Dünya Basını
İran’ın Yeni Büyük Stratejisi

Yeniden Şekillenen İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu’yu Nasıl Dönüştürecek?
Narges Bajoghli & Vali Nasr
Foreign Affairs, 3 Haziran 2026
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcında İslam Cumhuriyeti hırpalanmış ve zayıflamış görünüyordu. Geniş çaplı bombardıman sanayiyi ve altyapıyı tahrip etmiş, ABD’nin deniz ablukası zaten hasta durumdaki ekonomiyi mahvetmişti. Mart başında ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One’da gazetecilere, “Onların bütün şeytani imparatorluğunu paramparça ettik,” dedi. Birkaç hafta sonra ise “tam ve kesin zafer” ilan etti.
Ancak savaşın üçüncü ayında tablo oldukça farklı görünüyor. İran askeri ve sınai kapasitesini koruyor; Trump’ın İranlılara rejimi devirmeleri çağrısına rağmen ufukta bir halk ayaklanması görünmüyor. Savaşın ilk hedefi —İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe indirmek— ulaşılamaz olduğunu kanıtladı.
İran’ı kırmak yerine, savaşın ateşten imtihanı onu beklenmedik biçimlerde dönüştürdü. Hayatta kalmak ve yeni stratejik avantajlar elde etmek için İslam Cumhuriyeti uyum sağlamak ve yenilik yapmak zorunda kaldı; savaşı yürütme biçimini, devleti idare etme yöntemlerini ve toplumu yönetme tarzını değiştirdi. Üstelik bunu benzeri görülmemiş bir hızla yapmak zorundaydı. Tahran artık başardıklarından emin ve bu kazanımları ülke içinde ve dışında pekiştirmeye kararlı. Savaş, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek ve jeopolitiğin seyrini yıllar boyunca etkileyecek yeni bir İran doğurdu.
Sessiz bir halefiyet
İran rejiminin İsrail’in Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı ve Ocak 2026’daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünen İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlar yoluyla hızlı bir zafer bekliyorlardı. Ancak baş kesme stratejisi rejimin çöküşünü getirmedi. Bunun yerine yeni bir kuşağın iktidarı devralmasının kapısını açtı.
Birçok Batılı gözlemci, savaş sırasında ortaya çıkan ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun hâkim olduğu yeni liderliği ABD ve İsrail’e karşı daha ideolojik, daha katı ve daha şahin görüyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Onu asıl ayırt eden şey daha incelikli ve daha sonuç alıcı olması. İran dışındaki gözlemciler, yeni dini lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi gibi birkaç üst düzey lidere odaklanıyor. Oysa daha önemlisi, onların altındaki kademelerde yaşanan dönüşüm: 1979 devriminden sonra yetişmiş yeni bir Devrim Muhafızları komutanları ve sivil güvenlik yetkilileri kuşağı. Bu isimler artık kilit karar alma pozisyonlarını elinde tutuyor ve devlet yönetimi ile güvenliğe ilişkin milliyetçi bakış açıları İslam Cumhuriyeti’ni yeniden tanımlıyor.
Devrimin kurucu kuşağının —eski liderler Ruhullah Humeyni ve Ali Hamaney dahil— dünya görüşü, Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ABD destekli yönetimine karşı uzun muhalefetleri ve şahın hapishanelerinde ya da sürgünde geçirdikleri yıllar tarafından şekillendirilmişti. Bugün dümenin başında olanlar, yani Mücteba Hamaney, Kalibaf ve Vahidi dahil İran’ın ikinci devrimci kuşağı, İran-Irak Savaşı sırasında ergenlik ve genç yetişkinlik çağındaydı. Onların dünya görüşü, yirminci yüzyılın en uzun konvansiyonel savaşının siperlerinde sertleşti. İran’ın siyasi ve silahlı güçlerindeki yeni yönetici sınıfı oluşturanlar, yani devrimin üçüncü kuşağı ise devrim sonrası İran’dan başka bir şey bilmiyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları’ndaki bu subay sınıfı ile onlara bağlı güvenlik kurumları, yapılandırılmış ve teknokratik bir kültür ile devrimci ideoloji değil ulusal savunma etrafında kurulmuş stratejik bir bakış benimsedi. Ve kendilerini, askeri bakımdan üstün iki güce karşı iki savaşta —geçen yılki 12 günlük savaş ve bu yılki çok daha büyük çatışma— İran’ı başarıyla savunduklarına inanan liderlerin özgüveniyle yönetiyorlar. Onlara göre devrimin vaat ettiği şeyi başardılar: Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerçek anlamda zayıflatılması.
Şubat savaşının ilk gününde öldürülen önceki dini lider Ayetullah Ali Hamaney, Pehlevi dönemindeki devrim öncesi İran’ın entelektüel ve siyasi akımlarının ürünüydü. Siyasi eğitimi, monarşiyi devirmek ve Batı emperyalizmine karşı durmak gibi hedefleri paylaşan seküler milliyetçiler, solcular ve liberallerle yürüttüğü tartışmalarla şekillenmişti. İktidara geldiklerinde devrimin liderleri ideolojilerini İran’a dayattı, ancak toplumun bütünüyle boyun eğmediği bir ülkede yönetme hakkı iddia etmenin doğasında bulunan güvensizliği hiçbir zaman aşamadılar.
Yeni kuşak bütün bunları doğrudan yaşamadı. Çoğu İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çocuktu ve onun yönetme hakkına inanarak yetiştirildi. Bu kişiler iktidara savaşarak gelmedi; iktidar kurumlarının içinde olgunlaştı ve meşruiyetlerini verili kabul etti. Kurucu kuşağı belirleyen güvensizlik —devrimin gerçek olduğunu, iddialarının ciddi olduğunu, eski seçkinlerin gerçekten yenildiğini sürekli kanıtlama ihtiyacı— büyük ölçüde yok. Onlar bir devrimi savunmuyor. Bir devleti idare ediyorlar.
Bu psikolojik farkın çok büyük pratik sonuçları var. Ali Hamaney’in kuşağı dünyayla karşı karşıya geldiğinde —rehine müzakerelerinde, nükleer görüşmelerde, bölgesel çatışmalarda— her zaman bir mağduriyet alt akıntısı vardı; tarihsel adaletsizlik ve İslami haklılık retoriğinde yükselen bir ses. Bu güçlü ve gerçekti, ancak stratejik bir yüktü. Onları öngörülebilir, savunmacı ve ideolojilerinin savunusuyla İran’ın ulusal çıkarlarının savunusunu birbirine karıştırmaya yatkın hale getiriyordu; oysa bu ikisi her zaman kolayca örtüşmüyordu.
Yeni kuşak devrim ile devlet yönetimini birbirinden ayırdı. İçeride ve dışarıda ne devrimci ihtişam söylemini benimsiyor ne de devrimci aktivizmi savunuyor. Yeni liderler müesses nizam aktörleri: İran’ın imkân ve kırılganlıklarını net gözle değerlendiren pragmatik, sertleşmiş milliyetçiler. Öncekilerin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve kararlı hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarına sık sık ve kamuoyu önünde bakıyorlar —kurucu kuşağın dürüstçe yapamayacak kadar güvensiz olduğu bir şey— ve bunları çözülmesi gereken problemler olarak ele alıyorlar. Tahran’ın iki savaş arasında yaptığı değişikliklerin arkasında bu içgüdü vardı.
Savaşla sertleşmiş
Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısından önce İran yöneticileri, ABD ve İsrail’le ne savaş ne barış durumunu süresiz sürdürebileceklerini varsayıyordu. Yanıldıkları ortaya çıktı ve bu rehavetle yüzleşme 12 günlük savaş biter bitmez başladı. Yeni Devrim Muhafızları liderliği, Haziran ateşkesinin çökeceğini ve muhtemelen ABD’nin başından itibaren dahil olacağı yeni bir savaşın geleceğini bekliyordu. İran’daki üniversiteler, araştırma kurumları, düşünce kuruluşları ve kamu kurumları, çıkarılan dersler ve gerekli değişiklikler üzerine tartışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. O sekiz ayda, önceki on yılın tamamından daha fazla kurumsal değişim yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomik-sosyal hizmetlerin yönetimine ilişkin birçok yürütme kararı Tahran’dan eyalet merkezlerine devredildi. Propaganda, iç kamuoyuyla iletişim ve yurtdışına bilgi yayımını denetleyen kurumlar kuşaksal bir yenilenmeden geçti. Kurumsal ataleti uzun süredir İslam Cumhuriyeti bürokrasisinin belirleyici özelliğiydi; şimdi bunun yerini hızlı uyum zorunluluğu aldı. Bu süreçte teknokrat karar alıcılar kontrolü ele geçirdi.
Hamaney bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürüldükten sonra oğlu Mücteba’nın halefiyeti hızlı ve dikkat çekici biçimde düzenli gerçekleşti. Haziran 2025 savaşından çıkan yeni kuşak onu kısmen uzun süredir kendilerini desteklediği için seçti. Mücteba, Devrim Muhafızları mensubuydu ve din adamı olmak üzere medreseye girmeden önce İran-Irak Savaşı’nda savaşmıştı. Daha sonra babasının yanında görev yaptı; Devrim Muhafızları’nın dönüşümünü ve gelecekteki liderliğinin yükselişini denetledi. Mücteba’nın yükselişi kuşaksal dönüşümü teyit etti ve hızlandırdı; Washington’ın beklediği kurumsal çöküşü değil, tam tersini üretti.
Yaşlı Hamaney’in bir sığınakta değil evinde öldürülmüş olması çok büyük önem taşıdı. Yeni liderler onun ölümünü derhal şehadet olarak çerçeveledi ve bu çerçeve tuttu. Hamaney suikastı sistemi moral olarak çökertmek yerine yeni lider kuşağına yön ve amaç verdi; ilk eylemleri İslam Cumhuriyeti’nin taban kadrolarını onun ölümü etrafında seferber etmek oldu. Bu mesaj, İran toplumunun daha geniş bir kesimini de bayrak etrafında kenetlenmeye çekti.
İran’ın sonraki savaşta izlediği çizgi, yeni kuşağın teknokratik yaklaşımını yansıttı. İslam Cumhuriyeti uzun süre, bitmek bilmeyen iç tartışmalar ve kireçlenmiş bir atalete yol açan rakip güç merkezlerinin kaotik labirenti içinde işledi. Fakat iki savaş arasında bu kaosun yerini örgütsel disiplin ve direnç aldı. Askeri değişiklikleri hızlandırmak için Devrim Muhafızları generalleri Abdürrahim Musevi, Muhammed Pakpur ve Ali Şemhani tarafından yönetilen yeni bir Yüksek Savunma Konseyi kuruldu. 2020’de Meclis Başkanı olan eski Devrim Muhafızları generali Kalibaf ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, sivil ve ekonomik bürokraside paralel roller üstlendi; bakanlıklar ve belediye otoriteleri üzerinden çalıştı. İran-Irak Savaşı gazileri olan bu adamlar cephe hattında aşılmaz görünen koşullar altında yönetmeyi öğrenmişti. İran’ın 1980’lerden bu yana karşılaştığı en büyük meydan okumayla yüzleşirken devrimin kurucu kuşağı devlet yönetimini savaş etrafında hızla yeniden örgütledi. Bu yaşlı liderler, iktidarın dağınık düğümlerini tek bir liderin kaybına dayanabilecek tutarlı bir karar alma yapısına hızla dönüştüren yeni kuşağa geçişi denetledi.
İran silahlı kuvvetleri, konvansiyonel bir ordudan çok gerilla gücünü andıran bir operasyonel komutalar ağına dönüştürüldü; yetki farklı fraksiyonlar arasında dağıtılmak yerine benzer düşünen kohortlarda yoğunlaştırıldı. Laricani, Musevi, Pakpur ve Şemhani sonraki İsrail saldırılarında öldürüldü, ancak inşasına katkıda bulundukları direnç azalmadı.
Sahada İran silahlı kuvvetleri Haziran 2025 savaşının derslerini hassasiyetle uyguladı. Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısına, bölge genelinde ABD ve İsrail önleyici füze stoklarını tüketmek üzere tasarlanmış sistematik füze ve drone salvolarıyla yanıt verdiler. Düşmanlarının İran’ın füze kabiliyetini hızla yok etmeyi beklediği ve uzun süreli bir kampanyaya hazır olmadığı sonucuna varmışlardı. 2025 savaşı sırasında İsrail, İran’ın “füze şehirlerinin” girişlerini hedef almış, bunları fiilen kapatmış ve İran’ı esas olarak İsrail’in erişiminin ötesindeki doğu bölgelerinden fırlatma yapmaya zorlamıştı. İran buna füze fırlatıcılarını geniş coğrafyasına dağıtarak ve hasarlı fırlatıcıları ve girişleri gerçek zamanlı onarmak için füze şehirlerinin içine askeri personelin yanında mühendisler yerleştirerek karşılık verdi. Bu, İran’ın İsrail ve ABD’nin beklediğinden daha uzun süre ateş etmeyi sürdürmesini sağladı.
Devrim Muhafızları ayrıca ucuz drone’ları kullanarak Basra Körfezi ve İsrail genelinde ABD radar sistemlerini ve askeri mevzilerini zorladı; bombardıman kampanyasını sekteye uğrattı ve bölgenin dört bir yanındaki hedeflere füze güzergâhları açtı. Asimetrik savaş mantığından —ve 1980’lerde Irak mevzilerini ezmek için insan dalgası saldırıları kullanma deneyiminden— hareketle İran Şahid drone sürüleri gönderdi. Bu ucuz, gözden çıkarılabilir silahlar, ABD üslerini ve Washington’ın Arap müttefiklerinin üslerini koruyan hava savunmalarını aşındırdı ve hassas füzelerin yüksek değerli hedefleri vurması için koridorlar açtı. İran ordusu yalnızca cezaya dayanmayı değil, düşmanlarının savaş hedeflerini boşa çıkararak stratejik avantaj kazanmayı da öğrenmişti.
Yeni bir güç dengesi
Yeni lider kuşağının en önemli zaferi basitçe stratejisinin işlemiş olmasıdır. Devlet baş kesme girişiminden sağ çıktı. Ağır ABD ve İsrail bombardımanına dayandı, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurdu ve ABD deniz ablukasına karşı koydu. Bu süreçte savaş alanını Basra Körfezi’ne genişletti; 16 ABD üssüne ağır hasar verdi ve birkaçını kullanılamaz hale getirdi. Mart ayında Iraklı milisler, ABD’yi 2003’ten beri Amerikan güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki büyük askeri tesis Camp Victory’yi terk etmeye zorladı.
İran saldırıları Körfez devletleri arasında da bir güven krizi yarattı. ABD savaşı onların şehirlerine ve hayati altyapılarına taşımış, onları koruyamamıştı. Ekonomileri tali hasar haline geldi. Körfez başkentleri ile Washington arasındaki güven kırılması, mevcut çatışmadan daha uzun sürecek. Kaç ABD üssünün yeniden inşa edileceği ve ABD’nin ya da Arap müttefiklerinin, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebileceğini göstermiş bir İran’a karşı bu üslerde ne kadar fayda göreceği açık bir soru olarak duruyor.
İran boğazı kapatarak ve enerji altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarına ve ticarete önemli maliyetler yükledi. Drone sürüleri, hızlı botlardan oluşan bir “sivrisinek filosu” ve mayın tehdidini birleştiren bu taarruz, Washington’ın uzun süre hafife aldığı bir kabiliyeti gösterdi. Tahran ortaya çıkan açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor. ABD deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırdı, ancak bunun bedeli İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetinin stratejik önemini açıkça ortaya sermek oldu. ABD hava savaşından deniz ablukasına geçerek, fiilen İran’ın çatışmanın yaşanacağı savaş alanını değiştirdiğini kabul etti.
Trump deniz ablukasını savaşı kazandıracak sihirli çözüm olarak benimsedi, ancak bu yalnızca küresel ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı. Açmaz daha büyük bir stratejik eşitliğe işaret ediyordu; İran liderliği de savaşın ancak ABD ve İran’ın Basra Körfezi üzerindeki boğucu kontrollerini kaldırmasıyla sona ereceğini söyleyerek bunu vurguladı. Bundan sonra, tartışmasız hayati bir küresel ekonomik dar boğaz olan boğaz üzerindeki kontrol, Tahran için ekonomik bir kaldıraç ve gelecekteki saldırılara karşı caydırıcı işlev görecek. İran liderleri açısından yeni fark edilen bu güç, savaş sırasında katlandığı maliyetleri —Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın aşınması dahil— ve son yıllarda yaşadığı diğer gerilemeleri, örneğin Arap dünyasındaki en sıkı müttefiki olan Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi stratejik koridor olarak kaybetmesini kısmen telafi ediyor.
Tahran’ın gözünde ABD’nin İran’ı on yıllardır çevreleme politikası sona erdi. Yeni bölgesel düzen Amerikan önceliğinden çok çok kutupluluk tarafından tanımlanacak; Çin giderek daha merkezi bir oyuncu olacak ve İran marjinal değil, ayrılmaz bir aktör haline gelecek. Tahran, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada bu kazanımları kilitlemek istiyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ve geçen gemilerden ücret alma ısrarı ile müzakereler için ön koşulları —Lübnan’da ateşkes ve ABD deniz ablukasının sona ermesi— liderliğin savaşın güç dengesini kendi lehine değiştirdiğine inandığını yansıtıyor. İran’ın yeni yöneticileri de buna göre müzakere ediyor.
İdeoloji yerine devlet aklı
İran bu stratejik kazanımları 12 günlük savaşın derslerini şaşırtıcı bir hızla uygulayarak elde etti. Haziran 2025’te İran kendini İsrail’in şartlarında savaşırken bulmuştu. Bu kez kendi şartlarında savaşmaya kararlıydı. İran ordusunun yeniden örgütlenmesinin ötesinde birkaç özel gelişme öne çıkıyor. Bunlardan biri Tahran’ın bilgi altyapısına saldırısıydı. İranlı komutanlar, ABD ve İsrail’in uydu istihbaratı, hassas saldırılar ve entegre hava savunmasındaki üstünlükleriyle boy ölçüşemeyeceklerini erken fark etti. Yapabilecekleri şey, sensörlerin gördüğü ile komutanların yorumladığı şey arasında boşluklar yaratarak ABD ve İsrail’in muharebe sahası karar alma süreçlerini aksatmaktı. Basra Körfezi genelindeki ABD radar tesislerine yönelik saldırılar, bölgedeki ABD ve İsrail hava operasyonlarının dayandığı erken uyarı ve hedefleme altyapısını zayıflattı. İran, düşmanın teknolojik üstünlüğüyle doğrudan karşı karşıya gelmek yerine onu sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirmesi bir başka büyük gelişmeydi. Boğazın kapatılması Tahran’da uzun süredir pratik bir seçenek olarak tartışılmış; Washington’da ise bunun İran’ın kendi ihracatına zarar vereceği gerekçesiyle uzun süre küçümsenmişti. Ayrıca ABD’li yetkililer, Amerikan deniz gücünün savaşın başında İran’ın yüzey filosunu yok edebileceğini ve Tahran’ın boğazı kapatma kabiliyetini fiilen ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. İran tüm bu varsayımların yanlış olduğunu kanıtladı. Kırk yılı aşkın süredir İran askeri doktrini, ABD ve İsrail konvansiyonel güçlerinin kırılganlıklarını kullanmaya yönelik asimetrik savaş üzerine kuruluydu. Boğazı kapatmak için geleneksel bir donanmaya ihtiyacı yoktu. Drone’lar, hızlı botlar ve mayın tehdidini kullanarak boğaz üzerinde kontrol uyguladı; baskıyı yöntemli biçimde ayarladı, haftalarca sürdürdü ve kazanmaya hazır olmadığı tam ölçekli çatışmadan kaçındı.
Hürmüz Boğazı artık tüm taraflarca Amerikan garantisiyle açık tutulan bir deniz yolu değil, bir İran varlığı olarak anlaşılıyor. Bir İranlı analist bize, “Yaptırım rahatlaması artık bizim için önemli değil, çünkü gelmeyeceğini biliyoruz; gelse bile uzun ömürlü olmayacak,” dedi ve ekledi: “Önceki hataları yapmıyoruz. Artık kilit mesele Hürmüz’ü yönetmek.” Bu, İran’ın ekonomik stratejisinde temel bir yeniden yönelimi temsil ediyor: Yeni kuşağın ulaşılamaz gördüğü Batı liderliğindeki finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışından uzaklaşıp İran’ın kritik coğrafya üzerindeki hâkimiyetini kaldıraç olarak kullanmaya doğru.
Tahran açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor.
Savaş ayrıca Tahran’ı Çin’le taktik uyumunu derinleştirmeye ve stratejik ortaklığa daha yakın bir şey inşa etmeye zorladı. İran liderliği, ABD ile normalleşmeye giden bir yol olmadığı, ancak ABD ve İsrail baskısıyla tek başına yüzleşemeyeceği sonucuna vardı. Tahran’a göre Pekin, dirençli bir İran’ı değerli ve kendini kanıtlamış bir müttefik olarak görüyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mayıs ayında Pekin’de Çinli mevkidaşıyla görüştükten sonra, “Çinli dostlarımız İran’ın uluslararası konumunun savaş başladığından bu yana güçlendiğine inanıyor. İran ile Çin arasında yeni bir işbirliği dönemi önümüzde duruyor” dedi. Savaş sonrası yeniden inşa göreviyle karşı karşıya kalacak olan İranlı liderler, Çin’i yeniden inşa ve ekonomik toparlanma için başlıca dış ortak olarak görmeye her zamankinden daha açık.
Tahran’ın savaş sırasındaki iletişim kampanyası da geçmişten bir kopuşa işaret etti. İran hükümetinin medya ve diplomatik kanallar üzerinden yürüttüğü mesajlaşma, küresel kitlelere ilişkin sofistike bir kavrayış sergiledi. İran büyükelçilikleri sosyal medyada, Lego figürlerinin yer aldığı animasyon müzik videoları dahil viral içerikler paylaştı; bu içerikler Ortadoğu’nun çok ötesinde kamusal tartışmayı yönlendirdi. İran’ın savaşı çerçeveleme biçimi Arap dünyasında, Afrika’da, Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da ve hatta ABD ile Avrupa’da kitlelere ulaştı ve onları ikna etti. İran’ın stratejik iletişimi, askeri kampanyayı karakterize eden aynı teknokratik çevikliği yansıtıyor.
Son olarak İranlı liderler, ekonomik durgunluğun siyasi istikrarlarına yönelik en büyük tehdit olduğunu anlamış durumda. Son ülke çapındaki protestolardan çıkardıkları ders, ekonomik şikâyetin muhalefet için bir güç çarpanı işlevi gördüğüydü. Nisan ayında ateşkes ilan edilir edilmez hükümet, bir dizi sübvansiyonu ve siyasi koruma altındaki programı sona erdiren ekonomik reform paketini ilerletti; liderlik bu hamleyi savaşın ekonomik sonuçlarını yönetmek için gerekli diye gerekçelendirdi. Altyapı yeniden inşa projelerini —köprüler, demiryolları, hastaneler— hızla kamuoyuna duyurma yarışı, hükümetin ideolojiden ziyade kanıtlanmış yeterlilik üzerine kurulacak yeni bir toplumsal sözleşmeye yöneldiğine işaret ediyor. Devrim Muhafızları muharebe sahasında teknokratik kabiliyetlerini kamuoyu önünde sergiledi. Aynı verimliliği ekonomi yönetimine getirip getiremeyeceği, İran’ın yeni liderlerinin şimdi kendilerine sorduğu soru.
Milliyetçi dönüş
Ocak 2026’daki kitlesel ayaklanmalar ve ardından protestocuların katledilmesi sonrasında İranlılar rejime karşı birleşmiş görünüyordu. Ülke siyaseti o dönemde, izolasyondan ve ABD ekonomik yaptırımlarının derinleşen acısından bıkmış huzursuz bir nüfus ile giderek daha sevilmeyen ve kuşatma altındaki hükümet arasındaki kopuşla tanımlanıyordu. Savaş bu tabloyu karmaşıklaştırdı.
Savaşın yıkımı çok büyük oldu: Kamu altyapısı, fabrikalar, okullar, hastaneler, tarihi anıtlar ve hatta bütün mahalleler harabeye döndü. İsrail ve Amerikan bombaları ve füzeleri ülkeyi döverken Trump ayrılıkçıları silahlandırmakla, İran’ın sınırlarını yeniden çizmekle, ekonomisini ezmekle ve medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu askeri ve retorik saldırılar birlikte, siyasi ayrımları aşan milliyetçi bir tepki doğurdu. Rejime yönelik kamu öfkesi kaybolmuş değil. On yıllarca süren kötü yönetim ve baskının kederi, hayal kırıklığı ve birikmiş hıncı hâlâ duruyor. Değişen şey, bu duyguların ifade bulduğu siyasi manzara. Muhalefet artık İranlıların MÖ dördüncü yüzyılda Pers İmparatorluğu’nu fetheden Büyük İskender’e, MS yedinci yüzyılda istilaya gelen Arap ordularına ve altı yüzyıl sonra gelen Moğollara benzettiği yabancı bir düşmana karşı ulusal mücadele prizmasından kırılıyor.
Amerikan ve İsrail beklentilerinin aksine savaş sokak gösterilerini tetiklemedi. Savaş uzadıkça rejim halk ayaklanmaları tarafından daha az tehdit ediliyor görünmeye başladı. İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu; ülke genelinde günlük mitingler düzenledi, enerji santrallerini korumak için insan zincirleri oluşturdu ve Trump’ın tehdit ettiği köprülerde toplandı. Ocak ayında İran’ı karakterize eden devlet-toplum arasındaki keskin ayrım, ikna ya da baskıyla değil, bombardıman altında yaşamanın ve onun yıkımına tanıklık etmenin ortak deneyimiyle bulanıklaştı.
Bloomberg analizine göre ateşkesten önce Tahran’da vurulan hedeflerin üçte ikisi konut, ticari yapı ve diğer sivil binalardı. İranlılar röportaj üstüne röportajda gece gündüz bedenlerinde yankılanan patlamaları ve bunların bıraktığı derin psikolojik yaraları anlattı. Onlar için İran silahlı kuvvetleri artık baskıcılar değil, savunuculardı. İran’ın füze ve drone saldırılarını desteklemek için ülke genelindeki mitinglerde duyulan bir slogan ruh halindeki değişimi yakalıyordu: “Vur, ne güzel vuruyorsun.” İranlı filozof ve muhalif Muhammed Mehdi Erdebilî’nin savaşın beşinci haftasında Tahran’da söylediği gibi: “Zamanın bu anında İslam Cumhuriyeti ile İran bir ve aynıdır. İslam Cumhuriyeti düşerse İran düşer.”
Bu duygu, savaşın ülke içinde yönetilme biçimine de yayıldı. İranlılar, haftalarca süren bombardıman ve deniz ablukasından sonra bile gıda ya da yakıt kıtlığı olmadığını ve günlük hayatın büyük ölçüde kesintisiz sürdüğünü bazen şaşkınlıkla not etti. Bir Tahran sakini bize, “Bombalar dışında savaşta olduğumuzu hissetmiyorduk. İslam Cumhuriyeti toplumu her zaman bu kadar verimli yönetebilseydi, onlarla ilgili genelde ettiğimiz şikâyetlerin sayısı bu kadar fazla olmazdı” dedi. Bu gözlemler destek beyanı değildir, ancak İranlıların liderlerine bakışında bir değişimi yansıtır.
Hükümetin internet kesintileri bu dinamiği yoğunlaştırdı. Hükümet, ABD ve İsrail istihbarat operasyonlarına karşı savunma olarak dış bilgi akışını kestiğinde İranlılar mutsuzdu, ancak yerli intranet ve medyaya dönmekten başka çok az seçenekleri vardı. Karartma, muhalefeti seferber etmeye dönük diaspora medyasını ve sosyal medyayı ortadan kaldırdı ve farklı türden bir ulusal konuşma üretti. Devrim Muhafızları, İran’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri ve ülkenin inşa ettiği ve savunması gereken şeyler dahil daha yeni ve karmaşık perspektifler kök saldı. Aktivizmi nedeniyle defalarca sorgulanmış uzun süreli bir sivil toplum örgütçüsü, “Devrim Muhafızları’nın ya da yönetim sisteminin İsrail veya ABD hakkında söylediklerini hep görmezden gelir ya da reddederdim,” dedi. “Ama son birkaç haftadır yalnızca İran içi mesajlaşma ve haber uygulamalarına erişimim var; onların pozisyonlarını dikkate almak ve her gün saldırıya uğramanın gerçekliğini görmek zorunda kaldık” diye ekledi. Bir üniversite profesörü ise bize, “Ülke ulusal bir savaşa girdi ve yeni bir kimlik şekilleniyor,” dedi.
“Yeterince İranlı mısın?”
İslam Cumhuriyeti her zaman nüfusuyla bir toplumsal sözleşme aradı, ancak bunun şartları tarihi boyunca dramatik biçimde değişti. İlk yıllarda bu mutabakat devrimci dönüşüm ve servetin yeniden dağıtımı üzerine kuruluydu. 1990’larda siyasi sessizlik karşılığında ekonomik büyüme ve sınırlı sosyal açılımlara kaydı. Yirmi yıl önce Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad petrol gelirlerini resmi ideolojiye sadakat karşılığında yoksullara yönlendirdi. Halefi Hasan Ruhani ise bir nükleer anlaşma ve yaptırım rahatlaması yoluyla ekonomik büyüme vaat etti. Bu çabaların tümü farklı derecelerde ve farklı nedenlerle devlet ile toplum arasında istikrarlı bir ilişki kurmakta başarısız oldu.
Şimdi sunulan şey, devlet meşruiyetinin ülkeyi savunma ve yeniden inşa etme kabiliyetini kanıtlamasına dayandığı milliyetçi-teknokratik bir pazarlık. Şartlar İslami değil, ulusal. Devlet medyası, başörtülü ve başörtüsüz kadınların yan yana durduğu görüntüleri normalleştiren, İran kimliğini salt dini değil kültürel olarak çerçeveleyen ve gençlik ile kentli orta sınıf gibi İslam Cumhuriyeti’ni en kapsamlı biçimde reddetmiş toplum kesimlerine ulaşmaya çalışan içerikler üretiyor.
Bu liberalleşme değil; nitekim rejim siyasi muhalefeti sert biçimde bastırmayı sürdürüyor. Ancak devlet artık yalnızca İslamcı ideolojinin sağlayabileceğinden çok daha geniş bir toplumsal tabana ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. İslam Cumhuriyeti giderek, teokrasiden ziyade, sağcı milliyetçi otoriter bir devlet görünümüne bürünüyor. İslamcı ideoloji varlığını sürdürüyor, ancak ulusal birlik zorunluluğuna tabi kılınıyor. Siyasi sadakatin sınavı artık “Yeterince İslami misin?” değil, “Yeterince İranlı mısın?” Camii hâlâ mevcut, ancak gençlerin ve yaşlıların taktığı kolyelerde ve yakalara takılan rozetlerde baskın siyasi sembol artık ülkenin haritası. Vatan savunması için düzenlenen hükümet mitingleri, geçmişte muhalefetleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bazı rejim eleştirmenlerini bile çekiyor. Bu buluşmalar, İran medeniyetini korumaya ve ezici güç karşısında onurlu biçimde hayatta kalmayı kutlamaya odaklanan bir milliyetçiliğin odak noktaları haline geldi.
Liderlik bunun benzersiz ve muhtemelen geçici bir an olduğunu anlıyor. Enerji santrallerini koruyan aynı toplum, acil tehdit geri çekildiğinde şikâyetlerine dönecek. İran halkının baskı, ekonomik kötü yönetim ve kadınlar ile azınlıklara yönelik kötü muamele konusundaki öfkesi savaş tarafından ikincil plana itilmiş durumda; yok olmuş değil. Devletin sosyal meselelerdeki tavizleri —başörtüsü uygulamasının fiilen gevşetilmesi, konserlere ve kadınların motosiklet kullanmasına tolerans gösterilmesi— siyasi rüzgâr dönmeden önce savaş zamanı birliğini kalıcı hale getirme girişimini temsil ediyor. Bunların devlet-toplum ilişkisini temelden değiştirmeye yetip yetmeyeceği henüz görülecek.
İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu.
İran yöneticileri açısından savaş sona erdiğinde ekonomik şikâyetleri ele almak zorunlu olacak. Washington, Tahran’ın yaptırım rahatlaması için müzakereyle hâlâ ilgilendiğini varsayıyor. Ancak Devrim Muhafızları diplomasiye bel bağlamıyor; artık ABD’nin yaptırımları hiçbir zaman kaldıracağına inanmıyor. Bunun yerine savaşı bitiren, İran’ın kazanımlarını pekiştiren ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğini vergilendirerek ekonomik kazançların yolunu açan bir anlaşma arıyor.
Washington bu yeni tutumu, Tahran’daki ideolojik katılıktan ve hizip rekabetinden doğan bir inatçılık olarak yorumluyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio nisan ayında, “Ne yazık ki o ülkede geleceğe dair kıyametçi bir vizyona sahip sertlik yanlıları nihai güce sahip,” dedi. “Müzakerecilerimiz yalnızca İranlılarla müzakere etmiyor,” diye ekledi. “O İranlıların sonra neyi kabul edebileceklerini, ne teklif edebileceklerini, ne yapmaya istekli olduklarını, hatta kiminle görüşmeye razı olduklarını anlamak için başka İranlılarla müzakere etmesi gerekiyor.” Başkan Yardımcısı JD Vance mayıs ayında benzer bir görüş dile getirdi. “Belki İranlıların kendileri de hangi yöne gitmek istedikleri konusunda tam net değildir,” dedi. “Ayrıca onlar parçalanmış bir ülke” diye ekledi.
Rubio ve Vance yanılıyor. Tahran’ın meydan okuyan yaklaşımı ne ideolojik katılığı ne de hizip içi kavgayı yansıtıyor. Bunun yerine İran’ın yeni özgüvenini ve savaştan ve önceki müzakere turlarından çıkarılan dersleri gösteriyor. Ülke liderleri, ABD’nin savaşta elde edemediğini müzakerelerde almaya çalıştığını ve Washington’ın bir anlaşmayla değil İran’ın teslimiyetiyle ilgilendiğini anlıyor. Daha önce iki kez, geçen haziran ve şubatta, ABD ile görüşmeler ABD ve İsrail saldırılarıyla kesintiye uğramıştı. 12 Nisan’da İslamabad’daki görüşmelerin çökmesinin ardından Washington derhal deniz ablukası uyguladı ve ardından İran’ın koşulsuz teslimiyetini talep etti. İranlı liderler zaten savaşı kazandıklarını iddia ediyor. Elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeye ya da savaş öncesinde içinde bulundukları çevreleme kafesine dönmeye hazır değiller. Savaşın İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiği inancına dayanan bu özgüven, onların uluslararası bakışını şekillendiriyor. Aynı zamanda içeride aradıkları meşruiyetin de merkezinde yer alıyor. Diplomatik nihai hedefleri, İran’ın meydan okumasının savaşta kazandığı şeyleri yansıtmak zorunda.
Çok cepheli doktrin
İran’ın içeride belirgin milliyetçi dönüşü, Tahran’ın bölgesel müttefiklerini terk edeceği anlamına gelmiyor. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husilerle ilişkilerini temelden yeniden müzakere etmeyecek. Ancak bunları daha fazla stratejik disiplin ve daha az ideolojik romantizmle yönetecek. Yeni İran liderliği, İran’ın çıkarlarını devrimci dayanışma sunağında feda etmeyecek. Bu ittifaklar, ABD ve İsrail baskısı sürdükçe İran’ın stratejik derinliğini korumak üzere tasarlanmış tutarlı bir bölgesel stratejinin parçası olarak kullanılacak.
İranlı stratejistler, Gazze savaşı sırasında İsrail’e Tahran’ın “direniş ekseni”nin farklı düğümleriyle teker teker savaşma zamanı tanımanın hata olduğu sonucuna vardı. Geçen yılki ABD-İsrail saldırıları doğrudan bu koordinasyon başarısızlığının ardından geldi. Ancak şubatta İran dersini almış olarak Hizbullah’ı Lübnan’da ve Iraklı milisleri eş zamanlı biçimde hızla aktive etti; İsrail için Lübnan’da ikinci bir cephe oluşturdu, savaşı bölge geneline yaydı ve ABD’yi Irak’taki Camp Victory’yi kapatmaya zorladı. Tahran bunu çok cepheli doktrininin doğrulanması olarak görüyor.
İranlı komutanlar bölgesel ağlarını ideolojik bir güç yansıtma arzusundan değil, İran’ın ABD ve İsrail’den gelen askeri tehditler ve ekonomik boğma ile karşı karşıya kaldığı sürece tam anlamıyla egemen olamayacağı hesabından koruyor. İran’ın ABD ile müzakerelerin Lübnan’da ateşkese bağlı olduğu ve nihai anlaşmanın tüm cephelerde savaşı sona erdirerek İran’ın stratejik kazanımlarını yansıtması gerektiği yönündeki ısrarı, bu genişletilmiş bölgesel savunma anlayışını gösteriyor. Tahran’ın analizine göre ABD ve İsrail politikası, Ortadoğu genelinde İsrail hegemonyasını hedefliyor; bu hedef de zayıf ve parçalanmış bir İran gerektiriyor.
Bir zamanlar birçok İranlı tarafından ideolojik bir amaç uğruna yapılan hayır işi olarak küçümsenen direniş ekseni, artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından ulusal savunma aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki hasarlı radar tesislerini yeniden inşa etmesini engelleme hedefi de aynı mantığın bir başka ifadesi: İran’ın stratejik arka bahçesi olarak gördüğü sularda ABD askeri hâkimiyetini destekleyen erken uyarı altyapısını aşındırmaya yönelik bilinçli bir çaba.
Yeni bir İslam Cumhuriyeti
Savaş, İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonunu ve kuruluşundan bu yana ilk büyük kuşaksal değişimi şekillendiren bir ateşten imtihan oldu. Güç artık kurucuların elinde değil. İkinci kuşak şimdi askeri ve siyasi işleri yürütürken üçüncü ve dördüncü kuşaklar iletişimi ve uluslararası açılımı yönetiyor.
Humeyni yönetimindeki ilk yıllarında İslam Cumhuriyeti devrimci bir devletti: İdeolojik dönüşüm etrafında örgütlenmiş, dini liderin karizmatik otoritesi ve Tanrı’nın iradesini uygulama iddiasıyla meşrulaştırılmış, dış politikada devrimi ihraç etmeye yönelmişti. Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, reform dönemi boyunca ve Hamaney yönetimindeki sertlik yanlısı konsolidasyon sürecinde cumhuriyet, kurucu ideolojisi ile yönetimin gerekleri arasında sürekli pazarlık yapan post-devrimci bir devletti. Liderlik giderek daha kuşkucu hale gelen bir nüfusu baskı, himaye ağları ve sınırlı açılımlarla yönetti. Amerikan nüfuzuna direnişi anti-emperyalist bir zorunluluk olarak gördü, ancak hâlâ her şeyden önce kurucu kuşak tarafından yönetilen ve onun iç mücadeleleriyle hareket eden bir İslam cumhuriyetiydi.
ABD-İsrail savaşlarından doğan cumhuriyet ise ideolojiden çok milliyetçilikle, devrimden çok devlet yönetimiyle, ruhani karizmadan çok yeni bir subay sınıfının özgüveni ve teknokratik ethosuyla tanımlanıyor. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, yirminci yüzyılın asker öncülüğündeki milliyetçi devletlerine benziyor: Geç Kemalist dönem Türkiye’si, Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır gibi. Bu örneklerde ideoloji varlığını sürdürmüş, ancak ulusal çıkarlara ve devlet gücünün gereklerine tabi kılınmıştı.
Dogmadan uzaklaşıp pragmatik devlet yönetimine yönelmek İslam Cumhuriyeti’ni daha iyi huylu kılmaz. Milliyetçi güvenlik devletleri çoğu zaman kendi halklarına karşı acımasız ve uluslararası düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Ortaya çıkan İslam Cumhuriyeti son derece otoriter kalacaktır. Ancak Batılı analistlerin onun farklı fraksiyonlarını tanımlamak için sıkça kullandığı kategoriler —sertlik yanlıları ile ılımlılar, ideologlar ile reformistler— her zamankinden daha az isabetli olacaktır. Yeni İslam Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bunları takip etme biçimi, İsrail ve ABD ile yaşadığı iki savaşın özgül deneyimleri tarafından şekillenecek: İran’ın uğradığı kayıplar, liderliğinin kazandığı özgüven ve savaşın hem gerekli hem de mümkün kıldığı yeni toplumsal sözleşme.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












