiydi. Daha sonra Hunter College ve Brooklyn College gibi kurumlarda geçici dersler verdim. Kırk yılın akademisyeni olarak haftalarca maaşımı alamadığım, ders saati ücretiyle çalışan sözleşmeli okutman muamelesi gördüğüm, aşağılayıcı tecrübeler yaşadım. Oysa ben sadece genç zihinlerle temas kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi seviyordum.”
Dersliklerin siyasi propaganda alanı olmadığını savunan Finkelstein, İngiliz filozof Bertrand Russell’ın her büyük tartışmada her iki tarafın da güçlü argümanları olduğu yönündeki sözünü hatırlattı.
Öğrencilere kendi doğrularını dayatmak yerine kanıtları tartmayı öğretmenin bir akademisyenin asli görevi olduğunu vurguladı.
Lisansüstü öğrencilik yıllarında Joan Peters’ın kaleme aldığı ve Filistin topraklarının aslında boş olduğunu, Arapların dışarıdan göç ettiğini savunan kitabın demografik sahtekarlıklarını aylar süren arşiv çalışmalarıyla tek tek ortaya çıkardığını anlatan Finkelstein, Noam Chomsky’nin desteğini kazandığı o dönemin ardından akademik kapıların yüzüne tek tek kapandığını anımsattı.
“7 Ekim’de sistematik cinsel şiddet tezini doğrulayan tek kanıt yok”
Yeni kitabı “Gazze’nin Mezar Kazıcıları” hakkında Carlson’ın sorularını yanıtlayan Finkelstein, 7 Ekim günü Hamas ve diğer silahlı grupların ağır suçlar işlediğini inkar etmediğini, ancak sistematik tecavüz iddialarının hiçbir maddi delile dayanmadığını ifade etti.
Kitabının ilk bölümünü bu iddiaların incelenmesine ayırdığını belirten Finkelstein, Dr. Cochav Elkayam-Levy öncülüğünde kurulan İsrail sivil komisyonunun yayımladığı 300 sayfalık raporu ayrıntılarıyla incelediğini kaydetti:
“Komisyon, ellerinde 7 Ekim gününe ait 10 bin fotoğraf ve video kaydı olduğunu açıkladı. Bu kayıtları izlemenin tek bir araştırmacı için günde sekiz saat çalışmayla yedi aydan fazla süreceğini belirttiler. Araç kameraları, kask kameraları, güvenlik kameraları ve telefon kayıtları topladıklarını ifade ettiler. Ancak ellerindeki devasa arşivde Hamas üyelerinin tecavüz veya cinsel şiddet uyguladığını gösteren tek bir kare görüntü dahi yok. Uluslararası Af Örgütü de böyle bir görsel kanıtın varlığını teyit etmedi. Adli tıp delili bulunmadığını cesetlerin dini usullere göre hızla defnedilmesiyle gerekçelendirdiler. Ancak tek bir dijital kaydın dahi çıkmaması akıl dışıdır.”
Rapordaki tanıklıkların tutarsızlığına değinen Finkelstein, penceresiz kapalı bir karavanda saklanan ana tanığın uzaktan sesler duyduğunu iddia etmesinin hukuki hiçbir geçerliliği olmadığını dile getirdi.
Rehinelikten kurtulan Amit Soussana dahil raporda adı geçen mağdurların hiçbirinin tecavüze uğradıklarına dair doğrudan bir beyanda bulunmadığını kaydeden Finkelstein, Meta’nın eski yöneticisi Sheryl Sandberg’in hazırladığı belgeseli de sert bir dille eleştirdi:
“Sandberg, Harvard mezunu zeki bir kadın ve iktisat eğitimi almış biri olarak kanıt standartlarını gayet iyi bilir. Ancak hazırladığı filmde elindeki telefona bakıp dehşete düşmüş numarası yapıyor. Ortada iddiaları kanıtlayan hiçbir görüntü yokken bunu bir propaganda aracına çevirdiler. Gerçeklerin hiçbir önemi kalmadı; onlar için mühim olan tek şey kendi ideolojik davalarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.”
“Silahların yüzde 70’ini ABD sağladı”
Carlson’ın uluslararası mahkemelerde bir hesap verme sürecinin başlayıp başlamayacağına ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, tüm bir toplumun suça ortak olduğu durumlarda yargı mekanizmalarının işletilmesinin imkansız olduğunu belirtti.
İsrail yönetiminin hiçbir zaman hesap vermeyeceğini ifade eden Finkelstein, sözlerini şöyle tamamladı:
“ABD buna asla müsaade etmez. Bir domino etkisi korkusu hakim. Şayet İsrailli yetkililer sanık sandalyesine oturursa Joe Biden ve Antony Blinken’ın durumu ne olacak? Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların yüzde 70’ini bizzat ABD tedarik etti. Washington silah akışını kesebilecek tek güçtü ama bunu yapmadı. 1964’te Vietnam Savaşı’na karadan girmek için Tonkin Körfezi olayını kurgulamışlardı; en azından göstermelik bir gerekçeleri vardı. İsrail’in son dönemde İran’a yönelik doğrudan saldırılarında ise böylesi bir kılıf dahi aranmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ise çıt çıkmadı. Hatta Güvenlik Konseyi aldığı 2803 sayılı kararla Gazze’nin idaresini fiilen Donald Trump’a teslim etti. Yeni kitabımı yazmamdaki yegane amaç, gelecekte kimsenin yargılanmayacağını bilerek Gazze halkına reva görülen bu tarihi kötülüğün kaydını gelecek nesillere eksiksiz biçimde aktarmaktır.”
Dünya Basını
İktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik

İktisatçı Branko Milanovic, Perfil gazetesine verdiği mülakatta neoliberal küreselleşmenin sona erdiğini ve yerini ulusal merkantilist liberalizme bıraktığını belirtti. Milanovic, Batı’daki orta sınıfın gerilemesiyle küresel dengelerin Asya lehine değiştiğini ve siyasi iktidar ile para gücü arasındaki çatışmanın derinleştiğini vurguladı.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Arjantin merkezli Perfil gazetesinin kurucu ortağı Jorge Fontevecchia ile söyleşi gerçekleştirdi.
“Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı olan Milanovic, neoliberal küreselleşme çağının kapandığını, yerini içeriye dönük liberal, dışarıya karşı ise merkantilist yeni bir düzene bıraktığını kaydetti.
Buenos Aires ziyareti sırasında küresel siyaset ve ekonomideki sarsıntıları değerlendiren Milanovic; Donald Trump, Şi Cinping ve Vladimir Putin gibi liderlerin toplumda halihazırda var olan tepkileri arkalarına alarak iktidara geldiklerini dile getirdi.
Günümüz dünyasındaki asıl çatışmanın para gücü ile siyasi iktidar arasında yaşandığını vurgulayan tecrübeli iktisatçı, sermaye sahiplerinin galip gelmesi halinde insanlığın Roma Cumhuriyeti dönemindeki gibi kitlelerin yalnızca ekmek ve sirkle oyalandığı, oligarkların birbirine karşı halkı seferber ettiği bir tabloyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu.
Fontevecchia’nın, son kitabının başlığının iktisat tarihçisi Karl Polanyi’nin 1944 tarihli klasik çalışmasını çağrıştırdığını hatırlatması üzerine Milanovic, piyasa ilişkilerinin aşırı genişlemesine karşı toplumun gösterdiği tepkiyi şu sözlerle anlattı:
“Kitabımın başlığı tesadüf eseri Polanyi’yi anımsatmıyor. Polanyi’nin eserini üç kez okudum ve son okumam kendi kitabımı yazmaya başlamadan yaklaşık bir yıl önceye denk geldi. Küresel ölçekte tanık olduğumuz gelişmeler bana bu bağı açıkça gösterdi. Polanyi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi’ni, daha önce piyasa mantığına dahil olmayan insani ilişkilerin ticarileşmesini ve toplumun bu duruma verdiği karşı koruma tepkisini ele alıyordu. Neoliberal küreselleşme de çok benzer bir süreç işletti; piyasa mekanizmasını Çin, Hindistan ve Afrika dahil olmak üzere bütün yeryüzüne yaydı. Gelinen noktada bir dönemin sonundayız. Yaşanan aşırı ticarileşmeye karşı toplumsal bir direnç yükseliyor. Bu durum başka bir sisteme geri döneceğimiz anlamına gelmiyor ancak siyasi dengelerin dönüştüğünü ve küreselleşmenin en azından ideolojik zeminde gerilediğini açıkça ortaya koyuyor.”
“Siyasi dengeler değişti, küreselleşme ideolojik olarak geriliyor”
İktisadi dalgalanmaların uzun vadeli ritmine değinen Fontevecchia, Nikolai Kondratiev’in döngü teorilerini hatırlatarak mevcut kırılmanın tarihsel yerini sordu.
Milanovic, geleneksel iktisadi iniş çıkışlardan ziyade ideolojik bir çevrimin nihayetine gelindiğine işaret etti:
“Klasik anlamda ekonominin büyüyüp ardından durgunluğa girdiği mutat döngülerden söz etmiyorum. Kastettiğim mesele, hem iç hem de dış politikanın ideolojik olarak neoliberalizm rehberliğinde şekillendiği dönemin tamamlanmasıdır. Bu model ülke içinde fiyat esnekliği, vergi indirimleri ve kuralsızlaştırma demekti. Uluslararası alanda ise sermayenin, malların, teknolojinin ve belli ölçüde emeğin serbest dolaşımına dayanıyordu. Bugün korunan zemin ulusal ölçekteki serbestliktir; uluslararası planda ise yeni bir merkantilist aşamaya geçiyoruz. Kitabıma ‘Ulusal Merkantilist Liberalizm’ alt başlığını koymamın temel gerekçesi budur.”
Milanovic, Asya’nın yükselişiyle iki yüz yıl önce Sanayi Devrimi neticesinde Batı lehine açılan gelir, teknoloji ve verimlilik farkının kapanmaya başladığını belirtti.
Çin ve ABD merkezli yeni güç dengesini değerlendiren iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“Kitabım temelde Çin ile ABD arasındaki ekseni merkeze alıyor. Çin, satın alma gücü paritesine göre küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 23’ünü, piyasa kurlarıyla ise yüzde 17’sini üreten devasa bir iktisadi güce dönüştü. Doksanların başında kimse Pekin’in bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Washington, 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı denge unsuru gördüğü, ekonomik olarak da devasa karlar vadeden bir pazar şeklinde değerlendirdiği Çin ile yakın ilişkiler kurmak istedi. Hatta Güney Kore veya Tayvan örneklerinde olduğu gibi, ülkede orta sınıf geliştikçe rejimin kendiliğinden demokrasiye evrileceği anlatısı dolaşıma sokuldu. Şahsen insanların buna gerçekten inandıklarını düşünmüyorum ama en azından öyle söylüyorlardı. Son on yılda Çin muazzam bir küresel rakip kimliği kazandı. İmalat sanayisinin Asya’ya kayması ve Çin mallarının piyasayı kaplaması zengin ülkelerdeki orta sınıfı sarstı. Bu olgu ilk başta ABD’de, şimdilerde ise Almanya’da derin siyasi çalkantılara yol açtı.”
“Yuan küresel ölçekte tam konvertibl bir para birimi değil”
Fontevecchia’nın, Çin dünyanın en büyük üreticisi haline gelmesine rağmen küresel ticaretin neden hala ABD doları üzerinden döndüğüne ve uluslararası mali kurumların neden Batı kontrolünde kaldığına dair sorusunu yanıtlayan Milanovic, tarihsel gecikmelere atıf yaptı:
“Mali ve askeri güç hala ağırlıklı olarak ABD’nin elinde bulunuyor. Amerikan ordusunun seksen ülkede askeri üssü varken Çin’in yalnızca Cibuti’de tek bir üssü var. Tarihe baktığımızda, bir ülkenin üretimde öne geçmesiyle finans merkezi haline gelmesi arasında uzun bir zaman aralığı bulunur. ABD, İngiltere ekonomisini 1880 veya 1890 civarında geride bıraktı; ancak Londra merkez olma vasfını iki savaş arası dönemin sonuna kadar muhafaza etti. New York’un kesin liderliği ancak 1944 sonrasında tescillendi. Dolayısıyla Çin en çok sanayi malı üreten güç olsa bile finansın anında Şanghay veya Hong Kong’a kaymasını beklemek gerçekçi değildir. Üstelik yuan sermaye hareketlerinde tam serbestliğe sahip bir para birimi niteliği taşımıyor. Küresel işlemlerin yaklaşık yüzde 90’ı hala dolarla yapılıyor. Yine de ülkelerin rezervlerini çeşitlendirme, kripto varlıkları veya yerel para birimlerini devreye sokarak dolardan bağımsızlaşma arayışı sürüyor.”
Küresel gelir dağılımını gösteren meşhur fil eğrisinin güncel durumuna da değinen Milanovic, 1988 ile 2008 arasındaki tablonun siyaset üzerindeki gecikmeli tesirlerini aktardı:
“O grafik neredeyse bir müzik grubunun sürekli çalınması istenen hit parçası gibi oldu. 1988 ile 2008 arasındaki veriler, küresel nüfusun en tepedeki yüzde 1’lik kesimi ile Çin merkezli Asya orta sınıflarının büyük gelir artışı sağladığını, Batı’daki orta sınıf ve işçilerin ise yerinde saydığını belgeliyordu. İktisadi gerçeklik ile bunun siyasi sonuç doğurması arasında zaman farkı vardır. Nitekim o dönemin faturası 2016 yılında Brexit kararı ve Donald Trump’ın ilk seçimi kazanmasıyla sandığa yansıdı. Bugün ise eğrinin biçimi dönüştü. 2008 finansal çöküntüsünün ardından Batı’daki zirve yüzde 1’lik grubun gelir artışı eski hızını kaybetti; Amerikan elitlerinin kayıplarını telafi etmesi beş yılı buldu. Diğer taraftan Çin, küresel gelir dağılımının orta basamaklarından üst dilimlerine doğru tırmandı.”
“Küresel eşitsizlik düşerken ülke içi kutuplaşma derinleşti”
Milanovic, dünya genelindeki vatandaşlar arasındaki gelir uçurumunun azalmasıyla zengin ülkelerdeki yerleşik düzen karşıtı hareketlerin yükselişi arasındaki paralelliği doğruladı:
“1820’den 2023’e uzanan iki yüz yıllık kayıtları incelediğimizde küresel gelir adaletsizliğinin kesintisiz biçimde gerilediği yegane dönem, 1990’lardan günümüze kadar geçen neoliberal küreselleşme yıllarıdır. Dünya nüfusunun neredeyse yarısını barındıran Çin, Hindistan, Vietnam ve Endonezya gibi ülkelerin yüksek büyüme oranları yakalaması yeryüzü ölçeğindeki uçurumu daralttı. Ancak küresel eşitsizlik doğrudan bir siyasi muhataba sahip değildir; dünya çapında hesap sorulacak tek bir hükümet yoktur. Buna karşılık ABD’de, Birleşik Krallık’ta veya Çin’in kendi içinde zengin ile yoksul arasındaki makas açıldı. İnsanların siyaseten tepki gösterdiği, oy tercihlerini değiştiren olgu işte bu ulusal düzeydeki kutuplaşmadır. Yeryüzünün daha adil bir gelir dağılımına kavuşması teorik açıdan olumlu karşılansa da ulusal sınırlardaki eşitsizliğin yarattığı siyasi yıkıcılığı telafi etmeye yetmiyor.”
Gelecek çeyrek asra dair projeksiyonlarını paylaşan Milanovic, Asya ülkelerinin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyelerinden iki puan daha hızlı büyümesi varsayımı altında ilginç bir demografik dengenin doğacağını belirtti:
“Yaptığım hesaplamalar açıkça gösteriyor. Bir nesil sonra dünyadaki varlıklı sınıf içinde kabaca Amerikalılar kadar zengin Çinli yer alacak. Zirvedeki yüzde 10 veya 20’lik dilimde Asyalıların ağırlığı artarken Batılıların mevcudu azalacak. Bu gelişme Batı dünyası için ciddi bir özgüven kırılması yaratacaktır; çünkü son iki asırdır refah piramidinin tepesinde mutlak biçimde Batılılar oturuyordu. Avrasya coğrafyasına baktığımızda ise Atlantik kıyısındaki Batı Avrupa ile Pasifik kıyısındaki Çin zenginleşirken, aradaki Rusya ve Orta Asya kuşağının seyrek nüfuslu ve görece düşük gelirli bir hat olarak kalacağını öngörebiliriz.”
Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sonuçlarında Batı ülkelerinin gerilemesini ve Doğu Asya’nın başarısını da değerlendiren Milanovic, eğitimdeki nitelik kaybında ekran bağımlılığı, salgın dönemindeki kapanmalar ve kritik düşünme yetisinin zayıflamasının payı olduğunu söyledi.
Milanovic, gelişen yapay zeka araçlarının zihinsel çabayı ikame etmesinin bu tabloyu daha da ağırlaştırabileceğini ifade etti.
“Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede”
Neoliberalizmin yerini alan ulusal merkantilist liberalizm rejiminin dinamiklerini anlatan Milanovic, klasik liberal ideallerin nasıl terk edildiğini açıkladı:
“Klasik liberalizmde iç siyaset ile dış ticaret arasında bir ahenk vardı. Devletin müdahalesi asgari düzeyde tutulur, düşük vergilerle teşvik sağlanır, kar ilkesi hem yurt içinde hem sınırlar ötesinde geçerli sayılırdı. Yabancı ile yurttaş iktisadi planda benzer muameleye tabiydi. Şimdiki modelde ise pazar serbestisi sadece ülke içinde korunuyor; dış ilişkilerde ise iki savaş arası dönemin sıfır toplamlı merkantilist politikalarına geri dönüyoruz. Ticaret hacminin milli gelire oranı hemen düşmese bile yatırım yasakları, teknoloji transferi engelleri, yabancı şirketlerin borsa işlemlerinden menedilmesi gibi zorlayıcı tedbirler doğrudan bu yeni zihniyetin ürünüdür. Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede. Ülkeler artık sanayilerini koruma gerekçesiyle duvarlar örüyor. Güney Amerika için Mercosur gibi bölgesel serbest ticaret blokları varlığını sürdürebilir ancak küresel pazar bütünüyle parçalanıyor. Batı’nın dosttan tedarik adını verdiği yaklaşım, özünde ‘Çin’e yatırım yapmayacağız ama müttefikimiz olan Vietnam’a gideceğiz’ anlayışını temsil ediyor.”
Bu ikili yapının ciddi bir kuramsal tutarsızlık barındırdığına işaret eden Milanovic, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Neoliberalizmin arkasında Mont Pelerin Cemiyeti, Hayek ve Mises gibi isimlerin onlarca yıla yayılan fikri hazırlığı vardı. Bugün ise ortada tutarlı bir doktrin yer almıyor. Trump’ın gümrük tarifelerini veya Avrupa’nın Çin’e dönük kısıtlamalarını açıklayan sistemli bir kuramsal çerçeve yok. Belirsiz bir sis bulutunun içindeyiz. İçeride piyasa kurallarının işlediği, dışarıda ise korumacılığın dayatıldığı pragmatik ve günübirlik kararlarla yönetilen bir ara dönemden geçiyoruz.”
“Milei, geleneksel siyaset anlayışını tamamen tasfiye ediyor”
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin konumunu yorumlayan Milanovic, serbest piyasa radikalizmi ile Trump tarzı korumacılık arasındaki çelişkiye parmak bastı:
“Milei, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan çizgisinin de ötesinde duruyor. Liberteryenlik, neoliberalizmin en uç biçimidir. Bununla birlikte Milei ile Trump arasında siyasetin dönüştürülmesi bakımından benzerlikler var. Dünyada geleneksel partilerin, klasik ideolojilerin eridiği bir döneme şahit oluyoruz. Komünizm ortadan kalktı, sosyal demokrasinin neyi temsil ettiği belirsizleşti. Geriye belirli bir felsefi omurgası bulunmayan göçmen karşıtı hareketler kaldı. Milei, anladığım kadarıyla siyaseti geleneksel kalıplarından arındırma eğilimini simgeliyor. Trump da aynı şekilde partisiyle klasik bağlar taşımıyor; Cumhuriyetçi kimliği biçimsel bir örtüden ibaret kalıyor.”
Neoliberal dönemin mimarı sayılan merkez sol hareketlerin içine düştüğü krizi irdeleyen Milanovic, sosyal demokrasinin tabanını kaybettiğini anlattı:
“Batı’da Tony Blair, Bill Clinton ve Gerhard Schröder gibi liderler sosyal demokrasiyi neoliberal projenin parçası haline getirdiler. Clinton sosyal yardımları kesti, Blair aynı yolu izledi, Schröder Almanya’da iş sözleşmelerini işçilerin aleyhine olacak şekilde dönüştürdü. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten, azalan sosyal transferlerden ve artan güvencesizlikten bunalan emekçi sınıflar, kendi çıkarlarını savunacak aktörler ararken sağ popülist hareketlere yöneldi. Geliriniz kağıt üzerinde aynı kalsa dahi geleceğinizi güvende hissetmiyorsanız huzursuz olursunuz. Solun bu memnuniyetsiz kitleye somut bir alternatif sunamaması, Fransa’da Marine Le Pen’in veya Almanya’da aşırı sağın güç kazanmasına zemin hazırladı. Arjantin’de de yoksul kesimlerin sandıkta geleneksel Peronist hareket yerine Milei’nin partisine yönelmesinde benzer bir bıkkınlık yatıyor.”
“Sorumlular kurtarılırken evini kaybeden yurttaşlar yalnız bırakıldı”
Kırılmanın başlangıç noktası olarak 2008 küresel mali krizini işaret eden Milanovic, sistemin meşruiyetini nasıl yitirdiğini dile getirdi:
“2008 yılı toplumda büyük bir uyanış yarattı. Milyonlarca insan işini kaybetti, ABD’de ve İspanya’da yüz binlerce ailenin evine bankalarca el konuldu. Sistemi krize sokan devasa finans kuruluşları kamu kaynaklarıyla kurtarılırken, ipotek borcunu ödeyemeyen sıradan vatandaşlar kaderine terk edildi. Bu tecrübe, kuralların kimin lehine işlediğini herkese gösterdi. Siyasi dönüşümün nihai adımı ise Trump’ın 2015’te Cumhuriyetçi Parti elitlerine meydan okumasıyla atıldı. Hatırlıyorum, ABD medyasında onunla açıkça alay ediliyordu. Diğer adaylar sayfalarca vergi hesapları ve teknik raporlarla dolaşırken Trump hiçbir hazırlık dosyası olmadan sahnede duruyordu. Gazeteciler kendisine ne söyleyeceğini sorduğunda, ‘Amerikan işçi sınıfı her geçen gün geriliyor, kıyılardaki elitler onların parasını alıyor ve Çin bu tablodan faydalanıyor; ben insanlara bunu söyleyeceğim’ yanıtını vermişti. Neticede önce partisinin yerleşik aktörlerini, ardından Hillary Clinton’ı mağlup ederek iktidara yürüdü.”
İktisadi ilişkilerin günlük hayata sirayet etmesini ve tüketim kültürünün yarattığı ahlaki aşınmayı kitabının son bölümünde tartıştığını ifade eden Milanovic, felsefi kavramlara başvurdu:
“Hayatımızın her alanı ticarileşti. Evde yemek pişirmekten yaşlı, çocuk ve evcil hayvan bakımına kadar eskiden aile içinde çözülen işler birer ticari sektöre dönüştü. İnsanlar her eylemlerini parasal getiri mantığıyla ölçmeye başladı. Bu durum doymak bilmeyen bir açgözlülüğü besliyor. Platon bu hali ‘pleoneksiya’, yani sınır tanımayan rasyonel dışı bir kazanma hırsı olarak tanımlıyordu. Karl Marx ise buna ‘soyut hazcılık’ adını vermişti. Soyut hazcılık, tüketemeyeceğiniz veya tadını çıkaramayacağınız şeylere dahi sırf sahip olma güdüsüyle yönelmektir. Şirketler insanlara sürekli daha fazlasını satmak istiyor ve bu durum bireysel düzeyde sonu gelmez bir tatminsizlik üretiyor.”
“Adam Smith serbest ticaretin askeri denge getireceğini öngörmüştü”
Fontevecchia’nın klasik iktisatçıların vizyonuna dair sorusuna karşılık Milanovic, Adam Smith’in serbest piyasa kadar güç dengesini de önemsediğini hatırlattı:
“Smith zannedildiği gibi piyasanın körü körüne savunucusu değildi; büyük tekellerin ve Doğu Hindistan Şirketi gibi yapıların devleti kendi çıkarlarına alet etmesine sert biçimde karşı çıkıyordu. Milletlerin Zenginliği eserinde serbest ticaretin uluslar arasındaki teknolojik ve askeri mesafeyi kapatacağını, tarafların birbirine denk hale gelmesiyle karşılıklı korkunun küresel barışı sağlayacağını ifade eder. Smith, ticaretin dengeli bir askeri güç dağılımı üreterek barışı tesis edeceğini düşünüyordu. Bugün ise ticari rekabet doğrudan bir üstünlük ve baskı aracına dönüştü.”
Tarihin sonu tezlerinin geçerliliğini yitirdiğini vurgulayan Milanovic, mevcut ulusal merkantilist rejimin de ebedi olmadığını bildirdi:
“Hayatım boyunca iki büyük ideolojik sistemin çözülüşüne şahit oldum. İlki Sovyet sisteminin dağılmasıydı, ikincisi ise bugün yaşadığımız neoliberal küreselleşmenin tükenişidir. Francis Fukuyama’nın Hegel’e atıfla kurguladığı tarihin sonu fikri gerçeği yansıtmıyor. Mevcut merkantilist aşama belki yirmi, belki kırk yıl sürecek. Ardından yapay zekanın yönlendirdiği merkezi planlama modelleri veya henüz bilmediğimiz başka siyasal yapılar ortaya çıkabilir. İktidar dengeleri değiştikçe insanlık yeni kurumsal kalıplar arayışına girecektir.”
“Şi Cinping ve Putin elitlerin nüfuzunu kırarak güç kazandı”
Trump, Şi ve Putin’in aynı kefeye konulmasını analitik açıdan yetersiz bulan Milanovic, her üç liderin de elitlerin aşırı güçlenmesine duyulan öfkeden beslendiğini belirtti:
“Bu üç lideri yalnızca otokrat etiketiyle birleştirmek meseleyi basitleştirmektir. Onların ortak noktası, neoliberal çağın yarattığı huzursuzluğu iktidar basamağı olarak kullanma becerileridir. Çin’de Hu Cintao devrinde servet sahibi sermayedarlar Komünist Parti mekanizmalarına ve karar süreçlerine doğrudan sızmaya başlamıştı. Şi Cinping yönetimi devraldığında bürokrasiye dayanarak bu nüfuzu kırdı. Çin modeli zengin olmaya izin veriyor fakat siyasi iktidarı satın alma girişimlerine kesin sınır çiziyor. Rusya’da ise Putin, Boris Yeltsin döneminin oligark tahakkümüne son vererek servetin dağıtımını doğrudan güvenlik birimlerinin ve devlet aygıtının denetimine bağladı. Trump da benzer şekilde Amerikan küreselci elitlerine yönelik hoşnutsuzluğu siyasi güce tahvil etti.”
“Plutokratlar kazanırsa dünya Roma Cumhuriyeti’ne benzer”
Perfil yöneticisinin, Elon Musk ve Peter Thiel gibi teknoloji milyarderlerinin hem mali hem siyasi hem de kurumsal roller üstlenmeye heveslendiğine yönelik tespitini değerlendiren Milanovic, sözlerini şöyle tamamladı:
“Sermaye çevreleri iktidarın doğrudan kendilerinde toplanmasını arzuluyor. Bütün toplumsal sorunların teknolojik veya iktisadi araçlarla çözülebileceğine inanıyorlar. Ancak işsiz kalan geniş kitlelere sadece hayatta kalacakları kadar asgari para dağıtmak bir çözüm getirmez; insanlar yaşamlarında anlam ve amaç arar. Şayet bu plutokratlar devlet aygıtını alt edip doğrudan egemen olurlarsa, dünya geç dönem Roma Cumhuriyeti’nin koşullarına sürüklenecektir. Yüzde 30’u işsiz, karnı asgari biçimde doyan, internete bağlanan ama hayatında hiçbir üretken gayesi bulunmayan kitleler, bir oligarkın diğerine karşı yürüttüğü iktidar savaşlarında ekmek ve sirk vaadiyle sokaklara sürülecektir. Günümüz dünyasındaki asıl varoluşsal kavga, halkın iradesini temsil iddiasındaki siyaset ile her şeyi satın alabileceğini düşünen servet sahipleri arasında cereyan ediyor.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya6 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı











