Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İran’ın Yeni Büyük Stratejisi

Yayınlanma

Yeniden Şekillenen İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu’yu Nasıl Dönüştürecek?

Narges Bajoghli & Vali Nasr

Foreign Affairs, 3 Haziran 2026

Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcında İslam Cumhuriyeti hırpalanmış ve zayıflamış görünüyordu. Geniş çaplı bombardıman sanayiyi ve altyapıyı tahrip etmiş, ABD’nin deniz ablukası zaten hasta durumdaki ekonomiyi mahvetmişti. Mart başında ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One’da gazetecilere, “Onların bütün şeytani imparatorluğunu paramparça ettik,” dedi. Birkaç hafta sonra ise “tam ve kesin zafer” ilan etti.

Ancak savaşın üçüncü ayında tablo oldukça farklı görünüyor. İran askeri ve sınai kapasitesini koruyor; Trump’ın İranlılara rejimi devirmeleri çağrısına rağmen ufukta bir halk ayaklanması görünmüyor. Savaşın ilk hedefi —İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe indirmek— ulaşılamaz olduğunu kanıtladı.

İran’ı kırmak yerine, savaşın ateşten imtihanı onu beklenmedik biçimlerde dönüştürdü. Hayatta kalmak ve yeni stratejik avantajlar elde etmek için İslam Cumhuriyeti uyum sağlamak ve yenilik yapmak zorunda kaldı; savaşı yürütme biçimini, devleti idare etme yöntemlerini ve toplumu yönetme tarzını değiştirdi. Üstelik bunu benzeri görülmemiş bir hızla yapmak zorundaydı. Tahran artık başardıklarından emin ve bu kazanımları ülke içinde ve dışında pekiştirmeye kararlı. Savaş, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek ve jeopolitiğin seyrini yıllar boyunca etkileyecek yeni bir İran doğurdu.

Sessiz bir halefiyet

İran rejiminin İsrail’in Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı ve Ocak 2026’daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünen İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlar yoluyla hızlı bir zafer bekliyorlardı. Ancak baş kesme stratejisi rejimin çöküşünü getirmedi. Bunun yerine yeni bir kuşağın iktidarı devralmasının kapısını açtı.

Birçok Batılı gözlemci, savaş sırasında ortaya çıkan ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun hâkim olduğu yeni liderliği ABD ve İsrail’e karşı daha ideolojik, daha katı ve daha şahin görüyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Onu asıl ayırt eden şey daha incelikli ve daha sonuç alıcı olması. İran dışındaki gözlemciler, yeni dini lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi gibi birkaç üst düzey lidere odaklanıyor. Oysa daha önemlisi, onların altındaki kademelerde yaşanan dönüşüm: 1979 devriminden sonra yetişmiş yeni bir Devrim Muhafızları komutanları ve sivil güvenlik yetkilileri kuşağı. Bu isimler artık kilit karar alma pozisyonlarını elinde tutuyor ve devlet yönetimi ile güvenliğe ilişkin milliyetçi bakış açıları İslam Cumhuriyeti’ni yeniden tanımlıyor.

Devrimin kurucu kuşağının —eski liderler Ruhullah Humeyni ve Ali Hamaney dahil— dünya görüşü, Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ABD destekli yönetimine karşı uzun muhalefetleri ve şahın hapishanelerinde ya da sürgünde geçirdikleri yıllar tarafından şekillendirilmişti. Bugün dümenin başında olanlar, yani Mücteba Hamaney, Kalibaf ve Vahidi dahil İran’ın ikinci devrimci kuşağı, İran-Irak Savaşı sırasında ergenlik ve genç yetişkinlik çağındaydı. Onların dünya görüşü, yirminci yüzyılın en uzun konvansiyonel savaşının siperlerinde sertleşti. İran’ın siyasi ve silahlı güçlerindeki yeni yönetici sınıfı oluşturanlar, yani devrimin üçüncü kuşağı ise devrim sonrası İran’dan başka bir şey bilmiyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları’ndaki bu subay sınıfı ile onlara bağlı güvenlik kurumları, yapılandırılmış ve teknokratik bir kültür ile devrimci ideoloji değil ulusal savunma etrafında kurulmuş stratejik bir bakış benimsedi. Ve kendilerini, askeri bakımdan üstün iki güce karşı iki savaşta —geçen yılki 12 günlük savaş ve bu yılki çok daha büyük çatışma— İran’ı başarıyla savunduklarına inanan liderlerin özgüveniyle yönetiyorlar. Onlara göre devrimin vaat ettiği şeyi başardılar: Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerçek anlamda zayıflatılması.

Şubat savaşının ilk gününde öldürülen önceki dini lider Ayetullah Ali Hamaney, Pehlevi dönemindeki devrim öncesi İran’ın entelektüel ve siyasi akımlarının ürünüydü. Siyasi eğitimi, monarşiyi devirmek ve Batı emperyalizmine karşı durmak gibi hedefleri paylaşan seküler milliyetçiler, solcular ve liberallerle yürüttüğü tartışmalarla şekillenmişti. İktidara geldiklerinde devrimin liderleri ideolojilerini İran’a dayattı, ancak toplumun bütünüyle boyun eğmediği bir ülkede yönetme hakkı iddia etmenin doğasında bulunan güvensizliği hiçbir zaman aşamadılar.

Yeni kuşak bütün bunları doğrudan yaşamadı. Çoğu İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çocuktu ve onun yönetme hakkına inanarak yetiştirildi. Bu kişiler iktidara savaşarak gelmedi; iktidar kurumlarının içinde olgunlaştı ve meşruiyetlerini verili kabul etti. Kurucu kuşağı belirleyen güvensizlik —devrimin gerçek olduğunu, iddialarının ciddi olduğunu, eski seçkinlerin gerçekten yenildiğini sürekli kanıtlama ihtiyacı— büyük ölçüde yok. Onlar bir devrimi savunmuyor. Bir devleti idare ediyorlar.

Bu psikolojik farkın çok büyük pratik sonuçları var. Ali Hamaney’in kuşağı dünyayla karşı karşıya geldiğinde —rehine müzakerelerinde, nükleer görüşmelerde, bölgesel çatışmalarda— her zaman bir mağduriyet alt akıntısı vardı; tarihsel adaletsizlik ve İslami haklılık retoriğinde yükselen bir ses. Bu güçlü ve gerçekti, ancak stratejik bir yüktü. Onları öngörülebilir, savunmacı ve ideolojilerinin savunusuyla İran’ın ulusal çıkarlarının savunusunu birbirine karıştırmaya yatkın hale getiriyordu; oysa bu ikisi her zaman kolayca örtüşmüyordu.

Yeni kuşak devrim ile devlet yönetimini birbirinden ayırdı. İçeride ve dışarıda ne devrimci ihtişam söylemini benimsiyor ne de devrimci aktivizmi savunuyor. Yeni liderler müesses nizam aktörleri: İran’ın imkân ve kırılganlıklarını net gözle değerlendiren pragmatik, sertleşmiş milliyetçiler. Öncekilerin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve kararlı hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarına sık sık ve kamuoyu önünde bakıyorlar —kurucu kuşağın dürüstçe yapamayacak kadar güvensiz olduğu bir şey— ve bunları çözülmesi gereken problemler olarak ele alıyorlar. Tahran’ın iki savaş arasında yaptığı değişikliklerin arkasında bu içgüdü vardı.

Savaşla sertleşmiş

Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısından önce İran yöneticileri, ABD ve İsrail’le ne savaş ne barış durumunu süresiz sürdürebileceklerini varsayıyordu. Yanıldıkları ortaya çıktı ve bu rehavetle yüzleşme 12 günlük savaş biter bitmez başladı. Yeni Devrim Muhafızları liderliği, Haziran ateşkesinin çökeceğini ve muhtemelen ABD’nin başından itibaren dahil olacağı yeni bir savaşın geleceğini bekliyordu. İran’daki üniversiteler, araştırma kurumları, düşünce kuruluşları ve kamu kurumları, çıkarılan dersler ve gerekli değişiklikler üzerine tartışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. O sekiz ayda, önceki on yılın tamamından daha fazla kurumsal değişim yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomik-sosyal hizmetlerin yönetimine ilişkin birçok yürütme kararı Tahran’dan eyalet merkezlerine devredildi. Propaganda, iç kamuoyuyla iletişim ve yurtdışına bilgi yayımını denetleyen kurumlar kuşaksal bir yenilenmeden geçti. Kurumsal ataleti uzun süredir İslam Cumhuriyeti bürokrasisinin belirleyici özelliğiydi; şimdi bunun yerini hızlı uyum zorunluluğu aldı. Bu süreçte teknokrat karar alıcılar kontrolü ele geçirdi.

Hamaney bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürüldükten sonra oğlu Mücteba’nın halefiyeti hızlı ve dikkat çekici biçimde düzenli gerçekleşti. Haziran 2025 savaşından çıkan yeni kuşak onu kısmen uzun süredir kendilerini desteklediği için seçti. Mücteba, Devrim Muhafızları mensubuydu ve din adamı olmak üzere medreseye girmeden önce İran-Irak Savaşı’nda savaşmıştı. Daha sonra babasının yanında görev yaptı; Devrim Muhafızları’nın dönüşümünü ve gelecekteki liderliğinin yükselişini denetledi. Mücteba’nın yükselişi kuşaksal dönüşümü teyit etti ve hızlandırdı; Washington’ın beklediği kurumsal çöküşü değil, tam tersini üretti.

Yaşlı Hamaney’in bir sığınakta değil evinde öldürülmüş olması çok büyük önem taşıdı. Yeni liderler onun ölümünü derhal şehadet olarak çerçeveledi ve bu çerçeve tuttu. Hamaney suikastı sistemi moral olarak çökertmek yerine yeni lider kuşağına yön ve amaç verdi; ilk eylemleri İslam Cumhuriyeti’nin taban kadrolarını onun ölümü etrafında seferber etmek oldu. Bu mesaj, İran toplumunun daha geniş bir kesimini de bayrak etrafında kenetlenmeye çekti.

İran’ın sonraki savaşta izlediği çizgi, yeni kuşağın teknokratik yaklaşımını yansıttı. İslam Cumhuriyeti uzun süre, bitmek bilmeyen iç tartışmalar ve kireçlenmiş bir atalete yol açan rakip güç merkezlerinin kaotik labirenti içinde işledi. Fakat iki savaş arasında bu kaosun yerini örgütsel disiplin ve direnç aldı. Askeri değişiklikleri hızlandırmak için Devrim Muhafızları generalleri Abdürrahim Musevi, Muhammed Pakpur ve Ali Şemhani tarafından yönetilen yeni bir Yüksek Savunma Konseyi kuruldu. 2020’de Meclis Başkanı olan eski Devrim Muhafızları generali Kalibaf ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, sivil ve ekonomik bürokraside paralel roller üstlendi; bakanlıklar ve belediye otoriteleri üzerinden çalıştı. İran-Irak Savaşı gazileri olan bu adamlar cephe hattında aşılmaz görünen koşullar altında yönetmeyi öğrenmişti. İran’ın 1980’lerden bu yana karşılaştığı en büyük meydan okumayla yüzleşirken devrimin kurucu kuşağı devlet yönetimini savaş etrafında hızla yeniden örgütledi. Bu yaşlı liderler, iktidarın dağınık düğümlerini tek bir liderin kaybına dayanabilecek tutarlı bir karar alma yapısına hızla dönüştüren yeni kuşağa geçişi denetledi.

İran silahlı kuvvetleri, konvansiyonel bir ordudan çok gerilla gücünü andıran bir operasyonel komutalar ağına dönüştürüldü; yetki farklı fraksiyonlar arasında dağıtılmak yerine benzer düşünen kohortlarda yoğunlaştırıldı. Laricani, Musevi, Pakpur ve Şemhani sonraki İsrail saldırılarında öldürüldü, ancak inşasına katkıda bulundukları direnç azalmadı.

Sahada İran silahlı kuvvetleri Haziran 2025 savaşının derslerini hassasiyetle uyguladı. Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısına, bölge genelinde ABD ve İsrail önleyici füze stoklarını tüketmek üzere tasarlanmış sistematik füze ve drone salvolarıyla yanıt verdiler. Düşmanlarının İran’ın füze kabiliyetini hızla yok etmeyi beklediği ve uzun süreli bir kampanyaya hazır olmadığı sonucuna varmışlardı. 2025 savaşı sırasında İsrail, İran’ın “füze şehirlerinin” girişlerini hedef almış, bunları fiilen kapatmış ve İran’ı esas olarak İsrail’in erişiminin ötesindeki doğu bölgelerinden fırlatma yapmaya zorlamıştı. İran buna füze fırlatıcılarını geniş coğrafyasına dağıtarak ve hasarlı fırlatıcıları ve girişleri gerçek zamanlı onarmak için füze şehirlerinin içine askeri personelin yanında mühendisler yerleştirerek karşılık verdi. Bu, İran’ın İsrail ve ABD’nin beklediğinden daha uzun süre ateş etmeyi sürdürmesini sağladı.

Devrim Muhafızları ayrıca ucuz drone’ları kullanarak Basra Körfezi ve İsrail genelinde ABD radar sistemlerini ve askeri mevzilerini zorladı; bombardıman kampanyasını sekteye uğrattı ve bölgenin dört bir yanındaki hedeflere füze güzergâhları açtı. Asimetrik savaş mantığından —ve 1980’lerde Irak mevzilerini ezmek için insan dalgası saldırıları kullanma deneyiminden— hareketle İran Şahid drone sürüleri gönderdi. Bu ucuz, gözden çıkarılabilir silahlar, ABD üslerini ve Washington’ın Arap müttefiklerinin üslerini koruyan hava savunmalarını aşındırdı ve hassas füzelerin yüksek değerli hedefleri vurması için koridorlar açtı. İran ordusu yalnızca cezaya dayanmayı değil, düşmanlarının savaş hedeflerini boşa çıkararak stratejik avantaj kazanmayı da öğrenmişti.

Yeni bir güç dengesi

Yeni lider kuşağının en önemli zaferi basitçe stratejisinin işlemiş olmasıdır. Devlet baş kesme girişiminden sağ çıktı. Ağır ABD ve İsrail bombardımanına dayandı, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurdu ve ABD deniz ablukasına karşı koydu. Bu süreçte savaş alanını Basra Körfezi’ne genişletti; 16 ABD üssüne ağır hasar verdi ve birkaçını kullanılamaz hale getirdi. Mart ayında Iraklı milisler, ABD’yi 2003’ten beri Amerikan güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki büyük askeri tesis Camp Victory’yi terk etmeye zorladı.

İran saldırıları Körfez devletleri arasında da bir güven krizi yarattı. ABD savaşı onların şehirlerine ve hayati altyapılarına taşımış, onları koruyamamıştı. Ekonomileri tali hasar haline geldi. Körfez başkentleri ile Washington arasındaki güven kırılması, mevcut çatışmadan daha uzun sürecek. Kaç ABD üssünün yeniden inşa edileceği ve ABD’nin ya da Arap müttefiklerinin, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebileceğini göstermiş bir İran’a karşı bu üslerde ne kadar fayda göreceği açık bir soru olarak duruyor.

İran boğazı kapatarak ve enerji altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarına ve ticarete önemli maliyetler yükledi. Drone sürüleri, hızlı botlardan oluşan bir “sivrisinek filosu” ve mayın tehdidini birleştiren bu taarruz, Washington’ın uzun süre hafife aldığı bir kabiliyeti gösterdi. Tahran ortaya çıkan açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor. ABD deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırdı, ancak bunun bedeli İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetinin stratejik önemini açıkça ortaya sermek oldu. ABD hava savaşından deniz ablukasına geçerek, fiilen İran’ın çatışmanın yaşanacağı savaş alanını değiştirdiğini kabul etti.

Trump deniz ablukasını savaşı kazandıracak sihirli çözüm olarak benimsedi, ancak bu yalnızca küresel ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı. Açmaz daha büyük bir stratejik eşitliğe işaret ediyordu; İran liderliği de savaşın ancak ABD ve İran’ın Basra Körfezi üzerindeki boğucu kontrollerini kaldırmasıyla sona ereceğini söyleyerek bunu vurguladı. Bundan sonra, tartışmasız hayati bir küresel ekonomik dar boğaz olan boğaz üzerindeki kontrol, Tahran için ekonomik bir kaldıraç ve gelecekteki saldırılara karşı caydırıcı işlev görecek. İran liderleri açısından yeni fark edilen bu güç, savaş sırasında katlandığı maliyetleri —Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın aşınması dahil— ve son yıllarda yaşadığı diğer gerilemeleri, örneğin Arap dünyasındaki en sıkı müttefiki olan Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi stratejik koridor olarak kaybetmesini kısmen telafi ediyor.

Tahran’ın gözünde ABD’nin İran’ı on yıllardır çevreleme politikası sona erdi. Yeni bölgesel düzen Amerikan önceliğinden çok çok kutupluluk tarafından tanımlanacak; Çin giderek daha merkezi bir oyuncu olacak ve İran marjinal değil, ayrılmaz bir aktör haline gelecek. Tahran, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada bu kazanımları kilitlemek istiyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ve geçen gemilerden ücret alma ısrarı ile müzakereler için ön koşulları —Lübnan’da ateşkes ve ABD deniz ablukasının sona ermesi— liderliğin savaşın güç dengesini kendi lehine değiştirdiğine inandığını yansıtıyor. İran’ın yeni yöneticileri de buna göre müzakere ediyor.

İdeoloji yerine devlet aklı

İran bu stratejik kazanımları 12 günlük savaşın derslerini şaşırtıcı bir hızla uygulayarak elde etti. Haziran 2025’te İran kendini İsrail’in şartlarında savaşırken bulmuştu. Bu kez kendi şartlarında savaşmaya kararlıydı. İran ordusunun yeniden örgütlenmesinin ötesinde birkaç özel gelişme öne çıkıyor. Bunlardan biri Tahran’ın bilgi altyapısına saldırısıydı. İranlı komutanlar, ABD ve İsrail’in uydu istihbaratı, hassas saldırılar ve entegre hava savunmasındaki üstünlükleriyle boy ölçüşemeyeceklerini erken fark etti. Yapabilecekleri şey, sensörlerin gördüğü ile komutanların yorumladığı şey arasında boşluklar yaratarak ABD ve İsrail’in muharebe sahası karar alma süreçlerini aksatmaktı. Basra Körfezi genelindeki ABD radar tesislerine yönelik saldırılar, bölgedeki ABD ve İsrail hava operasyonlarının dayandığı erken uyarı ve hedefleme altyapısını zayıflattı. İran, düşmanın teknolojik üstünlüğüyle doğrudan karşı karşıya gelmek yerine onu sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirmesi bir başka büyük gelişmeydi. Boğazın kapatılması Tahran’da uzun süredir pratik bir seçenek olarak tartışılmış; Washington’da ise bunun İran’ın kendi ihracatına zarar vereceği gerekçesiyle uzun süre küçümsenmişti. Ayrıca ABD’li yetkililer, Amerikan deniz gücünün savaşın başında İran’ın yüzey filosunu yok edebileceğini ve Tahran’ın boğazı kapatma kabiliyetini fiilen ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. İran tüm bu varsayımların yanlış olduğunu kanıtladı. Kırk yılı aşkın süredir İran askeri doktrini, ABD ve İsrail konvansiyonel güçlerinin kırılganlıklarını kullanmaya yönelik asimetrik savaş üzerine kuruluydu. Boğazı kapatmak için geleneksel bir donanmaya ihtiyacı yoktu. Drone’lar, hızlı botlar ve mayın tehdidini kullanarak boğaz üzerinde kontrol uyguladı; baskıyı yöntemli biçimde ayarladı, haftalarca sürdürdü ve kazanmaya hazır olmadığı tam ölçekli çatışmadan kaçındı.

Hürmüz Boğazı artık tüm taraflarca Amerikan garantisiyle açık tutulan bir deniz yolu değil, bir İran varlığı olarak anlaşılıyor. Bir İranlı analist bize, “Yaptırım rahatlaması artık bizim için önemli değil, çünkü gelmeyeceğini biliyoruz; gelse bile uzun ömürlü olmayacak,” dedi ve ekledi: “Önceki hataları yapmıyoruz. Artık kilit mesele Hürmüz’ü yönetmek.” Bu, İran’ın ekonomik stratejisinde temel bir yeniden yönelimi temsil ediyor: Yeni kuşağın ulaşılamaz gördüğü Batı liderliğindeki finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışından uzaklaşıp İran’ın kritik coğrafya üzerindeki hâkimiyetini kaldıraç olarak kullanmaya doğru.

Tahran açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor.

Savaş ayrıca Tahran’ı Çin’le taktik uyumunu derinleştirmeye ve stratejik ortaklığa daha yakın bir şey inşa etmeye zorladı. İran liderliği, ABD ile normalleşmeye giden bir yol olmadığı, ancak ABD ve İsrail baskısıyla tek başına yüzleşemeyeceği sonucuna vardı. Tahran’a göre Pekin, dirençli bir İran’ı değerli ve kendini kanıtlamış bir müttefik olarak görüyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mayıs ayında Pekin’de Çinli mevkidaşıyla görüştükten sonra, “Çinli dostlarımız İran’ın uluslararası konumunun savaş başladığından bu yana güçlendiğine inanıyor. İran ile Çin arasında yeni bir işbirliği dönemi önümüzde duruyor” dedi. Savaş sonrası yeniden inşa göreviyle karşı karşıya kalacak olan İranlı liderler, Çin’i yeniden inşa ve ekonomik toparlanma için başlıca dış ortak olarak görmeye her zamankinden daha açık.

Tahran’ın savaş sırasındaki iletişim kampanyası da geçmişten bir kopuşa işaret etti. İran hükümetinin medya ve diplomatik kanallar üzerinden yürüttüğü mesajlaşma, küresel kitlelere ilişkin sofistike bir kavrayış sergiledi. İran büyükelçilikleri sosyal medyada, Lego figürlerinin yer aldığı animasyon müzik videoları dahil viral içerikler paylaştı; bu içerikler Ortadoğu’nun çok ötesinde kamusal tartışmayı yönlendirdi. İran’ın savaşı çerçeveleme biçimi Arap dünyasında, Afrika’da, Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da ve hatta ABD ile Avrupa’da kitlelere ulaştı ve onları ikna etti. İran’ın stratejik iletişimi, askeri kampanyayı karakterize eden aynı teknokratik çevikliği yansıtıyor.

Son olarak İranlı liderler, ekonomik durgunluğun siyasi istikrarlarına yönelik en büyük tehdit olduğunu anlamış durumda. Son ülke çapındaki protestolardan çıkardıkları ders, ekonomik şikâyetin muhalefet için bir güç çarpanı işlevi gördüğüydü. Nisan ayında ateşkes ilan edilir edilmez hükümet, bir dizi sübvansiyonu ve siyasi koruma altındaki programı sona erdiren ekonomik reform paketini ilerletti; liderlik bu hamleyi savaşın ekonomik sonuçlarını yönetmek için gerekli diye gerekçelendirdi. Altyapı yeniden inşa projelerini —köprüler, demiryolları, hastaneler— hızla kamuoyuna duyurma yarışı, hükümetin ideolojiden ziyade kanıtlanmış yeterlilik üzerine kurulacak yeni bir toplumsal sözleşmeye yöneldiğine işaret ediyor. Devrim Muhafızları muharebe sahasında teknokratik kabiliyetlerini kamuoyu önünde sergiledi. Aynı verimliliği ekonomi yönetimine getirip getiremeyeceği, İran’ın yeni liderlerinin şimdi kendilerine sorduğu soru.

Milliyetçi dönüş

Ocak 2026’daki kitlesel ayaklanmalar ve ardından protestocuların katledilmesi sonrasında İranlılar rejime karşı birleşmiş görünüyordu. Ülke siyaseti o dönemde, izolasyondan ve ABD ekonomik yaptırımlarının derinleşen acısından bıkmış huzursuz bir nüfus ile giderek daha sevilmeyen ve kuşatma altındaki hükümet arasındaki kopuşla tanımlanıyordu. Savaş bu tabloyu karmaşıklaştırdı.

Savaşın yıkımı çok büyük oldu: Kamu altyapısı, fabrikalar, okullar, hastaneler, tarihi anıtlar ve hatta bütün mahalleler harabeye döndü. İsrail ve Amerikan bombaları ve füzeleri ülkeyi döverken Trump ayrılıkçıları silahlandırmakla, İran’ın sınırlarını yeniden çizmekle, ekonomisini ezmekle ve medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu askeri ve retorik saldırılar birlikte, siyasi ayrımları aşan milliyetçi bir tepki doğurdu. Rejime yönelik kamu öfkesi kaybolmuş değil. On yıllarca süren kötü yönetim ve baskının kederi, hayal kırıklığı ve birikmiş hıncı hâlâ duruyor. Değişen şey, bu duyguların ifade bulduğu siyasi manzara. Muhalefet artık İranlıların MÖ dördüncü yüzyılda Pers İmparatorluğu’nu fetheden Büyük İskender’e, MS yedinci yüzyılda istilaya gelen Arap ordularına ve altı yüzyıl sonra gelen Moğollara benzettiği yabancı bir düşmana karşı ulusal mücadele prizmasından kırılıyor.

Amerikan ve İsrail beklentilerinin aksine savaş sokak gösterilerini tetiklemedi. Savaş uzadıkça rejim halk ayaklanmaları tarafından daha az tehdit ediliyor görünmeye başladı. İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu; ülke genelinde günlük mitingler düzenledi, enerji santrallerini korumak için insan zincirleri oluşturdu ve Trump’ın tehdit ettiği köprülerde toplandı. Ocak ayında İran’ı karakterize eden devlet-toplum arasındaki keskin ayrım, ikna ya da baskıyla değil, bombardıman altında yaşamanın ve onun yıkımına tanıklık etmenin ortak deneyimiyle bulanıklaştı.

Bloomberg analizine göre ateşkesten önce Tahran’da vurulan hedeflerin üçte ikisi konut, ticari yapı ve diğer sivil binalardı. İranlılar röportaj üstüne röportajda gece gündüz bedenlerinde yankılanan patlamaları ve bunların bıraktığı derin psikolojik yaraları anlattı. Onlar için İran silahlı kuvvetleri artık baskıcılar değil, savunuculardı. İran’ın füze ve drone saldırılarını desteklemek için ülke genelindeki mitinglerde duyulan bir slogan ruh halindeki değişimi yakalıyordu: “Vur, ne güzel vuruyorsun.” İranlı filozof ve muhalif Muhammed Mehdi Erdebilî’nin savaşın beşinci haftasında Tahran’da söylediği gibi: “Zamanın bu anında İslam Cumhuriyeti ile İran bir ve aynıdır. İslam Cumhuriyeti düşerse İran düşer.”

Bu duygu, savaşın ülke içinde yönetilme biçimine de yayıldı. İranlılar, haftalarca süren bombardıman ve deniz ablukasından sonra bile gıda ya da yakıt kıtlığı olmadığını ve günlük hayatın büyük ölçüde kesintisiz sürdüğünü bazen şaşkınlıkla not etti. Bir Tahran sakini bize, “Bombalar dışında savaşta olduğumuzu hissetmiyorduk. İslam Cumhuriyeti toplumu her zaman bu kadar verimli yönetebilseydi, onlarla ilgili genelde ettiğimiz şikâyetlerin sayısı bu kadar fazla olmazdı” dedi. Bu gözlemler destek beyanı değildir, ancak İranlıların liderlerine bakışında bir değişimi yansıtır.

Hükümetin internet kesintileri bu dinamiği yoğunlaştırdı. Hükümet, ABD ve İsrail istihbarat operasyonlarına karşı savunma olarak dış bilgi akışını kestiğinde İranlılar mutsuzdu, ancak yerli intranet ve medyaya dönmekten başka çok az seçenekleri vardı. Karartma, muhalefeti seferber etmeye dönük diaspora medyasını ve sosyal medyayı ortadan kaldırdı ve farklı türden bir ulusal konuşma üretti. Devrim Muhafızları, İran’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri ve ülkenin inşa ettiği ve savunması gereken şeyler dahil daha yeni ve karmaşık perspektifler kök saldı. Aktivizmi nedeniyle defalarca sorgulanmış uzun süreli bir sivil toplum örgütçüsü, “Devrim Muhafızları’nın ya da yönetim sisteminin İsrail veya ABD hakkında söylediklerini hep görmezden gelir ya da reddederdim,” dedi. “Ama son birkaç haftadır yalnızca İran içi mesajlaşma ve haber uygulamalarına erişimim var; onların pozisyonlarını dikkate almak ve her gün saldırıya uğramanın gerçekliğini görmek zorunda kaldık” diye ekledi. Bir üniversite profesörü ise bize, “Ülke ulusal bir savaşa girdi ve yeni bir kimlik şekilleniyor,” dedi.

“Yeterince İranlı mısın?”

İslam Cumhuriyeti her zaman nüfusuyla bir toplumsal sözleşme aradı, ancak bunun şartları tarihi boyunca dramatik biçimde değişti. İlk yıllarda bu mutabakat devrimci dönüşüm ve servetin yeniden dağıtımı üzerine kuruluydu. 1990’larda siyasi sessizlik karşılığında ekonomik büyüme ve sınırlı sosyal açılımlara kaydı. Yirmi yıl önce Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad petrol gelirlerini resmi ideolojiye sadakat karşılığında yoksullara yönlendirdi. Halefi Hasan Ruhani ise bir nükleer anlaşma ve yaptırım rahatlaması yoluyla ekonomik büyüme vaat etti. Bu çabaların tümü farklı derecelerde ve farklı nedenlerle devlet ile toplum arasında istikrarlı bir ilişki kurmakta başarısız oldu.

Şimdi sunulan şey, devlet meşruiyetinin ülkeyi savunma ve yeniden inşa etme kabiliyetini kanıtlamasına dayandığı milliyetçi-teknokratik bir pazarlık. Şartlar İslami değil, ulusal. Devlet medyası, başörtülü ve başörtüsüz kadınların yan yana durduğu görüntüleri normalleştiren, İran kimliğini salt dini değil kültürel olarak çerçeveleyen ve gençlik ile kentli orta sınıf gibi İslam Cumhuriyeti’ni en kapsamlı biçimde reddetmiş toplum kesimlerine ulaşmaya çalışan içerikler üretiyor.

Bu liberalleşme değil; nitekim rejim siyasi muhalefeti sert biçimde bastırmayı sürdürüyor. Ancak devlet artık yalnızca İslamcı ideolojinin sağlayabileceğinden çok daha geniş bir toplumsal tabana ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. İslam Cumhuriyeti giderek, teokrasiden ziyade, sağcı milliyetçi otoriter bir devlet görünümüne bürünüyor. İslamcı ideoloji varlığını sürdürüyor, ancak ulusal birlik zorunluluğuna tabi kılınıyor. Siyasi sadakatin sınavı artık “Yeterince İslami misin?” değil, “Yeterince İranlı mısın?” Camii hâlâ mevcut, ancak gençlerin ve yaşlıların taktığı kolyelerde ve yakalara takılan rozetlerde baskın siyasi sembol artık ülkenin haritası. Vatan savunması için düzenlenen hükümet mitingleri, geçmişte muhalefetleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bazı rejim eleştirmenlerini bile çekiyor. Bu buluşmalar, İran medeniyetini korumaya ve ezici güç karşısında onurlu biçimde hayatta kalmayı kutlamaya odaklanan bir milliyetçiliğin odak noktaları haline geldi.

Liderlik bunun benzersiz ve muhtemelen geçici bir an olduğunu anlıyor. Enerji santrallerini koruyan aynı toplum, acil tehdit geri çekildiğinde şikâyetlerine dönecek. İran halkının baskı, ekonomik kötü yönetim ve kadınlar ile azınlıklara yönelik kötü muamele konusundaki öfkesi savaş tarafından ikincil plana itilmiş durumda; yok olmuş değil. Devletin sosyal meselelerdeki tavizleri —başörtüsü uygulamasının fiilen gevşetilmesi, konserlere ve kadınların motosiklet kullanmasına tolerans gösterilmesi— siyasi rüzgâr dönmeden önce savaş zamanı birliğini kalıcı hale getirme girişimini temsil ediyor. Bunların devlet-toplum ilişkisini temelden değiştirmeye yetip yetmeyeceği henüz görülecek.

İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu.

İran yöneticileri açısından savaş sona erdiğinde ekonomik şikâyetleri ele almak zorunlu olacak. Washington, Tahran’ın yaptırım rahatlaması için müzakereyle hâlâ ilgilendiğini varsayıyor. Ancak Devrim Muhafızları diplomasiye bel bağlamıyor; artık ABD’nin yaptırımları hiçbir zaman kaldıracağına inanmıyor. Bunun yerine savaşı bitiren, İran’ın kazanımlarını pekiştiren ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğini vergilendirerek ekonomik kazançların yolunu açan bir anlaşma arıyor.

Washington bu yeni tutumu, Tahran’daki ideolojik katılıktan ve hizip rekabetinden doğan bir inatçılık olarak yorumluyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio nisan ayında, “Ne yazık ki o ülkede geleceğe dair kıyametçi bir vizyona sahip sertlik yanlıları nihai güce sahip,” dedi. “Müzakerecilerimiz yalnızca İranlılarla müzakere etmiyor,” diye ekledi. “O İranlıların sonra neyi kabul edebileceklerini, ne teklif edebileceklerini, ne yapmaya istekli olduklarını, hatta kiminle görüşmeye razı olduklarını anlamak için başka İranlılarla müzakere etmesi gerekiyor.” Başkan Yardımcısı JD Vance mayıs ayında benzer bir görüş dile getirdi. “Belki İranlıların kendileri de hangi yöne gitmek istedikleri konusunda tam net değildir,” dedi. “Ayrıca onlar parçalanmış bir ülke” diye ekledi.

Rubio ve Vance yanılıyor. Tahran’ın meydan okuyan yaklaşımı ne ideolojik katılığı ne de hizip içi kavgayı yansıtıyor. Bunun yerine İran’ın yeni özgüvenini ve savaştan ve önceki müzakere turlarından çıkarılan dersleri gösteriyor. Ülke liderleri, ABD’nin savaşta elde edemediğini müzakerelerde almaya çalıştığını ve Washington’ın bir anlaşmayla değil İran’ın teslimiyetiyle ilgilendiğini anlıyor. Daha önce iki kez, geçen haziran ve şubatta, ABD ile görüşmeler ABD ve İsrail saldırılarıyla kesintiye uğramıştı. 12 Nisan’da İslamabad’daki görüşmelerin çökmesinin ardından Washington derhal deniz ablukası uyguladı ve ardından İran’ın koşulsuz teslimiyetini talep etti. İranlı liderler zaten savaşı kazandıklarını iddia ediyor. Elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeye ya da savaş öncesinde içinde bulundukları çevreleme kafesine dönmeye hazır değiller. Savaşın İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiği inancına dayanan bu özgüven, onların uluslararası bakışını şekillendiriyor. Aynı zamanda içeride aradıkları meşruiyetin de merkezinde yer alıyor. Diplomatik nihai hedefleri, İran’ın meydan okumasının savaşta kazandığı şeyleri yansıtmak zorunda.

Çok cepheli doktrin

İran’ın içeride belirgin milliyetçi dönüşü, Tahran’ın bölgesel müttefiklerini terk edeceği anlamına gelmiyor. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husilerle ilişkilerini temelden yeniden müzakere etmeyecek. Ancak bunları daha fazla stratejik disiplin ve daha az ideolojik romantizmle yönetecek. Yeni İran liderliği, İran’ın çıkarlarını devrimci dayanışma sunağında feda etmeyecek. Bu ittifaklar, ABD ve İsrail baskısı sürdükçe İran’ın stratejik derinliğini korumak üzere tasarlanmış tutarlı bir bölgesel stratejinin parçası olarak kullanılacak.

İranlı stratejistler, Gazze savaşı sırasında İsrail’e Tahran’ın “direniş ekseni”nin farklı düğümleriyle teker teker savaşma zamanı tanımanın hata olduğu sonucuna vardı. Geçen yılki ABD-İsrail saldırıları doğrudan bu koordinasyon başarısızlığının ardından geldi. Ancak şubatta İran dersini almış olarak Hizbullah’ı Lübnan’da ve Iraklı milisleri eş zamanlı biçimde hızla aktive etti; İsrail için Lübnan’da ikinci bir cephe oluşturdu, savaşı bölge geneline yaydı ve ABD’yi Irak’taki Camp Victory’yi kapatmaya zorladı. Tahran bunu çok cepheli doktrininin doğrulanması olarak görüyor.

İranlı komutanlar bölgesel ağlarını ideolojik bir güç yansıtma arzusundan değil, İran’ın ABD ve İsrail’den gelen askeri tehditler ve ekonomik boğma ile karşı karşıya kaldığı sürece tam anlamıyla egemen olamayacağı hesabından koruyor. İran’ın ABD ile müzakerelerin Lübnan’da ateşkese bağlı olduğu ve nihai anlaşmanın tüm cephelerde savaşı sona erdirerek İran’ın stratejik kazanımlarını yansıtması gerektiği yönündeki ısrarı, bu genişletilmiş bölgesel savunma anlayışını gösteriyor. Tahran’ın analizine göre ABD ve İsrail politikası, Ortadoğu genelinde İsrail hegemonyasını hedefliyor; bu hedef de zayıf ve parçalanmış bir İran gerektiriyor.

Bir zamanlar birçok İranlı tarafından ideolojik bir amaç uğruna yapılan hayır işi olarak küçümsenen direniş ekseni, artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından ulusal savunma aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki hasarlı radar tesislerini yeniden inşa etmesini engelleme hedefi de aynı mantığın bir başka ifadesi: İran’ın stratejik arka bahçesi olarak gördüğü sularda ABD askeri hâkimiyetini destekleyen erken uyarı altyapısını aşındırmaya yönelik bilinçli bir çaba.

Yeni bir İslam Cumhuriyeti

Savaş, İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonunu ve kuruluşundan bu yana ilk büyük kuşaksal değişimi şekillendiren bir ateşten imtihan oldu. Güç artık kurucuların elinde değil. İkinci kuşak şimdi askeri ve siyasi işleri yürütürken üçüncü ve dördüncü kuşaklar iletişimi ve uluslararası açılımı yönetiyor.

Humeyni yönetimindeki ilk yıllarında İslam Cumhuriyeti devrimci bir devletti: İdeolojik dönüşüm etrafında örgütlenmiş, dini liderin karizmatik otoritesi ve Tanrı’nın iradesini uygulama iddiasıyla meşrulaştırılmış, dış politikada devrimi ihraç etmeye yönelmişti. Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, reform dönemi boyunca ve Hamaney yönetimindeki sertlik yanlısı konsolidasyon sürecinde cumhuriyet, kurucu ideolojisi ile yönetimin gerekleri arasında sürekli pazarlık yapan post-devrimci bir devletti. Liderlik giderek daha kuşkucu hale gelen bir nüfusu baskı, himaye ağları ve sınırlı açılımlarla yönetti. Amerikan nüfuzuna direnişi anti-emperyalist bir zorunluluk olarak gördü, ancak hâlâ her şeyden önce kurucu kuşak tarafından yönetilen ve onun iç mücadeleleriyle hareket eden bir İslam cumhuriyetiydi.

ABD-İsrail savaşlarından doğan cumhuriyet ise ideolojiden çok milliyetçilikle, devrimden çok devlet yönetimiyle, ruhani karizmadan çok yeni bir subay sınıfının özgüveni ve teknokratik ethosuyla tanımlanıyor. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, yirminci yüzyılın asker öncülüğündeki milliyetçi devletlerine benziyor: Geç Kemalist dönem Türkiye’si, Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır gibi. Bu örneklerde ideoloji varlığını sürdürmüş, ancak ulusal çıkarlara ve devlet gücünün gereklerine tabi kılınmıştı.

Dogmadan uzaklaşıp pragmatik devlet yönetimine yönelmek İslam Cumhuriyeti’ni daha iyi huylu kılmaz. Milliyetçi güvenlik devletleri çoğu zaman kendi halklarına karşı acımasız ve uluslararası düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Ortaya çıkan İslam Cumhuriyeti son derece otoriter kalacaktır. Ancak Batılı analistlerin onun farklı fraksiyonlarını tanımlamak için sıkça kullandığı kategoriler —sertlik yanlıları ile ılımlılar, ideologlar ile reformistler— her zamankinden daha az isabetli olacaktır. Yeni İslam Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bunları takip etme biçimi, İsrail ve ABD ile yaşadığı iki savaşın özgül deneyimleri tarafından şekillenecek: İran’ın uğradığı kayıplar, liderliğinin kazandığı özgüven ve savaşın hem gerekli hem de mümkün kıldığı yeni toplumsal sözleşme.

Dünya Basını

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor

Yayınlanma

ABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor: Yeni bir dönem başladı.

The Japon Times, Gabriel Dominguez

ABD-Japonya ittifakı, Çin’i caydırma çabasında yeni bir aşamaya giriyor. Bu aşama, Japonya’dan Tayvan ve Filipinler üzerinden Borneo’ya uzanan adalar zinciri olan “birinci ada zinciri” boyunca konuşlandırılmış, dağınık ve kara konuşlu daha fazla füzeye dayanıyor.

ABD’ye ait Typhon orta menzilli füze sisteminin Japonya’da daha uzun vadeli şekilde bulunmasının planlanması; buna Okinawa merkezli birlikler tarafından Donanma-Deniz Piyadeleri Seferi Gemi Önleme Sistemi’nin (NMESIS) gemisavar füzeleri ile Deniz Piyadeleri Hava Savunma Entegre Sistemi’nin (MADIS) hava savunma sistemlerinin sahaya sürülmesinin eşlik etmesi, Tayvan çevresinde ve Batı Pasifik genelinde Çin askeri operasyonlarını zorlaştıran dağınık bir taarruz, hava savunma ve hedefleme kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Daha da önemlisi, bu unsurlar Pekin’i, Çin’in rakip askeri güçleri uzak tutmak üzere tasarladığı erişimi engelleme/bölgeden men etme stratejisinin (A2/AD) başlangıçta ABD ve müttefik kuvvetlere dayatmayı amaçladığı operasyonel açmazların birçoğuyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece Tokyo ve Washington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kademeli olarak Pekin lehine gelişen kara konuşlu konvansiyonel füze kuvvetlerindeki uzun süreli asimetriyi daraltmaya başlıyor.

Bu daha geniş stratejik değişimin şimdiye kadarki en somut işareti, Typhon sisteminin ekim ortasında Japonya’daki bir ABD askeri üssünde depolanmasına ilişkin plan. Donanımın büyük ikili tatbikatların ardından tam olarak nerede depolanacağı belirsiz olsa da, sistemin yerel olarak depolanması kararı, tatbikat sonrası geri çekilme şeklindeki yerleşik uygulamadan kopuş anlamına geliyor.

Typhon’un Tomahawk seyir füzeleri ve SM-6 çok maksatlı füzeleri fırlatma kapasitesi, NMESIS ve MADIS’in sağladığı mobil gemisavar ve hava savunma sistemleriyle birlikte, Çin’e ait su üstü gemilerini Japonya’nın güneybatı ada zinciri boyunca risk altında tutmayı amaçlayan katmanlı bir füze ve hava savunma kabiliyetleri ağı oluşturuyor.

Yaklaşık 1.600 kilometrelik menzile sahip Tomahawk, ittifaka, birinci ada zinciri üzerindeki mevzilerden Çin’in doğu kıyı şeridinin bazı bölümlerine ve kilit askeri tesislerine ulaşabilecek kara konuşlu bir taarruz seçeneği sunuyor.

Ancak bu füze mimarisi hâlâ erken aşamada ve konuşlandırılmış fırlatıcı sayısı Çin’in devasa cephaneliğine kıyasla sınırlı kalıyor. Bu da asimetrinin daralmakta olduğunu, fakat henüz tersine dönmediğini gösteriyor.

Analistler, anlamlı bir operasyonel etki yaratmak için çok daha fazla fırlatıcıya ve kayda değer füze stoklarına ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Bununla birlikte, böyle bir genişleme için gerekli erişimin güvence altına alınması hiç de garanti değil. Bu konuşlandırmanın ne kadar süreceği de büyük ölçüde ev sahibi ülke siyasetindeki dengelere, özellikle de üslerle ilgili gerilimlerin onlarca yıldır süregelen bir mesele olmaya devam ettiği Okinawa vilayetindeki duruma bağlı olacak.

Bu iç sürtüşmelere dikkat çeken Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü baş araştırmacısı Tetsuo Kotani, füze sistemlerinin önceden konuşlandırılmasının caydırıcılığı güçlendirebileceğini, ancak bu tür silahlara ev sahipliği yapmanın yerel topluluklarda gelecekteki herhangi bir çatışmada kendilerini öncelikli hedef haline getireceği yönündeki kaygıları da artırabileceğini söyledi.

Buna rağmen Tokyo Üniversitesi’nden doçent Sebastian Maslow’a göre Japon hükümeti, savunma kabiliyetlerinin güçlendirilmesi — füze konuşlandırmaları dahil — konusundaki tartışmaların hem siyasi söylemde hem de toplumun geniş kesimlerinde “giderek normalleşmesi” sonrasında, ABD füze sistemlerine ev sahipliği yapma konusunda birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat görünüyor.

Bu konuşlandırmalar aynı zamanda müttefiklerin kuvvet duruşunda Japonya’nın güneybatı adalarına doğru yaşanan daha uzun vadeli değişimle de uyumlu.

Tokyo, Doğu Çin Denizi’ne yönelik askeri odağını istikrarlı biçimde artırdı; Çin’in bölgede büyüyen askeri faaliyetlerine ilişkin kaygılar nedeniyle Nansei ada zinciri boyunca yeni birlikler ve kabiliyetler tesis etti. ABD kuvvetleri de kuvvetlerin dağıtılması, hareketlilik ve denizden men etme kabiliyetlerine vurgu yapan yeni operasyonel konseptlerle bölgeye yönelik odağını artırdı.

Ancak Typhon’un varlığının önemi yerel siyasetin çok ötesine uzanıyor. Sistemin gelişi, Soğuk Savaş dönemine ait bir silah kontrol çerçevesinin, yani 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) çöküşüyle mümkün hale gelen çok daha büyük bir ABD askeri strateji dönüşümünü yansıtıyor. Bu anlaşma, Washington’ın 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip kara konuşlu füzeler konuşlandırmasını yasaklıyordu; ancak bu kısıtlama, anlaşmaya taraf olmayan Çin için geçerli değildi.

Sonraki on yıllarda Pekin, dünyanın en büyük konvansiyonel balistik ve seyir füzesi cephaneliklerinden birini inşa ederek ABD kuvvetlerini uzak tutmak üzere tasarlanmış güçlü bir kapasite oluşturdu.

INF Antlaşması’nın 2019’da çökmesi, Washington için konuşlandırma kapısını yeniden açtı. Typhon’un Japonya’ya gönderilmesi de bölgede INF sonrası dönemin en önemli gelişmelerinden birini temsil ediyor.

Bu füze konuşlandırmaları, artık son derece manevra kabiliyetine sahip hedefleri izlemek için ilave istihbarat, gözetleme ve keşif kaynakları ayırmak zorunda kalan Çinli askeri planlamacılar açısından ciddi zorluklar yaratıyor.

Ancak bu konuşlandırma denklemin yalnızca yarısı; zira şekillenmekte olan men etme ağı güneye doğru da uzanıyor.

Filipinler’de paralel bir ABD varlığı, Luzon Boğazı ve Bashi Kanalı boyunca Tayvan’a güneyden yaklaşan hatları tutuyor. Son Balikatan ortak askeri tatbikatlarında ABD Kara Kuvvetleri, Filipin topraklarından ilk kez kara konuşlu Tomahawk füzesi ateşledi; ABD Deniz Piyadeleri ise denizden men etme provası yapmak üzere Tayvan’a yalnızca 190 kilometre uzaklıktaki Batanes Adaları’na NMESIS fırlatıcıları konuşlandırdı.

Aynı tatbikatlarda Japon Kara Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeybatı Luzon’da ilk denizaşırı gerçek atışını gerçekleştirdi ve hizmet dışı bırakılmış bir gemiyi Type 88 karadan gemiye füze ile hedef aldı.

Bu tatbikatlar taktik değerlerinin ötesinde, ABD, Japonya ve Filipinler kuvvetleri arasında artan bir müşterek çalışabilirlik düzeyini ortaya koydu.

Füze birliklerini, hedefleme ağlarını ve operasyonel planlamayı ulusal sınırlar boyunca entegre ederek, birinci ada zinciri üzerinde daha yakından koordine edilen bölgesel bir savunma mimarisi oluşturuyorlar. Bu tür düzenlemeler, birden fazla deniz yaklaşımı üzerinde örtüşen denizden men etme kabiliyetleri yaratarak Çin askeri operasyonlarını zorlaştırabilir.

Manila da BrahMos süpersonik gemisavar füze sistemi gibi alımlarla kendi kıyı kuvvetlerini modernize ediyor; aynı zamanda ABD ve diğer bölgesel ortaklarla savunma işbirliğini genişletiyor.

Bu birleşik çabalardan ortaya çıkan şey kesintisiz bir bariyerden ziyade, bir kriz sırasında Pekin’in deniz kuvvetlerini tek bir operasyonel eksen boyunca yoğunlaştırmasını engellemek için tasarlanmış dağınık bir men etme mimarisi.

Ancak müşterek çalışabilirlik ve ateş gücü tek başına yeterli değil. Bu dağınık mimarinin uygulanabilirliği aynı ölçüde lojistiğe bağlı: önceden konumlandırılmış yakıt ve mühimmat, dağınık harekât noktalarına erişim ve ihtilaflı koşullar altında dayanıklı ikmal kapasitesi. Bu nedenle son tatbikatlar, mobil füze kuvvetlerini fırlatmak kadar onları sürdürülebilir kılmaya da odaklandı.

Dağınık ve mobil füze birliklerine yönelik artan vurgu, Ukrayna ve Ortadoğu’daki son çatışmalardan çıkarılan dersleri de yansıtıyor. Bu çatışmalar, büyük ve sabit askeri platformların hassas vuruşlara karşı kırılganlığını ortaya koydu.

Bu tür konuşlandırmalar, askeri faydalarının ötesinde, planlamacılara lojistiği, komuta düzenlemelerini ve ileri hatta füze varlığının siyasi sürdürülebilirliğini test etme imkânı da sağlıyor.

Bölgesel stratejistler açısından bu duruşun değeri, ateş gücü kadar verdiği mesajda da yatıyor olabilir: İttifakın, Tayvan’a ve daha geniş Batı Pasifik’e uzanan kilit yaklaşım hatları boyunca bu tür kuvvetleri konuşlandırmaya ve sürdürebilmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla tek bir Typhon bataryası kendi başına yalnızca sınırlı bir askeri fayda sağlayabilecek olsa da, güney Japonya’daki varlığı ABD güvenlik taahhütleri ve bu taahhütleri baskı altında sürdürme iradesi için somut bir dayanak işlevi görüyor.

Anlık mesaj değerinin ötesinde, Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Kotani’ye göre uzun menzilli füze sistemlerinin kriz ortaya çıkmadan önce konuşlandırılması, düşmanlıklar başladıktan sonra bu sistemleri bölgeye sokmaya çalışmanın yaratacağı baskılardan kaçınmaya yardımcı olabilir.

Diğer analistler ise konuşlandırmaların istikrarı artırdığı konusunda daha az emin.

Kara konuşlu ABD fırlatıcıları, mobil olsalar bile önleyici saldırılara açık kalıyor. Ayrıca bir kriz durumunda bunların kullanımını düzenleyen hukuki ve siyasi çerçeveler hem Japonya’da hem de Filipinler’de hassasiyetini koruyor.

Bir de Pekin’in tepkisi meselesi var. Çin’in daha fazla füze konuşlandırması, askeri tatbikatlar ve “gri bölge” faaliyetleriyle yanıt vermesi muhtemel. Bu da, daha karşılıklı bir caydırıcılık ortamı Çin’in onlarca yıldır lehine olan asimetriyi azaltırken, yanlış hesaplama fırsatlarını da çoğaltacağı anlamına geliyor.

Typhon donanımının yerel olarak depolanması kararı, bir yönüyle, tatbikatlar arasında bir silah sisteminin nereye park edileceğine ilişkin idari bir karar. Başka bir yönüyle ise Hint-Pasifik’te kara konuşlu füze konuşlandırmaları döneminin başladığına dair şimdiye kadarki en net işaret.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Fransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki askeri harekatın ardından sağlanan mutabakatı değerlendiren ünlü Fransız iktisatçı Jacques Sapir, küresel enerji piyasalarında ve Avrupa ekonomilerinde yaşanacak gelişmelere dair dikkat çekici analizler paylaştı. Sapir, küresel petrol rezervlerindeki tarihi erimenin ABD yönetimini uzlaşmaya zorladığını belirterek yakın gelecekte ciddi bir kimyasal ve tarımsal şok yaşanabileceği konusunda uyardı.

Fransız iktisatçı ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Araştırma Direktörü Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta, ABD ve İsrail ortaklığıyla Körfez bölgesinde başlatılan askeri harekatın ardından sağlanan mutabakat zaptını, enerji piyasalarındaki son durumu ve bu gelişmelerin Avrupa ile Rusya-Ukrayna cephesindeki yansımalarını değerlendirdi.

Sapir, uluslararası ilişkiler ve makroekonomi ekseninde çok boyutlu bir tablo ortaya koydu.

Körfez bölgesindeki askeri hareketliliğin ardından ulaşılan geçici uzlaşı zeminine değinen Sapir, ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliğiyle şekillenen sürecin henüz nihai bir barış anlaşması anlamına gelmediğini vurguladı.

Mevcut durumu 1968 yılında başlayan ve 1973 yılında tamamlanan Vietnam Savaşı dönemindeki Paris Barış Konferansı süreciyle kıyaslayan sunucunun sorusu üzerine Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Burada Paris görüşmelerine kıyasla çok daha ileri bir aşamadayız çünkü ortada taraflarca üzerinde uzlaşılmış yazılı bir mutabakat metni var. Elbette metne ilişkin yorum farklılıkları mevcut ancak genel hatlarıyla silahlar susmuş durumda.”

Sapir, bu sessizliğin Lübnan sınırında da son 24 saattir hissedildiğini, ancak İsrail kamuoyundaki derin bölünmeler nedeniyle durumun son derece kırılgan olduğunu kaydetti.

İsrail nüfusunun bir kesiminin Hizbullah ile savaşı sürdürmek istediğini, diğer kesiminin ise askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunduğunu belirten Sapir, bölgenin ne tam bir savaş ne de kalıcı bir barış döneminde olduğunu ifade etti.

“Armatörler bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor”

Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ilişkin teknik verileri paylaşan Jacques Sapir, boğazın yavaş da olsa yeniden deniz trafiğine açıldığını bildirdi. Boğazın batısında sıkışıp kalan ticari filonun bakım ve onarım işlemlerinin zaman alacağını hatırlatan Sapir, bölgedeki gemi trafiğinin seyrine dair önemli bir gözlemini paylaştı.

Sapir, gemilerin büyük bir kısmının boğazı batıdan doğuya doğru geçtiğini, doğudan batıya geçişlerin ise son derece sınırlı kaldığını açıkladı. Bu durumun armatörlerin temkinli duruşundan kaynaklandığını belirten Sapir “Armatörler Körfez’deki bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor. Bu nedenle yakın zamanda yeniden petrol veya gaz yüklemesi yapmak üzere bölgeye dönmeyecekler” ifadelerini kullandı.

Sapir, şu an boğazdan geçen gemilerin önemli bir bölümünün İran devletine ait olduğunu ya da İranlı petrol şirketleri tarafından kiralanan tankerlerden oluştuğunu belirtti.

İran yönetiminin bu geçiş sürecini azami düzeyde petrol ihraç etmek için akıllıca kullandığını ifade eden Sapir, küresel petrol rezervlerindeki düşüşün ABD Başkanı Donald Trump’ı bu mutabakata zorlayan en temel etken olduğunu kaydetti.

ABD ve dünya genelindeki stratejik petrol rezervlerinin rekor seviyede gerilediğini vurgulayan Sapir, Trump’ın bu mutabakata karşı çıkanları sert bir dille eleştirmesini şu sözlerle değerlendirdi:

“Trump bu mutabakata karşı çıkanlara tepki gösterirken son derece gerçekçi bir tabloya işaret ediyordu. ABD yönetimi Haziran sonu ile Temmuz başında stratejik rezervlerin tarihi bir asgari seviyeye gerileyeceğini gördü. Uzmanlar küresel arz ve talep arasındaki açığın normal şartlarda varil başına fiyatı mevcut seviyenin en az 10 dolar üzerine taşıması gerektiğini biliyor.”

Küresel petrol piyasasında fiziki kullanıcılar ile finansal aktörler arasında derin bir algı farkı olduğunu belirten Sapir, petrolün 2008 ve 2010 finansal krizlerinden bu yana bankalar ve finans kuruluşları tarafından bir rezerv varlık gibi kullanıldığını hatırlattı.

Teknik operatörlerin piyasa gerçeklerine vakıf olduğunu ancak finansal spekülatörlerin eksilen arzın sürekli rezervlerden karşılanabileceği gibi hatalı bir beklentiye sahip olduğunu ifade eden Sapir, Temmuz ayından itibaren rezervlerden yapılan salınımların keskin bir şekilde azalacağını bildirdi.

Haziran ayında rezervlerden piyasaya yaklaşık 76 ila 79 million varil petrol sunulduğunu belirten Sapir, günlük 8 milyon varil civarındaki küresel açığın Temmuz ayında rezerv desteğinin 26 milyon varile gerilemesiyle daha da belirginleşeceğini öngördü.

Körfez’deki üretim tesisleri ve rafinerilerdeki hasar nedeniyle günlük açığın 5 milyon varile düşmesi durumunda bile aylık 150 milyon varillik açığa karşı rezervlerden yalnızca 26 milyon varil sağlanabileceğini hesaplayan Sapir, Brent petrolün varil fiyatının yaz sonuna kadar 80 ila 85 dolar seviyesine yükseleceğini ve bu yüksek fiyat döneminin en az bir yıl boyunca kalıcı olacağını öngördü.

“Fiziki petrol ile kağıt üzerindeki petrol arasındaki makas daralıyor”

Savaş döneminde fiziki petrol fiyatları ile kağıt üzerindeki endeks fiyatları arasında oluşan devasa uçuruma dikkat çeken Jacques Sapir, Brent endeksinin 120 doları gösterdiği dönemde fiziki teslimatlı petrolün 240 dolara kadar alıcı bulduğunu hatırlattı.

Günümüzde bu farkın 15 ila 25 dolar seviyesine gerilediğini ifade eden Sapir, endeks fiyatlarının kademeli olarak fiziki piyasa gerçekleriyle eşitleneceğini belirtti.

Siyasi risklerin ortadan kalkmaması halinde Körfez mutabakatının sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini ifade eden Sapir, ABD’nin İsrail hükümeti üzerindeki askeri ve finansal nüfuzunu kullanarak Lübnan’da yeni askeri maceraların önüne geçmeye çalıştığını kaydetti.

İran’ın da İsrail ordusunun ilerlememesi ve bombardımanları durdurması karşılığında mevcut sınır hatlarını kabul ederek uzlaşmacı bir tavır sergilediğini belirten Sapir, İsviçre’de başlayan resmi müzakerelerin ise oldukça soğuk bir atmosferde geçtiğini aktardı.

İran heyetinin ABD heyetiyle ortak fotoğraf vermeyi reddetmesinin güvensizliğin açık bir göstergesi olduğunu ifade eden Sapir, İran’ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi önemli kazanımlar elde ettiğini hatırlattı.

ABD iç siyasetinde Trump yönetimine yönelik eleştirilerin de arttığına işaret eden Sapir, neo-muhafazakar çevrelerin ve Demokrat siyasilerin bu mutabakatı ABD’nin Körfez bölgesinden fiilen dışlanması ve tarihi bir stratejik yenilgi olarak nitelendirdiğini aktardı.

Robert Kagan gibi isimlerin bu süreci ağır bir mağlubiyet olarak tanımladığını belirten Sapir, Trump’ın en güçlü savunmasının ise “Bu mutabakat olmasaydı küresel bir ekonomik çöküş yaşanacaktı” tezi olduğunu ifade etti.

Müzakerelerin uzun yıllara yayılacağını ve her iki ayda bir uzatma kararları alınacağını öngören Sapir, İran’ın nükleer program ve balistik füze kapasitesi gibi hayati konularda asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Sapir, Hürmüz Boğazı üzerinde İran ve Umman arasında kurulması planlanan ortak denetim mekanizmasının ise orta ölçekli küresel armatörleri bölgeden tamamen uzaklaştırabileceği, bunun da Körfez’deki üretim kapasitesinin bir kısmının uzun vadede atıl kalmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

“Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek”

Küresel jeopolitik risklerin Avrupa ve Fransa ekonomisi üzerindeki makroekonomik etkilerini analiz eden Jacques Sapir, akaryakıt fiyatlarındaki geçici düşüşün enflasyonu sınırlayıcı bir etki yaratsa da petrokimya ve gaz kimyası sektörlerinde yaşanan ham madde krizinin tarım ve sanayi üretimini vurmaya başladığını belirtti.

Bu durumu “kimyasal şok” olarak tanımlayan Sapir, plastik, gübre ve koruyucu tarım ilaçları üretimindeki aksamaların Temmuz ve Eylül ayları arasında gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgası yaratacağını kaydetti.

Güney Amerika ve ABD’deki kuraklıkların yanı sıra Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgalarının tarımsal rekolteyi ciddi şekilde düşüreceğini öngören Sapir, Fransa’da yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 4 ila 5, sanayisi enerji maliyetlerine çok daha duyarlı olan Almanya’da ise yüzde 5’in üzeri olarak revize ettiklerini açıkladı.

Fransa ekonomisinin nükleer enerji altyapısı sayesinde enerji fiyatlarındaki ani yükselişlere karşı daha korunaklı olduğunu belirten Sapir, tüketim harcamalarındaki düşüşün etkisiyle Fransa’nın 2026 yılında yüzde 0,7 oranında bir daralma yaşayabileceğini öngördü.

Hükümetin seçim yılında bütçe disiplinini gevşeterek piyasaya taze para sürmesi halinde bu küçülmenin yüzde 0,3 seviyesinde tutulabileceğini ifade eden Sapir, her halükarda yüzde 1’lik büyüme hedefinden büyük bir sapma yaşanacağını kaydetti.

Almanya ekonomisinin durumunu “felaket” olarak nitelendiren Sapir, Alman sanayisinin üç yıllık durgunluğun ardından tam toparlanma aşamasına girmişken bu yeni enerji şokuyla sarsıldığını belirtti.

Bu ekonomik başarısızlığın Alman iç siyasetinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin oylarını bazı eyaletlerde yüzde 37-38 seviyelerine kadar yükselttiğine dikkat çeken Sapir, İspanya’da ise Başbakan Pedro Sanchez’in eşi hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve ekonomik canlılığın sona ermesiyle büyük bir siyasi krizin eşiğine gelindiğini ifade etti.

“Ukrayna ordusunda askeri mevcudiyet krizi yaşanıyor”

Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri çatışmanın gidişatına da değinen Jacques Sapir, Ukrayna’nın uzun menzilli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen Rus ordusunun cephe hattındaki ilerleyişini sürdürdüğünü belirtti.

Konstantinivka bölgesinin Temmuz başında tamamen Rus kontrolüne geçmesini beklediğini ifade eden Sapir, Temmuz ortasından itibaren Slovyansk ve Kramatorsk savaşlarının başlayacağını ve bu şehirlerin düşmesiyle Donetsk bölgesinin tamamının Rusya’nın denetimine gireceğini öngördü.

Ukrayna ordusunun en büyük sorununun yetişmiş insan gücü eksikliği olduğunu vurgulayan Sapir, cephedeki kayıplara ve kaçaklara dair şu çarpıcı verileri paylaştı:

“Ukrayna’da şu an resmi olmayan verilere göre 600 bin ağır yaralı ve uzuv kaybı yaşamış asker var. Bu sayıya yakın bir can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca askere gitmemek için gizlenen 1,5 milyon Ukrayna vatandaşı ve yaklaşık 200 bin firari askerin varlığı, ordunun cephe hattını tahkim etmesini imkansız kılıyor.”

Ukrayna hükümetinin Polonya ile yaşadığı tarihsel bellek krizine de değinen Sapir, Nazi işbirlikçisi figürlerin devlet törenleriyle anılmasının Varşova yönetimini kızdırdığını ve Polonya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları tamamen durdurma kararı aldığını hatırlattı.

Sapir, Ukrayna yönetiminin savaşı batılı müttefiklerini doğrudan çatışmaya dahil edecek bir provokasyon zeminine çekmeye çalıştığını ancak Rusya’nın bu stratejik hamlelere karşı soğukkanlılığını koruyarak sahada emin adımlarla ilerlemeyi tercih ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

CSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması

Yayınlanma

36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek. Zirve öncesi Ankara’ya hazırlık kapsamında Brüksel’de yapılan savunma bakanları toplantısında “NATO 3.0” için ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi gündemine yoğunlaşıldı. NATO 3.0 ne anlama geliyor? ABD-Avrupa anlaşmazlığı ittifakı nasıl etkiliyor? Olası bir ayrışmanın sonuçları ne olur? Ankara’da yapılacak zirvenin önemi ne ve gündemi neler olmalı? ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) bu soruları değerlendiren bir analiz yayınladı:

NATO Ankara Zirvesi: “NATO 3.0” Sahada Nasıl İşliyor?

Amerika’yı içeride, Avrupa’yı güçlü, Rusya’yı çevrelenmiş tutmak

NATO kurulduğunda, ilk genel sekreteri Lord Ismay meşhur ifadesiyle ittifakın varlık nedenini “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olarak tanımlamıştı. Bu ifade erken Soğuk Savaş gerçekliklerini yansıtıyordu, ancak o dünya artık mevcut değil. Bununla birlikte NATO’nun merkezinde net bir siyasi mutabakata duyulan ihtiyaç devam ediyor.

Müttefikler bu temmuz ayında kritik bir anda Ankara’da, Türkiye’de bir araya gelecek. NATO Avrupa’da bir savaşla, Orta Doğu’da yenilenen istikrarsızlıkla ve öncelikler, yük paylaşımı ve risk konularında artan iç gerilimle karşı karşıya. NATO daha önce de anlaşmazlıklara dayanmıştı; ancak birlik eksikliği yönetilmediği takdirde, caydırıcılığı, askeri yetersizlikler kadar etkili biçimde zayıflatabilir. Wallace Thies’in öne sürdüğü gibi kriz, üyelerin ittifakı sürdürmeye kayıtsız hale gelmesiyle başlar. Bu tanıma göre NATO, ABD’nin İran’la savaşından sonra NATO’nun değerini yeniden değerlendireceğine dair haberlere rağmen baskı altında; fakat henüz krizde değil.

Daha tartışmalı bir uluslararası düzende, özellikle Avrupa ABD’li yetkililerin “NATO 3.0” diye adlandırdığı şeyi —müttefiklerin kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlendiği daha Avrupalı bir NATO’yu— hayata geçirmek üzere adım atarken, NATO’da kalmanın ABD’ye sağladığı faydalar maliyetlerinden ağır basmaya devam ediyor. Dolayısıyla mesele NATO’nun varlığını sürdürüp sürdürmemesi değil, nasıl uyum sağlaması gerektiğidir. Ismay’in sözünün modern bir güncellemesi, NATO’nun Amerikalıları bağlı tutması, Avrupalıları muktedir kılması ve Rusları çevrelemesi olurdu.

Dış Kriz ve İttifak İçi Sürtüşme

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri harekât ve Tahran’ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel ekonomik ve güvenlik sonuçları doğurdu. Küresel deniz taşımacılığı ve enerji piyasaları baskı altına girdi; bunun zaten zorlanan Avrupa ekonomilerine de yansımaları oldu. Başkan Trump, krizi ittifak dayanışmasının bir testi olarak çerçeveleyerek Avrupalı müttefiklere boğazı yeniden açmak için deniz unsurları konuşlandırma çağrısında bulundu. ABD ayrıca Avrupa hükümetlerinin ABD operasyonlarını sınırlandırdığı algısından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Washington açısından argüman tanıdık: Avrupa, ABD gücüyle güvence altına alınan küresel istikrardan faydalanıyor ve bu istikrar tehdit edildiğinde yükün daha fazlasını omuzlamalı. Başkan Trump, Avrupa’yı kıtanın kritik anda ortada olmadığını ve fedakârlığı gerçekten paylaşmadığını ima ederek eleştirdi. Avrupalılar ise buna karşı çıkacaktır: On binlerce Avrupalı asker yirmi yıl boyunca Afganistan’da görev yaptı, yüzlercesi öldü ve bu taahhüt, içeride kamuoyu desteği aşındıktan çok sonra da sürdürüldü. Bu durum bedavacı anlatısını karmaşıklaştırıyor ve işbirliğini zayıflatma riski taşıyor.

Avrupa’dan bakıldığında tablo farklı görünüyor. İran harekâtı müttefiklerle istişare edilmeden başlatıldı, tartışmalı hukuki ve stratejik gerekçelere dayanıyor ve dikkati ve kaynakları Ukrayna’dan uzaklaştırma riski taşıyor. Sürdürülebilir savunma harcamaları konusunda zaten zorlu bir iç siyasi tartışma yürüten Avrupalı liderler için Orta Doğu’da yeni ve büyük bir savaş, bir toparlanma çağrısı değil; ciddi bir siyasi komplikasyondur.

İç Gerilim ve İttifak Normları

Bu gerilimler, ABD’nin Grönland’a ilişkin söylemleri ve siyasi baskısıyla oluşan daha geniş bir zorlanmayla daha da ağırlaşıyor. Bu tür açıklamalar ne kadar ciddi ya da taktiksel olursa olsun, ittifak içinde egemenlik, istişare ve kabul edilebilir davranış sınırları konusundaki hassasiyetleri artırıyor.

Bu bağlam, Avrupa’nın tepkilerini açıklamaya yardımcı oluyor. NATO, belirli ve üzerinde mutabık kalınmış risklere karşı kolektif koruma sağlamak üzere yapılandırılmış bir savunma paktıdır. 5. Madde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da müttefiklerin silahlı saldırıya karşı savunulmasını kapsar; özellikle Avrupa-Atlantik alanı dışında ve tek tek üyeler tarafından başlatılan savaşlarda destek için açık çek niteliğinde bir garanti işlevi görmez. Bu tür eylemleri NATO sorumluluğu olarak görmek, ittifakın hem amacını hem de yükümlülüklerini yanlış yansıtır.

1. Maddenin kapsamı dışındaki operasyonlar için üslere otomatik erişim ya da ittifak desteği beklemek, kapsam dışı bir olay için sigorta talebinde bulunup ardından talep reddedildiğinde sigortacıyı suçlamaya benzer. İran’daki çatışmanın küresel sonuçları olsa da bu bir NATO operasyonu değildir ve ittifakın testi olarak çerçevelenmemelidir.

Bununla birlikte, yükümlülüğün olmaması işbirliğinin olmadığı anlamına gelmez. Avrupalı müttefikler üs erişimi, üst uçuş izinleri, lojistik destek, insansız hava araçları ve füze saldırılarına karşı savunma ve kurtarma operasyonları sağladı. Birleşik Krallık ve Fransa, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının güvenliğine yardımcı olacak bir deniz koalisyonu örgütlemede öncü rol üstlendi. Ancak bu tür işbirliği, ittifak hakkı iddiasına değil, egemen rızaya ve siyasi tercihe dayanır.

Sürtüşme artık görünür hale gelmişken, Ankara stratejik yeniden odaklanma anı olarak işlev görmeli; NATO’yu caydırıcılığa geri döndürmeli ve bu görevin nasıl sürdürüleceğine ilişkin disiplini yeniden tesis etmelidir.

Amerikalıları İçerde Tutmak

ABD açısından NATO’dan kopmak stratejik bir hata olur. Washington’ın uzun vadeli temel meydan okuması Çin’le ilgilidir. Bu meydan okumayı yönetmek giderek daha fazla kabiliyetli müttefiklerle işbirliğine ve Avrupa’nın kendi bölgesinde daha fazlasını yapmasına bağlıdır. Rusya’nın Çin’le artan askeri, ekonomik ve teknolojik uyumu, Avrupa ve Hint-Pasifik güvenliğinin artık birbirinden ayrılabilir sahalar olmadığı anlamına geliyor. Rusya’yı caydıramayan bir Avrupa, ABD’nin dikkatinin orantısız ölçüde büyük bir bölümünü absorbe eder ve çabayı Hint-Pasifik’ten uzaklaştırır. NATO, ABD için net bir stratejik kolaylaştırıcı olmaya devam ediyor. Avrupa’da istikrarı demirliyor, caydırıcılığı ileriye taşıyor ve ABD’nin Avrasya güvenlik dinamiklerine sadece yanıt vermesini değil, onları şekillendirmesini sağlıyor.

ABD’nin transatlantik ilişkiyi yönetmede güvenilmez olduğu yönündeki kalıcı bir algı kendi maliyetlerini doğurur. Bu, Avrupa’nın ABD savunma sanayisine bağımlılığı azaltma çabalarını hızlandırabilir, AB düzeyinde daha korumacı tedarik çerçevelerine desteği artırabilir ve Washington’dan kademeli bir stratejik ayrışmayı teşvik edebilir. Zamanla bu durum birlikte çalışabilirliği zayıflatır, ABD savunma üretimindeki ölçek ekonomilerini aşındırır ve ABD nüfuzunu azaltır.

Aynı zamanda ABD; gerilimi yönetme kapasitesi, küresel etkisi ve diplomatik erişimi sayesinde Ukrayna’da olası herhangi bir nihai çözümü şekillendirmede merkezi bir rolü elinde tutuyor. Ancak bugüne kadar ABD öncülüğündeki çabalar bir atılım üretmeden tıkandı. Bu tür görüşmeler yeniden başlarsa amaç, erken müzakereleri zorlamak ya da geçici bir sükûnet için toprak takası yapmak değil; diplomasinin yalnızca sürdürülen ABD angajmanının destekleyebileceği güçlü bir pozisyondan ilerlemesini sağlamak olmalıdır.

Bu bağlamda ABD’nin çıkarları çıkışta değil, çaba göstermektedir: ittifak içi sürtüşmeleri onarmak, Avrupa’yı inandırıcı ilk müdahale sorumlulukları üstlenmeye zorlamak ve NATO’yu modernize etmek. İttifaktan çekilmek ABD’nin yüklerini azaltmaz; çoğaltır. Avrupa’da caydırıcılığı zayıflatır, ABD’nin küresel stratejik kaldıraç gücünü aşındırır ve savunma çevresini batıya kaydırarak Kuzey Atlantik deniz hatlarını ve Batı Yarımküre’yi Rusya’nın ve müttefiklerinin daha fazla yoklamasına açık hale getirir.

Bu da NATO’nun temel gerekliliğine işaret ediyor: inandırıcı bir ilk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa.

Avrupa’yı Muktedir Kılmak

Avrupa’nın muktedir olmasını sağlamak ABD’ye tabi olmakla değil, NATO’nun ihtiyaç duyduğu kuvvetleri ve hazırlık seviyesini üretmekle ilgilidir. Avrupa’nın savunma duruşu giderek ABD taahhüdünün garanti kabul edilemeyeceği yönündeki kabulle şekilleniyor; bu da bazı müttefikleri, gerekirse Avrupa’nın NATO içinde kendi kendini inandırıcı biçimde savunup savunamayacağını değerlendirmeye yöneltiyor. Caydırıcılığın inandırıcılığı, Avrupalı müttefiklerin hırsı ve harcamayı kullanılabilir muharebe gücüne dönüştürüp dönüştüremeyeceğine bağlı olacaktır.

Önceliklendirme esastır. Avrupa’nın odağı Ukrayna’yı desteklemek ve Rusya’yı caydırmak olmalıdır. Avrupa, Ukrayna’yı desteklemenin pratikte neye benzediğini göstermek için adım attı. 2025’te ABD yardımı keskin biçimde düşerken, Avrupa Ukrayna’ya askeri, mali ve ekonomik yardımın çoğunluğunu sağladı; bu da kıta güvenliği için ilk müdahale sorumluluğuna doğru bir kaymayı ve ABD kuvvetleri üzerindeki baskının azaltılmasını yansıttı.

Savunma harcamalarındaki rekor artışlar anlamlıdır; ancak para tek başına kabiliyet açıklarını kapatmayacaktır. 2035’e kadar savunma harcamalarının GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarılmasına doğru ilerleme de dahil olmak üzere taahhütler, yalnızca NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler üretirse anlam taşıyacaktır. Bu nedenle hazırlık, girdilerin yerine temel ölçüt haline gelmeli; ABD takviyesine varsayılan dayanak olarak bel bağlamadan, hızla konuşlanabilme, baskı altında sürdürebilme ve ihtilaflı koşullarda kuvvetleri yeniden oluşturabilme kapasitesiyle ölçülmelidir.

Kabiliyetler, sanayi ve dirençlilik merkezi önemdedir. Parçalı tedarik ve kısa üretim serileri, Avrupa’nın harcamayı muharebe gücüne dönüştürme kapasitesini sınırlandırıyor. Sanayi kapasitesi —mühimmat, bakım, onarım ve nitelikli işgücü— artık stratejik bir değişkendir. Bu bağlamda Avrupa, bugün ABD savunma ihracatının birincil pazarıdır; üretim hatlarını ayakta tutmakta, sanayi tabanını güçlendirmekte ve geniş ölçekte birlikte çalışabilirliği pekiştirmektedir. Bu durum ABD hazırlığını zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ukrayna’daki savaş çatışmanın doğasını da yeniden şekillendirdi; insansız hava araçları, hassas vuruş ve ağ bağlantılı istihbarat, gözetleme ve keşif sistemleri, ölçeklenebilir ve harcanabilir kitleye yönelik talebi artırdı. NATO modernizasyonu bu nedenle yalnızca daha fazla kabiliyeti değil, farklı türde kabiliyeti de yansıtmalıdır.

Siber savunma, kritik altyapının korunması ve sivil hazırlık da aynı ölçüde elzemdir. Hibrit tehditler toplumları ordular kadar hedef alır; bu da sivil dirençliliği ve hükümetin sürekliliğini caydırıcılığın ayrılmaz parçaları haline getirir.

Avrupa kabiliyeti aynı zamanda NATO 3.0’ın da temelini oluşturur. İlk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa, duruş ve kuvvet üretiminde uyarlanmayı mümkün kılar. Bu, NATO’nun uyum sürecinde hâlihazırda görülmektedir: yeni bölgesel savunma planları, daha yüksek hazırlık seviyesine sahip kuvvet modeli ve genişletilmiş ileri varlık. Avrupalı müttefikler aynı zamanda daha büyük operasyonel roller üstleniyor. Bu adımlar, ilkesel yük paylaşımından pratik yük teslimine doğru bir kaymaya işaret ediyor.

Nihayetinde savunma harcamalarındaki artış önemli olsa da kabiliyet sonuçlarla ölçülecektir: kullanılabilir muharebe gücü, dirençli toplumlar ve sürdürülen hazırlık. Avrupa bunu başarırsa NATO’nun stratejik mutabakatı ayakta kalabilir; Rusya’nın etkili biçimde çevrelenmesi için temel oluşturabilir.

Rusları Çevrelemek

Rusya’yı çevrelemek NATO’nun merkezi stratejik görevi olmaya devam ediyor. Moskova’nın Ukrayna’yı işgali, Rusya’nın Avrupa güvenlik düzenini güç kullanarak revize etmeye istekli olduğu konusunda hiçbir belirsizlik bırakmadı. Bugün çevreleme, Rusya’nın hedeflerine güç ya da baskı yoluyla ulaşma kapasitesini reddetmek anlamına geliyor. Ukrayna’ya destek bu hedefe ulaşmanın en doğrudan ve maliyet-etkin aracı olmaya devam ediyor. Rusya Ukrayna’da bağlı kaldığı ve sınırlı kazanımlar için yüksek bedeller ödediği sürece, NATO topraklarını tehdit etme kapasitesi azalır; ancak uzun süren çatışma yönetilmesi gereken tırmanma riskleri taşır.

İnandırıcı bir çevreleme stratejisi, hasımların birlikte nasıl çalıştığını da içeren ortak bir tehdit değerlendirmesi gerektirir. Rusya’nın ve Çin’in İran’a desteği —ABD kuvvetlerini hedef almak için istihbarat paylaşımı da dahil— Moskova’nın ABD çıkarlarına farklı bölgelerde meydan okumaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu dinamikler coğrafi sınırları bulanıklaştırıyor ve tırmanma risklerini artırıyor.

Konvansiyonel alanın ötesinde Rusya hibrit taktiklere büyük ölçüde dayanıyor. Siber operasyonlar, dezenformasyon kampanyaları, enerji baskısı ve sabotaj stratejisinin merkezi araçları olmaya devam ediyor. Birleşik Krallık’ın kritik denizaltı altyapısı yakınındaki Rus denizaltı faaliyetlerine ilişkin son uyarıları, kilit bir kırılganlığa işaret ediyor. Denizaltı kabloları ve boru hatları ekonomik istikrarın, askeri iletişimin ve enerji güvenliğinin temelini oluşturur; bunlara yönelik tehditler NATO dirençliliğine doğrudan meydan okumadır.

Rusya’yı çevrelemek bu nedenle yalnızca kuvvet duruşuyla ilgili değildir. Altyapının korunmasını, istihbarat paylaşımının iyileştirilmesini ve gri bölge saldırganlığına tutarlı biçimde yanıt verilmesini gerektirir. Başarısızlık, baskının normalleşmesi ve caydırıcılığın aşınması riskini doğurur. Bu anlamda Avrupa’nın büyüyen savunma rolü kurucu niteliktedir ve ABD taahhüdü ile Avrupa kabiliyeti arasındaki uyuma bağlıdır. Bu dengeyi sürdürmek Ankara’nın merkezi görevi olmalıdır.

Sonuç

Ankara Zirvesi NATO’nun geçerliliği üzerine bir referandum değil, disiplininin bir testidir. Örtüşen krizler çağında caydırıcılık birlik, netlik ve kabiliyete bağlıdır. Ankara için meydan okuma NATO’nun misyonunu yeniden tanımlamak değil, modern mutabakatını operasyonelleştirmektir.

Ankara Zirvesi’nin öncelikleri şunları içermelidir:

Net bir iş bölümünü yeniden teyit etmek. Avrupa, Avrupa güvenliği için ilk müdahale aktörü olmalı; ABD ise genişletilmiş caydırıcılık ve takviye sağlamalıdır.

Girdilerden sonuçlara geçmek. Daha yüksek harcamaların NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler ve sürdürülen hazırlık üretmesini sağlamak.

Ukrayna ve İran’dan çıkarılan dersleri kurumsallaştırmak. NATO, sanayi üretimi, modernizasyon ve dirençlilik konusunda öğrendiklerini uygulamalı; ölçeklenebilir üretimi ve altyapı korumasını güvence altına almalıdır.

Ukrayna’ya sürdürülen desteği işaret etmek. Avrupa savaşın mali yükünün daha fazlasını taşıyor; ancak başarı, ABD sanayi desteğinin devamına bağlıdır.

Ankara ayrıca, uyumun her operasyon üzerinde mutabakat gerektirmediğini de pekiştirmelidir. İran krizi ve Grönland meselesi güveni zorladı; bunu onarmak ittifak içinde istişareye, şeffaflığa ve egemenliğe saygıya yenilenmiş bağlılık gerektirir.

Ankara bu mutabakatı operasyonelleştirmeyi başarırsa —Amerikalıları İttifaka bağlı tutar, Avrupalıları muktedir kılar ve Rusları çevrelerse— NATO yalnızca geçerli değil, aynı zamanda dirençli kalacaktır. Birlik bir temenni değil; caydırıcılığın önkoşuludur.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English