Diplomasi
Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma paktının ayrıntıları tartışılmaya devam ediyor.
Eylül 2025 yılında İslamabad ile Riyad arasında imzalanan “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”, Türkiye’nin de dahil olduğu üçlü paktın zemini olarak gösteriliyor.
Geçen nisan ayında Drop Site’ta Murtaza Hussain imzasıyla yayınlanan makale, ikili anlaşmanın gizli kalan yönlerini ortaya seriyordu.
Pakistan-Suudi Arabistan savunma anlaşmasının ayrıntıları hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı, hatta Pakistan parlamentosunda bile görüşülmedi.
Haberde, Pakistan’ın hem İran hem de ABD ile iyi ilişkiler içinde ve Suudi Arabistan’dan gelen mali desteğe büyük ölçüde bağımlı olduğu hatırlatılıyor.
İslamabad-Riyad savunma işbirliği 1980’li yıllara uzanıyor
11 Nisan Cumartesi günü, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İslamabad’da İranlı liderlerle müzakereler yürüttüğü sırada, Suudi Savunma Bakanlığı, savunma anlaşması kapsamında Pakistan’ın savaş uçakları da dahil olmak üzere kuvvetlerini Suudi Arabistan’a gönderdiğini duyurmuştu.
Açık kaynaklı istihbarat gözlemcileri, Pakistan’ın aslında aralık ve ocak ayları boyunca askeri teçhizatın hava nakliyesini gizlice sürdürdüğünü belirtmişti.
Drop Site’a göre, İslamabad’da önemli müzakerelerin yapıldığı bir günde gelen bu açıklama, İran’a yönelik bir baskı biçimi olarak görülebilirdi.
Dikkat çeken bir nokta ise, Pakistan hükümetinin bu sevkiyatlarla ilgili herhangi bir açıklama yapmamış olmasıydı.
Pakistanlı yetkililer, 1980’lerden beri çeşitli şekillerde yürürlükte olan bir anlaşmaya zaman zaman atıfta bulunsa da, anlaşmanın ayrıntıları büyük ölçüde gizli kalmıştı.
Pakt, 14 Aralık 1982 tarihinde iki ülke arasında imzalanan gizli bir mutabakatla başlamıştı. 30 Temmuz 2005 tarihinde ise “Askeri İşbirliği Anlaşması” (MCA) başlıklı revize edilmiş bir versiyon imzalanmıştı.
Drop Site tarafından bir kopyası elde edilen gizli 2005 anlaşması, MCA’nın amacının “eğitim, personel görevlendirme, savunma üretimi ve teknoloji transferi, deneyim paylaşımı, silah, teçhizat, yedek parça ve askeri sağlık hizmetlerinin satın alınması gibi alanlarda genişleme yoluyla iki ülke arasındaki askeri alandaki işbirliğini geliştirmek ve güçlendirmek” olduğunu belirtiyor.
Belge ayrıca, her iki tarafın da zaman içinde anlaşmayı değiştirmesine ve genişletmesine izin veren hükümler içeriyor.
2005 tarihli anlaşma önemli olmakla birlikte, ikili askeri ilişkilerin kapsamını eğitim ve teçhizat paylaşımı alanlarındaki işbirliğiyle sınırlı tutuyordu.
Anlaşma, Pakistan’ı fiili askeri harekâta katılmaya veya Suudi Arabistan’ın savunması için sorumluluk üstlenmeye mecbur etmiyordu.
Sonraki yıllarda, Pakistan’ın Riyad’a yönelik taahhütlerinin kapsamı önemli ölçüde genişleyecekti.
İmran Han, Riyad ile anlaşma imzalamak istemiyordu
Ağustos 2021’de, savunma anlaşmasına ilişkin yeni bir değişikliğin özeti, dönemin Başbakanı İmran Han’ın hükümetine gönderildi.
Bu değişiklik, anlaşmaya son derece önemli yeni bir bileşen ekleyerek, Pakistan’ı ilk kez talep edilmesi halinde Suudi hükümetinin fiziksel savunmasına katılmaya fiilen taahhüt altına alıyordu.
Pakistan’ın dış politikası uzun süredir ülkenin güçlü ordusu tarafından belirleniyor. Bu kurum, on yıllardır ülkenin “demokratik kurumlarının” yetki alanı dışında gizli anlaşmalar ve diplomatik faaliyetler yürütüyor.
Ne var ki, 2005 tarihli anlaşmaya ilişkin bu değişiklik, neredeyse bir yıl boyunca İmran Han’ın masasında bekledi.
Pakistan’ın yükümlülüklerine ilişkin tanımlama, Suudi hükümetinin talebi üzerine mücadele edilecek tehdidin dış kaynaklı mı yoksa iç kaynaklı mı olduğu sorusunu da belirsiz bırakıyordu.
Hassas bilgileri tartışmak için isimsiz kalmak isteyen iki eski yetkiliye göre, Han, Pakistan ordusunu yabancı bir savaşa katılmaya mecbur kılacak bir anlaşmayı imzalamaktan çekiniyordu.
Değişiklik metninde şöyle belirtiliyordu:
“İkinci taraf [Pakistan], birinci tarafın talebi üzerine, birinci tarafın güvenlik, emniyet, egemenlik, toprak bütünlüğü ve çıkarlarını etkileyen herhangi bir tehditle mücadele etmesine destek olmak üzere, kuvvetlerini Suudi Arabistan Krallığı’na göndermekle yükümlüdür. Bu tür düzenlemelerin ayrıntılarını netleştirmek üzere, her iki taraf arasında bir protokol imzalanacak ve bu anlaşmaya eklenecektir.”
Belgenin metni, Pakistan’a kapsamlı yükümlülükler getirirken, Suudi Arabistan’ı herhangi bir somut karşılıklı destek taahhüdüne bağlamamıştı.
Bunun yerine, Suudi Arabistan yıllar boyunca Pakistan’ın istikrarsız ekonomisine mali destek sağlıyordu.
Krallık şu anda Pakistan Merkez Bankası’nda 5 milyar dolardan fazla mevduata sahip ve bu mevduatlar periyodik olarak yenileniyor.
Ağustos 2021 ile Nisan 2022 arasında, Pakistan ordusuna yakın yorumcular, Riyad’a yönelik politika konusunda hükümete sürekli baskı uyguladılar.
Hatta nlaşmayı imzalamakta tereddüt etmeye devam eden Han’ın, ülkenin Suudi Arabistan ile ilişkilerini mahvettiğini iddia ettiler.
Han’ın önde gelen eleştirmenlerinden Najam Sethi, o dönemde yazdığı bir köşe yazısında, “[Eski Kara Kuvvetleri Komutanı] General Kamer Cavid Bajwa, İmran Han’ın ihlalleri nedeniyle veliaht prens Muhammed bin Selman’ın kırılan kalbini yatıştırmak için Krallık’a sayısız kez ziyaretlerde bulundu” diye yazıyordu.
Anlaşmanın karşılıklı savunma maddesindeki belirsizlikler
2025 SMDA’yı duyuran Suudi Arabistan-Pakistan ortak basın açıklamasına göre, “Anlaşma, her iki ülkeden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtmektedir.”
Fakat bu tür bir karşılıklılığın hangi koşullarda devreye gireceği belirsizliğini koruyor. Suudi Arabistan’ın bir çatışma durumunda Pakistan’a askeri yardım sağlama kapasitesi sınırlı.
İslamabad’ın başlıca stratejik rakibi, Riyad ile yakın siyasi ve iktisadi bağlara sahip olan Hindistan olmaya devam ediyor.
Pakistan ayrıca şu anda Afganistan ile zaman zaman şiddetlenen bir çatışmanın içinde ve Suudi Arabistan bu savaşta Pakistan’a maddi yardım sağlamadı.
Drop Site’a göre sayısız özel anlaşmaya rağmen, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında anlamlı bir güvenlik işbirliğini fiilen hayata geçirme konusunda zorlu bir geçmiş bulunuyor.
2015 yılının başlarında Suudi Arabistan, Yemen’i işgal etmek üzere bir askeri koalisyon kurdu. Bu koalisyon, Suudiler ve Körfez müttefikleri tarafından tanınan hükümeti başkent Sana’dan çıkmaya zorlayan Ensarullah hareketini (Husiler) hedef alıyordu.
O dönemde Riyad, bu grupla mücadelede yardımcı olması için Pakistan’dan savaş gemileri, uçaklar ve kara birlikleri sağlamasını istedi.
Bu talep, on yıllardır süren mali desteğe ve 2005 tarihli MCA’nın imzalanmasının bu tür bir işbirliğini mümkün kılacağı varsayımına dayanıyordu.
Fakat net bir ikili çerçeve bulunmaması ve ülkeyi Yemen’de giderek çirkinleşen bir iç savaşa dahil etmek istememesi nedeniyle, dönemin Başbakanı Navaz Şerif konuyu Pakistan parlamentosuna havale etti.
Nisan 2015’te, partiler arası nadir görülen bir demokratik uzlaşma örneği sergileyen Pakistan Ulusal Meclisi, Yemen savaşına askeri katılımı reddeden ve arabuluculuk rolünü mümkün kılmak için tarafsızlık çağrısı yapan bir karar aldı.
Oylama, Riyad için utanç vericiydi ve Suudi-Pakistan ilişkileri için bir şok oldu.
İran savaşı anlaşmanın sınırlarını gösteriyor
İran savaşı, anlaşmanın uygulanıp uygulanamayacağı ve nasıl uygulanabileceği sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.
2025 yılında imzalanan savunma paktının mevcut hali şimdiden sorgulanmaya başlandı. Zira Pakistan, şu anda Pakistan halkı arasında geniş destek gören İran’ı hedef alan bir askeri çatışmaya dahil olmaktan çekiniyor.
Pakistan ordusunun karar alma süreçlerine aşina olduğu belirtilen bir kaynak, 28 Mart’ta Pakistan’ın arabuluculuk çabalarını konu alan bir Financial Times makalesinde, “Suudi anlaşması bizim için bir sorun haline geliyor,” diye belirtiyordu.
Bu yorumlar, Pakistan’ın anlaşmadan ne elde etmeyi beklediğine de ışık tuttu:
“Bunun caydırıcılık karşılığında nakit olması gerekiyordu. Fakat Suudi Arabistan’dan yeni bir yatırım almadık ve caydırıcılık da başarısız oldu.”
İran, Tahran’a yönelik saldırılara destek veren ve Suudi askeri tesislerinde konuşlanmış ABD güçlerine sayısız saldırı düzenledi.
6 Nisan’da, kendi enerji altyapısına yönelik İsrail saldırılarına misilleme olarak İran, Suudi Arabistan’ın Cübeyl petrokimya kompleksini de bombaladı.
Bu kompleks, dünyanın en büyük sanayi komplekslerinden biri olup, bazı raporlara göre Suudi GSYİH’sinin %7’sini oluşturuyor.
Şu an için bu konuşlandırma büyük ölçüde sembolik nitelikte ve savaşın genel seyrine hemen bir etkisi olması pek olası görünmüyor.
Drop Site’a isimsiz kalmak koşuluyla konuşan bir Pakistanlı askeri uzman, Suudi topraklarındaki bu konuşlandırmanın mevcut senaryoda sınırlı bir fayda sağladığını belirtmişti.
İran, Arap Yarımadası’na kara saldırısı düzenlemiyor ve düzenlemesi de beklenmiyor. Pakistan’ın füze ve insansız hava aracı savunmasına vereceği destek de, Riyad’ın halihazırda yararlandığı ABD kaynaklı savunma desteğine pek bir katkı sağlamayacaktı.
Tamamen savunma amaçlı olan anlaşmanın mevcut şartları uyarınca, Suudi Arabistan, Pakistan’dan İran’a karşı –Suudi topraklarından bile olsa– misilleme yapmasını talep edemiyor.
İran’dan Pakistan topraklarından başlatılacak bir saldırı da olası görünmüyor ve muhtemelen SMDA’nın kapsamı dışında kalacak.
Pakistan’daki Şii nüfus kritik önemde
İran ile sınırlı bir çatışma bile Pakistan içinde siyasi açıdan son derece hassas bir konu olacak.
Bu durum, Pakistan’ı İsrail liderliğindeki koalisyonun tarafına yerleştirecek ve bu bağlılık, birçok Pakistanlı arasında son derece popüler olmayan bir tutum olacak.
Ayrıca, sınırında halihazırda iki düşman ülkeyle karşı karşıya olan bir ülke için “stratejik bir kabus” olacak ve Tahran ile ilişkilerin bozulması halinde tamamen kuşatılma riskini doğuracak.
Pakistan’da İslamabad ile Tahran arasında güçlü bir köprü görevi gören geniş bir Şii nüfus bulunuyor ve bu çatışma, hükümetle gerginliği artırdı.
Mart ayı sonlarında, savaşla ilgili endişelerini dile getiren önde gelen Şii din adamlarıyla yapılan bir toplantıda, Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in toplananlara “İran’ı seviyorsanız, İran’a gidin” dediği bildirilmişti.
Şii partilerin çatı örgütü olan Müslüman Birlik Hareketi’nin başkan yardımcısı Seyid Ahmed İkbal Rizvi, kaydedilen bir açıklamada şu şekilde karşılık verdi:
“Genelkurmay başkanının sözlerine cesurca yanıt veriyoruz: Ülkemizi seviyoruz ama bu savaş doğru ile yanlış arasında. Biz doğru tarafta, İran’ın yanındayız.”
Bu bağlamda, İslamabad’ın barış elçisi olarak hareket etme konusundaki kararlılığını sürdürmesi, kendi çıkarlarını da tehlikeye atabilecek stratejik bir felaketi önleme çabası olarak mantıklı.
Müzakerelerin çöküşünün ertesi günü yaptığı açıklamada, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Pakistan’ın Washington ile Tahran arasındaki uçurumu kapatmanın bir yolunu bulmaya devam edeceği umudunu dile getirdi.
Dar, “Tarafların ateşkes taahhütlerini sürdürmeleri zorunludur. Pakistan, İran ile ABD arasındaki iletişimi ve diyaloğu kolaylaştırmak için bugüne kadar üstlendiği rolü önümüzdeki günlerde de oynamaya devam edecektir,” demişti.
Diplomasi
Britanya, Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu “misyon” olarak değiştirdi

Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Doğu Kudüs’teki konsolosluğun bundan sonra “Birleşik Krallık misyonu” olarak anılacağını açıkladı.
İsrail, Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerine yaptırım uygulama planları nedeniyle konsolosluğun perşembe gününe kadar kapatılmasını emretmişti.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bugün (8 Ekim) yaptığı açıklamada, İsrail’in Birleşik Krallık’a yedi diplomatla sınırlı bir kapsamda binada faaliyetlerine devam etme izni verdiğini belirtti.
Sa’ar, İngiliz başkonsolos da dahil olmak üzere 20 diplomatın görev sürelerinin sona erdiğini ve İsrail’den ayrılacaklarını söyledi.
Perşembe günü erken saatlerde, Reuters haber ajansından gazeteciler, işçilerin binadan “İngiliz Başkonsolosluğu” yazan bir tabelayı ve konsolosluk bölümüyle ilgili başka bir tabelayı kaldırdığını gördü.
Binanın üzerinde Birleşik Krallık bayrağı hâlâ dalgalanıyordu.
Miliband, ülkesinin İsrail’in konsolosluğu kapatma konusunda yasal hakkı olduğunu kabul etmediğini söyledi.
Konsolosluk, İsrail’in 1967 savaşında ele geçirdiği ve o zamandan beri işgal altında tuttuğu Kudüs’ün bir bölümünde bulunuyor.
Miliband yaptığı açıklamada, İsrail ile yapılan görüşmelerin ardından, “Başkonsolosluk binamız kapanmayacak ve bugünden itibaren ‘Birleşik Krallık Kudüs Temsilciliği’ olarak anılacaktır,” dedi.
Miliband, temsilciliğin “hayati hizmetleri sunmaya ve Filistin halkıyla olan çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğini” belirtti.
Perşembe günü, İsrail’in konsolosluğun kapatılmasını emretmesinin üzerinden 30 gün geçti.
Bu adım, Birleşik Krallık’ın İsrail yerleşim yerlerine uyguladığı yaptırımlara, özellikle de bu yerleşim yerlerinde üretilen malların ithalatının yasaklanmasına yanıt olarak atıldı.
Sa’ar, X’te paylaştığı bir gönderide, “Net bir ilke belirledik: İsrail uygun misilleme önlemleri almadan İsrail aleyhine hiçbir eylemde bulunulamaz,” diye yazdı.
Bakan söz konusu önlemlerin, 8 Eylül’deki açıklamasının ardından “bu ruhla” uygulandığını belirtti.
Birleşmiş Milletler ve çoğu ülke, uluslararası hukuk kapsamında yerleşim yerlerini yasadışı kabul ediyor. İsrail ise bu görüşe itiraz ediyor.
Miliband, son haftalarda bir dizi personeli ve ailelerini geri çekmiş olan Birleşik Krallık’ın artık varlığını güçlendirmeye çalışacağını söyledi.
Birleşik Krallık’ın birkaç İsrailli diplomatı sınır dışı edebileceğine dair spekülasyonların ardından Miliband, iki taraf görüşmelerini sürdürdüğü sürece Birleşik Krallık’ın İsrail’e karşı herhangi bir misilleme önlemi almayacağını belirtti.
İsrail, konsolosluğun kapanacağı konusunda ısrarcı davranırken, Birleşik Krallık ise konsolosluğu açık tutmaya çalıştı.
Londra bu çabaların bir parçası olarak geçen hafta ülkenin en üst düzey ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell’u görüşmeler için İsrail’e gönderdi.
New York Times’a konuşan üç yetkili, Powell’ın özel bir toplantıda üst düzey İsrailli yetkililere, İngiliz diplomatik temsilcesinin kapatılmasını önlemenin bir yolunu bulmaları için çağrıda bulunduğunu belirtti.
Üç yetkiliden ikisinin aktardığına göre, Powell ayrıca konsolosluğun kapatılması halinde ülkesinin, Londra’daki İsrail Büyükelçiliğinden bir dizi diplomatı sınır dışı ederek misilleme yapabileceği uyarısında bulundu.
Geçen hafta Ramallah’ta düzenlenen ayrı bir toplantıda Powell, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’a, İsrail’in konsolosluğu kapatma kararını uygulamaya koyması halinde İngiltere’nin bir şekilde misilleme yapacağını söylediğini, diğer iki yetkili aktardı.
Kaynaklar, İsraillilerin Powell’ın önerilerine olumlu yanıt vermediklerini ve kendisinin bir anlaşma sağlayamadan İsrail’den ayrıldığını belirtti.
Ürdün hükümetine göre, Powell daha sonra Kral II. Abdullah ile bir görüşme yapmak üzere Ürdün’e gitti.
Son iki yıl içinde, Norveç ve Avustralya’dan diplomatlar, İsrail politikalarını eleştirip Filistin devletine destek verdikten sonra Filistinlilere yönelik misyonlarını Ürdün’e taşımak zorunda kalmışlardı.
İsrail hükümetinin düşünce yapısını yakından bilen ve hassas bir konuyu tartışmak üzere isminin açıklanmamasını isteyen bir kaynak, POLITICO’ya bu temsilciliğin vize veremeyen, pasaportları yenileyemeyen ve Filistin Yönetimi ile irtibat kuramayan “temelde boş bir kabuk” olduğunu söyledi.
İngiltere, konsolosluklarda genellikle vize veya pasaport düzenlemez.
Kaynak, “Oradaki yedi diplomatın görevi, temelde binanın bakımını yapmak ve Union Jack bayrağını yerinde tutmak,” dedi.
Buna rağmen bir İngiliz yetkili, anlaşmayı “iyi bir sonuç” olarak nitelendirdi. Üç hafta süren zorlu müzakerelerin ardından, korkulan karşılıklı sınır dışı etme sarmalından kaçınılmış oldu.
Kapatma kararı, İsrail hükümetiyle diplomatik ilişkileri yürüten Tel Aviv’deki Birleşik Krallık büyükelçiliğini etkilemiyor.
İşgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesindeki konsolosluk, Birleşik Krallık’ın Kudüs, işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerle olan ilişkilerini yürütüyor.
Temsilcilik ayrıca Filistinlilere konsolosluk hizmetleri de sunuyor.
Mevcut gerginliklere rağmen, Birleşik Krallık ve İsrail, ekonomi, güvenlik ve istihbarat alanlarında yakın ortaklar.
Diplomasi
Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına kısıtlama talebini reddetti

Çin, AB’nin hibrit otomobil ihracatına yönelik gönüllü kısıtlamalar getirilmesi yönündeki talebini reddetti.
Financial Times (FT), Avrupa Komisyonu artık Pekin’in, hibrit araç ithalatına sınır getirme yönündeki tek taraflı AB önlemini kabul etmesini umduğunu ekledi.
Avrupa Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, bu anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan iki günlük müzakerelere bugün (8 Ekim 2026) Pekin’de başlıyor.
Brüksel, cezai gümrük vergilerini önlemek amacıyla Çin’e, AB hibrit araç pazarındaki payını bugünkü üçte birin üzerindeki seviyeden yaklaşık %15’e indirmesini önermişti.
Yayında alıntılanan iki diplomata göre, Pekin’in gönüllü kısıtlamaları kabul etmeyi reddetmesinin ardından Avrupa Komisyonu, haksız ticaret uygulamalarına dair kanıt gerektirmeyen geçici koruma gümrük vergilerini değerlendiriyor.
Öneriye göre, belirlenen bir kotaya kadar Çin menşeli hibrit araçlar standart şartlarla AB’ye girebilecek, bu tavanı aşan sevkiyatlara ise yüksek ek gümrük vergileri uygulanacak.
Dünya Ticaret Örgütü kuralları, koruma önlemlerinin ayrım gözetmeksizin uygulanmasını gerektirdiğinden, herhangi bir ithalat kısıtlaması, tarihsel ihracat hacimlerine göre kota tahsis edilmesi muhtemel olan Birleşik Krallık, Güney Kore ve Japonya dahil olmak üzere dış tedarikçileri de etkileyecek.
Hibrit araçlar konusundaki bu gerginlik, AB’nin Çin menşeli batarya ile çalışan elektrikli araçlara standart %10’luk gümrük vergisinin üzerine %35’e varan telafi edici vergiler getirmesinin ardından ortaya çıktı.
Pekin ise Avrupa menşeli konyak, domuz eti ve süt ürünlerine karşı anti-damping önlemleriyle karşılık verdi.
Avrupalı yetkililer, otomotiv anlaşmazlığının çözülmesini daha geniş çaplı bir ticaret çatışmasını durdurmak için hayati önemde görüyor ve AB’nin Çin ile olan 1 milyar avro tutarındaki günlük ticaret açığını sürdürülemez olarak nitelendiriyor.
Fransa ve Almanya, Komisyon’u Çin rekabetine karşı kararlı bir şekilde harekete geçmeye çağıran ortak bir belge dağıttı ve otomotiv, kimya, havacılık, takım tezgahları ve ilaç sektörlerinde ciddi bir şok yaşanacağı uyarısında bulundu.
Pekin’deki görüşmelerde ayrıca, Avrupa’nın Çin’e yaptığı ihracatla ilgili tıkanan müzakereler, Avrupa’nın Çin’in kritik minerallerine ve nadir toprak mıknatıslarına erişimi ile Pekin’in, AB’den yarı iletken ekipmanlarına yönelik ihracat kısıtlamalarını ve Ukrayna savaşıyla bağlantılı Çinli firmalara uygulanan yaptırımları kaldırması yönündeki talepleri de ele alınacak.
Diplomasi
AB, ABD baskısı sonucu “dezenformasyon” konferansından çekildi

Trump yönetimi birçok ülkeye, dezenformasyon konusunda Avrupa’nın önde gelen bir konferansına verdikleri desteği geri çekmeleri için baskı uyguladı.
Bunun üzerine Kanada, Litvanya ve AB Dışişleri Servisi (EEAS) bunu kabul etti.
Çarşamba ve Perşembe günleri düzenlenen #Disinfo2026 konferansı, Avrupa’nın dezenformasyonla mücadele topluluğunun yıllık buluşması ve yüzlerce araştırmacı, gazeteci, teknoloji uzmanı ve politika yapıcıyı Litvanya’nın Vilnius kentindeki bir otelde bir araya geldi.
Konferans, Brüksel merkezli bağımsız bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan EU Disinfo Lab tarafından düzenleniyor.
Konferanstan birkaç gün önce, ana destekçileri olan Litvanya Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Dış Eylem Servisi (EEAS) ve Kanada Dışişleri Bakanlığı’nın logoları web sitesinden kaldırıldı.
Guardian ile paylaşılan etkinlik fotoğraflarında, resmi konferans materyallerine basılmış bu kuruluşların logolarının üzerine yapıştırılmış beyaz etiketler de görülüyor.
Bu durum, logoların programdan aceleyle çıkarıldığını gösteriyor gibi görünüyor.
Avrupalı yetkililer de dahil olmak üzere konuyu yakından bilen üç kişi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın konferansa verdikleri destek konusunda birçok hükümetle temasa geçtiğini doğruladı.
The Guardian’ın ele geçirdiği ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait iç belgeler, ABD’li yetkililerin Litvanya’ya “ABD’nin endişelerini ciddiye aldığı” için teşekkür ettiğini de ortaya koyuyor.
Belgede, Washington’un, Litvanya’nın ABD’yi yabancı bir bilgi tehdidi olarak nitelendiren bir panelin düzenlenmesini “kınanacak ve şaşırtıcı” bulmasının “minnettar” olduğu ve konferansa katılımını sınırlama kararını memnuniyetle karşıladığı belirtiliyor.
The Guardian’ın edindiği bilgiye göre Fransa ile de temasa geçildi.
“FIMI tehdidi olarak ABD: uyum sağlamak, kabul etmek, karşı koymak” başlıklı bu panel (burada FIMI kısaltması “yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi” anlamına geliyor) çarşamba günü yapıldı.
Panel, Avrupa’nın dezenformasyon topluluğunun Washington olmadan dayanıklılığını nasıl yeniden kazanabileceğini ele aldı ve konferansın, ABD’nin Avrupa’da bir dezenformasyon aktörü olabileceği fikrini ilk kez gündeme getirdiği görülüyor.
Kaynaklar ve iç belgelere göre, Dışişleri Bakanlığı, aralarında eski bir CIA görevlisinin de bulunduğu üç Amerikalı konuşmacının yer aldığı bu panele özellikle odaklanmıştı.
Görüşmelerden haberdar olan bir kişiye göre, diğer yazışmaların kaynağı ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Sarah B. Rogers’ın ofisi gibi görünüyordu.
Litvanya, Kanada ve AB, yaptıkları açıklamalarda, konferans programının, dezenformasyondaki ABD’nin rolüne ilişkin resmi görüşleriyle uyuşmadığını belirttiler.
Oysa bu program, Haziran ayından itibaren, desteklerini geri çekmelerinden aylar önce hazırlanmıştı.
Litvanya Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Konferans programının bazı kısımları hükümetin resmi tutumundan farklılık gösterdiği için Litvanya, ‘Disinfo 2026’ konferansına katılımını iptal etmiştir” dedi.
Global Affairs Canada (GAC) sözcüsü Samantha Lafleur, “GAC, dış etkinliklere katılımı ve bu etkinliklere sponsorluğu her bir vaka için ayrı ayrı dikkatle değerlendirir. Birkaç panel tartışmasının çerçevesindeki değişikliklerin ardından, GAC, AB DisinfoLab 2026 konferansındaki bu oturumlara katılımını gözden geçirmeye karar verdi,” dedi ve Kanadalı yetkililerin hâlâ konferansa katıldıklarını da ekledi.
Bir AB sözcüsü, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin konferansa verdiği desteği geri çekmeye karar verdiğini doğruladı; bunun nedeni ise “organizatörlerin bazı tartışmaları, AB’nin resmi tutumlarıyla uyuşmayan bir şekilde çerçevelemeyi tercih etmeleriydi.”
The Guardian’ın edindiği bilgiye göre, AB yetkilileri ABD’nin bir dezenformasyon aktörü olarak nitelendirilmesine katılmadılar.
Resmi destekçi olarak adını geri çekmesine rağmen, AB konferansa finansman sağlamaya devam ediyor.
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Avrupa2 hafta önce“Kararları sağ alıyor, Sol Parti de onlara uyuyor”











